Beynimiz Olduğumuzdan Daha Zayıf Göründüğümüz Yanılgısına Sahip Olabilir

University of Western Australia’dan araştırmacılarpsikolojik bir illüzyonun insanları olduğundan daha zayıf olduklarını düşünme yanılgısına yönlendirebiliyor.

 

9 Ocak’ta (2018) Scientific Reports‘da

Kaynak: https://www.cmog.org/sites/default/files/styles/apachesolr_search_grid/public/collections/25/2548A2B6-B4A4-43D7-B0F5-B058B21C6B1D.jpg?itok=IotmUR_M

yayımlanan yeni bir araştırmada, vücudumuzu nasıl algıladığımızın, aslında kendimiz ve başkaları tarafından yapılan geçmiş gözlemlerin harmanlanmasıyla yaratılan bir bozulma olduğuna dair deliller elde edildi. Sıralı bağlılık olarak bilinen bu doğal önyargı, beynimizin zamanla topladığı verinin ortalamasını alma etkisidir. Araştırma verilerine göre, vücut büyüklüğüne ilişkin yargılar, daha önceki tecrübelere dayanıyor.

Bir kişinin ağırlığı, ortalamanın üzerine çıktıkça, geçmiş deneyimlerinin daha küçük vücut büyüklüğü içermesi de daha muhtemel hale gelir. Çünkü beynimiz, geçmiş ve güncel deneyimlerimizi birleştirir ve aslında olduğumuzdan daha zayıf göründüğümüze dair bir illüzyon oluşturur. 103 kadın katılımcının yer aldığı çalışmada, katılımcılara; normalin altında, normal, aşırı kilolu ve obez şeklinde değişkenlik gösteren bir dizi kadın vücudu fotoğrafı gösterildi. Araştırmada, katılımcılardan, vücut çizgisi olarak bilinen görsel bir analog ölçek boyunca bir çizgi çizerek algılanan vücut büyüklüğüne dair bir değerlendirmede bulunmaları istendi. Yapılan değerlendirmelerin ardından, algılanan vücut büyüklüğünde sıralı bir önyargıya dair deliller elde edildi. Yani katılımcılar, vücut büyüklüğüne dair yargılarının daha önce gördükleri vücut büyüklüğüyle uyumlu olması eğilimi gösterdiler.

Araştırma, insan gözlemcilerinin, kendi vücut büyüklüğü ve başkalarının vücut büyüklüğüne dair tahminler geliştirmede genellikle zayıf olduğunu ortaya koyuyor. Bir başka ifadeyle, vücut büyüklüğüne ilişkin yargılar, her zaman tutarlılık göstermiyor ve çeşitli faktörlerden etkilenebiliyor. Hatta bazen yanımızdaki insanın vücut büyüklüğüne dair gözlemimizden bile etkilenebiliyor.

Elde edilen bu bulgular, başarılı bir diyet şansını da içeren kilo verme yaklaşımları için önemli işaretler taşıyor. Bu durumu sağlık açısından ilginç kılan şey ise, yanlış algılayan vücut boyutunun yeme bozuklukları veya obezitenin ortak bir semptomu olmasıdır. Araştırma ekibi bu yanılsamaları düzeltmeyi ve böylelikle insanların ağırlıklarını doğru bir şekilde değerlendirebilmelerini, beklentileri yönünde mi yoksa aksi yönde mi bir değişimin gerçekleştiğini tutarlı bir biçimde görebilmelerine yardımcı olmayı hedefliyor.

Obezite oranlarının giderek arttığı bir dünyada, bu bozukluk; kötü sağlık, düşük yaşam kalitesi ve çeşitli büyük hastalıkların başlangıcı ve ciddiyetindeki artış ile bağlantılıdır. Kilo alımının fark edilmemesi, sorunun fark edilmesini geciktirir, böylece bireyler ve toplumlar için sağlık sorunlarının ortaya çıkma olasılığı da artar.

Kaynak ve İleri Okuma:

Aşırı kilo ‘beyni yaşlandırıyor’

BeyinImage copyrightDR LİSA RONAN
Image captionBeyinde ak madde zamanla azalıyor

Bir araştırmaya göre aşırı kilolu insanların beyinleri, zayıf akranlarına göre 10 yıl daha yaşlı görünüyor.

İnsan beyni, bilgiyi ileten kısım olan ak maddeyi zamanla, yani yaşlandıkça doğal olarak kaybediyor.

Cambridge Üniversitesi’nde yapılan bir araştırma ise aşırı kilonun bu kaybı hızlandırdığını ortaya koydu.

Bir diğer deyişle 50 yaşındaki kilolu bir insan, 60 yaşındaki zayıf bir insanla aynı beyin yapısına sahip oluyor.

Orta yaşta daha belirgin

Cambridge Yaşlanma ve Nörobilim Merkezi’nde yapılan araştırmada 20-87 yaşlarındaki 473 kişi incelendi.

Kilonun beyindeki ak madde oranını ancak orta yaştan itibaren etkilediği görüldü.

Fakat bu farklılığın beynin işlevlerine nasıl yansıdığı henüz anlaşılamadı: Araştırmaya katılan kilolu ve zayıf gruplarda bilgi ve kavrayış açısından fark görülmedi.

Araştırmacılar şimdi kilonun örneğin demans gelişimini etkileyip etkilemediğini görmek için çalışmalarını sürdürmek istiyor.

Ekibin lideri Dr Lisa Ronan, kilonun mu beyni yoksa beynin mi kiloyu etkilediğini de henüz bilmediklerini söyledi.

Çalışmaya katılan bir diğer isim olan Profesör Sadal Farooqi ise kilo kaybı durumunda beyinde kaybolan ak maddenin yeniden oluşup oluşmadığını da ortaya çıkarmak istediklerini belirtiyor.

Kaynak:

  • BBC
  • Lisa Ronan, Aaron F. Alexander-Bloch, Konrad Wagstyl, Sadaf Farooqi, Carol Brayne, Lorraine K. Tyler, Cam-CANe, Paul C. Fletcher Obesity associated with increased brain-age from mid-life Journal Neurobiology of Aging DOI: http://dx.doi.org/10.1016/j.neurobiolaging.2016.07.010

 

Diyet Yağlarının Beyin Fonksiyonu ve Kilo Düzenlemesi Üzerindeki Etkisi

 Son araştırmalar, özellikle de Viggiano ve arkadaşları (2016) tarafından Frontiers in Cellular Neuroscience dergisinde yayınlanan çalışma, diyetimizdeki yağ türlerinin sadece fiziksel sağlığımızı değil, aynı zamanda beyin fonksiyonlarını, özellikle de açlık kontrolü ve metabolik düzenleme ile ilgili olanları nasıl etkileyebileceğine ışık tutmaktadır. Çalışma özellikle doymuş yağlar (domuz yağı) ve omega-3 çoklu doymamış yağlar (balık yağı) bakımından zenginleştirilmiş diyetlerin açlık ve metabolizmanın düzenlenmesinden sorumlu beyin bölgesi olan hipotalamus üzerindeki etkilerini karşılaştırmaktadır.

Doymuş Yağlar ve Hipotalamik Disfonksiyon

Domuz yağı, margarin ve kızarmış gıdalarda yaygın olarak bulunan doymuş yağlar, hipotalamusta inflamasyon ve oksidatif stres ile ilişkilendirilmiştir. Hipotalamus, beslenme durumunun algılanmasında ve gıda alımı ve vücut ağırlığı da dahil olmak üzere enerji dengesinin düzenlenmesinde kritik bir rol oynamaktadır. Yüksek düzeyde doymuş yağa maruz kaldıklarında, hipotalamik nöronlar oksidatif hasara karşı savunmasız hale gelir ve bu da bu hayati işlevleri düzenleme yeteneklerini bozar. Buna öncelikle, özellikle metabolik inflamasyonun kilit bir düzenleyicisi olan IKKβ/NF-κB’yi içeren inflamatuar sinyal yolakları aracılık eder.

Aşırı doymuş yağ alımının tetiklediği enflamatuar yanıt, beynin gıda tüketimini kontrol etme yeteneğini bozarak aşırı yemeye yol açar ve obezitenin gelişimine katkıda bulunur. Aslında araştırmalar, doymuş yağ oranı yüksek diyetlerin açlık kontrolü ile ilgili bilişsel eksikliklere yol açabileceğini göstermiştir, çünkü beyin ne zaman yemeyi bırakacağını bildirme yeteneğini kaybeder. Doymuş yağların, vücut hücrelerinin insüline karşı daha az duyarlı hale geldiği ve açlık düzenlemesini daha da bozduğu bir durum olan insülin direncini teşvik ettiği gerçeği ile bu durum daha da karmaşıklaşmaktadır.

Omega-3 Yağları ve Nöroproteksiyon

Buna karşılık, omega-3 çoklu doymamış yağ asitleri (PUFA’lar), özellikle dokosaheksaenoik asit (DHA) ve eikosapentaenoik asit (EPA) gibi balık yağlarında bulunanlar, beyin üzerinde dikkate değer koruyucu etkiler göstermiştir. Bu yağ asitleri anti-enflamatuar özellikleri ve oksidatif stresi azaltma yetenekleriyle bilinmektedir. Araştırmacılar, sıçanlar balık yağıyla zenginleştirilmiş yüksek yağlı bir diyetle beslendiğinde, doymuş yağ oranı yüksek bir diyetle beslenenlere kıyasla hipotalamik enflamasyonda önemli bir azalma gözlemlemişlerdir.

Omega-3 yağ asitleri, vücuttaki enerji dengesini düzenlemeye yardımcı olan önemli bir enzim olan AMP ile aktive olan protein kinazın (AMPK) aktivasyonunda da önemli bir rol oynar. AMPK aktivasyonu hücresel enerji homeostazını korumak için gereklidir ve beyindeki enflamatuar süreçleri inhibe ettiği gösterilmiştir. Hipotalamusta AMPK, vücut ağırlığı ve glikoz metabolizmasının kontrolünde kritik öneme sahip leptin ve insülin gibi hormonal sinyallere yanıt vererek gıda alımını düzenler.

Yağ hücreleri tarafından üretilen bir hormon olan leptin, tipik olarak hipotalamusta AMPK aktivitesini inhibe ederek açlığı bastırırken, insülin de beynin diğer bölgelerinde benzer bir etkiye sahiptir. Bununla birlikte, doymuş yağlar açısından zengin yüksek yağlı bir diyette, beynin leptin ve insüline tepkisi azalır ve bu da iştah kontrolünün kaybına yol açar. Tersine, omega-3 açısından zengin diyetler beynin bu hormonlara karşı duyarlılığını geri kazanmaya yardımcı olarak gıda alımının düzenlenmesini iyileştirir ve aşırı kilo alımını önler.

Klinik Çıkarımlar ve Diyet Önerileri

Bu çalışmadan elde edilen bulgular, özellikle kilolarını kontrol etmeyi veya obeziteye bağlı bilişsel gerilemeyi önlemeyi amaçlayan bireyler için diyet önerileri üzerinde önemli etkilere sahiptir. Doymuş yağların omega-3 yağ asitleri ile değiştirilmesi, yüksek yağlı bir diyetin beyin ve vücut üzerindeki zararlı etkilerini azaltmaya yardımcı olabilir. Araştırmacılar, omega-3 PUFA’lar açısından zengin olan balık yağlarının, özellikle beyin fonksiyonlarını iyileştirmek ve metabolik sağlığı korumak isteyenler için sağlıklı bir diyetin önemli bir bileşeni olması gerektiğini öne sürüyorlar.

Bu araştırmadan çıkarılacak daha geniş anlam, tüm yağların eşit yaratılmadığıdır. Yağlar diyetin önemli bir parçası olmakla birlikte, kaynakları ve türleri vücut ve beyin üzerindeki etkilerini belirlemede kritik bir rol oynamaktadır. Doymamış yağlar, özellikle de omega-3’ler açısından zengin bir diyet, daha iyi beyin sağlığını destekler, iltihaplanmayı azaltır ve vücudun gıda alımını düzenleme yeteneğini artırır. Öte yandan, doymuş yağ oranı yüksek diyetler yalnızca obezite gibi metabolik bozukluk riskini artırmakla kalmaz, aynı zamanda açlık ve toklukla ilgili bilişsel işlevleri de bozar.

Sonuç

Viggiano ve arkadaşları tarafından yapılan çalışma, beyin sağlığının ve metabolik fonksiyonun korunmasında diyet seçimlerinin önemini vurgulamaktadır. Balık yağı içeren diyetler gibi omega-3 açısından zengin diyetlerin doymuş yağların neden olduğu enflamatuar hasarı önleyebileceğine ve sağlıklı hipotalamik fonksiyonu destekleyebileceğine dair güçlü kanıtlar sunmaktadır. Bu bulgular, hem fiziksel hem de bilişsel refah için diyetlerini optimize etmek isteyenler için değerli bilgiler sunmaktadır.

Referanslar

Viggiano, E., Mollica, M. P., Lionetti, L., Cavaliere, G., Trinchese, G., Filippo, C. D., et al. (2016). Effects of a High-Fat Diet Enriched in Lard or in Fish Oil on the Hypothalamic Amp-Activated Protein Kinase and Inflammatory Mediators. Frontiers in Cellular Neuroscience, 10, 150. DOI: 10.3389/fncel.2016.00150.

İnsanlar, Kan Şekeri Seviyelerini Bilinç Dışı Kontrol Edebiliyor

Düşünce, duygusal hal bazen çok güçlü ilaçların görevini görebilir. Basitçe bu durumu açıklayacak olursak; bir kişi belli bir tedavinin veya ilacın olumlu sonuçlar vereceğine ikna edildiğinde; tedavi tamamen uydurma (genelde yararı olmadığı gibi zararı da olmayan plasebo kullanılmaktadır) da olsa işe yaradığı ve hastalarda iyileşmeler gözlemlenen çalışmalar mevcuttur. Bu tip mental manevraların veya teknik ismi ile plasebo etkisinin bazen hatırı sayılır derecede önemli etkileri görülebiliyor; bir pilotun görüş yeteneğinin gelişmesi, insanların kilo vermesi ve hatta belli bir ölçüye kadar IQ’nun gelişmesi bunlardan bazılarıdır. Şimdi ise yeni bir çalışma, bu etkinin bazı hastaların kronik hastalıklarını yönetmelerine yardımcı olabildiğini ortaya koyuyor.

Yapılan deneylerden birinde, katılımcıları ne kadar zaman geçtiği konusunda yanıltan araştırmacılar, katılımcıların kan şekeri seviyelerinin gerçek geçen zaman yerine geçtiğini zannettikleri zamana göre belirlendiğini gözlemledi. Bu da katılımcıların daha gerçekte geçenden daha fazla zaman geçtiğini sandıkları zaman kan şekerlerinin daha hızlı biçimde düştüğünü veya başka bir deyişle geçtiği sanılan zamana kadar düşeceği miktara yakın seviyelerde bir düşüş gerçekleştiğini gösteriyor. Proceedings of the National Academy ofSciences’da yayımlanan çalışma, psikolojik süreçlerin ve algı/zihniyet ilişkilerinin – bu araştırma örneğinde gerçek zaman aralıkları ve algısının değişmesi- vücut üzerinde önemli sonuçlar doğurabilecek etkilerinin olabileceğini gösteriyor.

Dahası, bu araştırma kanda ani ve periyodik şeker konsantrasyonu yükselmesi anlamına gelen tip 2 diyabet gibi kronik bir takım rahatsızlıklara karşı zihinden faydalanılabileceği fikrini ön plana çıkartıyor. Diyabet için geçerli olan resmi tedavi yollarının hiç biri sübjektif biliş etkisini hesaba katmazken, söz konusu araştırma bu durumun tam tersinin daha iyi sonuçlar üretebileceğine işaret ediyor. Araştırmacılar, ileri incelemeler ile öğretilmiş bilişsel strateji ve geliştirilmiş farkındalık sayesinde kan şekeri seviyelerine karşı mücadele edilebileceğini öne sürüyor.

Araştırma için bir araya getirilen tamamı tip 2 diyabet hastası olan 47 katılımcı geceden tok karnına uyuyarak sabah 9’da Harvard’daki psikoloji laboratuvarına gitti. Burada 3 gruba ayrılan katılımcılar, her grup için farklı düzenlenmiş saatler bulunan odalarda 90 dakika boyunca video oyun oynadı. 3 gruptan birincisi 45 dakika geçmiş gibi gösteren, ikincisi 180 dakika geçtiğini gösteren ve sonuncu grup ise gerçek zamanlı yani 90 dakika geçtiğini gösteren saatlerin bulunduğu odalara alındı.

Araştırmacılar da bu 90 dakikalık periyottan önce ve sonra katılımcıların kan şekeri seviyelerini ölçtü. Bununla birlikte haftalık glikoz alımı ve glikoz dalgalanmaları ölçülen bireylerin ortalama kan şekeri seviyeleri tespit edildi. Ayrıca her katılımcıya, oyun oynarken ne kadar zaman geçtiğini düşündükleri soruldu ve odalarında bulunan saatle tutarlı cevaplar verdikleri görüldü.

Yapılan deneyde tüm katılımcıların geçen sürede kan şekerlerinin düştüğü ölçülürken, düşüş miktarının katılımcının geçtiğini düşündüğü zamana bağlı olarak değiştiği tespit edildi. Düşüş miktarı yavaş saat olan odadaki grupta en az, hızlı saat olan odadaki grupta ise en çoktu.

Araştırmacılar sonuçları daha önceki çalışmalar ile birleştirerek açlık hormonlarının, beklenen öğün zamanlarının zamana bağlı kan şekeri değişimlerini etkileyebildiğini belirtti.

Konu ile ilgili olarak daha kesin bilgilere ulaşmak ve tip 1 diyabet gibi hastalıkları da dahil ederek farklı terapi rutinlerini geliştirmek için ileri araştırmaların yapılması gerektiği belirtiliyor.


Kaynak :
  • Bilimfili,
  • Beth Mole, 8 Temmuz 2016, In time warping study, people unconsciously controlled blood sugar levels, arstechnica.com/science/2016/07/in-time-warping-study-people-unconsciously-controlled-blood-sugar-levels/

Makale Referans :Chanmo Parka, Francesco Pagnini, Andrew Reece, Deborah Phillips, and Ellen Langer Blood sugar level follows perceived time rather than actual time in people with type 2 diabetes PNAS Chanmo Park, doi: 10.1073/pnas.1603444113

Makarna, Şişmanlatmıyor Olabilir mi?

Kilo vermeye çalışanlara verilen önerilerde, uzak durulması gerekliliğine dikkat çekilen meşhur bir üçlü var; ekmek,  şeker ve makarna. Halk arasında yaygın şekilde bu üçlünün kilo aldırdığı düşünülür. Fakat Nature yayını olan Nutrition and Diabetes’de yayımlanan yeni bir araştırmaya göre; makarna kilo aldırmıyor, aksine kilo vermeye yardımcı oluyor olabilir.

Araştırmanın detaylarına girmeden önce, bu araştırmanın meşhur bir İtalyan makarna üreticisi firma ve İtalya Ekonomi Bakanlığı tarafından fonlandığını vurgulamakta fayda var. Bu iki fon kaynağını duyunca, araştırmanın objektif olmadığını düşünmüş olabilirsiniz. Çünkü basit bir şekilde böylesi bir bulgunun varlığı, makarna üreticilerinin ve ülkelerin ekonomi bakanlıklarının sevinmesini sağlayacaktır. Fakat saygın yayın kuruluşu Nature bünyesindekiNutrition and Diabetes‘de yayımlanmış olması, araştırmanın objektifliği ile ilgili soru işaretlerini bir hayli giderir nitelikte.

Neuromed Institute epidemiyoloji departmanı tarafından yapılan ve ücretsiz olarak erişime açık (open access) yayımlanan araştırmada, 23.000 bireyin yeme alışkanlıkları ve vücut ağırlıkları incelendi. Araştırmanın bulgularına göre; makarna tüketimi kilo almayı sağlamamakla birlikte kilo vermeye de yardımcı oluyor olabilir. Araştırmacılardan George Pounis’in belirttiğine göre; elde edilen veriler, düzenli makarna tüketen bireylerin sağlıklı vücut-kitle indeksleri, daha küçük bel çevreleri ve daha iyi bel-kalça oranları olduğunu gösteriyor.

Peki bu nasıl mümkün olabilir? Tabii ki, araştırmada sağlıklı olduğu belirtilen makarna tüketimi ile bol yağlı ve soslu yani diğer bir deyişle bol kalorili makarna tüketimini karıştırmamak gerek. Araştırmacılar sağlıklı makarnanın bu faydalarının gözlemlenebilmesi için, beslenmenin Akdeniz diyetiyledesteklenmesi gerektiğini belirtiyorlar. Yani makarnanın yanında zeytin yağı, domates, meyve-sebze ve balık tüketmek gerekiyor. Neuromed Institute’den  Licia Iacoviello’nın belirttiğine göre de; 2000 kalorilik günlük beslenme düzeni içerisinde makarnanın kaplaması gereken yer yaklaşık 200 kalorilik kısım olmalı. Yani kilo vermek için günde 4 tabak makarna tüketirseniz, doğal olarak pek de işe yaramayacaktır.

Araştırmada üzerinde durulmasa da tam-buğdaylı makarnaları standart makarnalara tercih etmek, beslenmenin daha da sağlıklı bir hale gelmesini sağlayabilir. Tam-buğdaylı makarnalar, beyaz makarnalara kıyasla daha fazla lif içerirler. Lif zengini besinlerin tüketilmesinin da, sağlıklı kilolarda kalmak ya da kilo vermek için oldukça önemli olduğu biliniyor. Bir bardak dolusu tam-buğday makarna, ortalama bir yetişkinin günlük lif ihtiyacının %23’ünü karşılarken günlük protein ihtiyacının da %16’sını karşılıyor. Standart makarna ise günlük lif ihtiyacının yalnızca %9’unu karşılıyor.

Makarna tüketimi,  İtalya ve ABD gibi ülkelerde azalıyor. Amerika ve İtalya’nın makarna tüketiminin, 2003-2013 yılları arasında yaklaşık %23 azaldığı belirtiliyor. Ayrıca vurgulamakta fayda var, İtalyanlar da makarnanın kilo aldırdığını düşünüyorlar. Her ne kadar bulgular makarnanın kilo aldırmadığına işaret ediyor olsa da, doğru bir beslenme düzenini belirlerken bir diyetisyene danışmak oldukça önemli. Çünkü doğru beslenme düzenine sahip olmamak, doğru besinler tüketilse bile kilo vermenizi ya da sağlıklı kilolara sahip olmanızı sağlamayabilir.


Kaynak:

Bilimfili

İlgili Makale: G Pounis, A Di Castelnuovo1, S Costanzo, M Persichillo, M Bonaccio, A Bonanni1, C Cerletti, M B Donati, G de Gaetano and L Iacoviello on behalf of the Moli-sani and INHES investigators Association of pasta consumption with body mass index and waist-to-hip ratio: results from Moli-sani and INHES studies Citation: Nutrition & Diabetes (2016) 6, e218; doi:10.1038/nutd.2016.20 Published online 4 July 2016

Sentetik Biyolojik Saat Üretildi

Sentetik Biyolojik Saat Üretildi

Özellikle bilim dünyası dışındaki insanlar arasında “sirkadiyen saat” metaforik bir tanım gibi algılanır. Latince anlamıyla ‘gün döngüsü’ anlamına gelen terim vücut içi biyolojik aktivitelerin düzenlenmesini ve gün içinde hücre düzeyinde, hormon seviyesinde ve beyindeki aktivitelerdeki düzenli değişimi ifade eder. Elbette insan vücudunun içinde tik-tak atan bir saat ve gece-gündüz geçerken vücuda yardımcı olan bir saat bulunmuyor. Ancak Harvard Medical School (HMS) ve Wyss Institute’ten sentetik biyologlar tam da bunun gibi somut, transplante edilebilir bir biyomühendislik ürünü 24-saatlik bir saat üretmeyi başardı. Saat, kendi içinde tipik bir sirkadiyen ritmi olmayan bir bakteriye yerleştirildikten sonra kendi kendine çalışmaya başlayabildi.

Araştırmalarını geçtiğimiz hafta Science Advances dergisinde yayımlayan ekip,Synechococcus elongatus fotosentez yapabilen siyanobakterilerde sirkadiyen ritm altında yatan mekanizmayı incelemekle işe başladı. Bu bakteriler gece ve gündüz döngülerini düzenlemek üzere üç temel protein kullanır. Daha önceki araştırmalarda, hatta test tüplerinde bir araya getirildiklerinde dahi, bu üç proteinin düzenli bir sirkadiyen ritm ile bağlanıp ayrıldıkları gözlemlenmişti. Araştırmacılardan Anna H. Chen, bu üç proteini kullanarak – belli bir düzende biyolojik aç-kapa fonksiyonu yürütebilen – bir osilatör üretti ve bunu bağırsak bakterisi Escherichia coli‘ye transplante etti.

Sentetik biyologlar için, bu proteinleri tanılamak ve görevlendirmek üzere kullanılan işlemler gayet iyi anlaşılmış durumda. Böylelikle bu araçları doğru bir şekilde bir araya getirecek ve aynı mekanizmayı sağlayacak sistemi yapmak, bilgilerin doğruluğunu da kanıtlamış oldu. Ekip osilatörde ‘downstream‘ çalışacak bir flüoresan protein işaretleyici üretti.  Üç günlük bir periyottan sonra, osilatörün 24 saatlik dilimlerde düzenli şekilde aç – kapa işlevi gördüğünü ve sirkadiyen olmayan E. coli‘lerde bu ritmisiteyi yarattığı gözlemlendi.

Researchers have transplanted a circadian clock from cyanobacteria into a gut microbe, E. coli.

Araştırmacılar siyanobakterilerde bulunan bir biyolojik saati sistemleştirip bağırsak bakterisi E. coli‘ye transplant etti. Görselde; siyanobakterilerde sirkadiyen ritmi düzenleyen Kai A B ve C proteinleri ile saat düzeni anlatılıyor. Sağda, gün içinde bu protein sistemine bağlanan flüoresan proteininden yayılan ışığın üç günlük bir zaman da ritmik değişim grafiği gösterilmiş.

Sonuçta, vücuda yerleştirilebilen, 24 saatlik sirkadiyen saat üretildi. Diğer araştırmacılar, daha önceleri belli bir zaman gecikmesi veya daha küçük bir zaman aralığında ritm yaratmayı başarmıştı. Mevcut araştırmada ilk kez 24 saatlik bir döngüyü kullanan ve tüm yaşamsal zamanla ilişkili bir sistem üretildi. Deney; belli bir prensibi kanıtladı. Şimdi de, bilimciler mevcut flüoresan işaretleyici proteini, diğer günboyu yada günlük döngülere bağlayarak kullanım alanlarını genişletmeye çalışacak.

Chen, muhtemel medikal kullanım alanlarına dikkat çekerek, insan sağlığında mikrobiyomların geniş kullanım avantajlarını belirtti. Daha dikkat çekici bir unsur olarak, bu araştırmada üretilen sistem çevre ile uyumsuz çalışan veya çalışmayan vücut saatleri olan insanlara çok yardımcı olabilir. Bu sistem ile obezite ve glukoz intoleransı gibi bağırsak bakterilerinin biyolojik ritminin olmamasına bağlanan rahatsızlıklar da tedavi edilebilecek. Sentetik olarak tasarlanmış vücut saatleri ile ilaçların vücuda tam doğru zamanda etki etmesi ve endüstriyel amaçlarla kullanılan mikrobiyal canlıları kontrol etmekte de kullanılabilecek.

Araştırma laboratuarının nihai hedefine ulaşması için büyük bir adım atıldığı kaydedildi. On yıldan fazla bir süredir, araştırmacılardan Pamela Silver, biyolojik bir zamanlayıcı üretmekle ilgilendiklerini söylüyor. Bu zamanlayıcının günden güne geçişi sağlayan ritmi ya da hücrenin belli bir uyarıcıdan sonra ne kadar zaman geçtiğini hesaplayabilmesini sağlayacak şekilde üretmeyi denediler.

Ekibin beklentisi ise diğer araştırmacıların sirkadiyen saat aletini geliştirerek çok çeşitli kullanımını mümkün kılmaları. Zaten tüm amaç da bu, saatin başkaları tarafından kullanılması.

 


Referans :
  • Bilimfili,
  • HarvardMagazine, Engineering an Internal Clock, harvardmagazine.com/2015/06/engineering-circadian-clock
  • Anna H. Chen, David Lubkowicz, Vivian Yeong, Roger L. Chang and Pamela A. Silver Transplantability of a circadian clock to a noncircadian organism Science Advances 12 Jun 2015: Vol. 1, no. 5, e1500358 DOI: 10.1126/sciadv.1500358

Diyabet hastalığı önlenebilir mi?

Diyabete yakalanan hasta sayısı tüm dünyada giderek artan bir hızla çoğalıyor. Diyabet hastalarındaysa hastalığın gelişimine de neden olan sağlıksız beslenme koşulları, hareketsiz yaşam tarzı, eğitim eksikliği gibi faktörlerin devamlılığı da diyabete bağlı komplikasyonları, kalp damar hastalıkları, böbrek yetmezliği, görme kaybı, enfeksiyonlar ve ölüm oranını artırıyor.

Uluslararası Diyabet Federasyonu tahminlerine göre tüm dünyada 2015’te,

  • 11 yetişkinden 1’i diyabetli. (415 milyon) %9
  • 2 diyabetli yetişkinden 1’ine (%46,5) teşhis konulmamış yani diyabetli olduğunu bilmiyor.
  • 7 doğumdan 1’i gebelik diyabetinden etkileniyor.
  • Diyabet hastalarının dörtte üçü (%75) düşük ve orta gelir ve eğitim düzeyindeki ülkelerde yaşıyor.
  • 542,000 çocuk tip 1 diyabet hastası.
  • Her 6 saniyede 1 kişi diyabet hastalığından hayatını kaybediyor. (hayatını kaybedenlerin sayısı 5 milyon)
  • Küresel sağlık harcamalarının %12’si, diyabete harcanıyor. (673 milyar ABD Doları)

2015-2040 yılları arasındaki tahmini prevelansın % 8,8 (%7,2-11,4) ‘den %10,4 (%8,5- 12,5)’e çıkması bekleniyor.

Türkiye’de kötüye gidiş

Türkiye’deyse diyabetli hasta sayılarındaki kötüye gidişin ilk bulguları 2010 yılında açıklanan TURDEP-II çalışması (Türkiye Diyabet, Hipertansiyon, Obezite ve Endokrinolojik Hastalıklar Prevalans Çalışması) ile ortaya çıkmış ve 12 yılda diyabet sıklığının %90 artarak, %7.7’den %13.7’e çıktığı saptanmıştı. İlki 2006’da yapılan ve toplam 5 yıllık dönemdeki değişim oranlarını gösteren CREDIT İnsidans çalışmasına göre, 2006’da %12,7 olan diyabet sıklığı, 2011 yılında CREDIT-2 çalışmasında %18,3’e yükseldiği gözlenmiş. Türkiye obezite ve diyabet gelişiminin hızlı olduğu ülkeler arasında yer aldığından diyabet prevelansının artışının da küresel tahminlerin üzerinde olması söz konusudur.

Orta, ileri yaşta ortaya çıkan şeker hastalığı genetik mirasımızdan etkilendiği gibi beslenme şeklimize, yeterince hareket edip etmememize ve obeziteye bağlı gelişir. Ailede özellikle birinci derece akrabalarda 2.tip şeker hastalığı olması kişide şeker hastalığı gelişmesini olası kılmaktadır.

Ancak genetik olarak şeker hastalığına yakalanma olasılığınız çok düşük olsa bile sağlıksız beslenme, aşırı karbonhidrat tüketimi, hareketsiz yaşam tarzı ve akabinde gelişen obezite şeker hastalığı gelişimi için asıl risk faktörüdür. Bu bağlamda genetik mirasımızı değiştirmek şu an için uygulanbilir olmasa da şeker hastalığına yakalanma riskini azaltmak, şeker hastalığı gelişen hastalar için hastalığın yol açtığı yıkıcı sonuçları en aza indirmek hatta ortadan kaldırmak olasıdır.

Temel bir hormon

İnsülin, pankreastan salınıp alınan besinlerin dokular tarafından kullanılmasını sağlayan temel hormonlardan biridir. Yiyeceklerle aldığımız şekerin dokulara alınıp kandaki şeker oranının düşürülmesi insülinin temel işlevidir. Şeker hastalığı temel olarak iki gruba ayrılır. 1.tip, genellikle çocuk ve gençlerde görülen pankreasın insülin üretemediği durumda ortaya çıkar. Kanda yeterince hatta fazlaca insülin bulunmasına rağmen insülinin işlev göremediği 2. Tip şeker hastalığı ne yazık ki artık genç hastalarda da görülmekteyse de daha ileri yaşlarda beklenen şeklidir. Gerek insülin yokluğunda gerekse insülinin işlevselliğini yitirmesinde ortaya çıkan sonuç besinlerle alınan şekerin dokular tarafından kullanılamadan kan düzeyinin yükselmesidir. Kan şekerindeki yükseklik ise şeker hastalığının böbrekler üzerinde, kalp damar sistemi üzerinde, sinirler üzerindeki hasar yaratıcı etkilerinden sorumludur.

İnsülin salınımı iki fazlıdır. Süreli olarak düşük miktarda salınımı besin alımıyla gerçekleşen artışlar izler. Aldığımızın besinlerin yapı taşları olan karbonhidrat ve yağ asitlerinin hücrelere, dokulara girmesi ancak insülinle hücre arasındaki sağlıklı iletişimle mümkündür. Bu bağlamda insülini depo yapıcı hormon olarak tanımlamak mümkündür.

Uzun süreli yokluğunun yaşamla bağdaşmadığı aşikar olan bu hormonun vücutta fazla salınması, kanda yüksek miktarda bulunması da insülinin hücre düzeyinde dirençle karşılaşması ve insülin direnci dediğimiz diyabet öncüsü duruma yol açmaktadır. Hipoglisemi olarak tanımlanan, kanda şeker miktarının olması gereken sınırların altına düşmesi de kanda insülin düzeyinin yüksek olmasıyla gelişir. Ani gelişen ileri hipoglisemi sürekli şeker yüksekliğinden daha da tehlikeli sonuçlara yol açabilir.

Farklı yiyeceklerde farklı salınım

İnsülin yediğimiz her yiyecekle aynı miktarda salınmaz. İnsülinin aşırı miktarda salınmasına sebep olan yiyecekler olduğu gibi sağlıklı yiyecekler daha yavaş, daha düşük oranda ve daha kararlı insülin salınımı sağlar. İnsülinin yavaş ve yeterli düzeyde salgılanması alınan karbonhidrat ve yağların kararlı bir şekilde kullanılmasını sağlar, kan şeker düzeyinde ani düşüş ve yükselmeler gözlenmez, daha uzun süreli tokluk hissedilir. Sürekli insülin salınımında ani artışa sebep olacak yiyecekler tüketmek kanda insülin artışına ve akabinde dokuların insüline duyarsızlaşmasına sebep olur. Önlem alınmazsa prediyabet olarak adlandırılan, insülinin işlevselliğini yitirmeye başladığı bu aşama 2.tip diyabet hastalığına ilerler.

Ani gelişen kan şekeri düşmesini, vücutta yaşanan panik hali olarak tanımlayabileceğimiz kan şekerini yükseltici hormonların salınması sonucu aşırı şeker yükselmesi takip eder. Kanda aniden yükselen insülin seviyesi hızla kan şekeri düşüklüğüne neden olup kısa sürede tekrar yeme isteği yaratması nedeniyle de istenmeyen, sağlıksız bir durumdur. Reaktif hipoglisemi denilen, özellikle ağır yemeklerden sonra gelişen şeker düşmeleri 2.tip diyabet hastalığının başlangıç aşamasında sık izlenir. Yemekten sonra gelişen baş ağrısı, halsizlik,aşırı tatlı yeme isteği gibi şeker düşmesi belirtilerinin varlığında kan şekeri ölçümü yapılmalı ve doktora başvurulmalıdır.

Bu dönemde yapılacak beslenme ve yaşam tarzı değişiklikleri ve laboratuvar sonuçlarına göre gerektiğinde ilaç desteği şeker hastalığı gelişiminin önlenmesinde katkı sağlar. Ağız kuruluğu, çok su içme, sık idrara çıkma, anormal kilo verme gibi yakınmalarsa şeker hastalığı gelişmiş olabileceğini düşündüren bulgulardır.

Glisemik indeks nedir?

Yiyeceklerin kandaki insülin seviyesini yükseltme özelliklerine glisemik indeks denir. İnsülin seviyesinde ani yükselmeye sebep olan yiyecekler yüksek glisemik indeksli, daha kararlı,düşük seviyede insülin salınımına yol açan yiyecekler düşük glisemik indeksli yiyeceklerdir. Düşük glisemik indeksli yiyeceklerin tüketilmesi alınan besinlerin kararlı bir şekilde kullanılmasına, daha uzun süreli tokluk hissine sebep olur. Yüksek glisemik indeksli yiyeceklerse kan şeker seviyesinde ani değişikliklere neden olur. Alınan karbonhidrat ve yağların yeterince kullanılamayıp doğrudan depolanmasına yol açar.

Yemek sonrası kısa sürede tekrar yeme isteği gelişir. İnsülin seviyesinde ani yükselmeye sebep olan yüksek glisemik indeksli yiyecekler tüketmek sürekli açlık hissi, tatlı, karbonhidratlı yiyecekler yeme isteği yaratarak obezite gelişimini kolaylaştırır. Biliyoruz ki obezite şeker hastalığının olduğu kadar hipertansiyon, kolesterol yüksekliği, kalp ve damar hastalıklarının da önemli bir sebebidir.

Kanda insülinin aşırı salınmasına sebep olan, diyabet ve obezite için risk oluşturan yiyecekler nelerdir ?

Obezite ve diyabetin son yıllarda gerek ülkemizde gerekse tüm dünyada hızla artış gösterdiği göz önüne alınırsa bu sorunun yanıtını toplumun beslenme alışkanlıklarındaki değişikliklerde aramak gerekir. Bu artışın yanında orta ve ileri yaşlarda görülmesi gereken bir hastalık olmasına rağmen daha genç yaşlarda hatta çocuklarda dahi 2.tip diyabet görülmesi beslenme alışkanlıklarımızda kötü yönde değişiklikler olduğunu göstermektedir.

Besinlerin içerdiği lif miktarı arttıkça kan şekerinde ani yükselmelere sebep olma özellikleri yani glisemik indeksleri azalır. Gerek glisemik indeks düşüklüğü gerekse protein ve lif içeriği bakımından tüketilmesi en çok tavsiye edilecek yiyecek türü kuru baklagillerdir.

Özellikle çocuk ve gençlerin yoğun olarak tükettiği fast-food beslenme tarzını oluşturan patates kızartması, şeker içeriği yüksek, beyaz undan yapılan, kızartılarak pişirilen tatlılar, glisemik indeksi çok yüksek, şeker hastalığı ve obeziteye sebep olan yiyecekler listesinin ilk sıralarında yer almaktadır. Aynı zamanda bu yiyecekler aşırı tuz ve yağiçerdiğinden hipertansiyon ,kalp ve damar hastalıklarına yakalanmayı kolaylaştırmaktadır. Her ne kadar reklamlar, yiyeceklerin yanında verilen oyuncaklar gibi promosyonlarla fast-food beslenme çocuk ve gençler için çekici hale getirilmeye çalışılsa da çocuklarımızı bu tür beslenmeden mümkün olduğunca uzak tutmaya çalışmak gerekiyor. Bugün biliyoruz ki gerek şişmanlık gerekse diyabet, hipertansiyon, kalp hastalıkları çocukluk çağında atılan temellere dayanmaktadır.

Ağır diyetler

Glisemik indeks değerleri, yiyecekler doğal hallerinden uzaklaştıkça artmaktadır. Rafine gıdalardan, beyaz, işlenmiş un ve şekerden uzak durmak, öğünlerde liften zengin yiyeceklere ağırlık vermek, tam buğday unundan yapılmış ekmeği tercih etmek sağlıklı bir beslenme biçimi olacaktır.

Üzerinde durulması gereken önemli bir konu da ağır diyetlerin, aşırı kalori kısıtlamanın ve öğün atlamanın, özellikel kahvaltısız başlanan bir günün son derece sağlıksız bir beslenme tarzı olduğudur. Vücudunuzun günlük olarak ihtiyaç duyduğu kalori miktarını aşırı derece kısıtlarsanız bazal metabolik hızınız yavaşlamakta, uyku halinde, istirahatte temel vücut ihtiyaçları için harcanan kalori azalmaktadır.

Bu durumun başka bir açıklaması da aldığımız kaloriyi harcamamızın zorlaşmasıdır. Bunun aksi düşünüldüğündeinsülin salgılatma özelliği düşük besinlerden oluşan doyurucu bir diyetin sık öğünlere bölünerek alınması metabolizmanızın sağlıklı bir şekilde çalışmasını, fazla kilolarınızdan daha kolay kurtulmanızı sağlayacaktır.

Düşük glisemik indeksli besinlerin faydaları

  • Kilo vermeyi ve zayıf kalmayı sağlar.
  • Açlığı azaltır ve uzun süre tok hissetmeyi sağlar.
  • Vücudun insülin duyarlılığını arttırır.
  • Kan kolesterol seviyelerini düşürür.
  • Diyabet tedavisini kolaylaştırır.
  • Kalp damar hastalığı,kalp krizi riskini azaltır.

Sağlıklı beslenme notları

Yağlı yiyeceklerden uzak durulmalı: Tam yağlı ürünler yerine, az yağlı ürünleri tercih etmeniz daha az kalori almanızı sağlayacaktır. Yağı azaltılmış ürünleri tercih ederek kolesterolünüzün, kan yağlarınızın normal sınırlarda kalmasını sağlayabilirsiniz. Light ürünler kalorisiz değildir. Bu ürünleri normalden fazla tüketmek de kilo vermek yerine daha fazla kilo almanıza neden olabilir.

Beyaz ekmek yerine tam tahıl ekmeği tüketilmeli: Tam tahıl ekmeğinin kalori miktarı, beyaz ekmekten çok farklı olmasa da lif içeriğinin fazla olması ve sağlamış olduğu tokluk süresinin uzun olması en önemli avantajdır.

Sabah kahvaltıyı atlamayın: Kahvaltısız başlanılan günü kaybedilmiş bir gün olarak düşünebiliriz. Özellikle uyandıktan sonra bir saat içerisinde kahvaltı yapmak metabolizmanızın düzenli olarak çalışmasını sağlar.

Lifli besinleri tercih edin: Lif içeriği yüksek olan besinleri tüketmek daha uzun süre tokluk sağlayacağı için daha az besin tüketimini sağlayacaktır. Sebze, kuru baklagil, salata, tam tahıllı ekmek, meyve gibi lifli gıdaların tüketimine özen göstermelisiniz.Öğünlerde protein içeren gıdaların bulunması da metabolizmanızı hızlandıracaktır.

Ara öğünleri unutmayın: Gerek metabolizmanızın hızlanması gerekse çok acıkıp ardından fazla yenen öğünlerden kaçınmanız açısından ara öğün almalısınız. Önemli olan doğru zamanda doğru ara öğün seçimleridir. Şekerli besinler, kek, pasta, çikolata gibi besinler yerine ölçülü kuruyemiş, kuru meyve, yoğurt, ayran ve taze meyveleri ara öğünlerinizde tercih edebilirsiniz. Özellikle yemeklerden hemen sonra meyve ve tatlı tüketiminden kaçınılmalı.

Etiket bilgisi edinin: Hazır besin tüketimimiz her geçen gün artmaktadır. Bu kadar çok çeşit arasından kendiniz için doğru olan ürünü seçebilmek için ürünlerin üzerinde yer alan light, yarım yağlı, yağsız, şekersiz, gerektiğinde glutensiz gibi ibarelere dikkat etmek, besinlerin içeriğindeki yağ, protein, karbonhidrat, şeker, tuz miktarlarını incelemek önemlidir.

Egzersiz yaşam biçimi haline getirilmeli : Sağlıklı beslenme gibi egzersiz de bir yaşam biçimi olmalıdır. Hayatın her anında olması gereken egzersiz için ayırabilecek zamanınız yoksa en mantıklı seçim daha fazla yürümektir.

Düzenli uyuyun: Belirli saatte uyumak ve uyanmak, vücut saatinizin düzenli çalışmasını sağlayacaktır. Bu durum metabolizma hızınızın yavaşlamasına engel olur. Gün içerisinde uyumak (özellikle dolu bir mide ile) ise metabolizma hızınızda yavaşlamaya neden olabilir.

Fazla kilolu olmamanızın kalp damar hastalıkları, felç gibi ölümcül durumlarla karşı karşıya kalma riskinizi önemli oranda azalttığını, özellikle ileri yaşlarda eklenen eklem sorunlarını da düşündüğümüzde yürüyebilme, merdiven inip çıkabilme, başkalarına bağımlı olmadan hareket edebilme imkanı vereceğini hatırlayın.

Sağlıklı günler dilerim…

Dr. Emel Bayrak(Herkese Bilim ve Teknoloji)

Nanoteknoloji Sayesinde Yan Etkisi Olmayan Obezite İlaçlarına Çok Yakınız

Çağımızın hastağı obezitenin insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkileri artık birçok insan tarafından biliniyor. Obezite ile savaşmanın belki de en kolay yöntemi egzersiz yapmak olsa da, hali hazırda obezite sorunu olan bireylerin egzersiz yapabilmeleri de oldukça zor. Ayrıca büyük şehirlerdeki yaşam tarzı egzersiz yapmak için gerekli zamanı bulmamızı neredeyse imkansız hale getirirken, beslenme alışkanlıklarımızı da hızlı tüketilen gıdalara yönlendiriyor. Bu sebeple bilim insanları obezite ile savaşta ilaç tedavisinin üzerinde de duruyorlar. Fakat geliştirilen ilaçların çoğu obeziteyi tedavi edeceğini öne sürerken birçok olumsuz yan etkisiyle de vücudun farklı bölümlerine zarar veriyor.

MIT’den bilim insanlarının da yer aldığı bir araştırma grubunun geliştirdiği nanoparçacıklar, anti-obezite ilaçlarını doğrudan yağ hücrelerine iletebiliyor. Bu yöntemle tedavi edilen fareler, 25 gün içerisinde vücut ağırlıklarının %10’unu hiçbir olumsuz yan etki olmadan kaybettiler.

Geliştirilen bu ilaç, yağ depolama hücreleri tarafından yapılan beyaz yağ dokunun, yağ yakan hücreler olan kahverengi yağ dokusuna dönüştürülmesi ile çalışıyor. Bu ilaç ayrıca yağ dokunun içerisinde yeni kan damarları gelişimini de uyarıyor ve nanoparçacıkların beyaz yağ dokuyu hedefleyip kahverengi yağ dokuya çevirmesini olumlu yönde destekliyor.

Aslında bu ilaçlar yeni değiller. Fakat araştırma takımının geliştirdiği yeni yöntem sayesinde bu ilaçlar yağ dokularına oldukça hatasız iletilerek, istenmeyen yan etkiler engellenebiliyor.  Yani nanoteknoloji sayesinde kullanılan ilaç yalnızca istenilen etkiyi ortaya çıkartıyor.

160502161116_1_540x360
Görselde üst kısımda beyaz yağ dokunun kahverengi yağ dokusuna dönüşümünü ve kan damarlarının gelişimini görebilirsiniz. Görselin alt kısmında ise solda geliştirilen nanoparçacığın içeriğini ve sağda da bu nanoparçacığın transmisyon elektron mikroskopisi ile alınmış görüntüsünü görebilirsiniz.

Yağı Hedeflemek

Bu araştırmada görev alan bilim insanları, anjiyogenez olarak bilinen yeni kan damarları gelişiminin yağ dokuyu dönüştürerek kilo kaybına yardımcı olduğunun bulgularına daha önce ulaşmışlardı. Fakat anjiyogenezi destekleyen ilaçların, vücudun geri kalanı için zararlı etkileri vardı.

Bu sorunun üstesinden gelebilmek için bilim insanları, geçtiğimiz yıllarda kanser ve diğer hastalıkların tedavisi için geliştirilen nanoparçacık ilaç iletim stratejisini kullandılar. Nanoparçacıklar sayesinde yalnızca istenilen bölge hedeflenerek etkili dozda ilaçlar yalnızca istenilen bölgeye iletilebiliyor ve vücudun diğer bölgelerindeki ilaç birikimi minimuma indiriliyor.

Araştırmacıların geliştirdiği ve birçok medikal aygıt ve ilaç iletim parçacığında kullanılan polimer olan PLGA’ya bağlı nanoparçacıklar, hidrofobik çekirdekleri içerisinde ilaçları taşıyorlar. Bu çekirdekler içerisinde iki farklı ilaç bulunuyor. Bu ilaçlardan birisi diyabetin tedavisi için onaylanmış fakat yan etkilerinden dolayı yaygın bir şekilde kullanılamayan rosiglitazone. Diğeri ise bir tip insan hormonu olan prostaglandin’in analoğu. Bu iki ilaç, anjiyogenezi ve yağ doku dönüşümünü tetikleyen PPAR adındaki hücresel reseptörü aktif hale getiriyorlar.

Nanoparçacıkların dış kabuğu ise başka bir polimer olan PEG’den oluşuyor. PEG sayesinde parçacıklar istenilen hedefe ulaşmak için gerekli moleküllere yapışıyorlar. Hedeflenen bu moleküller kan damarlarının duvarlarındaki proteinlere bağlanıyorlar.

Araştırmayı yürüten bilim insanları, geliştirdikleri parçacıkları obez fareler üzerinde test ettiler. Bulgulara göre; fareler yaklaşık olarak vücut ağırlıklarının %10’unu kaybederlerken kolesterol ve trigliseridlerin seviyelerinde azalma gözlemlendi. Ayrıca farelerin insülin duyarlılığı da arttı. Fakat farelere 25 gün boyunca her gün bu yöntemle ilaç verilmesine rağmen, herhangi bir yan etki gözlemlenmedi.

Normalde bu tarz ilaçların, iletimindeki zorluklar sebebiyle damara enjekte edilmesi gerekiyor. Fakat bilim insanlarının geliştirdikleri parçacıklar sindirim sisteminden kan akışına dahil olabiliyor. Yani bu ilaçlar hap şeklinde de alınabilecekler.


Kaynak: Bilimfili

İlgili Makale: Yuan Xue, Xiaoyang Xu, Xue-Qing Zhang, Omid C. Farokhzad, and Robert Langer. Preventing diet-induced obesity in mice by adipose tissue transformation and angiogenesis using targeted nanoparticles.PNAS, May 2016 DOI: 10.1073/pnas.1603840113

‘Sağlıklı Yiyecekler’ Tanımı Tarihe Karışabilir!

Artık dünya genelinde birçok insanın yiyeceklerle ilgili problem yaşadığı sır değil. Dünya’nın birçok yerinde, toplumların büyük bir kesmi, diyabet ve obezite gibi sağlık problemleriyle karşı karşıya kalıyor. Ayrıca, önerilen beslenme şekilleri de insanları sağlıklı kilolarında tutmaya yetmiyor.

Yeni bir çalışmanın bulgularına göre, bu durum aslında pek de şaşırtıcı değil. 800 katılımcının kan şekeri sevyelerinin bir hafta boyunca ölçüldüğü araştırmanın bulgularına göre; katılımcılar aynı yiyecekleri tüketseler bile, bu yiyeceklerin metabolize edilmesi kişiden kişiye göre değişiyor. Başka bir deyişle bir kişi için sağlıklı olan yiyecek, başka bir kişi için aynı değerde sağlıklı olmayabiliyor.

Araştırmacılar bu sorunun birçok diyet sisteminin sonuçları değerlendirme şekliyle alakalı olduğunu belirtiyorlar. Örneğin, glisemik ideks’i (GI) ele alalım. GI, yiyecekleri kan şekerini nasıl etkilediklerine göre sıraya koyar. Tabii ki, glisemik indeks yiyeceklerin glükoz seviyelerini nasıl etkileyebileceğinin belirlenmesi için iyi bir başlangıç noktasıdır. Fakat, bu bir grup insanın glisemik indeksi ölçülecek yiyeceğe nasıl tepki verdiklerinin bir ortalaması niteliğindedir- bireylerin bu yiyeceği vereceği tepkiler, dolayısıyla, farklı olabilir. İnsanların aynı yiyeceğe farklı tepkiler verebiliyor olmalarıyla ilgili de literatürde büyük bir boşluk bulunuyor.

Araştırmacılar aynı yiyeceklere insanların verdikleri tepkileri ölçmek için, 800 katılımcının toplamda 46,898 öğüne verdikleri tepkileri ölçtüler. Cell’de yayımlanan bulgulara göre, belirli yiyeceklere verilen tepkiler insanlar arasında oldukça büyük oranda değişiyor, bu durum evrensel beslenme önerilerinin faydalarının aslında sınırlı olabileceği önermesini ortaya çıkartıyor.

Örneğin; araştırmaya dahil olan, şekerli diyabete yol açabilecek düşük glükoz toleransı ve obesite problemi olan orta yaşlı bir kadının, birçok insanın sağlıksız besinler arasında gösteremeyeceği domatesi tükettikten sonra kan şekeri seviyesinin aniden yükseldiği bulundu. Hatta belki de bu birey için önerilecek beslenme şekline, şu ana kadar sağlıksız olarak değerlendirilmiş besinlerin eklenmesi, en sağlıklısı olacak.

Sonuç olarak, ‘sağlıklı’ olarak nitelendirilmiş bir besin sizin için sağlıklı, sağlıksız olarak nitelendirilmiş bir besin de sizin için sağlıksız olmayabilir.


İlgili Makale:

  • Bilimfili,
  • David Zeevi, Tal Korem, Niv Zmora8, David Israeli, Daphna Rothschild, Adina Weinberger, Orly Ben-Yacov, Dar Lador, Tali Avnit-Sagi, Maya Lotan-Pompan, Jotham Suez, Jemal Ali Mahdi, Elad Matot, Gal Malka, Noa Kosower, Michal Rein, Gili Zilberman-Schapira, Lenka Dohnalová, Meirav Pevsner-Fischer, Rony Bikovsky, Zamir Halpern, Eran Elinav, Eran Segal9, Personalized Nutrition by Prediction of Glycemic Responses Cell Volume 163, Issue 5, p1079–1094, 19 November 2015 DOI: http://dx.doi.org/10.1016/j.cell.2015.11.001

Parkinson Hastalığı ve El Titremesi Geni Bulundu

Bilim insanları Parkinson hastalığı ve esansiyel tremor gelişiminden sorumlu geni buldular. Bu buluş ile insanlarda en sık gözüken iki farklı hareket bozukluğunun ortak sebebi ilk kez tanımlanıyor. Yeni tedavilerin önü açılabilir.

Özellikle bir iş yaparken ellerin titremesi (esansiyel tremor) insanlarda görülen en sık hareket bozukluğu. Ciddi bir maluliyet sebebi. Tüm dünyada yaklaşık yüzde 1, yaşlı gruplarda yüzde 4 gibi sık oranlarda olduğu biliniyor. Avrupa Birliği’nde yaklaşık 14 milyon, ABD’de 10 milyon esansiyel tremor hastası olduğu tahmin ediliyor. Ülkemizde ise bu sayının en az 1,5-2 milyon kişi düzeyinde olması bekleniyor.

Parkinson hastalığı ise hareket bozuklukları listesinde ikinci sırada bulunuyor. Gelişmiş ülkelerde binde 30, 60 yaş üzerinde yüzde 1 ve 80 yaş üzerinde yüzde 4 gibi oranlara ulaşabiliyor. Tüm dünyada yaklaşık 7 milyon Parkinson hastası olduğu hesaplanıyor.

Klinisyenler 1800’lerin sonlarından beri el titremesi olan insanların bir bölümünün daha sonra Parkinson hastalığına yakalandıklarını biliyorlardı. Ama bu ilişkinin temeli nörolojinin bilinmeyenleri arasında yerini koruyordu.

Bilkent Üniversitesi ve University of Washington araştırmacıları, Hacettepe ve Ankara Üniversitesi’nden klinisyenlerle yaptıkları ortak araştırma kapsamında yaklaşık 400 yıldır Orta Anadolu’da yaşadığı bilinen bir ailede bu sorunun yanıtını buldular.

Araştırma ekibi aralarında akrabalık bulunan, bunun yanında el titremesi ve Parkinson hastalığı görülen bu büyük ailenin altı nesline ulaşarak tüm genom dizilemesi yaptılar. Kapsamlı aile ağacı çizimleri ve nörolojik incelemeler yürüttüler. Yaklaşık 5 yıl süren, bu aile yanında 55 adet farklı büyük ailenin de karşılaştırmalı incelemesi sonucunda mitokondrilerde görev yapan bir serin proteaz olan HTRA2 geninin her iki hastalığın da ortak nedeni olduğunu gösterdiler.

HTRA2 geninde bulunan mutasyonun farelerde de Parkinson hastalığına benzer bulgulara neden olması güçlü ve bağımsız bir delil olarak dikkat çekti.

Hastalık geninin hem anne hem de babadan birlikte kalıtılması durumunda el titremeleri 10-20’li yaşlardabaşlayıp yaklaşık 30 yıl içinde Parkinson hastalığı ile sonuçlanıyor. Her iki hastalığın da beyin hücrelerinin ve özellikle dopamin üreten hücrelerin dejenerasyona uğramasından kaynaklandığı, dopamin maddesinin insanların hareket kabiliyetleri ve bunun yanında ruh halleri ile ilgili oldukları daha önce yapılan araştırmalarda ortaya konmuştu.

Araştırmanın sorumlu yazarlarından Bilkent Üniversitesi, UNAM Ulusal Nanoteknoloji Araştırma Merkezi öğretim üyesi Dr. Ayşe Begüm Tekinay “Şimdi yaklaşık 100 ailede yeni genleri araştırıyoruz. Bunun için TÜBİTAK tarafından desteklenen bir projemiz bulunuyor” dedi.

genotype-bilimfilicom

‘Araştırmaların açtığı yol’

Akraba evliliklerinin nadir genetik hastalıkların genlerinin bulunmasına katkıda bulunduğu biliniyordu. Ama toplumda sık gözüken nörodejenerasyon, obezite, diyabet gibi kompleks hastalıkların genlerinin bulunmasına da akraba evliliklerinin bu derece güçlü bir katkıda bulunması beklenmiyordu.

Araştırmanın yöneticilerinden olan, Türkiye Bilimler Akademisi üyesi ve Bilkent Üniversitesi Fen Fakültesi DekanıProfesör Tayfun Özçelik “Kuvvetle inanıyorum ki kompleks hastalıklarla ilgili yeni hastalık genlerini önümüzdeki dönemde aydınlatmaya devam edeceğiz” dedi. Halen Parkinson hastalığı veya el titremesi için kesin bir tedavi metodu bilinmemekte. Bazı ilaçların ve derin beyin uyarısının bazı semptomları azalttığı ise hastalıklardan etkilenen kişiler için yegane ümit kaynağı.

Amerikan Bilimler Akademisi üyesi, University of Washington öğretim üyelerinden ve Lasker ödülü sahibi ünlü genetikçi Professor Mary-Claire King ise “Dr. Tekinay’ın araştırmaları bilim dünyası için yeni bir umut oldu, Bilkent, Hacettepe ve Ankara Üniversitesi ekiplerinin Parkinson hastalığı ve el titremesi alanlarına çok değerli katkıları olmakta, bunun gelecekte artarak devam edeceğine, tedavinin önünü açacağına inanıyorum” dedi.

Araştırma, Proceedings of the National Academy of Sciences ‘da yayınlandı.


Kaynak:

  1. Bilimfili,
  2. Bilkent Üniversitesi, http://www.bilkent.edu.tr/bilkent-tr/information/mbg_genbulusu.html
  3. Hilal Unal Gulsuner, Suleyman Gulsuner, Fatma Nazli Mercan, Onur Emre Onat, Tom Walshb, Hashem Shahine, Ming K. Leeb, Okan Doguf, Tulay Kansug, Haluk Topalogluh, Bulent Elibol, Cenk Akbostancic, Mary-Claire King, Tayfun Ozcelika, and Ayse B. Tekinay Mitochondrial serine protease HTRA2 p.G399S in a kindred with essential tremor and Parkinson disease Proceedings of the National Academy of Sciences vol. 111 no. 51 > Hilal Unal Gulsuner, 18285–18290, doi: 10.1073/pnas.1419581111