Ebeveynlerin Yaşadığı Çevrenin Çocuğun DNA’sını Nasıl Etkilediğine İlk Delil !

Kim olduğunuzu belirleyen yalnızca DNA’nız değildir, bulunduğunuz çevre de önemli bir role sahiptir. Yaşam biçimi, örneğin; stres ve beslenme biçimi gibi faktörler genlerinizin ifadesini değiştirebilir. Bu oldukça bilinir bir gerçek iken, bu değişimlerin gelecek nesillere nasıl aktarıldığı bilim insanlarının kafasını karıştırıyordu. Ve nihayet;Cell dergisinde yayımlanan yeni bir çalışma nelerin olduğuna dair bir kavrayış geliştirdi.

Embriyonun gelişiminde sperm ve yumurta hücrelerindeki bu değişimlerin silinmesine rağmen, bilim insanları DNA’nın bazı uzantılarının modifikasyonların sürmesine ve böylece de kalıtsal hale gelmelerine olanak tanıyarak bu yeniden programlamaya direndiğini ortaya çıkardı. Asıl önemlisi de, araştırmacılar; direnen genlerin bazılarının; içlerinde obezite ve şizofreni gibi hastalıkların da bulunduğu belirli hastalıklarla ilişkili oldukları bulgusuna ulaştılar.

DNA bir organizmayı oluşturmaya yetecek kadar kodlar içerirken, bütün genlerimiz aynı anda ya da aynı yerde aktif olmak durumunda değildir. Tam da bu noktada epigenetik devreye giriyor; DNA’daki bu modifikasyonlar; asıl DNA diziliminde bir değişiklik meydana getirmeden hangi genin aktif ya da inaktif olacağını değiştiriyor. Örneğin, metil grup olarak tanımlanan bir kimyasal grubu eklendiğinde veya çıktığında, DNA’ya onu okumak üzere görevli sistemlerin ulaşmasını engelleyerek genleri inaktive eder.

DNA metilasyonunun bu süreci yaşamımız boyunca devam eder, fakat bu durum çevremizdeki faktörlere bir tepki olarak da meydana gelebilir. Örneğin; açlık gibi stres oluşturan sıkıntılar metilasyon biçimini değiştirebilir, ve hamileliği sürecinde uzun süre açlık periyotları çeken annelerin kız çocuklarında şizofreni riskinde bir artış olduğu bulunmuştu. Fakat bununla da bitmiyor, laboratuvar koşullarında strese maruz bırakılan farelerin iki nesildeprese (keyifsiz) yavrular oluşturduğu görüldü.

Gözlemler kafaları karıştırdı, çünkü epigenetik verilerin sperm ve yumurta hücrelerini büyüten üreme hücrelerinde silindiği düşünülüyordu böylece de yavruya zarar verebilecek herhangi bir anormal metilasyonengellenecekti. Ortadaki bu gizemi çözmek adına, University of Cambridge‘den araştırmacılar; bu süreci, fare embriyolarının gelişiminde incelediler. Özellikle de embriyonun üreme hücrelerinde hayvanın yavru üretmesine sebebiyet veren şeylere odaklandılar.

Araştırmacılar; üreme hücrelerinin yeniden programlanma sürecinin yaklaşık yedi haftalık bir periyotta meydana geldiği bulgusuna ulaştılar. Bu aralık fazı, epigenetik değişimleri kolaylaştıran ya da sürdüren enzimlerin işlevselliğini engelleyen baskılayıcı bir ağın başlangıcını içeriyor. Ancak, araştırmacılar genomun (toplam gen) yaklaşık %5’inin yeniden programlamaya direndiği bulgusuna ulaştılar. Bu da şu anlama geliyor; bu bölgelerde meydana gelen herhangi bir metilasyon çıkarılamıyor ve böylece de gelecek nesilleri engelleme potansiyeliyle varlığını sürdürüyor.

Yakından bir inceleme üzerine, araştırmacılar bu direngen bölgelerin bazılarının, diyabet, obezite ve şizofreniyiiçeren belirli hastalıklarla ilgili olduğunu ortaya çıkardılar. Bu yeniden programlamadan “kurtulma”, çevresel faktörlerin bireyin yalnızca kendi sağlığı üzerinde etkisi olmadığını aynı zamanda gelecek nesilleri üzerinde de etkili olduğunu izah edebilmede yardımcı olabilir.


Araştırma Doi Numarası:  Ferdinand von Meyenn, Wolf Reik Forget the Parents: Epigenetic Reprogramming in Human Germ Cells Cell Volume 161, Issue 6, p1248–1251, 4 June 2015 DOI: http://dx.doi.org/10.1016/j.cell.2015.05.039
Kaynak:

  1. Bilimfili,
  2. Helen Thomson, “First evidence of how parents’ lives could change children’s DNA”, http://www.newscientist.com/article/dn27658-first-evidence-of-how-parents-lives-could-change-childrens-dna.html#.VYm-gvntmkr

Yalnızca Egzersiz Yapmak Kilo Kaybına Sebep Olmuyor !

Fiziksel aktivitenin; kalp hastalıkları, diabet ve kanser riskini azaltıyor olmasından, mental sağlığı ve duygu durum halini güçlendiriyor olmasına kadar sağlık açısından birçok faydası var.

Fakat yaygın olan kanının aksine; Loyola University Chicago Stritch School of Medicine ‘dan halk sağlığı bilimcilerine göre, egzersiz yapmak kilo kaybetmenize yardımcı olmuyor.

International Journal of Epidemiology ‘de yayımlanan çalışmada, araştırmacılar; fiziksel aktivitenin, genel sağlık ve formda olma seviyelerini geliştirmede son derece önemli olduğunu, ancak obeziteyi azaltabildiğine dair oldukçasınırlı delilin bulunduğunu söylüyorlar.

Araştırma ekibinden Richard S. Cooper ve Amy Luke yıllardır fiziksel aktivite ve obezite arasındaki ilişkiye dair çalışmalar yapıyorlardı. Araştırmalarına başladıklarında, fiziksel aktivitenin kilo kaybetmede önemli bir etken olduğunu varsaydılar. Fakat, delillerdeki baskınlık, bu varsayımın yanlış olduğunu gösterdi.

Araştırmaya göre; eğer aktivitenizi artırırsanız, iştahınız da artar ve bu durumu daha fazla yiyerek telafi edersiniz. Bu yüzden; fiziksel aktivitenizde artış olsa da olmasa da, kalori kontrolü; mevcut kilonun korunması ya da kilo kaybı için kilit nokta olarak kalır.

Bir başka deyişle; araştırmacılar, halk sağlığına dair verilen “daha aktif olun”, “merdivenleri kullanın” ve “daha fazla meyve-sebze tüketin” gibi mesajların takdir edilebilecek bir yanının olmadığını söylüyorlar. Yani reçete oldukça açık olmalı: Kilo kaybı için tek bir etkili yol vardır; düşük kalorili besinler tüketin.

Yiyecek ve İçecek Şirketleri Algı Yönetimi Yapıyorlar

Öte yandan araştırma kapitalizme dair de çarpıcı bir gerçekliği ortaya koyuyor. Özellikle de yiyecek ve içecek endüstrisi; obezitenin ana sebebinin yetersiz fiziksel egzersiz olduğu algısını geliştirerek kalori tüketimindeki dikkati farklı yönlere çekmeye çalışıyor. Örneğin; yakın zamanda New York Times, dünyanın en büyük şekerli içecek şirketi olan Coca-Cola ‘nın; obezite krizine dair yeni bir bilimsel-temele dayalı (!) destek sağladığını: Sağlıklı bir kiloyu elde etmek için; daha fazla egzersiz yapılması gerektiğini ve kalori tüketiminin azaltılmasının kafaya takılacak bir durum olmadığını belirtti.

International Journal of Epidemiology ‘de araştırmacılar; fiziksel aktivitenin kilo kaybı için kilit önemde olmadığına dair delilleri detaylandırdılar. İşte birkaç örnek:

• Genellikle Afrika, Hindistan ve Çin gibi ülkelerdeki düşük obezite oranlarının yoğun günlük çalışma temposundan kaynaklı olduğu ileri sürülür. Fakat; deliller bu kavrayışı desteklemiyor. Örneğin; Afrikalı Amerikanlar kilo almaya Nijeryalılardan daha yatkındırlar. Fakat, araştırma ekibi, vücut büyüklüğünü düzenlediğinde, Nijeryalıların fiziksel aktivite yoluyla Afrikalı Amerikanlardan daha fazla kalori yakmadıklarıbulgusuna ulaştılar.

• Birçok klinik çalışma; egzersizle birlikte yapılan kalori kısıtlamasında kaybedilen kilonun, yalnızca kalori kısıtlamasıyla (egzersiz yok) kaybedilen kiloyla hemen hemen aynı olduğunu gösteriyor.

• Gözlemsel araştırmalar; enerji harcanması ve ardından gelen kilo değişimi arasında herhangi bir ilişki olmadığını gösteriyor.

Çalışmanın 2013 yılında International Journal of Epidemiology ‘de yayımlanmasından beri, araştırmacılar; fiziksel aktivitenin obezite riskini etkilemediğine dair delillerin çoğaldığını söylüyorlar.

Fiziksel aktivitenin birçok faydası olmasına rağmen, fiziksel aktivitedeki artışın kalori alımında bir artışı ortaya çıkardığına dair deliller artıyor. Ancak bilinçli bir çaba, bu kalori telafisine dair artışı sınırlandırabilir.


Kaynak: Bilimfili

Çalışma Referansı: A. Luke, R. S. Cooper. Physical activity does not influence obesity risk: time to clarify the public health message. International Journal of Epidemiology, 2014; 42 (6): 1831 DOI: 10.1093/ije/dyt159

Sadece Egzersiz Yaparak Kilo Veremezsiniz!

İşte, beslenmenin çok önemli olmasının nedeni!
Koşu bandında köle gibi çalışarak saatler harcamış olanlar bilecektir ki, daha fazla egzersiz yapmak her zaman daha fazla kilo kaybetmeye eşdeğer değildir. Şimdi, yapılan yeni bir araştırma bunun sebebini açıklayabilir. Bilim insanlarının bulduğu üzere, belirli bir noktadan sonra vücutlarımız daha yüksek hareket seviyelerine alışıyor ve aslında fazla kalori yakmayı durduruyor gibi görünüyor. Bunun sonucunda pek çoğumuz, yeni ve umut verici bir idman sürecine başladıktan sonra korkutucu bir durgunluk dönemi ile yüzleşiyoruz.
Eğer bu doğrulanırsa, bize sıklıkla kilo kaybetmenin anahtarı olduğu söylenen eski “enerji girişine karşı enerji çıkışı” formülünü yeniden düşünmek zorunda kalabiliriz, çünkü yapılan çalışma, inatçı kiloları vermeye başlama konusunda beslenmenin de aynı oranda (hatta belki daha fazla) önemli olduğuna dair kuvvetli bir delil sunuyor.
Fakat spor salonu aboneliğinizi iptal ettirmeden önce bunu ciddi bir şekilde düşünün. Hatta yapmayın. Çünkü her şeyden önce araştırma, makul bir hareketlilik seviyesinin ötesinde egzersiz yaptığımızda vücudumuzun fazla kalorileri yakmayı durduğunu gösterdi. Ve ikinci olarak, egzersiz yapmanın faydaları, kilo kaybının çok daha ötesine gidiyor. New York Şehir Üniversitesi’nden baş araştırmacı Herman Pontzer şöyle konuşuyor:
“Egzersiz, sağlığınız için gerçekten önemlidir. Bu çalışmanın egzersiz konusundaki sonuçlarını soran herkese, ilk önce bunu söylüyorum. Egzersizin vücudumuzu ve zihnimizi sağlıklı tutmak için önemli olduğuna dair tonlarca bulgu var ve bu çalışma, bu durumu değiştirmiyor. Bizim yaptığımız çalışmanın ilave ettiği şey, ayrıca beslenmeye de odaklanmamız gerektiği, özellikle iş, kilomuzu yönetmeye ve sağlıksız kilo alımını tersine çevirmeye geldiği zaman.”
Çalışma ayrıca, kilo kaybı araştırmalarında epeydir devam eden bir çelişkinin anlaşılmasına yardımcı oluyor. Bazı çalışmalar, egzersiz seviyelerinin artmasının geniş ölçüde daha fazla kalori yakmaya sebep olduğunu gösterirken, insanlarda ve hayvanlarda yapılan karşılaştırmalı çalışmalar, çok hareketli yaşam şekillerine sahip nüfusların (Afrika’daki avcı-toplayıcılar gibi), çok daha hareketsizlerinkiyle yaklaşık aynı kalori miktarını yakıyor gibi göründüğünü göstermişti.
Pontzer ve ekibi, aradaki bağlantıyı daha fazla araştırmak için, Afrika ve Kuzey Amerika boyunca beş ülkede yaşayan 332’den fazla yetişkinin günlük hareketlilik seviyelerini ve güç tüketimlerini bir hafta süresince gözlemledi. Elde ettikleri sonuçlar, fiziksel hareketliliğin yakılan kalori miktarı üzerinde zayıf bir etkisi olduğunu gösterdi, ancak sadece belirli bir noktaya kadar.
Bu durum şu anlama geliyor, orta hareketlilik seviyelerine sahip insanlar, en hareketsiz insanlardan aslında yaklaşık 200 kalori daha fazla yaktılar. Fakat orta hareketlilik seviyelerinin ötesinde egzersiz yapanlar, kalori yakımı bakımından herhangi bir ek fayda görmediler. Pontzer şöyle söylüyor:
“Fiziksel olarak en hareketli insanlar, sadece orta derecede hareketli olan insanlar gibi her gün aynı miktarda kalori harcadılar.”
Bütün bunlardaki iyi haber ise, Pontzer’in, fiziksel hareketlilik için bir “en etkili nokta” bulunuyor olabileceğine inanması; eğer yeterince yapmazsak sağlıksız oluruz, fakat çok fazla yaparsak vücudumuz bunu telafi edecek bir yol bulur.
Bulgular Current Biology dergisinde yayınlandı. Ekip şimdi, vücudun tüm bu fazladan egzersize, ilave kalori yakmadan tam olarak nasıl uyum sağlayabildiğini araştıracak.
Bununla birlikte, eğer bu sene kilo kaybetmek istiyorsanız, beslenme düzeninize yakından bakmak, muhtemelen iyi bir fikir olur. Yalnız, egzersizin hâlâ hayatınızı kurtarabileceğini aklınızdan çıkarmayın. Araştırmada görev almamış olan diyetisyen Frankie Phillips, The Guardian’a şöyle konuşuyor:
“Bu ilginç bir çalışma ve bizler eğer çok, çok hareketli olursak bazı adaptasyonların olabilme ihtimali bulunuyor. Fakat çoğu insan, şu an orta derecede bile hareket etmiyor ve aslında bu çok önemli. İnsanlar orta derecede hareket aşamasına bile gelmeden önce, onların hevesini kırmayalım.”
Düzenleyen: Şule Ölez (Evrim Ağacı) & Ayşegül Şenyiğit (Evrim Ağacı)
Kaynak:
  1. ScienceAlert
  2. Herman Pontzer, Ramon Durazo-Arvizu, Lara R. Dugas, Jacob Plange-Rhule, Pascal Bovet, Terrence E. Forrester, Estelle V. Lambert, Richard S. Cooper, Dale A. Schoeller, Amy Luke Constrained Total Energy Expenditure and Metabolic Adaptation to Physical Activity in Adult Humans Current Biology Volume 26, Issue 3, p410–417, 8 February 2016 DOI: http://dx.doi.org/10.1016/j.cub.2015.12.046

Uykusuz Bir Gece, Altı Aylık Yüksek Yağlı Beslenme ile Eşdeğer Zararlara Sahip!

Yeni yapılan bir araştırma, uykusuz veya sağlıksız bir uyku ile geçirilen bir gece ile 6 ay boyunca yüksek yağ içeren gıdalarla beslenmenin  insülin duyarlılığına eşdeğer düzeyde zarar verdiğini açığa çıkardı. Araştırma aynı zamanda , günlük  sağlıklı uyku düzenimizin vücudumuz için ne kadar önemli olduğunu gözler önüne seriyor. Araştırmanın merkezinde ise,  doktora derecesine sahip olan Josiane Broussard ve Josiane’nin  Los Angeles’da bulunan  Cedars Sinai Medical Centre’den meslektaşları bulunuyor. Araştırmada denek olarak köpeklerin kullanıldığını belirtmekte fayda var.

Çoğumuzun bildiği gibi vücut  insüline daha az duyarlı bir hale geldiğinde (insülin direnci) kan şekerini sabit bir düzeyde tutabilmek için daha fazla insülin salgılanır. Bu durum zamanla, vücudumuzun insüline karşılık verme mekanizmasının uygun bir biçimde çalışmadığı ve kandaki şeker miktarının oldukça yüksek olduğu  Tip 2 Diyabet Şeker Hastalığına sebep olabilir. Şeker hastalıkları  genel olarak, kalp rahatsızlıklarını da içeren, birtakım ciddi karmaşa/zorluk ile ilişkilendirilirler. Obezite veya aşırı kilo problemi  yaşayan bireylerde şeker hastalığının akabininde insülin direncinin daha çok gelişme ihtimali oldukça yüksektir.

Araştırma ile ilgili olarak Dr. Broussard: ‘’Araştırma, uyku eksikliği ve yüksek yağ içeren besinlerle beslenmenin  insülin hassasiyetinin bozulmasına yol açtığını gösteriyor. Fakat durumun, insülin direncini daha fazla ve daha şiddetli bir hale getirdiği önceden bilinmiyordu. Çalışmamızın sonuçları , bir gecelik total uyku yoksunluğunun insülin hassasiyetine verdiği zararın, 6 ay boyunca yüksek yağ muhteviyatı içeren besinlerle beslenmenin verdiği zarar kadar etkili olabileceğini gösteriyor. Bu çalışma ayrıca,  yeterli bir uyku seviyesinin; kan  şekerininin belirli bir düzeyde tutulmasını sağlama  ve  obezite, şeker hastalıkları gibi metabolik rahatsızlıklara yakalanma  riskini azaltma konusunda  ne kadar önemli olduğuna vurgu yapıyor.’’ diyor.
uykusuz-bir-gece-alti-aylik-yuksek-yagli-beslenme-ile-esdeger-zararlara-sahipÇalışmayı yürütmek için, araştırmacılar obeziteye  göre uyarlanmış  bir beslenme biçiminin öncesi ve sonrasında, 8 erkek köpeğin insülin duyarlılıklarını ölçtüler. Yüksek yağ içeren beslenme biçiminden önce, araştırmacılar  bir gece boyunca uykusuz bıraktıkları köpeklerdeki insülin hassasiyetini ölçmek ve  bu hayvanlardan edinecekleri bulguları sağlıklı bir biçimde uykusunu almış köpeklerle karşılaştırmak için oral glukoz tolerans testini* kullandılar. Ölçümlerin akabininde,  köpeklere 6 aylık bir periyod boyunca sağlıksız olarak sınıflandırabileceğimiz  yüksek yağ içeren bir diyet uygulandı. Ve bu işlemin ardından köpekler yeniden test edildi. Yüksek yağ diyeti uygulanmadan önce, bir gece uykusuz bırakılan köpeklerin insülin hassasiyetlerinde  %33 dolaylarında bir azalma meydana gelmişti. Testlerden sonra, uykusuzluktan kaynaklanan bu azalmanın, 6 aylık yüksek yağ içeren diyet sonucunda meydana gelen  %21’lik azalma ile benzer olduğu saptandı. Yani araştırmaya göre,  6 ay boyunca uygulanan sağlıksız, yüksek yağ içerikli diyet tipi tek başına  insülin hassasiyetini  %21 oranında azaltıyorken, tek bir gece uykusuz kalmak  aynı hassasiyete %33 oranında daha fazla zarar veriyordu.Köpekler bir kere yüksek yağlı diyet sebebiyle bozulmuş insülin duyarlılığına maruz kaldıkları için, bir gecelik uyku yoksunluğu insülin duyarlılığına daha ileri derecede zarar vermemiştir.

Dr. Broussard: ‘’Köpeklerde, bir gecelik uyku yoksunluğu ile  6 ay boyunca  yüksek yağ içeren besinlerle yapılan diyet faktörleri, benzer derecelerde insülin duyarlılığını azalttı. Bu durum insülin direncine neden olan yetersiz uyku ve yüksek yağ içeren diyet durumlarının benzer bir mekanizmaya sahip olduğuna dair bir  izlenim uyandırabilir. Bu durum aynı zamanda , yüksek yağ içeren  beslenme biçiminden sonra insülin duyarlılığının, uykusuzluk ile daha fazla azaltılamayacağı anlamına da gelebilir.’’ şeklinde bir açıklama daha yapıyor.

Bozulmuş insülin duyarlılığına ek olarak, uykusuzluk tükettiğimiz besin miktarının ve metabolik rahatsızlıklara yakalanma riskinin artmasına yol açabilir. The Obesity Society’in sözcüsü Caroline M. Apovian, hekimlerin hastalarına sağlıklı bir uyku sürecinin önemini belirtmelerinin oldukça ciddi bir iş olduğunu vurgulayarak devam ediyor, ‘’Pek çok hasta dengeli bir beslenme biçiminin önemini biliyor. Fakat, çoğunun sağlıklı bir uyku halinin vücuttaki dengeyi korumaya yönelik ne kadar önemli ve hassas bir mekanizmaya sahip olduğuna dair net fikirleri yok.’’

Dr. Broussard’a göre, araştırma ile  ilgili yeni çalışmalar uyku, beslenme ve bu faktörlerin insülin hassasiyeti ile bağlantılı ilişkilerine açıklık getirebilen yolları irdelemelidir. Ayrıca klinik çalışmalarda yeni yeni mercek altına alınan  kurtarma uykusundan sonra, insülin direncinin gelişip gelişmediğini belirlemek önemli olacaktır.

Bu tip temel bilimsel çalışmalar ve köpeklerle ilgili modeller,  obezitenin nedenleri  ve zorluklarını anlamak  ve  hastalığın engellenmesine olanak tanıyan  mekanizmaları tanımlamak açısından  kritik bir öneme sahiptir.

 


Kaynak: Bilimfili, Obesity Society. (2015, November 4). Insulin sensitivity: One night of poor sleep could equal six months on a high-fat diet, study in dogs suggests. ScienceDaily. Retrieved November 6, 2015 from www.sciencedaily.com/releases/2015/11/151104134039.htm

Obezite ve Antibiyotik Kullanımı Arasında Bağlantı Olabilir Mi?

Geçtiğimiz 30 yıl içerisinde çocuk yaşta obez olanların sayısı iki kattan daha fazla arttı. Neredeyse 6-11 yaş arası her yüz çocuktan 18’i  sağlıksız vücut ağırlığına sahip. Araştırmalara göre obez çocuklar genellikle obez ebeveynlerin yanında büyüyorlar. Ayrıca obezite sorunu olan çocukların yaşlandıkça ciddi sağlık problemlerine yakalanma olasılıkları da artıyor- diyabet, felç, osteoartrit ve kanser gibi. Obez çocukların ayrıca kendilerine olan güvenlerinde eksiklikler olma ihtimalinden dolayı, okulda ve iş hayatında başarılı olma ihtimalleri de azalıyor.

Çocuk yaşta obezitenin sebeplerine bakarken, genellikle kalorik dengesizliğe odaklanıyoruz; yani genellikle fazla kalori tüketimi ve çok az egzersiz yapma durumunu göz önünde bulunduruyoruz. Fakat, çocuk yaşta obeziteye neden olabilecek başka bir faktör daha var, küçük yaşta antibiyotik tedavisi.

JAMA Pediatrics’de 2014 yılında yayımlanan bir çalışmada, 12 yaşın üzerinde 65,000 çocuğun sağlık kayıtları incelendi. Bulgulara göre, 2 yaşına gelene kadar her 10 çocuktan 7si antibiyotik kullanıyor, ve geniş spektrumlu antibiyotik kullanan bu çocukların yaklaşık %11’i 5 yaşına geldiğinde obeziteye daha yatkın oluyor. Araştırmaya göre, dar spektrumlu antibiyotiklerin obezite konusunda büyük bir etkisi bulunmuyor.

Zararlı mikropları yok etmeye çalışırken, geniş spektrumlu antibiyotikler ayrıca bağırsaktaki yararlı mikroplara da zarar veriyor. Araştırmalar gösteriyor ki, Obeziteye karşı koruma sağlayan bağırsak florası popülasyonu, antibiyotik tedavisinden sonra azalıyor.

Araştırmanın baş yazarı Children’s Hospital of Philadelphia’dan Dr. L. Charles Bailey’e göre bu çalışma geniş spektrumlu antibiyotikleri obezitenin tek suçlusu olarak göstermiyor fakat geniş spektrumlu antibiyotiklerin de obeziteye katkı sağladığı gerçeği yapılan çalışmalarda görülebiliyor.

Araştırmada antibiyotik kullanımı ve obezite arasındaki bağlantı oldukça somut görünse de, bu konunun tam olarak netliğe kavuşması için yeni araştırmalar gerekiyor.

 

Kaynak: Bilimfili

Patrick J. Kiger, Is there a link between antibiotics and obesity?. HowStuffWorks Retrieved 20 July 2015 from http://health.howstuffworks.com/medicine/medication/link-between-antibiotics-and-obesity.htm

Beynimizi Daha Fazla Yağ Yakılmasını Sağlaması İçin Aldatabiliriz

Avustralya’daki Monash Üniversitesi’nden bilim insanları, doğuştan var olan iki hormonun aktivitelerinin artmasının vücudumuzu daha fazla yağ yakması noktasında uyardığını ortaya çıkardılar.

Yapılan araştırma sonucunda vücudumuzu uyararak beyaz yağ depolarını daha kolay yakılabilen kahverengi yağlara çevirmesine sebep olan moleküler mekanizma ilk kez açığa çıkarıldı.

Ekip; ne kadar yediğimize cevaben pankreas tarafından salgılanan insülin hormonu ile yağ hücreleri tarafından üretilen leptin hormonunun beraber çalışarak, yağ yakımını tetikleyen beyindeki özelleşmiş bir grup nöronu uyardığı bulgusuna ulaştı.
Makale yazarlarından Tony Tiganis: Bu hormonlar beyine vücuttaki yağlılığın kapsamlı bir “fotoğrafını” gönderiyorlar. Sonrasında beyin nöronlar aracılığıyla sırasıyla sinyaller göndererek; beyaz yağların (enerji depolayan) kahverengi yağlara dönüştürülmesini teşvik ediyor. Bu durum da vücut ağırlığının düzenlenmesini sağlıyor ” diyor.
Fakat obezite diyeti gibi durumlarda bir şeyler ters gidiyor ve bu işleyiş yavaşlıyor.

Ekip; ilk kez olarak insülin ve leptin hormonlarının aktivitelerini inhibe ederek vücudumuzdaki fazla yağların yakılmasını durduran, fosfataz olarak bilinen engelleyici bir grup enzimin olduğunu ortaya çıkardı.

Araştırma ekibi aynı zamanda; eğer bu enzimlerin aktivitelerini engellersek, beynimizi daha fazla yağ yakması için “kandırabileceğimizi” açığa çıkardı.

Araştırmacılar çalışmalarında laboratuvar farelerinde bu iki enzimin değerlerini azalttılar. Daha sonra fareleri yüksek yağlı diyete sokarak, leptin ve insülin hormonlarının vücut ağırlığını kontrol edip etmediğini görmek istediler.

Buldukları şey ise inanılmazdı; farelerin ne kadar yediklerinin bir önemi olmadan obezite ve tip 2 diyabetin gelişimine sebep olacak derecedeki diyete ciddi anlamda dirençli hale geldiklerini gözlemlediler.

Cell ‘de yayınlanan çalışmanın bir sonraki ayağı ise bu iki enzimin aktivitelerini yavaşlatıcı bir ilacın geliştirilmesi olacak.

Tiganis:

” Sonuç olarak, bu iki enzimin aktivitesini hedefleyerek insanların kilo verebilmelerine yardımcı olabileceğimizi düşünüyoruz. Beyaz yağların kahverengi yağlara çevrilmesi; kilo kaybı çalışmalarına oldukça heyecan verici bir bakış geliştirdi” diyor.

Peki; eğer vücudumuzdaki fazla yağları yakma mekanizmasını yönetebilirsek, bu yağlar vücudumuzdan nasıl atılacak? Avustralyalı araştırmacılar; daha önce anlattığımız şu çalışmada bu soruya yanıt vermişlerdi; kaybedilen kütleyi karbondioksit olarak dışarı atıyoruz.


Araştırma Referansı :  Bilimfili, Leptin and Insulin Act on POMC Neurons to Promote the Browning of White Fat Dodd, Garron T. et al. Cell , Volume 160 , Issue 1 , 88 – 104 DOI: http://dx.doi.org/10.1016/j.cell.2014.12.022

Adipositas visceralis

Adipositas” terimi Latince’den gelmektedir ve burada “şişmanlık” anlamına gelir ve “visceralis” iç organlara atıfta bulunan “viscera” ile ilgilidir. Tıbbi bağlamlarda bu terminoloji, yağ birikiminin sadece varlığından ziyade yerini ve potansiyel etkisini vurgulamaktadır. Tarihsel olarak, viseral yağın anlaşılması ve önemi, yağ dokusu türleri ve bunların sağlık üzerindeki etkileri arasında daha iyi ayrım yapılmasına olanak tanıyan tıbbi görüntüleme ve biyometri alanındaki ilerlemelerle birlikte gelişmiştir.

“Adipositas visceralis”, karın boşluğu içinde, özellikle de iç organların çevresinde aşırı yağ depolanması durumunu tanımlayan Latince bir tıbbi terimdir. Bu yağ türü daha yaygın olarak visseral yağ olarak adlandırılır. Derinin altında bulunan deri altı yağın aksine, viseral yağ metabolik olarak aktif kabul edilir ve insülin direnci, tip 2 diyabet, kardiyovasküler hastalıklar ve artan inflamasyon gibi çeşitli sağlık risklerine önemli ölçüde katkıda bulunur.

Fizyoloji

Visseral yağ veya adipositas visceralis oluşumu genetik, diyet, hormonlar ve yaşam tarzı faktörlerinden etkilenen karmaşık fizyolojik süreçleri içerir.

  • Kalori Fazlası: Vücudun harcadığından daha fazla kalori tüketilmesi yağ birikimine yol açar. Kalori alımı günlük aktiviteler ve metabolik işlevler için kullanılanı aştığında, fazla enerji yağ olarak depolanır.
  • İnsülin ve Glikoz Regülasyonu: Pankreas tarafından salgılanan insülin, glikoz metabolizmasında ve yağ depolanmasında kritik bir rol oynar. Yemek yedikten sonra insülin, hücrelerin enerji veya depolama için kan dolaşımından glikozu emmesine yardımcı olur. Fazla glikoz trigliseritlere dönüştürülür ve yağ hücrelerinde depolanır. Genellikle rafine şeker ve yağ oranı yüksek bir diyetin sonucu olan yüksek insülin seviyeleri, özellikle viseral depolarda yağ depolanmasını teşvik eder.
  • Kortizol Etkisi: Strese yanıt olarak salgılanan kortizol hormonu, karın bölgesindeki yağlanmanın artmasıyla ilişkilendirilmiştir. Kronik stres, uzun süreli kortizol salgılanmasına yol açarak organların etrafında yağ birikimini teşvik edebilir.
  • Adipogenez: Bu, yeni yağ hücresi oluşumu sürecidir. Öncü hücreler adipositlere (yağ hücreleri) farklılaşır ve bunlar daha sonra yağ depolamak için genişler. Hormonlar (insülin, glukokortikoidler), büyüme faktörleri (IGF-1 gibi) ve enflamatuar sitokinler gibi faktörler adipogenezi artırabilir.
  • Lipogenez ve Lipoliz: Lipogenez, yağ asitlerinin sentezlenerek depolanmış yağa dönüştürüldüğü metabolik bir süreçtir. Viseral yağ hücreleri bu süreçte özellikle etkilidir. Buna karşılık, yağ asitlerini serbest bırakmak için yağların parçalanması olan lipoliz, subkutan yağa kıyasla viseral yağda daha az görülür.
  • Genetik ve Hormonal Faktörler: Genetik de yağın nerede biriktiğini belirlemede rol oynar. Ayrıca leptin (enerji dengesini ve açlık sinyallerini düzenler) ve cinsiyet hormonları (östrojen ve testosteron) gibi hormonlar yağ dağılımını etkiler ve bu hormonlardaki değişiklikler potansiyel olarak daha fazla viseral yağ birikimine yol açar.
  • İnflamatuar Yollar: Viseral yağ, TNF-alfa, IL-6 ve CRP gibi enflamatuar belirteçleri serbest bırakır, bu da sistemik enflamasyona katkıda bulunur ve insülin direncini ve daha fazla viseral yağ birikimini daha da kötüleştirebilir.
  • Yaşam Tarzının Etkisi: Fiziksel hareketsizlik, kötü beslenme ve yetersiz uyku gibi faktörler yukarıdaki tüm süreçleri daha da kötüleştirerek daha fazla viseral yağ birikimine yol açabilir.

Haftalık Egzersiz Programı

Kardiyovasküler Egzersiz:

  • Amaç: Yağ depolarının kullanımını hedefleyerek kalp atış hızını artırmak ve kalori yakımını en üst düzeye çıkarmak.
  • Aktiviteler: Tempolu yürüyüş, jogging, bisiklete binme, yüzme veya kürek çekme.
  • Program: 30-45 dakika, haftada 5 gün orta yoğunlukta (maksimum kalp atış hızının %60-75’i).
  • Varyasyon: Metabolizma hızını ve yağ kaybını artırmak için haftada iki kez yüksek yoğunluklu aralıklı antrenman (HIIT) ekleyin. Örneğin, 20-30 dakika boyunca 1 dakika yoğun aktivite ile 1 dakika daha hafif aktiviteyi dönüşümlü olarak yapın.

Kuvvet Antrenmanı:

  • Amaç: Duruşu ve kas tonusunu iyileştirmek için çekirdek kaslara odaklanarak bazal metabolizma hızını artırmak için kas kütlesi oluşturun.
  • Egzersizler
    • Plank: Çekirdek stabilitesi için standart ve yan planklar.
    • Bisiklet egzersizi: Oblik kasları ve rektus abdominisi çalıştırın.
    • Russian twist: Tüm karın bölgesini hedef alın.
    • Bacak kaldırma: Alt karın kaslarını geliştirin.
  • Program: Ardışık olmayan günlerde haftada 3 kez kuvvet antrenmanı egzersizleri yapın.
  • Set ve Tekrarlar: Her egzersiz için 8-12 tekrardan oluşan 3 set, iyi formu korumak için gerektiği kadar ayarlama yapın.

Esneklik ve Hareketlilik Çalışması:

  • Amaç: Kas esnekliğini ve eklem hareketliliğini arttırmak, yaralanma riskini azaltmak.
  • Aktiviteler: Antrenmanlardan önce dinamik esneme ve antrenmanlardan sonra statik esneme. Esnekliği ve çekirdek gücünü artırmak için yoga veya Pilates seanslarını dahil edin.
  • Program: Her gün kısa esneme rutinlerini entegre edin ve haftada en az bir seansı yoga veya Pilates gibi odaklanmış esneklik eğitimine ayırın.

Davranışsal Stratejiler:

  • Farkındalık ve Nefes: Oksijen alışverişini ve çekirdek stabilitesini geliştirmek için diyafram nefesini dahil edin.
  • İlerleme İzleme: İlerlemeyi izlemek ve kondisyon geliştikçe programı uyarlamak için bir egzersiz günlüğü tutun.
  • Diyetle İlgili Hususlar:
  • Genel Tavsiyeler: Kalori açığını korurken dengeli bir protein, karbonhidrat ve yağ alımına odaklanarak yağ kaybını ve kas kazanımını destekleyen bir beslenme planı oluşturmak için bir diyetisyene danışın.

Güvenlik ve Ayarlamalar

  • Danışma: Herhangi bir yeni egzersiz rejimine, özellikle önceden var olan sağlık sorunları varsa, bir sağlık uzmanına danıştıktan sonra başlayın.
  • Isınma ve Soğuma: Sakatlanmaları önlemek için her seansa 5-10 dakikalık bir ısınma ve soğuma süresi ekleyin.
  • Özelleştirme: Yoğunluğu ve süreyi bireysel fitness seviyelerine ve egzersize verilen tepkilere göre ayarlayın.

Tarih

Antik ve Ortaçağ Dönemleri

  • Erken Dönem Kavramlar: Hipokrat ve Galen gibi Antik Yunan ve Romalı hekimler, karın yağına özel olarak odaklanmamış olsalar da aşırı vücut yağının sağlık sorunlarına yol açabileceğini belirtmişlerdir. Genellikle şişmanlığı vücuttaki hümörlerin dengesizliği ile ilişkilendirmişlerdir.

17. Yüzyıldan 19. Yüzyıla

  • Ortaya Çıkan Gözlemler: 17. ve 18. yüzyıllarda obezite ve sağlık arasındaki bağlantı daha açık bir şekilde fark edilmeye başlanmış, ancak abdominal yağ ile ilişkili spesifik riskler henüz genel obeziteden ayırt edilememiştir.

20. Yüzyılın Başlarından Ortalarına

  • İlk Araştırma: 20’nci yüzyıldaki bilimsel gelişmeler, deri altı ve iç organ yağları arasındaki farklılıkları vurgulamaya başladı. Araştırmacılar farklı yağ depolarının metabolik aktivitesini keşfetmeye başladılar.
  • Teknolojik Gelişmeler: Bilgisayarlı tomografi (BT) ve manyetik rezonans görüntüleme (MRG) gibi görüntüleme teknolojilerinin 20. yüzyılın ikinci yarısında gelişmesi, iç yağın hassas bir şekilde görüntülenmesine ve viseral ve subkutan yağ dokusu arasında ayrım yapılmasına olanak sağlamıştır.

20. Yüzyılın Sonlarından Günümüze

  • Metabolik Sendrom: 1980’lerde, viseral yağı insülin direnci, hipertansiyon ve hiperlipidemi gibi bir dizi metabolik rahatsızlıkla ilişkilendiren metabolik sendrom kavramı ortaya çıkmıştır. Dr. Gerald Reaven’ın 1988 yılında “Sendrom X” terimini ortaya atması, viseral yağın sağlık üzerindeki daha geniş etkilerinin anlaşılmasında önemli bir dönüm noktası olmuştur.
  • İnflamatuar Faktörler: 1990’ların sonu ve 2000’lerin başında, araştırmalar viseral yağın sadece atıl bir yağ depolama bölgesi olmadığını, sistemik inflamasyona ve insülin direncine katkıda bulunan TNF-alfa ve IL-6 gibi inflamatuar sitokinleri salgılayan aktif bir endokrin organ olduğunu göstermeye başladı.
  • Halk Sağlığı Farkındalığı: Küresel olarak obezite oranlarındaki artış, abdominal yağın tehlikelerine odaklanan halk sağlığı kampanyalarının ve araştırmaların artmasına yol açmış ve sağlık riski açısından visseral ve subkutan yağ arasındaki ayrımı ortaya koymuştur.

İleri Okuma

  • Després, J.-P., & Lemieux, I. (2006). Abdominal obesity and metabolic syndrome. Nature, 444(7121), 881-887.
  • Jensen, M. D. (2008). Role of body fat distribution and the metabolic complications of obesity. Journal of Clinical Endocrinology and Metabolism, 93(11_supplement_1), s57-s63.
  • Ibrahim, M. M. (2010). Subcutaneous and visceral adipose tissue: Structural and functional differences. Obesity Reviews, 11(1), 11-18.
  • Després, J.-P., & Lemieux, I. (2006). Abdominal obesity and metabolic syndrome. Nature, 444(7121), 881-887.
  • Björntorp, P. (1991). Adipose tissue distribution and function. International Journal of Obesity, 15(Suppl 2), 67-81.
  • Heydari, M., Freund, J., & Boutcher, S. H. (2012). The effect of high-intensity intermittent exercise on body composition of overweight young males. Journal of Obesity, 2012.
  • Ho, S. S., Dhaliwal, S. S., Hills, A. P., & Pal, S. (2012). The effect of 12 weeks of aerobic, resistance or combination exercise training on cardiovascular risk factors in the overweight and obese in a randomized trial. BMC Public Health, 12, 704.