İnsan neden kumar oynar?

1) Sadece “kazanma” değil: çoklu motivasyonlar

Kumar oynamanın ardındaki güdüler tek boyutlu değildir. Alan yazın, “bir anda zengin olma” umudunun yanında şu motivasyon kümelerini tutarlı biçimde yeniden üretir:

  • Hedonik motivasyonlar: Eğlence, CANLI uyarılma (arousal), sıkıntıdan kaçış, merak.
  • Duygudüzenleme: Stres, yalnızlık ya da olumsuz duygu durumdan geçici uzaklaşma; dikkat odağını “sonraki elde ne olacağına” kilitleyerek anlık rahatlama.
  • Bilişsel-simgesel anlamlar: Şansla pazarlık, “şans dönümü” beklentisi, kişisel ustalık/”şifreyi çözme” inancı.
  • Sosyokültürel/örgütsel etkenler: Çevresel erişilebilirlik, arkadaş-iş çevresinin normları, “yüksek risk-yüksek getiri”yi ödüllendiren kurum kültürleri.

Bu çerçevede, büyük parayı hedeflemek sıklıkla ilk itkidir; fakat deneyimsel eğlence ve heyecan, davranışın sürdürülmesinde daha belirleyici hale gelir. Nitekim birçok oyuncu uzun vadede “ev avantajı” olduğunu bilir; yine de küçük kazançların sağladığı anlık haz ve “oyunun içinde olma” deneyimi davranışı canlı tutar.

2) Pekiştirme mimarisi: Neden kaybedenler geri döner?

Kumar ürünlerinin büyük bölümü, davranışçı psikolojide “değişken oranlı pekiştirme” (variable-ratio) diye bilinen, öngörülemez ve zaman zaman büyük ödüller sunan bir zamanlama ile çalışır. Bu şema:

  • Yüksek tepki hızı üretir (oyuncu sık dener),
  • Sönmeye dirençlidir (kaybetmeler davranışın hızla kesilmesine yol açmaz),
  • Kısa aralıklarla gelen yakın-ıskalamalar ve küçük kazanımlar ile “biraz daha” denemeye teşvik eder.

Davranış düzeyinde, bu mimari “kayıp peşine düşme” (loss chasing) ile el ele gider: Kayıplar, beklenen kazanımın “hemen köşede olduğu” duygusunu güçlendirir; bu da risk artışı ve oyunda kalma süresinin uzaması ile sonuçlanır.

3) Nörobiyoloji: Dopamin, beklenti hatası ve anlık mutluluk

Ödül sisteminin temel özelliği, kazanılan paradan çok beklenen ile elde edilen arasındaki farkı (“ödül tahmin hatası”) işaretlemesidir.

  • Dopaminerjik devreler (özellikle ventral striatum/nucleus accumbens) tahmin üzeri bir sonuçta aktivite artışı gösterir.
  • Kaybetmelerin ardından beklentinin düşmesi, sonraki küçük bir kazancı orantısız ölçüde “iyi hissettirebilir.” Bu yüzden, yakın geçmişte kayıplar yaşayan oyuncularda sonraki kazancın öznel değeri büyür.
  • Yakın-ıskalama (ör. slot makaralarında neredeyse gelmiş gibi görünen kombinasyonlar) gerçek bir kazanım olmasa da ödül sistemini kısmen uyarır; motivasyonu diri tutar.

Bu dinamik, “kaybederken bile” haz ve uyarılmanın sürdüğünü açıklar: Adrenalin ve endorfin salınımıyla ilişkili fizyolojik uyarılma, kazanım olmaksızın da oyunu heyecanlı kılar; oyuncu, fiilen “parayla uyarılma/eğlence satın alır.”

4) Beklentinin kalibrasyonu ve öznel değer

Kişi uzun bir kayıp serisi yaşadığında referans noktası aşağı kayar; böylece küçük bir olumlu sapma (küçük kazanç) bile belirgin bir duygusal sıçrama üretir. Bu mekanizma, “kayıp eşiği” veya “kayıp limiti” koyan birçok oyuncunun, beklenmedik bir minik kazançta tekrar oyuna dönmesini kolaylaştırır.
Davranışsal iktisat açısından bu, referans bağımlılığı ve kayba duyarlılık ilkeleriyle tutarlıdır: Kayıplar, aynı büyüklükteki kazançlardan daha “ağır” hissedilir; fakat referans nokta düştükçe marjinal kazançların öznel değeri artar.

5) Bilişsel çarpıtmalar: Zihin oyunu oyunu büyütür

Kumar davranışında sık görülen bilişsel önyargılar:

  • Kumarbaz yanılgısı (gambler’s fallacy): Peş peşe gelen yazıların ardından “artık tura gelmesi gerekir” inancı.
  • Sıcak el yanılgısı (hot-hand): Kısa süreli başarıyı “formda olmak” gibi içsel bir nedene bağlama.
  • Kontrol illüzyonu: Rastlantısal bir süreçte beceri-strateji ile sonucu iyileştirebileceğine inanma.
  • Yakın-ıskalamanın abartılması: Neredeyse kazanmış olmayı “kazanmanın habercisi” sayma.

Bu çarpıtmalar, hem beklentiyi yapay biçimde yüksek tutar hem de kaybın rasyonel değerlendirmesini bulandırır.

6) Ürün ve ortam tasarımı: “Karanlık sezgisel yönlendirmeler”

Elektronik kumar makineleri ve çevrimiçi platformlar, karar verme mimarimize hassas biçimde dokunan tasarım özellikleri kullanır:

  • Duyusal zenginleştirme: Kırmızı gibi yüksek dikkat çekiciliğe sahip renkler, ışık patlamaları, kazanım sesleri.
  • Oran ve geri ödeme ayarı: Başlangıçta görece yüksek geri ödeme (ör. ilk oturumda “şanslı hissettirme”) ile oyunda kalma süresini uzatma.
  • Yakın-ıskalma sıklığı ve “bonus kredi” kancaları: Oyuncu kaybettiğinde ek kredi veya büyütülmüş ödül vaatleri ile sebatı pekiştirme.
  • Sürdürme kolaylıkları: Hızlı yeniden bahis, tek tıkla yeniden yükleme, kişiselleştirilmiş bildirimler.

Bu unsurlar, zaten kırılgan olan özdenetimi daha da zorlaştırır; “kazanmak”tan çok “bahiste kalmak” çekici hale gelir.

7) Patolojik düzey: Kumar bozukluğu ve yandaş sorunlar

Kayıplara karşın sürdürme, iş/ilişki/ekonomik alanlarda belirgin işlev kaybı, tolerans (aynı uyarılma için daha yüksek risk) ve yoksunluk benzeri huzursuzluk ile giden tablolar Kumar Bozukluğu (DSM-5) başlığı altında tanımlanır.
Sıklıkla şu durumlarla eşgörülür: Depresyon, anksiyete, madde kullanım bozuklukları, Dikkat Eksikliği/Hiperaktivite belirtileri, dürtüsellik ve duygudüzenleme güçlükleri. Bu eşlikler, hem risk girişini kolaylaştırır hem de sürdürmeyi besler.

8) “Neden her şeyi göze alıyorlar?” sorusunun bütüncül cevabı

  • Pekiştirme yapısı (değişken oran) davranışı sönmeye karşı dayanıklı kılar.
  • Dopaminerjik ödül sistemi, kazanımdan ziyade beklenmedik olumlu sapmayı ödüller; kayıplar sonrasında küçük kazançların “aşırı iyi hissettirmesi” döngüyü canlı tutar.
  • Bilişsel çarpıtmalar ve beklenti kalibrasyonu, gerçek risk-getiri profilini sistematik biçimde çarpıtır.
  • Ürün/ortam tasarımı, duyu-motor düzeyde “oyunda kalmayı” kolaylaştırır.
  • Sosyal bağlam ve duygudüzenleme ihtiyacı, davranışa “ikincil kazançlar” (kaçış, aidiyet, ritüel) ekler.

Bu katmanlar, para, iş ve itibar kaybı gibi ağır maliyetlere rağmen “masaya geri dönüşü” açıklayan çok etmenli bir mekanizma oluşturur. Anlatıda vurguladığınız yüksek profilli dolandırıcılık örnekleri, bu mekanizmaların örgütsel kültür, erişim ve denetim zafiyetleri ile birleştiğinde ne denli yıkıcı sonuçlara evrilebileceğini gösterir.

9) Müdahale ilkeleri (kısa çerçeve)

  • Bilişsel-davranışçı yaklaşımlar: Çarpıtmaların yeniden yapılandırılması, “kayıp peşine düşme”yi durdurma, tetikleyici durumlara maruziyet-tepki önleme.
  • Motivasyonel görüşme: Çift değerliği (ambivalans) işleme, değerlerle uyumlu hedef belirleme.
  • Farmakolojik seçenekler (uygun hastada): Özellikle opioid antagonisti grubu (örn. naltrekson) için kanıtlar mevcuttur.
  • Ürün/ortam düzeyi önlemler: Otomatik “soğuma araları”, zorunlu harcama-zaman limitleri, yakın-ıskalama manipülasyonlarını kısıtlama, reklam-erişim düzenlemesi.
  • Finansal koruma: Kendini dışlama (self-exclusion), limit ve bekleme süreleri, varlıkların korunmasına dönük pratik bariyerler.

Keşif

Antik uyarılardan “bozukluk” kavramına: en eski kayıtlar

Kumarın yıkıcı çekimine dair en çarpıcı en eski metin, Rigveda’daki “Kumarbazın Ağıdı”dır (Ṛgveda 10.34). Şiir, zarların bir aileyi ve itibarı nasıl çökerttiğini, kumarbazın “eşinin ve dostlarının yüz çevirmesini” tasvir eder; bugün “olumsuz sonuçlara rağmen sürdürme” diye çevirdiğimiz çekirdeği binlerce yıl önce sezgisel biçimde yakalar.

Roma dünyasında kumar kamusal olarak kötülenir ama çoğu zaman “bırakınız yapsınlar” tarzı gevşek bir düzenleme ile idare edilirdi; borçların icrası sınırlanır, fakat uygulama dağınık kalır. Toplumların kumara ahlâkî mesafe koyması, fakat onu kökten söküp atamaması, sonraki yüzyıllardaki dalgalı yasak–serbest döngüsünün erken bir habercisidir.

19. yüzyıl sonu – 20. yüzyıl başı: tıbbîleştirmenin eşiğinde

Modern psikiyatrik sınıflandırmanın şekillendiği Kraepelin sonrası dönemde “alışkanlıklar” ve “dürtü denetimi” ekseni güçlenir; “kompulsif/patolojik” terimleri kumar için dolaşıma girer. Ancak “kumar bağımlılığı” ayrı bir hastalık varlığı olarak henüz kodlanmaz; kavramsal çerçeve, 20. yüzyılın ikinci yarısında netleşecektir. Bu tarihsel kayma, klinik dilde “kompulsif” (öz yardım hareketinin dili) ile “patolojik” (klinik sınıflandırmanın dili) ayrımlarını da beraberinde getirir.

1950’ler–1970’ler: davranışçılık, GA ve klinik öncüler

Davranışçı geleneğin “değişken oranlı (variable-ratio)” pekiştirme çizelgeleri, slot makinelerinin neden bu denli kalıcı tepkiler ürettiğini açıklamakta kurucu bir rol oynadı: ödülün ne zaman geleceği öngörülemez olduğunda davranışlar sönmeye dirençli oluyor. Bu mekanizma, kumar ortamlarının “psikolojik motoru”dur.

Bu dönemde iki kurumsal adım, kumarı ahlâkî sapmadan klinik/iyileşme söylemine taşır: 1957’de Los Angeles’ta Gamblers Anonymous (GA) doğar; 1972’de ABD’de ulusal ölçekte savunuculuk yapan oluşumlar şekillenir. 1974’te psikiyatr Robert Custer, veteranlar bünyesinde ilk ihtisas kliniğini açar ve DSM’ye giden yolun taşlarını döşer.

1979–1980: karar kuramı ve resmî tanı

1979’da Beklenti Kuramı (Prospect Theory) düşük olasılıkların aşırı ağırlıklandığını, kayıpların kazançlardan daha ağır bastığını gösterdi; bu, “neden küçük bir ihtimal uğruna büyük riskler alıyoruz?” sorusuna davranışsal bir yanıt sundu. Ertesi yıl (1980) DSM-III “Patolojik Kumar”ı ilk kez resmî bir tanı olarak ekledi (o sırada “Başka Türlü Adlandırılmayan Dürtü Denetimi Bozukluğu” altında). Bu iki adım, bir yandan günlük risk tercihlerinin psikolojisini, diğer yandan klinik teşhis dilini kalıcı biçimde değiştirdi.

1980’ler–1990’lar: bilişsel çarpıtmalar ve makine tasarımı

Bu yıllarda “kontrol illüzyonu”, “kumarbaz yanılgısı”, “sıcak el yanılgısı” gibi bilişsel çarpıtmalar sistematikleştirildi; bilişsel-davranışçı müdahalelerin hedefi hâline geldi. Eşzamanlı olarak elektronik oyun makinelerinin (renk, ses, hız, ödeme oranı, “yakın-kaçırma” üretimi vb.) “yapısal özellikleri” tanımlandı ve bu özelliklerin oynama süresi/harcamasını nasıl yükselttiği gösterildi.

1990’ların sonu–2010’lar: ödül devresi, dopamin ve “yakın-kaçırma”

Nörobilim cephesinde, “ödül tahmin hatası” modeli (dopamin) kumarın neden “kazanç dışında da” pekiştirici olabildiğini açıklamada teorik zemin sağladı. 2000’ler ortasında patolojik kumarbazlarda ventral striatum (ödül devresi) aktivasyonunun azaldığı gösterildi; bu, “daha çok uyarana ihtiyaç duyma/tolerans” ile uyumluydu. 2009’da slot benzeri düzenlerde “yakın-kaçırma (near-miss)” sonuçlarının kazanımlarla benzer devreleri (striatum, insula) tetiklediği ve “oynamaya devam etme arzusunu” artırdığı ortaya kondu; 2010’da yakın-kaçırma tepkilerinin şiddetinin kumar ciddiyetiyle ilişkili olduğu gösterildi.

Aynı dönemde “kazanç gibi sunulan kayıplar” (LDW: losses disguised as wins) olgusu tanımlandı: çok hatlı slotlarda, bahisten düşük bir ödeme alınsa bile ışık–ses kutlaması “kazandım” duygusunu üretir ve fizyolojik uyarılmayı yükseltir. LDW’ler laboratuvarda ve saha verilerinde “oyunu uzatma/yanıltıcı kazanma anısı” ile ilişkilendi.

2013–2019: davranışsal bağımlılıkların kabulü

2013’te DSM-5, “Patolojik Kumar”ı “Kumar Bozukluğu” adıyla “Madde-İlişkili ve Bağımlılık Yapıcı Bozukluklar” bölümüne taşıdı; kesme noktasını 5’ten 4 ölçüte indirdi ve “yasadışı eylemler” ölçütünü düşük özgüllük nedeniyle çıkardı. Bu, kumarı tarihte ilk kez “maddesiz bağımlılık” statüsüne yükseltti. 2019’da kabul edilen ICD-11 de “Bağımlı Davranışlar Nedeniyle Bozukluklar” başlığını açarak kumarı burada konumlandırdı; kumar bozukluğuna çevrimdışı/çevrimiçi belirleyicilerini ekledi.

2020’ler: piyasaların evrimi, çevrimiçi bahis ve ince ayarlı tasarım

Güncel çalışmalar, çevrimiçi spor bahislerinin “yapısal özelliklerini” (mikrobahis, anında nakit çıkış—cash-out, limitler, canlı veri akışı) elektronik kumar makineleri literatüründen devralınan çerçevelerle sınıflandırıyor; tasarımın “tempo” ve “anında pekiştirme” üzerinden harcamayı nasıl tırmandırdığını gösteriyor. Bu tabloya LDW ve “yakın-kaçırma”nın nörobilişsel etkileri de eklenir.

Ara not: “kazanmasak da neden süreriz?”

Davranışçı (değişken oranlı pekiştirme), bilişsel (kontrol illüzyonu, oyuncu yanılgısı), nörobiyolojik (ödül tahmin hatası, striatal/insula yanıtları) ve ürün tasarımı (renk, ses, hız, LDW, yakın-kaçırma) katmanları üst üste geldiğinde, “kayıp sırasında dahi devam” davranışı açıklanabilir hâle gelir. Dahası, beklenti-hata temelli duygulanım modeli, mutluluğun “net servetten çok anlık beklenti yönetimine” bağlı olabildiğini gösterir; bu da kumarın “beklentiyi düşür—sonra küçük kazanımla büyük sevinç yarat” döngüsünün neden duygusal olarak yapışkan olduğuna ışık tutar.



İleri Okuma

  1. Ferster, C. B., & Skinner, B. F. (1957). Schedules of Reinforcement. New York: Appleton-Century-Crofts.
  2. Langer, E. J. (1975). The Illusion of Control. Journal of Personality and Social Psychology, 32(2), 311–328.
  3. Kahneman, D., & Tversky, A. (1979). Prospect Theory: An Analysis of Decision under Risk. Econometrica, 47(2), 263–291.
  4. Wagenaar, W. A. (1988). Paradoxes of Gambling Behaviour. Routledge.
  5. Griffiths, M. D. (1993). Fruit machine gambling: The importance of structural characteristics. Journal of Gambling Studies, 9(2), 101–120.
  6. Shaffer, H. J., Hall, M. N., & Vander Bilt, J. (1999). Estimating the prevalence of disordered gambling behavior. American Journal of Public Health, 89(9), 1369–1376.
  7. National Research Council (1999). Pathological Gambling: A Critical Review. Washington, DC: National Academies Press.
  8. Blaszczynski, A., & Nower, L. (2002). A pathways model of problem and pathological gambling. Addiction, 97(5), 487–499.
  9. Petry, N. M. (2005). Pathological Gambling: Etiology, Comorbidity, and Treatment. Washington, DC: American Psychological Association.
  10. Reuter, J., Raedler, T., Rose, M., Hand, I., Gläscher, J., & Büchel, C. (2005). Pathological gambling is linked to reduced activation of the mesolimbic reward system. Nature Neuroscience, 8(2), 147–148.
  11. Potenza, M. N. (2008). The neurobiology of gambling and drug addiction. Philosophical Transactions of the Royal Society B, 363(1507), 3181–3189.
  12. Clark, L., Lawrence, A. J., Astley-Jones, F., & Gray, N. (2009). Gambling near-misses enhance motivation to gamble and recruit reward circuitry. Journal of Neuroscience, 29(18), 6180–6187.
  13. Dixon, M. J., Harrigan, K. A., Sandhu, R., Collins, K., & Fugelsang, J. A. (2010). Losses disguised as wins in modern multi-line video slot machines. Addiction, 105(10), 1819–1824.
  14. Narayanan, S., & Manchanda, P. (2011). An Empirical Analysis of Individual Level Casino Gambling Behavior. Stanford University, Working Paper No. 2003.
  15. Griffiths, M. D., & Auer, M. (2012). The irrelevancy of game-type in the acquisition, development, and maintenance of problem gambling. Frontiers in Psychology, 3, 621.
  16. American Psychiatric Association (2013). Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders (5th ed.). Washington, DC: APA.
  17. Jamison, S. W., & Brereton, J. P. (2014). The Rigveda: The Earliest Religious Poetry of India. Oxford: Oxford University Press.
  18. Rutledge, R. B., Skandali, N., Dayan, P., & Dolan, R. J. (2014). A computational and neural model of momentary subjective well-being. Proceedings of the National Academy of Sciences, 111(33), 12252–12257.
  19. World Health Organization (2019). International Classification of Diseases, 11th Revision (ICD-11). Geneva: WHO.


Elektrik Şoku Araştırması: Başkasını İncitmektense, Kendimizi İncitmeyi Tercih Ediyoruz!

Kendinizi incitmek ile para karşılığında bir başkasını incitmek arasında seçim yapacak olsaydınız, ne kadar fedakar olabilirdiniz? Oldukça kötü şöhrete sahip olan ve Evrim Ağacı olarak burada işlediğimiz Milgram Deneyi‘nde insanlar, bilim insanı onlardan istedikçe tanımadıkları kişilere acı verici elektrik şokları vermektelerdi. Ancak yapılan yeni bir araştırma, insanları acı ile kar arasında seçme ikilemine zorladı ve katılımcıların, diğer insanların iyiliğini, kendilerininkinden daha çok düşündüğünü ortaya koydu! Bu, davranışsal ekonomi adı verilen, henüz emekleme çağındaki bilim dahilinde fedakar davranışların (altruizmin) ilk katı delili oldu.

Diğerlerine yönelik sahip olduğumuz insan davranışlarını tahmin etmesi zordur. Bir tarafta, hayvan dünyası içerisinde fedakarlık bakımından öne çıkıyoruz ve bir yabancıya yardım etmek için akıl almaz fedakarlıklarda bulunabiliyoruz. Dahası, antisosyal insanlar haricinde herkes, bir diğer insanın acı çekmesini gördüğü zaman bundan rahatsızlık duyuyor. Buna rağmen, bugüne kadar davranışsal ekonomi alanında yapılan çalışmalar, kendi ihtiyaç ve arzularımızı diğerlerininkinden üstün gördüğümüzü ortaya koymaktaydı. Örneğin daha önceden yapılan bir araştırma, bireylerin para hakkında sadece düşünmelerinin bile, onları bencil davranışlara ittiğini ortaya koymuştu.
Doğamızdaki melekler ve şeytanları uzlaştırmak isteyen Oxford Üniversitesi psikologlarından Molly Crockett önderliğindeki bir araştırma ekibi, klasik psikoloji ve ekonomi araçlarını (acı ve parayı) bir arada kullanarak altruizmi (fedakarlığı, özgeciliği) araştırdı. Herkesin kendine ait bir acı eşiği vardır, dolayısıyla ilk iş, acı kalibrasyonu yapmaktı. Araştırmacılar 160 deneğin bileklerine yerleştirilmiş elektrotlarla onlara elektrik verdiler. Bunu yaparken öncelikle hissedilemeyecek kadar düşük seviyeden başladılar, sonrasında deneğin dayanamayacağı seviyeye kadar şoku arttırdılar. Birçok denek için bu değer, 50 derecelik bir su içerisine bileklerinizi sokup beklemeye eşdeğerdir.
Sonrasında araştırmacılar denekleri rastgele çiftler halinde ayırdılar ve bir bilgisayarın önüne oturttular. Her bir kişi diğerinin varlığını biliyordu, ancak onu göremiyordu. Çiftlerden birisi rastgele bir şekilde “karar verici” olarak belirlendi. Verilmesi gereken karar, karar vericiye veya bilinmeyen bir şok alıcıya (bir diğer deneğe) kaç tane şok verileceğiydi. Çiftlerin ikisi de verilecek olan şokun, deney öncesi yapılan kalibrasyon çerçevesinde “orta derecede acı verici ama dayanılmaz değil” düzeyinde olduğunu biliyordu.
Bu şokların hepsinin bir bedeli vardı. Her bir deney denemesinde kazanılabilecek olan para 15 sent ile 15 dolar arasında değişiyordu. Ancak her seferinde karar vericiye iki ayrı seçenek sunuldu. Örneğin karar verici, 10 dolar karşılığında 7 şok vermek ile 7 dolar karşılığında 10 şok vermek arasında seçmek zorundaydı. Bazı diğer zamanlardaysa şoklar bol olduğunda daha ucuza geliyordu: 10 dolara 7 şok verebilirdiniz ya da 15 dolara 10 şok… Şoku kim alıyor olursa olsun (ki bilgisayar, karar vericiye kimin şoku aldığını söylüyordu), karar verici her zaman parayı alan taraftı.
Bir bilgisayar algoritması fiyat oranlarını belirliyordu. Böylece kişilerin tercihlerine uygun olarak seçenekler sunulabiliyordu. Bu parasal değerler, insanların başkalarına zarar vermemek pahasına kendilerine ne kadar zarar verdiklerinin yaklaşık bir ölçümü görevi görüyordu. İnsan doğasının pesimistik (kötücül) görüşü doğruysa, insanlar kendilerine şok vermektense (ve daha fazla para almaktansa), diğerlerine şok vermeyi tercih etmeliydi.
Ancak tam tersi yaşandı. Denekler şok almanın acısını sevmediler, çünkü daha az şok yemek için gerekirse her bir şok başına 30 sent daha az para kazanmayı göze aldılar. Ancak eğer ki söz konusu karşı tarafa şok vermekse, denekler şok başına tam 2 katını, yani 60 senti gözden çıkarıyorlardı! Araştırma sonuçları PNAS dergisinde yayımlandı. Crockett’e göre bir sonraki adım, aynı deneyleri insanların beynini görüntülerken yapmak. Böylece psikopati gibi durumlarda bu ahlaki kararların nasıl etkilendiği tespit edilebilir. Princeton Üniversitesi’nden psikolog Johannes Haushofer şöyle söylüyor:
“Bu, çığır açıcı bir araştırmadır. Sonuçlar hem bariz, hem de şaşırtıcıdır. Sağduyumuz, insanların başkalarına zarar vermektense bir miktar parayı gözden çıkarabileceğini söylemektedir. Ancak onlarca yıldır süregelen araştırmalara rağmen, bu etki daha önceden gösterilememişti.”
Bu tür bir fedekarlık, elinde güç bulunduran insanlara (polislerden politikacılara kadar), düzeni sağlamak için aldıkları kararların sonuçlarını göstermek açısından faydalı olabilir.
Kaynak:
  • Science
  • Molly J. Crockett, Zeb Kurth-Nelson, Jenifer Z. Siegel, Peter Dayand, and Raymond J. Dolan Harm to others outweighs harm to self in moral decision making PNAS, Proceedings of the National Academy of Sciences vol. 111 no. 48 > Molly J. Crockett, 17320–17325 doi:10.1073/pnas.1408988111

EVREN SADECE JOULE İLE ÖDEME KABUL EDER

kapak

İlkokulda tarih dersinde öğrenmiştik: Parayı Lidyalılar buldu, çünkü değiş tokuşla yapılan ticaret mekâna ve zamana aşırı bağımlıydı. Paranın icadından önce Anadolu’da 1 devenin karşılığı mesela 10 çuval buğdaysa, Arap çöllerinde belki 1 tulum su değerindeydi. Peki sonra ne oldu? İcat edilen paranın değeri kıymetli metallere endekslendi. En kıymetli para meselâ altın sikkelerdi, arkasından da gümüş. Bir süre sonra daha az kıymetli madenlerle alaşımlanan altın ve gümüşün düşen değeri yüzünden devalüasyon, daha çok basılan para yüzünden de enflasyon gibi kavramlar peydah oldu. Sonunda her devletin kendi para birimi ve de kur kavramı oluştu. Aynı mal bir devlette 10 birim değerinde iken, bir başka devlette yarı fiyatına olabiliyordu. Bunun ana sebebi ise devletler arasındaki politik ve ekonomik dengeydi, ya da dengesizlik nasıl adlandırırsanız adlandırın.

Düşününce insanı en çok şaşırtan şey ise kağıt paraya geçiş oldu. Çünkü o zamana kadar paralarda kullanılan metallerin değeri en azından paranın satın alma gücüyle doğru orantılıydı, ki bunu daha sonra irdeleyeceğiz. Altın ender bulunan bir maden olduğu için kıymetliydi, dolayısıyla satın alma gücü de yüksekti. Diğer taraftan boş bir kağıdın tek başına hiçbir hükmü yokken, kağıt parayı basan devletin gücü ve saygınlığı o kağıda satın alma gücünü kazandırıyordu. Tabii işler bu kadar soyut bir hale bürününce, finansal sistem de suistimale son derece açık bir hâle geldi. Günümüzde ise artık dijital, bir başka değişle sanal para kullanılıyor. Yeryüzünde dolaşımda olanın bütün paranın sadece %10’u fiziksel olarak var, kalanı ise sanal. Daha da ilginci, yeryüzündeki toplam para miktarı her geçen dakika artıyor, çünkü insanlar öyle istiyor.

Evrenin anayasası fiziktir

Size paranın olmadığı, insanların eşit koşullar altında yaşadığı ütopik bir bilimkurgu romanından bahsetmeyeceğim. Bu yazının amacı, alışageldiğimiz para kavramının aslında yanlış temeller üstüne oturtulduğunu ve evrende tek bir değerin geçerli olduğunu hatırlatmak, yani enerjinin. Çünkü evren fizik yasaları tarafından yönetilir ve enerji bunun temel taşlarındandır. Evrendeki toplam enerji sabittir. Enerji ne yok edilebilir, ne de yoktan var edilebilir.

Evrende yapılan her işe karşılık bir enerji girdisi varolmak zorundadır. Buna A noktasından B noktasına gitmek kadar, kullandığımız bütün ama bütün ürünlerin üretimi ve hatta kendi varlığımızın devamı da dahildir. Yeryüzünde icat edilmiş bütün alet ve makinaların çalışma prensipleri enerji dengesi üzerine kuruludur (Dönergeçler kağıt üstünde çok karlı gözükse de, gerçek hayatta işte bu yüzden çalışmazlar). Vücudumuzdaki hücreler bile bu enerji kuralından haberdardır. Bir sonraki öğününüzde yemek yemek yerine sadece su içerseniz, finansal açıdan son derece kârlı olan bu davranış size maalesef gereken enerjiyi sağlamayacaktır. Peki evrendeki canlı veya cansız bütün varlıklar sırf bu olguya göre var olup hareket ederken, neden sadece 7 milyar organizmanın dahil olduğu yapay bir paralel sistem geçerli yeryüzünde? Biz halâ küresel ısınmanın varlığını tartışaduralım, bütün çevresel kıyametlerin sorumlusu olan günümüz finansal sistemi eninde sonunda değişmeye mecbur, tabii insanoğlu ve doğa daha önce yok olmazsa.

Bir para birimi olarak Joule

İsterseniz önce yeni para birimimizi tanıyalım: Joule. Joule’un birden fazla tanımı olsa da, bizim için en kullanışlı olanını yazalım. 1 Joule (J) 1 Newton’luk bir kuvvet uygulanarak katedilen 1 metrelik bir mesafe için harcanan enerjidir. Mesela 100 gramlık bir elmayı yerden 1 metre yukarı kaldırırken kazandırılan potansiyel enerji, ya da bu elmanın yere çarptığı anda sahip olduğu kinetik enerji, ya da bu elmanın yere çarpıp durduktan sonra etrafa saçtığı ısı enerjisi gibi. Gördüğünüz gibi, yapılan her iş için bir enerji girdisi vardır ama enerji tür değiştirebilir. Mesela motorlarda yanan benzinden elde edilen kimyasal enerji ısı enerjisine dönüşür. Sonra motordaki ısı enerjisi mekanik enerjiye (krank mili döner), daha sonra kinetik enerjiye (araba hız kazanır), en sonunda da tekrar ısı enerjisine dönüşür (sürtünmelerden dolayı araba durur). Toplam enerji ise her zaman aynı kalır. Bütün bu olayları ve detaylarını ise enerji girdi ve çıktılarını eşitleyerek hesaplayabiliriz. Yazıda bahsedeceğim enerji miktarları milyon ve hatta milyar Joule’lere denk geldiği için MJ (Megajoule, 1 milyon J) birimini kullanacağım.

1 ekmek kaç Joule?

Soruda yediğiniz ekmeğin size kazandıracağı enerjiyi, yani besin değerini sormuyorum. Bir somun ekmek üretebilmek için kaç J değerinde enerji sarfetmek gerektiğini soruyorum. Bu hesap aslında oldukça karmaşık. Çünkü unu ekmek haline getirmek için fırında gereken ısı enerjisi kadar, yetişen buğday için harcanan su ve gübreyi elde etmek için harcanan toplam enerji, kullanılan zirai ilacın imalatı için gereken toplam enerji, tarlayı ilaçlayan ve süren traktörün ve de hasadı toplayan biçerdöverin yaktığı benzini elde etmek için harcanan toplam enerji (yani sondaj, rafineri ve dağıtım sürecinde) ayrıca toplanan buğdayın değirmende öğütülmesi ve sonra çuvallara konup taşınması için harcanan enerjiler de hesaba katılmak zorunda. Bitmedi, eğer ekmek bir fabrikada üretiliyorsa daha sonra paketlenip, tırlara yüklenip, süpermarketlere dağıtılıyor. Gördüğünüz gibi her adımda  daha fazla detay ve masraf ortaya çıkıyor. Finansal olarak bütün bu masraflar tabii ki biliniyor çünkü her bir aşamada bu işi yapan kişi veya firmalar finansal olarak kâr etmek zorunda. Aksi taktirde zincirin bir halkası eksik kalır, ekmeği raflarda bulamazdık.

Peki kilosu 8 TL olan paketlenmiş, markalı beyaz ekmeğin (somun ekmeğin kilosu da 4 TL) enerji açısından gerçek değeri nedir? 1980 yılında İngiltere’de yapılan bir analize göre paketlenmiş beyaz ekmeğin kilosu 15 MJ’ye mâl oluyor [1]. Son otuz yılda gelişen teknoloji sayesinde bu değerin 10 MJ gibi bir değere indiğini tahmin ediyorum. Tek başına bu sayılar pek bir anlam ifade etmediği için bir kilo (1,33 litre) benzinle kıyaslayalım. Büyükşehirlerde bir kilo benzin şu anda 5,7 TL civarında (4,3 TL litre fiyatı). Bir kilo benzinin yeraltından sondajla çıkarılıp, rafineride işlenip, akaryakıt istasyonuna yollanması ise 16 MJ tutuyor [2,3]. Gördüğünüz üzere, benzin/ekmek fiyat oranı TL olarak 5,7 TL / 8 TL= %71 iken Joule olarak 16 MJ / 10 MJ = %160 çıkıyor. Yani aslında benzinin bize enerji olarak maliyeti ekmekten çok daha fazla. Yalnız, bu hesapta Türkiye’deki benzin fiyatını ele aldık, ki bu diğer ülkelerden daha yüksek. Eğer aynı hesabı ABD için yapsaydık, ekmeğin kilosu 7,3 TL (3,1 USD) benzinin kilosu da 2,4 TL (1,0 USD) olacak, ve benzinin günümüzdeki fiyatı daha da “ucuz” çıkacaktı (2,4 TL / 7,3 TL = %33, enerji olarak yine %160). Bu hesaplarda ekmek ve benzindeki farklı kâr marjlarını tabii ki gözardı ediyorum.

Resim 1: Ekmeğin macerası tarlada başlıyor. Harcanan su ve gübre ile yetişen buğday daha sonra araçlarla toplanıp, değirmenlerde öğütülüp un haline getiriliyor. Fırınlarda pişen un ekmeğe dönüştükten sonra paketlenip satış noktalarına taşınıyor. Bir kilo paketlenmiş beyaz ekmek için harcanan en az 10 MJ enerjinin çoğu kullanılan araçların yakıtları için harcanıyor olsa gerek.

Resim 1: Ekmeğin macerası tarlada başlıyor. Harcanan su ve gübre ile yetişen buğday daha sonra araçlarla toplanıp, değirmenlerde öğütülüp un haline getiriliyor. Fırınlarda pişen un ekmeğe dönüştükten sonra paketlenip satış noktalarına taşınıyor. Bir kilo paketlenmiş beyaz ekmek için harcanan en az 10 MJ enerjinin çoğu kullanılan araçların yakıtları için harcanıyor olsa gerek.

Etin kilosu bir dünya para

Yukarıda verdiğim ekmek-benzin örneğinde günümüz finansal sisteminin ne kadar manipülasyona açık olduğunu gördük. Ne yazık ki bu buzdağının görünen kısmı. Eğer tükettiğimiz diğer gıdaların da enerji masrafını incelersek ilginç bir tabloyla karşılaşıyoruz.

  • Küresel ısınmanın önemli sebeplerinden biri olan modern tarım ve hayvancılığı daha önceincelemiştik. Tahmin edeceğiniz gibi hayvansal gıdaların üretimi maalesef son derece pahalıya mâl oluyor. Unesco’nun raporuna göre dana etinin kilosu 387 MJ değerinde  [9]*.  Benzer şekilde, yumurtanın kilosu 221 MJ iken hindinin kilosu 75 MJ, yani hindi eti dana eti veya yumurtaya kıyasla daha çevre dostu.
  • Yaprakları ve koçanları ayıklanmış mısırın kilosu ise 4 MJ tutarında [10]. Bu kadar “hesaplı” bir gıdayı etil alkole çevirip araç motorlarında yakmak ise ne kadar akıllıca, yorum sizin.
  • Bir kilo paketlenmiş beyaz ekmek için yukarıda tahmini 10 MJ demiştik.
  • Bir kilo çizburger ise 54-154 MJ arasında bir değer biçilmiş [11]. Hesabı yapanlar üretim yönteminin maliyeti çok etkilediğini belirtiyorlar, ama bana göre üst sınır akla daha yatkın geliyor. Eğer burgerin yarısını ekmek (kilosu 10 MJ), kalan yarsını da dana eti (kilosu 387 MJ) olarak farzedersek, kendi hesabımızla zaten kilogram başına 199 MJ değerine ulaşıyoruz. Bunun üstüne bir de eti pişirmek için gereken enerji ve pişerken kaybedilen su miktarından ötürü azalan ağırlık var. Dolayısıyla bir kilo pişmiş çizburger en az 150 MJ değerinde olmalı.
  • Şu hesaplara göre çeşitli gıdaların MJ cinsinden değerlerini biliyoruz. Eğer bir gıdanın şu anki fiyatını “doğru” kabul edip, referans alırsak, diğer gıdaların olması gereken satış fiyatlarını enerji masraflarına göre oranlayarak tahmin edebiliriz. Bu yüzden mısırı referans olarak seçtim. Mısırın hem enerji açısından az masraflı, hem de yüksek besin değerine sahip bir ürün olduğunu biliyoruz. En azından et veya kahve gibi yüksek derecede enerji israfına yol açan bir gıda değil. Eğer koçansız mısırın kilogram satış fiyatını 0,8 TL alırsak (0,60 TL koçanlı satış fiyatı, koçan ağırlığı da %25e denk geliyor) şu tablo karşımıza çıkıyor:

tablo1

Gördüğünüz gibi hayvansal ürünlerin doğaya masrafı yüksek ve günümüzdeki fiyatları olması gerekenden daha ucuz. Yalnız bu hesaplarda gözardı etmek zorunda kaldığım önemli finansal konseptler var. Mesela her üründeki kâr marjı aynı değil. Ya da her ürüne talep aynı değil. Ayrıca burada sadece enerji girdisini konuşuyoruz, ki bazı ürünlerde insan emeği ön plana çıkıp, masrafları daha da arttırabilir.

Altın ne kadar kıymetli?

Gıdalardan sonra malzemelere dikkat çekmek istiyorum. Günümüz sanayisinin temel taşlarından çelik ise çok önemli bir yere sahip. Bütün dünyada çelik üretimi için harcanan enerji, metalden plastiğe, camdan çimentoya kadar üretilen bütün malzemeler için harcanan enerjinin %30’una denk geliyor. Eğer geri dönüşümlü malzeme kullanılmazsa çeliğin kilosu ise 25 MJ’ye mâl oluyor. Plastiklerin kilosu 80 MJ enerji gerektirirken, gümüşün kilosu 631 MJ, altının kilosu ise 126000 MJ enerji girdisi gerektiriyor. Şampiyon ise platin; kilosu tamı tamına 316000 MJ değerinde. Diğer taraftan, odunun kilosu 10 MJ, çimentonun kilosu ise 5 MJ kadar [12]. Peki bu rakamlar günümüz fiyatlarıyla ne kadar örtüşüyor? Aşağıdaki tabloda  çeşitli malzemeler için kilogram TL fiyatlarını ve harcanan enerji miktarlarını kıyaslanıyor. Eğer bu değerleri çeliğinkine oranlarsak, şu sonuçlar çıkıyor:

tablo2

Gördüğünüz gibi çimento ve odun çeliğe kıyasla makul fiyatlara sahipken, kıymetli madenler olması gerekenden çok daha pahalı. Mesela gümüş çelikten 7867 kat değil de, 25 kat daha pahalı olmalı. Eğer bu malzemeler makine ve cihazlarda kullanılacaksa tabii başka kıstaslar da göz önüne alınmak zorunda. Mesela uzun ömürlü ama daha pahalı bir malzeme kullanılıp, daha ucuz malzemeyle yapılan kısa ömürlü tasarımlar ortadan kaldırılır ve kaynak israfının önüne geçilmiş olunur. Ne yazık ki, son 50 yıldır sanayi bu mantıkla işlemiyor. Şirketler ve emirlerindeki mühendisler tasarımlarını özellikle kısa ve orta ömürlü tutuyor ki, otomotiv gibi yedek parça ve servis sanayinin belkemiğini oluşturduğu sektörler yaşamlarını rahatça devam ettiriyor. Bu da başka bir yazının konusu olsun.

Dayanklı ev eşyaları (mı?)

Son olarak yaşamımızda çok önemli bir yer tutan elektrikli ev aletlerini sunacağım. Çeşitli ev aletlerinin ve elektronik cihazların içerdiği malzeme miktarlarına göre (x kg çelik, y kg plastik, z kg silikon gibi) toplam enerji maliyetleri hesaplanmış [13].

  • Saç kurutma makinesi en hesaplı ürünlerden biriyken (tanesi 79 MJ), dizüstü bilgisayar oldukça masraflı (tanesi 3140 MJ). Çamaşır makinesi ise bilgisayardan daha fazla enerji girdisi gerektiriyor (tanesi 3900 MJ) çünkü daha çok miktarda çelik içeriyor. Buzdolabının tanesi 5900 MJ tutarken, fotokopi makinası 7924 MJ enerji gerektiriyor. Gerçek hayatta ise bir bilgisayar bir çamaşır makinesinin en az iki katı fiyatında.
  • Ev eşyalarının üretiminde enerji maliyetleri önemli gibi gözükse de, ömürleri boyunca harcadıkları enerji asıl can alıcı nokta. Ev aletlerinin birim enerji maliyeti ömürleri boyunca tükettikleri toplam kullanılan enerjinin ancak %5-%12si kadar. Kalan enerji sarfiyatı ise çalışma sürecine ait. Dolayısıyla, etkin tasarım ve randımanlı enerji sarfiyatı son derece önemli. Mesela, son 5 yıllık yeni teknolojiye sahip, randımanlı bir çamaşır makinesinin doğaya maliyeti 20 yıllık emektar bir makineninkinden çok daha az. Aynı şeyi maalesef buzdolapları ve klimalar için söylemek zor. Bu ürünlerin teknolojileri enerji sarfiyatı açısından son 20 yıldır yerinde sayıyor [14].
  • Bilgisayarlarda ise LCD ekranlara geçiş sanırım vurgulanması gereken en önemli nokta. Aksi taktirde, her yıl yeni bir bilgisayar almanın hiçbir anlamı yok. CRT diye tabir edilen tüplü monitörler ise LCD’lerden çok daha fazla enerji harcıyor [14].
Resim 2: Eski makinalarınızı atın! Çünkü gelişen teknoloji sonucu piyasaya sürülen yeni model çamaşır makineleri ömürleri boyunca gittikçe daha az enerji tüketiyorlar. Bu değerlere karşılık, bir çamaşır makinesinin maliyeti ise 4412 MJ (Teknoloji gelişse de, makinelerin toplam ağırlığı ve içerdiği malzeme miktarı pek değişmiyor). Kaynak [14].

Resim 2: Eski makinalarınızı atın! Çünkü gelişen teknoloji sonucu piyasaya sürülen yeni model çamaşır makineleri ömürleri boyunca gittikçe daha az enerji tüketiyorlar. Bu değerlere karşılık, bir çamaşır makinesinin maliyeti ise 4412 MJ (Teknoloji gelişse de, makinelerin toplam ağırlığı ve içerdiği malzeme miktarı pek değişmiyor). Kaynak [14].

Sonuç

Size yukarıdaki örneklerde mümkün olduğunca açık ve tarafsız bir tablo çizmeye çalıştım. Amacım, günümüzdeki fiyat dengesizliğini ve bundan kaynaklanan doğa düşmanı üretim tüketim sorununu enerji girdi miktarlarını kullanarak göstermekti.

  • Bu dengesizliğin en büyük sorumlusu olarak fosil yakıtlarından elde edilen enerjiyi suçlayabiliriz. Modern yaşam fosil yakıtlara o kadar bağımlı ki, petrol ve doğalgaz fiyatlarındaki en ufak dalgalanma en güçlü ülke ekonomilerini ve sanayilerini bile etkiliyor. Ziraatten madenciliğe, taşımacılıktan enerjiye her sektör fosil yakıtlarına göbekten bağlı. Maalesef bu aşırı bağımlılık bazı ürünlerde yapay olarak düşürülen fiyatlarla yumuşatılmaya çalışılıyor.
  • Bu sebepten dolayı yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmek ve orta vadede bütün enerji ihtiyacımızı bu kaynaklardan sağlamamız şart. Tabii bu demek değil ki bu yenilenebilir kaynaklardan gelen enerji bedava. Güneş panelleri ve rüzgar değirmenleri hem ucuz yatırımlar değiller, hem de randımanlarının arttırılması gerekiyor. Çözüm ise gereken araştırma fonları ayırıp bu teknolojileri kullanışlı bir seviyeye yükseltmekte.
  • Söz petrolden açılmışken devam edelim. Petrol sadece enerji kaynağı değil bizim için, aynı zamanda modern yaşamda kullandığımız birçok malzeme için temel hammadde. Düşününce aşırı bir miktar gibi görünse de, dünyadaki bütün ürün ambalajlarında kullanılan plastik çıkarılan petrolün aslında %2si kadar bile değil [15]. Kalan %98 küsürü ise enerji, ısınma ve taşıma için yakılıyor!
  • Fosil yakıtlarının yanması karbon emisyonu ve küresel ısınma sorunlarını da beraberinde getiriyor. Aslında durup düşünürsek, oluşması milyonlarca yıl süren (ve bu süreçte inanılmaz bir enerji girdisi gerektiren) fosil yakıtlarını birkaç asırlık bir süreç içinde bitiriyoruz. Bu hem enerji hesabı açısından kelimelerin tasvir edemeyeceği bir savurganlık, hem de doğanın dengesi için çok büyük bir tehlike.

Ürün fiyatlarını harcanan enerji miktarlarına göre endekslemek ne zaman mümkün olur bilemem, ama doğa dostu bilinçli bir tüketici olmak sizin elinizde. Arabanızı mümkün olduğunca az kullanıp, toplu taşımaya yönelirseniz, et ve hayvansal gıda tüketiminizi azaltırsanız, işlenmiş ve paketlenmiş ürün yerine yerel ve doğal ürünleri tüketirseniz ve evinizdeki enerji sarfiyatını azaltırsanız hem kendiniz hem de bütün dünya için bir iyilik yapmış olursunuz.

Kaynaklar

AçıkBilim

Yazının konusuna ilham kaynağı olduğu ve sağladığı bilgiler için Dr. Eduard Schreiner’e teşekkür ediyorum.

*Etin kilosunda 2500 kilokalori besin değeri var. Rapora göre [4] ise besin değerindeki her kilokalori için fosil yakıtlarından elde edilecek 37 kilokalorilik bir enerji girdisi lazım. İki rakamı çarpıp, MJ’ye çevirirseniz 387 çıkar.

Kapak resmi (sol): http://www.flickr.com/photos/crabandmonkey/8649121641
Kapak resmi (sağ): http://en.wikipedia.org/wiki/File:GEM_corn.jpg

  1. Gordon A. Beech, Energy use in bread making, Journal of the Science of Food and Agriculture. 31:3, 289-298 (1980).
  2. http://www.evnut.com/gasoline_oil.htm
  3. http://necsi.edu/research/social/foodprices/foodforfuel/
  4. http://simple.wikipedia.org/wiki/File:Crops,_Riverford_-_geograph.org.uk_-_1074475.jpg
  5. http://en.wikipedia.org/wiki/File:Agriculture_in_Volgograd_Oblast_002.JPG
  6. http://commons.wikimedia.org/wiki/File:Wheat-flour.jpg
  7. http://commons.wikimedia.org/wiki/File:Freshly_baked_bread_loaves.jpg
  8. http://en.wikipedia.org/wiki/File:Berman%27s_Bakery_store_2.jpg
  9. http://unesdoc.unesco.org/images/0018/001897/189774e.pdf
  10. http://www.theoildrum.com/node/6252
  11. http://www.openthefuture.com/cheeseburger_CF.html
  12. T. G. Gutowski et al. The energy required to produce materials: constraints on energy-intensity improvements, parameters of demand. Phil. Trans. R. Soc. A, 371:20120003 (2013).
  13. http://web.mit.edu/ebm/www/Publications/9_Paper.pdf
  14. http://web.mit.edu/ebm/www/Publications/MITEI-1-a-2010.pdf
  15. http://www.bpf.co.uk/