İntravajinal ejakülasyon gecikmesi

İnsan cinselliğinin, özellikle de intravajinal boşalma gecikmesi (IELT) bağlamında incelenmesi, normatif kalıpları ve bunların sonuçlarını anlamak için bilimsel titizlikle ele alınmıştır. IELT kavramı, vajinal penetrasyondan boşalmaya kadar geçen süreyi ifade eder. Kendi kendine bildirilen veriler genellikle sosyal arzu edilebilirlik önyargısı ve cinsel ilişki sırasında zamanı algılamadaki doğal zorluklar nedeniyle yanlışlıklardan muzdarip olduğundan, bu yönü araştırmak metodolojik zorlukların üstesinden gelmeyi içerir.

“İntravajinal ejakülasyon gecikmesi” terimi Latince köklerden türetilmiştir; “intra” “içinde” anlamına gelir, “vajina” kadın genital kanalına atıfta bulunur, “ejaculare” “dışarı atmak” anlamına gelir ve “latency” bir gecikme süresini belirtir. Tarihsel olarak cinsel performans, farklı dönemler ve toplumlar arasında süre ve memnuniyete yapılan farklı vurgularla hem tıbbi hem de kültürel bir ilgi konusu olmuştur.

Araştırmalardan Elde Edilen Temel Bulgular

Metodoloji

IELT’yi ele alan önemli bir çalışma, çeşitli küresel bölgelerden 500 çiftten oluşan sağlam bir örneklem büyüklüğü ile gerçekleştirilmiştir. Bu çiftlerden, doğruluğu sağlamak için kronometre kullanarak dört haftalık bir süre boyunca IELT’lerini ölçmeleri istenmiştir. Bu yaklaşım, potansiyel olarak müdahaleci olsa da, bugüne kadar konuyla ilgili en güvenilir verileri sağlamıştır.

Sonuçlar

Bu çalışmanın bulguları, çiftler arasında IELT’de 33 saniye ile 44 dakika arasında değişen önemli bir değişkenlik olduğunu ortaya koymuştur. Ortanca IELT 5,4 dakika olarak bulunmuştur. Bu medyan değer, farklı popülasyonlar arasında IELT’nin merkezi eğilimini anlamak için çok önemlidir.

  • Değişkenlik: Çalışma, kaydedilen en kısa ve en uzun IELT arasındaki 80 katlık farkın da gösterdiği gibi, cinsel ilişki için tek bir “normal” süre olmadığını vurgulamıştır.
  • Prezervatif Kullanımı: Prezervatif kullanımı IELT’yi önemli ölçüde değiştirmemiştir, bu da prezervatif kullanımı gibi dış faktörlerin boşalma zamanlaması üzerinde minimum etkiye sahip olduğunu düşündürmektedir.
  • Sünnet: Benzer şekilde, erkek katılımcıların sünnetli olup olmamaları IELT’yi önemli ölçüde etkilememiş, duyarlılık ve cinsel performans hakkındaki yaygın varsayımlara meydan okumuştur.
  • Coğrafi Farklılıklar: Menşe ülke genel olarak IELT’yi etkilemezken, veriler Türkiye’den katılımcıların Hollanda, İspanya, İngiltere ve ABD’den katılımcılara kıyasla daha kısa bir IELT’ye (3,7 dakika) sahip olduğunu göstermiştir.
  • Yaş Faktörü: Yaşlı çiftler, cinsel performansı etkileyen yaşlanmayla ilişkili potansiyel fizyolojik değişikliklere işaret ederek daha kısa bir IELT’ye sahip olma eğilimindeydi.

Evrimsel Değerlendirmeler

IELT’ye ilişkin evrimsel bakış açısı, uzun süreli çiftleşmenin adaptif avantajlara sahip olabileceğini düşündürmektedir. Penis morfolojisinin, özellikle de glans çevresindeki çıkıntının, cinsel ilişki sırasında rakip spermleri vajinal kanaldan dışarı atarak sperm rekabetinde işlev gördüğü varsayılmıştır. Bu mekanizma, mevcut erkeğin spermi tarafından başarılı döllenme olasılığını artıracaktır. Ek olarak, erkeklerin boşalma sonrası yaşadığı rahatsızlık, kendi spermlerini dışarı atmaya karşı evrimsel bir caydırıcı olarak hizmet edebilir ve böylece üreme başarısını koruyabilir.

Sonuç

IELT çalışması, insan cinsel deneyimlerinin çeşitliliği hakkında değerli bilgiler sağlamakta ve geleneksel “normallik” kavramlarına meydan okumaktadır. Bulgular, cinsel davranışı etkileyen fizyolojik, psikolojik ve evrimsel faktörlerin karmaşık etkileşiminin altını çizmektedir.


İleri Okuma:

  • Gallup, G. G., Burch, R. L., & Berens, R. A. (2003). The semen displacement hypothesis: Semen viscosity, penis shape, and the depth of thrusting. Evolution and Human Behavior, 24(5), 277-289.
  • Waldinger, M. D., Quinn, P., Dilleen, M., Mundayat, R., Schweitzer, D. H., & Boolell, M. (2005). A multinational population survey of intravaginal ejaculation latency time. Journal of Sexual Medicine, 2(4), 492-497.
  • Patrick, D. L., Althof, S. E., Pryor, J. L., Rosen, R., Rowland, D. L., Ho, K. F., … & Kaufman, J. (2005). Premature ejaculation: An observational study of men and their partners. Journal of Sexual Medicine, 2(3), 358-367.
  •  Zietsch, B. Health Check: how long does sex normally last?. https://theconversation.com/health-check-how-long-does-sex-normally-last-56432 (accessed 20 August, 2016)
  • Corty, E. W., & Guardiani, J. M. (2008). Canadian and American sex therapists’ perceptions of normal and abnormal ejaculatory latencies: How long should intercourse last? Journal of Sexual Medicine, 5(5), 1251-1256.

Boşalmanın ilk fazı, daha yüksek dölleme başarısına sahip

Human Reproduction Clinic tarafından yürütülen bir araştırmada sperm içeren boşalma sıvısının iki ayrı fraksiyona ayrılması ve laboratuar ortamında döllenme gerçekleştirilmesiyle, sperm kalitesi ve daha sağlıklı çocuklara sahip olmanın yolu araştırıldı.

Çoğunlukla özellikle üreme sırasında, spermler arasında bir seçme şansımız olmadığı için nasıl daha kaliteli bir döllenme yaratılabileceğini ve hangi spermlerin seçileceği bir muamma olarak kalmıştır. Ancak spermi boşalmayı fazlara ayırarak değerlendirmek bunu kolaylaştıracak gibi görünüyor.

Genelde boşalma ve boşalma ürünü bir bütün olarak düşünülürdü. Bu çalışma ile sıvı iki ayrı önemli bölüme ayrılarak hem kimyasal konsantrasyonları hem de fizyolojik özelliklerine göre değerlendirilerek üremedeki önemleri anlaşılmaya çalışıldı.

Boşalmanın iki temel amacı vardır: – yumurtayı döllemek ve – başka bir sperm tarafından döllenmesini engellemek. Bundan dolayı birincil fraksiyon çinko içeriği ile spermi koruyarak döllemeyi kolaylaştırırken, ikinci fraksiyon ise sperme zarar veren bir içeriğe sahip.

Ancak boşalma bir bütün halinde gerçekleştiği için çoğunlukla bu maddeler birbirine karışarak sperm ve döllenme süreci için zararlı etkiler oluşturuyor. Buna dayanarak araştırmacılar 40 katılımcıdan boşalmadaki iki fazı, iki ayrı tüpe aktarmalarını istedi. Daha sonra iki ayrı örnek grubu araştırmacılar tarafından incelendi.

Veriler, ilk fazın sperm alt popülasyonları açısından çok gelişmiş olduğunu, spermdeki DNA’nın parçalanmamış ve kaliteli halde olduğunu tespit etti. Döllenmede ise bu spermlerinkullanılmasının daha sağlıklı bir döllenme aşaması ve embriyonik gelişim süreci sağladığı gözlemlendi.

Bu ilk aşamanın daha hızlı hareket eden bir sperm grubu içermesi ve daha fazla sayıda kaliteli DNA içeren sperme sahip olması, ikinci faza nazaran daha kaliteli bir üreme aracı olduğunu gösteriyor.

Boşalma Fazları

Boşalma sırasında çıkan sıvı bir çok parçadan oluşur: bunlar; boşalma öncesi faz, boşalmanın birinci  ve ikinci fraksiyonu olarak üç kısma tekabül eder. Boşalma öncesi faz ve buradaki sıvı sperm içermiyor ancak bu renksiz sıvının çok önemli bir görevi var. Kadın uretrasının asidiğini düşürerek birinci ve ikinci fraksiyondaki spermin yumurtaya sağlıklı bir şekilde ulaşmasını sağlıyor.

Diğer bir taraftan, boşalmanın %15 ila 45’ini oluşturan birinci fraksiyon sperm, fosfatazlar (fosfat çıkaran enzimler), sitrik asit, magnezyum ve çinko açısından çok zengin ve bu mineraller sayesinde de sperm korunuyor. İkinci fraksiyon ise sıvının yaklaşık %70’ini oluşturuyor  ve sperm özelliklerine negatif etki eden oksijen reaktif moleküller açısından çok zengin.

 


Kaynak: Bilimfili

Referans :  María Hebles, Monica Dorado, Miguel Gallardo, Mercedes González-Martínez, Pacual Sánchez-Martín. Seminal quality in the first fraction of ejaculate. Systems Biology in Reproductive Medicine, 2015; 61 (2): 113 DOI:10.3109/19396368.2014.999390

Araştırmacılar Sperm Hareketini Arttıran Molekülü Tanımladı

Araştırmacılar sperm hareketliliği için gerekli olan molekülü tanımladı. Bu sayede doğum kontrolü ve kısırlık tedavileri için geliştirme yapılabilecek. Ulusal Sağlık Enstitüsü (NIH) tarafından fon desteği alan çalışmada sperm hücrelerinin aktivitesini arttırarak yumurtaya ulaşmasını sağlamak için gerekli olan hücresel anahtar keşfedildi. Bu gelişme sayesinde spermlerin hareketliliği sağlanarak kısırlık tedavileri ya da erkekler için doğum kontrolü tedavileri geliştirilebilecek.

Erkek üreme yolunun içindeki olgun spermlerin kısıtlı hareket kabiliyeti vardır. Bu hareket kabiliyetine rağmen, spermler dişi üreme yoluna girdiklerinde yeterli itiş gücüne sahip değillerdir. İşte spermler bu inanılmaz yolcuklarına başladıklarında ,ilk olarak yumurta tarafından salımlanan progesteron hormonuyla aktive edilmek zorundadır.

Science dergisinde yayınlanan araştırmada, progesteronun alfa/beta baskın protein 2 (ABHD2) ile bağlanması gerekir. Bu da sperm hücresinin dışında bulunur. Araştırma Kaliforniya Berkeley Üniversitesi, Yale Üniversitesi Tıp Fakültesi tarafından yürütüldü.

“Bu spermin dişi üreme yolunda, nasıl süper hareketli olduğunu açıklamak için önemli bir gelişmedir. ABHD2’yi bloke edecek yeni bileşenler geliştirerek, spermin yumurtaya ulaşmasını engelleyecek yeni kontraseptif metotlar geliştirebilir, ” diyor Doç. Dr. Stuart Moss, Aynı şekilde enzimin baypas yapabilecek ya da iyileştirebilecek bir tedavi geliştirerek spermin hareket kabiliyetini arttıracak kısırlık tedavi yöntemleri geliştirilebilir.

Kaynak :

  • GerçekBilim
  •  https://www.sciencedaily.com/releases/2016/03/160317150807.htm

Referans : M. R. Miller, N. Mannowetz, A. T. Iavarone, R. Safavi, E. O. Gracheva, J. F. Smith, R. Z. Hill, D. M. Bautista, Y. Kirichok, P. V. Lishko.Unconventional endocannabinoid signaling governs sperm activation via sex hormone progesterone. Science, 2016; DOI:10.1126/science.aad6887

İnsanların Seks ve Uykuyu Birbirine Bağlamalarının 3 Sebebi

Uyku ve seks daima birbirine dolaşık haldedir. Yatak odası; sık sık böylesi bir yakın samimiyet için kişinin evindeki en özel alan durumundadır. Herhangi birisine yatak odasında yapılacak en iyi iki şey nedir diye sorarsanız; vereceği cevabı tahmin edebilirsiniz.

Seks ve uyku arasındaki bu ilişkilendirmenin daha derin bir sebebi olabilir. Indiana University’den davranışsal nörobiyolog Dr. Sue Carter; seks sonrası yayılan bir hormonun biyolojik amaçlar için uykuyu kolaylaştırdığını söylüyor. Birçok ödüllü çalışmaya sahip olan Dr. Carter, stres hormonları ve bu hormonların ilişkileri teşvik etmeye nasıl yardımcı olduğu üzerine çalışmalarıyla ünlüdür ve kendisi “aşk hormonu” olarak bilinen nöropeptid oksitosin üzerine çığır açan çalışmalarıyla bilinir.

Dr. Carter; uyku ve seksin insan türünde çok sıkı bağları olmasının doğuştan gelen sebepleri olduğunu söylüyor. Elbette ki üzerine daha fazla araştırma yapılması gerekiyor, fakat Dr. Carter’a göre; oksitosin ile seks ve seksin uykuyu artırması arasında çok fazla bağ var.

İşte bu bağlardan üçü:

1. İyi bir seks sizi sakinleştirir

Oksitosin sayesinde cinsel ilişki sonrası mutluluk dalgası gelişir.

Orgazm anında yayılan oksitosin hormonu; stresi ve savunma güdüsünü azaltarak korkusuzca hareketi (güveni) güçlendirir. Bu durum da uykuya dalmak için en ideal anı oluşturur.

Geceleri sizi rahatsız eden düşüncelere dalmayan ya da ertesi gün yapmanız gerekenlerin stresine sokmayan bir beyinle yatabilmek; kaliteli bir dinlenme için en uygun zemini oluşturur.

2. Seks hormonları birincil uyku fonksiyonu olan onarımı teşvik eder

Dr. Carter’a göre; cinsel deneyim büyük bir oksitosin dalgasına sebep olur, ancak bu dalga uzun süre devam etmez.

Vücudumuz bir tür tepki halinde oksitosin yayılımı yapar ve bu tepki yüksek oranda rahatlatıcıdır. Örneğin; deliller, oksitosinin farklılaşmamış kök hücrelerini kalbin onarımında görev alan yeni hücrelere dönüştürmeye teşvik ettiğini ortaya koyuyor. Bilindiği gibi onarım uykunun temel görevlerinden birisidir. Tam olarak nasıl işlediği bilinmese de bu olayın hikayenin bir parçası olduğunu söyleyen Carter; bu ikili (seks ve uyku) arasında bu tarz bir ilişkinin de olduğunu düşünüyor.

3. Eğer seksin biyolojik amacı üreme ise, hareketsiz kalmak önemlidir

Normal, güvenli bir ortamda; ayak kıvrılmasıyla gelen orgazm ile salınan oksitosin güven duygusunu artırır. Ve bu durum kadınlarda daha yaygın olarak bir hareketsizlik hali oluşturur.

Söz konusu seks olduğunda fizyolojik amaç; üremedir. Ve eğer bir kadın hala pozisyonunu koruyorsa, bu amaç daha etkili bir şekilde başarılır. Çünkü hareket etmek spermin yumurtaya erişim sürecinde kaybolma ihtimalini güçlendirir ve yumurtaya ulaşma zamanını artırır. Öte yandan hareketsiz kalmak ise, spermin kaybolma ihtimalini düşürür ve daha kolay bir ulaşım ortamı sağlar.

Ek olarak; Dr. Carter; cinsel davranışın ovulasyon (yumurtlama) hormonlarını yayabileceğini söylüyor; seks eylemi, yumurtaların yumurtalıktan yumurta kanalına yollanmasını tetikler. Bu durum; “uyarılmış ovulasyon” olarak isimlendirilir ve birçok türde yaygın olarak görülür.

Oksitosinin biyolojisi, üremeyi kolaylaştıran bazı mekanizmalara ihtiyaç duyar. Ve bu kolaylaştırmalardan birisi de hareketsizliktir ve elbetteki uyku böylesi bir hareketsizlik için ideal durumu oluşturur.


Kaynak:

  • Bilimfili,
  • Van Winkle’s, “Three Reasons Why People Evolved To Connect Sex and Sleep”, https://vanwinkles.com/what-the-love-hormone-can-teach-us-about-sex-and-sleep

Ebeveynlerin Yaşadığı Çevrenin Çocuğun DNA’sını Nasıl Etkilediğine İlk Delil !

Kim olduğunuzu belirleyen yalnızca DNA’nız değildir, bulunduğunuz çevre de önemli bir role sahiptir. Yaşam biçimi, örneğin; stres ve beslenme biçimi gibi faktörler genlerinizin ifadesini değiştirebilir. Bu oldukça bilinir bir gerçek iken, bu değişimlerin gelecek nesillere nasıl aktarıldığı bilim insanlarının kafasını karıştırıyordu. Ve nihayet;Cell dergisinde yayımlanan yeni bir çalışma nelerin olduğuna dair bir kavrayış geliştirdi.

Embriyonun gelişiminde sperm ve yumurta hücrelerindeki bu değişimlerin silinmesine rağmen, bilim insanları DNA’nın bazı uzantılarının modifikasyonların sürmesine ve böylece de kalıtsal hale gelmelerine olanak tanıyarak bu yeniden programlamaya direndiğini ortaya çıkardı. Asıl önemlisi de, araştırmacılar; direnen genlerin bazılarının; içlerinde obezite ve şizofreni gibi hastalıkların da bulunduğu belirli hastalıklarla ilişkili oldukları bulgusuna ulaştılar.

DNA bir organizmayı oluşturmaya yetecek kadar kodlar içerirken, bütün genlerimiz aynı anda ya da aynı yerde aktif olmak durumunda değildir. Tam da bu noktada epigenetik devreye giriyor; DNA’daki bu modifikasyonlar; asıl DNA diziliminde bir değişiklik meydana getirmeden hangi genin aktif ya da inaktif olacağını değiştiriyor. Örneğin, metil grup olarak tanımlanan bir kimyasal grubu eklendiğinde veya çıktığında, DNA’ya onu okumak üzere görevli sistemlerin ulaşmasını engelleyerek genleri inaktive eder.

DNA metilasyonunun bu süreci yaşamımız boyunca devam eder, fakat bu durum çevremizdeki faktörlere bir tepki olarak da meydana gelebilir. Örneğin; açlık gibi stres oluşturan sıkıntılar metilasyon biçimini değiştirebilir, ve hamileliği sürecinde uzun süre açlık periyotları çeken annelerin kız çocuklarında şizofreni riskinde bir artış olduğu bulunmuştu. Fakat bununla da bitmiyor, laboratuvar koşullarında strese maruz bırakılan farelerin iki nesildeprese (keyifsiz) yavrular oluşturduğu görüldü.

Gözlemler kafaları karıştırdı, çünkü epigenetik verilerin sperm ve yumurta hücrelerini büyüten üreme hücrelerinde silindiği düşünülüyordu böylece de yavruya zarar verebilecek herhangi bir anormal metilasyonengellenecekti. Ortadaki bu gizemi çözmek adına, University of Cambridge‘den araştırmacılar; bu süreci, fare embriyolarının gelişiminde incelediler. Özellikle de embriyonun üreme hücrelerinde hayvanın yavru üretmesine sebebiyet veren şeylere odaklandılar.

Araştırmacılar; üreme hücrelerinin yeniden programlanma sürecinin yaklaşık yedi haftalık bir periyotta meydana geldiği bulgusuna ulaştılar. Bu aralık fazı, epigenetik değişimleri kolaylaştıran ya da sürdüren enzimlerin işlevselliğini engelleyen baskılayıcı bir ağın başlangıcını içeriyor. Ancak, araştırmacılar genomun (toplam gen) yaklaşık %5’inin yeniden programlamaya direndiği bulgusuna ulaştılar. Bu da şu anlama geliyor; bu bölgelerde meydana gelen herhangi bir metilasyon çıkarılamıyor ve böylece de gelecek nesilleri engelleme potansiyeliyle varlığını sürdürüyor.

Yakından bir inceleme üzerine, araştırmacılar bu direngen bölgelerin bazılarının, diyabet, obezite ve şizofreniyiiçeren belirli hastalıklarla ilgili olduğunu ortaya çıkardılar. Bu yeniden programlamadan “kurtulma”, çevresel faktörlerin bireyin yalnızca kendi sağlığı üzerinde etkisi olmadığını aynı zamanda gelecek nesilleri üzerinde de etkili olduğunu izah edebilmede yardımcı olabilir.


Araştırma Doi Numarası:  Ferdinand von Meyenn, Wolf Reik Forget the Parents: Epigenetic Reprogramming in Human Germ Cells Cell Volume 161, Issue 6, p1248–1251, 4 June 2015 DOI: http://dx.doi.org/10.1016/j.cell.2015.05.039
Kaynak:

  1. Bilimfili,
  2. Helen Thomson, “First evidence of how parents’ lives could change children’s DNA”, http://www.newscientist.com/article/dn27658-first-evidence-of-how-parents-lives-could-change-childrens-dna.html#.VYm-gvntmkr

Mikro Motorlar Spermleri Amacına Ulaştıracak!

Milyonlarca çift çocuk sahibi olmak için tıbbi yardımlara başvuruyor. Bu durumun yarısı spermlerin başarısızlığı neticesinde oluşuyor. Bunun en büyük nedeni ise spermlerin hareket sorunu, yani yumurtaya ulaşamaması. Ancak Nano Letters dergisinde çıkan bir çalışmaya göre artık spermler yumurtaya ulaşabilecek hem de kimyasal bir yapı sayesinde! Alman ekibin geliştirdiği bu yöntem birçok çiftin hayallerine kavuşmasına yardımcı olacağa benziyor.

Yöntem, bir metal spiralın spermin kuyruğuna bağlanarak onu yumurtaya ulaştırması süreçlerini içeriyor. Ancak bu o kadar basit değil. Bu metalin spermi yumurtaya ulaştırması için bilim insanlarının manyetik alanlar oluşturması gerekiyor. Sperm yumurtayı dölledikten sonra da metal, kuyrukta kayıp gidiyor. Ayrıca oluşturulan manyetik alan hiçbir hücreye zarar vermiyor.

İlk denemelerden beklenen sonuç alındı ancak ekip daha çok çalışmaları gerektiğini söylüyor. Bir problem, anne vücudunun bu mikro motora nasıl tepki vereceği. Ayrıca motorun hiçbir sperme zarar vermeden bu işlemi yapması da önemli. Henüz insan vücudu içerisinde denenmeyen yöntem, laboratuvar koşullarında sorun oluşturuyor gibi görünmüyor. Ekip sistemin nasıl çalıştığını ise aşağıdaki video ile meraklılarına gösteriyor.

 

Kaynak:

  1. Popularscience
  2. Mariana Medina-Sánchez, Lukas Schwarz, Anne K. Meyer, Franziska Hebenstreit, and Oliver G. Schmidt Cellular Cargo Delivery: Toward Assisted Fertilization by Sperm-Carrying Micromotors Nano Lett., 2016, 16 (1), pp 555–561 DOI: 10.1021/acs.nanolett.5b04221

Plastik Kullanımı Erkekleri Kısır Yapıyor mu?

Son zamanlarda yapılan araştırmalar genç erkeklerin plastik kullanımından ötürü kimyasallara maruz kalmasının düşük sperm sayısından sorumlu olabileceği endişelerini yeniden alevlendirdi. Ancak, Edinburgh ÜniversitesiErkek Üreme Sağlığı Grup Başkanı, Richard Sharpe,  plastiğin bu konuda suçlu olup olmadığına karar vermenin bu kadar kolay bir mesele olmadığını söylüyor.

Plastikler günlük hayatımızın kumaş parçası gibidir ve birçok temel işlevleri vardır. Modern dünyamız plastiğin, farkında bile olmadığımız,  binlerce kullanım şekli olmadan var olamazdı. Plastikler, çocukların oyuncaklarında, elektrik tesisatının yalıtımında, kullanılan gıda kaplarında, eldiven, şırınga, tablet, kan torbaları ve kapsüller gibi bazı temel tıbbi ürünlerde yaygın şekilde kullanılmaktadır.

Peki, plastiğin insan sağlığı için gizli tehlikeleri var mıdır, özellikle de erkek doğurganlığı konusunda?

Sharpe’a göre, bu soruya cevap vermek şaşırtıcı bir şekilde zordur çünkü her insan plastikten türeyen kimyasallara maruz kalmaktadır. Bu durum, bu kimyasallara maruz kalmamış, karşılaştırma için kullanılabilecek bir kontrol grubu dünya üzerinde yok demektir.

Muhtemelen çoğu insan plastikten türeyen kimyasallara nasıl maruz kaldığını anlamıyor. Sonuçta, yemek kaplarını ya da elektrik kablolarının çevresindeki plastikleri yemiyoruz. Bu noktada, kimyasal olarak adlandırılan şeyplastikleştiricilerdir. Plastikleştiriciler plastiklerin dirençli olmasını sağlayan, kırılmalarını zorlaştıran ve ömürlerini uzatmak için kullanılan kimyasallardır. Bu doğrultuda düşünüldüğünde daha esnek plastiklerin daha fazla plastikleştirici içerdiği söylenebilir.

Plastikleştiriciler zamanla plastikten süzülür ve insan vücuduna nüfuz edebilir hale gelirler. Bu durum, örnek olarak, aynı plastik şişenin sürekli olarak kullanılması, şişenin zamanla daha kırılgan hale gelmesine ve bükülüp kırılmasına neden olur. En yaygın kullanılan plastikleştirici, birçok farklı kullanımda ve formda görülen ftalattır.

Ftalatın doğurganlık üzerine etkileri daha önce de laboratuar fareleri üzerinde incelenmişti. Bu incelemeler belirli ftalatlara maruz kalmanın gebelik için gerekli olan sperm sayısının azalmasına ve üreme bozukluklarına neden olduğunu gösterdi. Ancak, akıllarda bir soru kaldı, hamile kadınlar da aynı ftalatlara maruz kaldıklarına göre erkeklerdeki üreme bozukluklarının nedeni bu durum olabilir mi?

plastik-kisir-yapar-mi-bilimfilicomBu soruyu cevaplamak için vücutlarına ftalat sızan hamile kadınları incelemek ve onların oğullarında üreme bozukluğu olup olmadığına bakmak, eğer varsa bunu ftalatla ilişkilendirmek gereklidir. Bazı çalışmalarda, ancak hepsinde değil, bu ilişkiye rastlanmıştır. Ancak sorun şu ki, bu yaklaşım hiçbir zaman ftalat çözülümünün üreme bozukluğuna neden olduğunu kanıtlayamamıştır. Daha da önemlisi, diğer kanıtlar tamamen ters yönde işaret eder.

Ftalat, farelerde testisleri etkileyerek erkek seks hormonunun –testosteron– azalmasına ve dolayısıyla erkek üreme bozukluğuna neden olmaktadır. Bu etkiyi oluşturabilmek için, hamile fareler, hamile kadınların maruz kaldığından 50,000 kat daha fazla ftalata maruz kalmak zorundadırlar. İnsanlar ise, farelerin aldığıyla aynı seviyede ftalat emilimi gerçekleştirdiklerinde testosteron üretimlerinde herhangi bir değişiklik olmaz. Erkek maymunlar da aynı şekilde, anneleri yüksek seviyede ftalata maruz kalsa bile üreme sorunu yaşamamışlardır.

Sharpe, bütün bu sonuçlara dayanarak, ftalatı yasaklama ya da kısıtlamanın yanlış olacağını ifade ediyor. Sharpe’ın araştırmasına göre, birçok araştırmanın aksine, ftalat %100 güvenli bir kimyasal olmasa bile insan üreme bozukluklarında bir etkisi yoktur.


Kaynak: Bilimfili, Richard Sharpe, “Are Plastics Making Men Infertile?” http://www.iflscience.com/health-and-medicine/are-plastics-making-men-infertile
Akademik Kaynak: Sharpe, Richard M. “Sperm counts and fertility in men: a rocky road ahead.” EMBO reports 13.5 (2012): 398-403.