Antep fıstığı

Anacardiaceae familyasının bir üyesi olan antep fıstığı, sadece lezzetli bir yemiş değil, aynı zamanda hem botanik özelliklerini hem de kültürel önemini kapsayan zengin bir etimoloji ve tarihe sahip bir varlıktır. Antep fıstığının bilimsel adı Pistacia vera’dır; burada “Pistacia”, Yunanca “pistákē” kelimesinden türetilmiştir ve “vera”, Latince’de “doğru” anlamına gelir ve Pistacia cinsindeki diğer yemişler arasında orijinalliğini gösterir.

Antep fıstığının tarihi de lezzetleri kadar zengin ve çeşitlidir. Orta Asya kökenli antep fıstığı, binlerce yıldır değerli bir lezzet ve zenginlik ve refahın sembolü olmuştur. Tarihsel kayıtlar, antep fıstığının M.Ö. 7000 yılına kadar uzanan antik İran’da (günümüz İran’ı) yetiştirildiğini ve bu durumun onları insanlar tarafından bilinen en eski çiçekli fındık ağaçlarından biri haline getirdiğini göstermektedir. Sadece lezzetleri nedeniyle değil, aynı zamanda sindirime yardımcı olmak ve kalp sağlığını iyileştirmek de dahil olmak üzere sözde sağlık yararları nedeniyle de değer görüyorlardı.

Antep fıstığı, MS 1. yüzyılda Roma İmparatorluğu sayesinde İran’dan Akdeniz’e yayıldı ve sonunda 19. yüzyılın ortalarında Amerika Birleşik Devletleri’ne ulaştı. Günümüzde antep fıstığının başlıca üreticileri arasında İran, Amerika Birleşik Devletleri (özellikle Kaliforniya), Türkiye ve Suriye bulunmaktadır; bu durum, cevizin çeşitli iklimlere uyum sağlama yeteneğini ve devam eden küresel popülaritesini yansıtmaktadır.

Botanik Özellikler

Pistacia vera ağacı yaprak döken bir ağaçtır ve 10 metreye kadar yüksekliklere ulaşabilir. Kurak iklimleri tercih eder ve dioiktir, yani ayrı erkek ve dişi ağaçlar vardır. Ağacın meyvesi, yenilebilir kısmın aslında bir yemiş değil, olgunlaştığında bölünerek açılan sert, bej bir dış kabuk içinde bulunan bir tohum olduğu sert çekirdekli meyvedir; bu, açılma olarak bilinen bir olgudur.

Besin değeri

Antep fıstığı son derece besleyicidir; zengin bir protein, lif, antioksidan kaynağı ve B6 vitamini, tiamin, fosfor, bakır ve potasyum gibi çeşitli vitamin ve mineraller sunar. Sağlık açısından faydaları, kalp sağlığı, kilo yönetimi ve hatta bazı kronik hastalıkların riskini azaltmadaki rollerini vurgulayan çok sayıda çalışmayla desteklenmektedir.

Kültürel önem

Antep fıstığı, besin değerinin ötesinde birçok toplumda önemli bir kültürel öneme sahiptir. Genellikle refah ve sağlıkla ilişkilendirilir ve Orta Doğu tatlılarından Batı hamur işlerine kadar dünya çapında çeşitli mutfak geleneklerinde yaygın olarak kullanılır.

İleri Okuma

  1. Kafkas, S., Perl-Treves, R., & Kurz, S. M. (2002). Phylogenetic analysis of the genus Pistacia by AFLP fingerprints. Plant Systematics and Evolution, 231(1-4), 81-97.
  2. Tous, J., & Ferguson, L. (1996). Mediterranean fruits. In J. Janick (Ed.), Progress in new crops (pp. 416-430). ASHS Press.
  3. Parfitt, D. E., & Badenes, M. L. (1997). Phylogeny of the genus Pistacia as determined from analysis of the chloroplast genome. Plant Systematics and Evolution, 206(1-4), 205-219.
  4. Stone, D. E. (1978). The evolution and systematics of the genus Pistacia (Anacardiaceae). Botanical Review, 44(3), 359-383.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

RADYUM KIZLARI

Onsekiz yaşında bir genç olan Mae Kaene, 1924 yılının yaz aylarında pek çok yaşıtı arkadaşının çalıştığı Waterbury Saat Fabrikası’nda işe girmişti. İş oldukça kolay görünüyordu: Kol saati kadranını bir fırça ile karanlıkta parlayan boya ile boyamak… Ücreti de fena sayılmazdı, 40 saatlik haftalık çalışma karşılığı 18 dolar alacak, üstelik de her bir boyadığı saat kadranı başına da ilaveten 8 sent kazanacaktı.

Savaş yeni bitmiş, askerlerin cephede, siperlerinde iken taktığı son teknoloji ürünü karanlıkta parlayan saatler moda olmuş, herkes bir Waterbury saati ister olmuştu. Artan talebi karşılamak için Waterbury Saat Fabrikası üretim tesislerini genişletmiş ve el oyalayıcı bu işi üstlenecek çok sayıda 20’li yaştaki genç kızı işe almıştı.

Radium Girls.preview

Waterbury Saat Fabrikası’nda çalışan genç kızlar, saat kadranlarını karanlıkta parlaması için boyuyorlardı.

Karanlıkta parıldayan bu mucizevi boya, çinko bir bileşim karıştırılmış radyoaktif radyum tuzlarından ibaretti. Bu karışımda, radyum atomlarından salınan parçacıklar, çinko atomlarının enerji seviyesini artırarak titreşmelerini sağlıyor, bu da ortama yeşilimsi bir ışık yayılmasını sağlıyordu. Yayılan ışık, çok kuvvetli olmadığından gündüzleri görünmüyor, ancak geceleri parıldayarak saat kadranının görülebilir hale gelmesini sağlıyordu. Düşman tarafından fark edilmeden askerlerin günün hangi saatte olduklarını anlamaya yarayan bu kimyasal karışım, savaşın bitmesiyle lüks evlerde aranan bir dekorasyon malzemesi haline gelmiş, artan talep firmanın hızla büyümesini sağlamıştı.

ddfd

1920’lerden radyum içeren bir güzellik kremi reklamı

Genç Mae, yeni işinden memnun değildi. Arkadaşları, saat kadranını en dikkatli ve muntazam şekilde boyamak için uğraşıyor, boyaya daldırdıkları fırçanın ucunu dudakları yardımıyla sivrileştirip rakamları öyle boyuyorlardı. Oysa Mae, boyanın tadını acı, kıvamını pütürlü ve iğrenç bulduğu için fırçayı ağzına sokarak sivrileştirmek istemiyor, bu da boyadığı saatlerin muntazamlığını bozuyor, boyama hızını azaltıyordu. Arkadaşları mesai sonrasında ellerinde kalan fazla boyayı parlaması için dişlerine, saçlarına sürüyor, tırnaklarını ışıltılı bir manikür için bu boyayla boyuyor, hatta pahalı parfümerilerde satılan radyumlu mucizevi güzellik kremlerine, toniklere paraları yetmediği için yüz ve boyunlarına bu boyaları sürüyorlardı. Oysa Mae boyayı ne tatmak ne de ona dokunmak istiyordu.  Birkaç hafta sonra, ustabaşı günde ancak 8 kadran boyayabilen Mae’yi yanına çağırarak başka bir iş bulmasını önerdi, zira diğer işçiler neredeyse 100 saat kadranını bir günde bitirebiliyorlardı. Zaten yaptığı işi sevmemiş olan Mae, bu fırsatı kullanarak kadran boyama işinden istifa ederek aynı şirketin idari ofislerinden birinde memurluk yapmaya başladı.

Radyuma bağlı çene kemiği tümörü

Radyuma bağlı çene kemiği tümörü

Mae işten ayrıldıktan kısa bir süre sonra iş arkadaşları birer birer gizemli hastalıklara yakalanmaya başladı. Ağızlarında yaralar açılıyor, dişleri dökülüyor, çene kemikleri eriyor, pek çoğunda tedaviye yanıt vermeyen derin bir kansızlık baş gösteriyordu.  Beş yıldır fabrikada saat boyayan Frances Splettstocher, ağrıyan dişi ve çenesi nedeniyle dişçiye gitmiş, çürükten şüphelenen dişçi, ağrıyan dişi çekerken Frances’in çene kemiği kopmuş ve yanağında kapanmayan bir yara açılmıştı.  Pek çok başka mesai arkadaşı da benzer dertlerden muzdaripti; çene kemikleri veya diğer kemikleri eriyor, durduk yerde kırılıyor, parçalanıyor veya tümöre dönüşüyordu. 1924 yılı sonunda, fabrika işçilerinin yedisi bu gizemli hastalık nedeniyle ölmüştü bile. Artan ölüm ve hastalık vakaları dikkatleri çekmesine rağmen, kimse 19. yüzyılın mucizevi buluşu olan radyoaktif radyumun bu gizemli hastalıkların nedeni olduğuna inanmıyordu.

Curielerin müthiş keşfi: Radyum

Radyum, 1898 yılında Marie Curie ve eşi Pierre Curie tarafından bulunmuştu. O dönemde, çeşitli radyoaktif maddeler üzerinde deneme yapan Curieler, bir uranyum tuzu olan uranit örneği üzerince çalışıyorlardı. Tuzdan uranyumu izole etmelerine rağmen kalan maddenin hala radyoaktif özellikler gösterdiğini fark ettiler, detaylı incelemeler sonunda bunun yeni bir radyoaktif element olduğunu keşfettiler. 26 Aralık 1898’da Fransa Bilim Akademisi’ne bu yeni elementi sundular. Elementin ismi, Latincede ışın anlamına gelen “radius” kelimesinden ilham alarak radyum olarak belirlendi.

Radyum

Kadranı radyum içeren boya ile boyanan saatler, geceleri rahat okunduğu için çok revaçtaydı.

Gecenin karanlığında soluk yeşil ışıldayan bu yeni element Curieleri büyülemişti.  İçinde radyum bulunan cam kavanozları yatak başında gece lambası olarak kullanıyorlar, radyum dolu tüpleri çekmecelerinde tutuyor, ceplerinde taşıyorlardı. Marie Curie, otobiyografisinde laboratuvarındaki yeşil ışıltılardan bahsediyor:

“En sevdiğimiz şeylerden biri gece çalışma odamıza girmekti, duvar dibindeki masanın üzerinde duran şişelerden yayılan soluk yeşil parıltıyı görmeye bayılıyorduk. Bu, bizim için yepyeni ve müthiş bir şeydi… Sanki karanlıktaki periler gibiydiler.”

 

Ülser

Radyum: romatizma, lumbago, eklem ağrısı, soğuk algınlığına bire bir….

 

 

 

 

 

 

 

Pierre Curie, parıldayan bu şişelerin ışık dışında havayı da elektriklediğini fark etti.  İçinde bir elektrometre olan bir kutu imal etmişti ve bu kutuyu parıltılı tüplere yaklaştırdığında, elektrometreden zayıf bir elektrik akımı geçtiğini fark etti.  Bu fenomene “radyoaktivite” adını verdiler.

Çoğu kimse, bu denli yüksek enerji içeren bir maddenin mutlaka müthiş güçleri olacağında hemfikirdi. Hatta Pierre Curie,  koluna 10 saat boyunca bir parça radyum bağladıktan sonra kolunda yanık olduğunu fark edince bu maddenin mutlaka kansere iyi geleceğine kanaat getirmişti. Tüm Avrupa ve ardından Amerika’yı bir radyum çılgınlığı sardı.  Pek çok firma, el birliği ile güzellik kremlerinden diş macunlarına, çukulatadan boğaz pastillerine kadar radyum içeren ürünler satmaya başladı. Bu firmaların iddiasına göre radyum siyatiğe, lumbagoya, gut hastalığına, romatizmaya, hipertansiyona, kansere, körlüğe…. kısaca aklınıza ne gelirse, tüm hastalıklara iyi geliyordu. Radyum içeren su damacanaları şifa niyetine evlere girdi, kaplıcalarda radyum tuzu kullanılmaya başladı. ( Dönemin radyum içeren ürünler çılgınlığını görmek için şu sayfaya göz atabilirsiniz.)

drink_Revigorato

O yıllarda sıkça rastlanan bir radyoaktif su damacanası reklamı: “Sağlık için radyoaktif su için…. Son yılların en önemli buluşu.”

Bu radyum çılgınlığı sürerken, bir Alman biliminsanı radyum içeren ve geceleri parlayan bir boya imal etmeyi başardı. Amerika’nın savaşa girmesinden kısa bir süre sonra, önce New Jersey’de bulunan US Radium firması parlak kadranlı saat üretme içine girecek ve savaş sonrası ekonomisinde iş arayan genç kızları  “Undark” adını verdiği radyum boyasını saat kadranındaki rakamlara sürmeleri için işe alacaktı.

Dii

Radyum içeren diş macunu

Gizemli bir hastalık…

Radyum kızları teker teker hastalanmaya başladıklarında doktorların aklına radyumun bu hastalıkların nedeni olabileceği en başta gelmedi.  Çoğu doktor hastalanan kızlara dişeti iltahabı, ülser hatta cinsel yolla bulaşan bir hastalık olan frengi teşhisi koyuyordu.  Ancak vaka sayısı artmaya başlayınca US Radium, Harvard Üniversitesi’deki bir grup biliminsanına bu esrarengiz hastalığın nedenini araştırma görevi verdi. Yapılan analizlerde fabrikada çalışan kızların ciltlerinde, saçlarında çok yüksek oranda radyum saptandı. Hatta  soluk verdiklerinde akciğerlerinden gene radyoaktif bir madde olan radon gazı çıktığı bulundu.

Araştırmayı yapan doktorlardan biri olan Dr. Harrison Martland bir adım daha ileri giderek daha önce fabrikada çalışmış ve esrarengiz hastalık sonucu beş yıl önce ölmüş olan bir genç kızın kemiklerini mezardan çıkartarak incelemeye gönderdi. Sonuç beklediği gibi çıkmıştı, beş yıldır gömülü olmasına rağmen kemikler yüksek oranda radyasyon yayıyordu.

Bu bulguların ışığında, genç kızların esrarengiz ve korkunç şekilde ölmelerinin nedeninin radyum içeren boya olduğu yavaş yavaş kabul görmeye başladı.  Fabrikada çalışan tüm genç kızlarda çeşitli hastalık belirtileri görülüyor,  çene kemiği erimesi, kapanmayan ağız yaraları gibi en vahim semptomlar boyadıkları rakamlar kusursuz olsun diye fırçayı ağzında sivrileştiren kızlarda ortaya çıkıyordu.

Radyum: 88

Bugün radyum elementinin neden bu tip belirtilere neden olduğunu biliyoruz:

Radyum

Radyum

Radyoaktif elementlerin en belirgin özelliği yüksek enerjili parçacıklar salarak, yani ışınım yaparak başka elementlere dönüşmeleridir. Radyoaktif maddeler üç çeşit ışınım yaparlar: alfa parçacıkları, beta parçacıkları ve gama ışınları. Bunlardan gama ışınları en yüksek enerjili ışınımlar olup kumaş, cilt ve hatta yumuşak dokuların içinden geçebilirler ve ancak kurşun tabaka ile durdurulabilirler. Beta parçacıkları daha düşük eneriye sahiptir, kağıt gibi ince tabakalardan geçebildikleri halde aluminyum folyo gibi ince materyallerle durdurulabilirler. Alfa parçacıkları ise en düşük enerjili parçacıklardır, ince bir kağıt katman, elbise ve hatta cilt yüzeyi bile onları durdurabilir.

5050_62_116_radiation_penetration

Radyum, %90 oranında alfa parçacığı yayar. Aslında direkt temas ile vücut içine çok fazla nüfuz etmezken, ortamda radyum tozu varsa solunum sırasında akciğerlere girebilir, veya dudaklara sürülen fırça yüzünden yutulabilir.  Bir defa vücuda girdi mi, ciddi sorunlara neden olur. Zira radyum elementi kalsiyum elementine çok benzer, ikisi de alkali metal grubundandır ve kübik kristal yapılara sahiptirler. Radyum, yutulduğu zaman vücut tarafından kalsiyum gibi metabolize edilir ve kalsiyum yerine sinir iletimi, kas kasılması ve kemik metabolizmasına dahil olur. Vücutta metobolize olan 1600 yıllık yarı ömürlü Radyum 226 , radyoaktif bozunma ile yavaş yavaş radon gazına dönüşür ve radon da solunum ile dışarı atılır.

Kemiklere yerleşen kalsiyum, normalde kemik yapısının güçlenmesini sağlarken radyum tam tersini yapar. Oturduğu yerden çevresindeki kemik dokusunu alfa parçacıkları ile bombalar, buradaki kemik dokusunda delikler meydana getirir ve kemiğin erimesine neden olur. Aynı zamanda kemik içindeki iliği de öldürerek kan yapımını bozar.  Radyumlu fırçayı dudakları işle sivrileştiren genç kızların çenelerinin eriyip düşmesine, kemiklerinin durduk yerde kırılmasına, kansızlık ve lösemi nedeniyle ölmelerine şaşırmamak lazım!

Dr. Martland, yapılan  incelemelerin sonucunda saat boyayan genç kızların esrarengiz hastalıkların nedeninin radyum olduğu şüpheye yer bırakmayacak şekilde tespit etmişti. Bulgularını 1925 yılında JAMA (Journal of American Medical Association) dergisinde yayınladı.

Waterbury fabrikası

Waterbury fabrikası

Radyum Kızları, US Radium’a Karşı

Bulguların yayınlanmasını takiben çekişmeli bir hukuk savaşı başladı. Daha önce fabrikada çalışmış, ciddi şekilde hasta olan ve basın tarafından “Radyum Kızları” ismi takılmış olan beş genç kız (Grace Fryer, Quinta McDonald, Albina Larice , Edna Husman ve Katherine Schaub)  Waterbury fabrikasını dava ettiler. Kısa bir süre sonra davaya hastalanmış başka eski çalışanlar da katıldı. Davacılar, kişi başına 250.000 dolar tazminat talep ediyorlardı.  Ancak fabrikanın arkasındaki politik ve maddi destek çok güçlü idi ve dava uzadıkça uzuyordu. Dava sürerken Quinta’nın iki kalça kemiği de kırıldı, Albina tamamen yatalak hale geldi. Edna artık neredeyse yürüyemez hale gelmişti ve fabrikada çalışmayı bırakalı yıllar olmasına rağmen geceleri hala saçları parıldıyordu.  Çene kemiği kopmuş olan Katherine, avukatına  “Eğer 250.000 doları kazanırsam cenazeme bir sürü gül alabilirim değil mi?” diye soruyordu.

Mae

Son Radyum Kızı Mae Keane, 1 Mayıs 2014’te, 107 yaşında hayata gözlerini yumdu.

Dava, çekişmeli bir şekilde üç yıl sürdü, bu sırada davalı genç kızlardan 13 tanesi radyum zehirlemesine bağlı çeşitli nedenlerle hayatını kaybetti. 1928 sonbaharında, dava  nihayet sonuca bağlandı ve jüri US Radium firmasının her bir davalıya 10.000 dolar tazminat ödemesine,  ölene kadar da 600 dolar aylık bağlamasına ve tüm tıbbi bakım ücretlerini de üstlenmesine karar verdi.  İlaveten, radyum boyası kullanımına ilişkin ciddi düzenlemeler getirildi. Undark boyası ise 1960 yılına kadar saatlerde kullanılmaya devam edecekti.

Gelelim radyum boyalı fırçayı yalamaktan nefret ettiği için kendisinden beklenen performansı gösteremediği için işten atılan Mae Kaene’ye…

18 yaşında Waterbury fabrikasında saat boyamaya başlayan Mae, birkaç hafta sonra işten ayrılmış olmasına rağmen 30’lu yaşlara geldiğinde tüm dişlerini kaybetti. İlerleyen yaşlarda meme ve kalın bağırsak kanserine yakalanmasına rağmen 107 yaşına dek yaşadı ve 1 Mayıs 2014 tarihinde hayata gözlerini yumdu.

“Hepimiz çok gençtik, boyanın ne olduğu hakkında hiç bir fikrimiz yoktu….”

                                                                                                                                              — Mae Keane

 

 

 

Kaynaklar:

  1. AçıkBilim
  2. Denise Grady, New York Times: Mae Keane, Whose Job Brought Radium to Her Lips, Dies at 107 
  3. Denise Grady, New York Times: A Glow in the Dark, and a Lesson in Scientific Peril
  4. Nancy Burban, Funeralfund: Mae Keane, Believed To Be Last Of Waterbury’s Radium Girls Dies at 107
  5. Dissident Media: The “miraculous powers” of radioactivity
  6. Ann Quigley, Waterbury Observer: After Glow 
  7. Martland H.S., Conlon P, Knef J.P.  Some unrecognized dangers in the use and handling of rdioactive substances: With especial reference to the storage of insoluble products of radium and mesothorium in the reticulo-endothelial system.  JAMA.1925;85(23):1769-1776.
  8. Deborah Blum, Wired: The Radium Girls
  9. Deborah Blum, Wired: Life in the Underdark
  10. Deborah Blum, Wired: A Dazzle in the Bones

DNA Delilleri Tarih Kitaplarımızdaki Açıkları Doldurabilir mi?

Eğer yeterince geçmişe giderseniz, bütün insanların ortak bir atası olduğunu görürsünüz. Fakat bazı populasyonlar, geçmişte yaşadıkları ve onları daha çok bir araya getiren olaylar sebebiyle birbirleriyle daha benzerdirler. 17 Eylül’de Current Biologyon ‘da yayımlanan bir araştırma; DNA kanıtlarının geçmişteki önemli olayların yeniden yapılandırılmasında kullanılabileceğini ortaya koydu. Bu bulgular; insan genomunun tarihteki açık noktaları ortaya çıkarabileceğini gösteriyor.

Oxford Üniversitesi’nden George Busby; bugün elimizdeki istatistiksel araçlarla Avrupa’daki günümüz insanının mozaik bir yapıya sahip olan genlerini hangi tarihsel olayların ortaya çıkardığını gösterebilecek durumda olduğumuzu söylüyor. Böylece, hem arkeolojik hem de tarihsel açıdan ayrıntılı olarak incelenmiş bir bölgenin yeniden yapılandırılmış genetik geçmişinin ortaya koyulması, tarihsel kayıtları yeterince iyi tutulmamış ve genetiğin belki de tarihi olayları ortaya çıkarmanın tek yolu olduğu bölgelerde, bilinmeyen tarihi olayları ortaya çıkarma konusuna ışık tutabilir.

Araştırma ekibi; kromozomlar arasındaki fiziksel yakınlığa ve bunlar arasındaki ilişkilere dayalı bir yöntemle populasyonlar arasındaki tekil genetik varyantları karşılaştırdılar. Bu bilgi, hem genetik olarak birbirine çok benzeyen populasyonların, hem de bir kıtanın, populasyonlar arasında kolaylıkla ortaya koyulamayan ilişkilerinin anlaşılmasında kullanılabilir.

Bu yeni çalışma, bütün Avrupa populasyonlarının, zaman içerisinde insanların göçleri ve yerleşmeleri ile karışmış olduğunu ortaya koyuyor. Genellikle bu karışım birbirine yakın yaşayan gruplar arasında olmuştur, ancak, zaman zaman, populasyonlar, daha uzak bölgelerden gelen istilacı populasyonların izlerini de taşır.

Makalenin deneyimli yazarlarından Cristian Capelli:

“Tıpkı, farklı kültürlerin birbirlerinin izlerini taşıması gibi, bugün de Avrupa’da yaşayan insanların genomlarında da Avrupa içi ve dışı ataların genlerini görüyoruz” diyor.

Araştırma sonuçları hem insanlık tarihi hem de sıradan insanın anlaşılmasında önemli kavrayışlar sağlıyor.

Busby:

“Tarih genellikle kazananlar ve elitler tarafından yazılır, ve sıradan insanın günlük yaşamı bu tarih yazımında yer almaz. Populasyonların DNA’larını inceleyerek ve farklı insan gruplarının tarihsel anlamda birbirleri ile olan ilişkilerini ortaya koyarak, biz tüm insanlığın hikayesini anlatıyoruz” diyor.

Örneğin, araştırmacılar Moğolların Orta Asya’da yaşayan tüm gruplarla bir etkileşimi olduğuna dair deliller buldular. Üstelik, Moğolların Avrupa’ya iki dalga şeklinde göç etmişlerdir. Bunlardan birisi Cengiz Han dönemindeki yayılmalara, diğeri de MÖ binli yıllardaki Çuvaşlar, Ruslar ve Mordovyalıları içeren Kuzeydoğu Avrupa toplumları zamanındaki yayılmalara denk düşmektedir.

Araştırmacılar ayrıca, Akdeniz Avrupalıları ile Batı ve Kuzey Afrika’dan gelenlerin tarih boyunca birçok kez karıştığına dair deliller elde ettiklerini ortaya koyuyorlar. Bölgenin genetik geçmişindeki önemli olaylardan birisi olarak, araştırmacılar, Slavik yayılmanın Avrupa’nın genetik geçmişinde bıraktığı izleri gösteriyorlar.

Bu bulgular gösteriyor ki, göç ve populasyonların karışımı insanlık tarihi boyunca istisnai bir olay değil olagelen doğal bir süreçtir.


Kaynak: Bilimfili

Araştırma Referansı: Busby et al. The Role of Recent Admixture in Forming the Contemporary West Eurasian Genomic Landscape. Current Biology, September 2015 DOI: 10.1016/j.cub.2015.08.007