Nörom

Bir nöroma, sinir dokusundan kaynaklanan iyi huylu bir büyüme veya tümördür. İyi huylu olmasına, yani kanserli olmamasına rağmen, bir nöroma, konumuna ve boyutuna bağlı olarak ağrıya, rahatsızlığa ve diğer semptomlara neden olabilir.

Nörom Türleri:

  • Morton Nöroması: Bu, en yaygın nöroma türüdür ve ayakta, tipik olarak üçüncü ve dördüncü ayak parmakları arasında görülür. Kronik tahriş, travma veya aşırı basınçtan kaynaklandığına inanılıyor. Semptomlar arasında ayağın ucunda yanan bir ağrı, ayak parmaklarında uyuşma ve ayakkabınızdaki bir çakıl taşının üzerinde duruyormuş gibi hissetme yer alır.
  • Akustik Nöroma (Vestibüler Schwannoma): Bu nöroma, iç kulaktan beyne giden vestibülokoklear sinir üzerinde gelişir. Büyüdükçe işitme ve dengeyi etkileyebilir. Semptomlar işitme kaybı, kulak çınlaması ve dengesizliği içerebilir.
  • Palisaded Encapsulated Neuroma (PEN): Bu, genellikle yüzde görülen iyi huylu bir kutanöz (cilt) nöromadır.
  • Travmatik Nöroma: Bu nöroma, önceki bir yaralanma veya ameliyat bölgesinde ortaya çıkar. Vücudun yaralanmaya verdiği tepkidir ve geleneksel anlamda bir tümör olmasa da yine de ağrıya neden olabilir.

Nedenler:

  • Travma: Bir sinirin yaralanması nöroma oluşumuna yol açabilir.
  • Tekrarlayan travma veya tahriş: Morton nöromasında görüldüğü gibi sürekli kompresyon veya tahriş oluşumuna yol açabilir.
  • Ameliyat: Bazen bir sinir kesildikten sonra ameliyat yerinde bir nöroma oluşabilir.
  • Genetik yatkınlık: Örneğin, nörofibromatozis tip II, akustik nöroma riskini artırır.

Belirtiler:

Semptomlar, nöromanın tipine ve konumuna göre değişebilir:

  • Nöroma bölgesinde ağrı veya rahatsızlık.
  • Özellikle Morton’un nöroması durumunda karıncalanma veya uyuşma.
  • Özellikle akustik nöroma ile denge kaybı veya baş dönmesi.
  • İşitme kaybı, öncelikle nöroma işitsel bir sinir üzerindeyse.

Teşhis:

  • Fizik muayene: Doktorunuz hassasiyet, uyuşukluk veya bir kitlenin varlığını değerlendirecektir.
  • Görüntüleme: Nöromayı görselleştirmek için MRI veya ultrason kullanılabilir.
  • İşitme testleri: Özellikle bir akustik nöromadan şüpheleniliyorsa.

Tedavi:

  • Ayakkabı değişiklikleri: Özellikle Morton’un nöroması için daha geniş ayakkabılar veya ortotik ekler kullanmak yardımcı olabilir.
  • İlaç tedavisi: Reçetesiz satılan ağrı kesiciler veya bazı durumlarda nöroma bölgesine kortikosteroid enjeksiyonları.
  • Terapi: Fizik tedavi teknikleri bazen semptomları hafifletmeye yardımcı olabilir.
  • Cerrahi: Konservatif tedaviler yardımcı olmazsa, nöromanın cerrahi olarak çıkarılması gerekebilir.

Komplikasyonlar:

Tedaviden sonra bile nöromalar bazen tekrarlayabilir. Ameliyat durumunda, her zaman enfeksiyon, kanama veya nüks riski vardır.

Nöromalar, sinirlerden kaynaklanan iyi huylu büyümelerdir. Kanserli olmasalar da, ciddi rahatsızlığa veya başka semptomlara neden olabilirler. Tedavi, ayakkabı değişiklikleri ve fizik tedavi gibi konservatif yaklaşımlardan cerrahi olarak çıkarmaya kadar uzanır.

Kaynak:

  1. Fazal, S. A., Khan, I., & Thomas, C. (2018). Morton’s neuroma. BMJ, 361.
  2. Lin, D., & Hegarty, J. L. (2007). The epidemiology of acoustic neuroma. Otolaryngology-Head and Neck Surgery, 137(5), 865-869.
  3. Zanetti, M., & Ledermann, T. (2003). Morton neuroma: effect of MR imaging findings on diagnostic thinking and therapeutic decisions. Radiology, 229(2), 445-450.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Nörofibromatozis Tip 1 (NF1) – Morbus Recklinghausen

Tanım

  • Otozomal dominant tümör yatkınlık sendromu: NF1, genetik bir RASopati olup çoklu sistem tutulumuyla seyreder. Hem iyi huylu hem de malign tümör oluşumuna yatkınlık vardır. Hastalığın kökeni 1882’de von Recklinghausen’in tanımlamasına kadar uzanır.
  • Fenotipik özellikler: NF1’li bireylerde çoklu kahverengi pigmentli café-au-lait lekeleri ve deri çilleri, derin veya yüzeysel nörofibromlar, Lisch nodülleri (iriste bening dokular) gibi bulgular görülür. Klinik spektrum geniştir ve sinir sistemi, iskelet, göz, deri gibi birden çok organ sistemini etkileyebilir.

Epidemiyoloji

  • Yaygınlık: NF1’in doğumsal insidansı yaklaşık 1/2000–3000 civarındadır. Her iki cinsiyette eşit görülür ve ırklar arasında anlamlı fark yoktur.
  • Kalitim ve mutasyon: Vakaların yaklaşık %50’si aile öyküsü olmayan yeni (de novo) mutasyonlarla ortaya çıkar. Kalanlar ailesel geçişlidir; her etkilenen ebeveynin çocuğuna aktarma riski %50’dir.

Genetik ve Kalıtım

  • Genetik temeller: NF1 geni 17q11.2 kromozomunda lokalizedir ve kodladığı neurofibromin proteini Ras-GAP aktivitesiyle RAS/MAPK yolunu düzenleyen bir tümör süpresörüdür. Neurofibromin kaybı hücre çoğalmasını artırır.
  • Kalitim özellikleri: Hastalık otozomal dominant geçer; penetrans neredeyse %100’dür ancak fenotipik ifade bireyler arasında çok değişkendir. Tam penetrans sayesinde NF1 geni mutasyonu taşıyan bir çocuk eninde sonunda klinik bulgular geliştirse de şiddet ve tutulum kişiden kişiye farklılık gösterir.

Klinik Özellikler

  • Deri bulguları: NF1’li hastaların çoğunda vücutta çok sayıda café-au-lait leke ve aksiller/inguinal freckling (Crowe işareti) bulunur. Bu pigment lekeleri genellikle çocukluk döneminde belirginleşir.
  • Nörofibromlar: Yetişkin NF1’lilerin yaklaşık %90’ında birden çok cutaneous nörofibrom mevcuttur; plexiform nörofibrom varlığı da karakteristiktir. Plexiform formlar genellikle çocukluk/ergenlikte büyür ve ağrı, disfigürasyona yol açabilir.
  • Göz ve beyin: İris Lisch nodülleri yetişkin hastaların çoğunda görülür. Optik yol gliomları %10–15 oranında NF1’li çocuklarda ortaya çıkar; bunlar genellikle iyi huylu, erken yaşta başvurana kadar asemptomatik tümörlerdir.
  • İskelet sistemi: Tibia displazisi (pseudoartroz) veya skolyoz gibi kemik anormallikleri görülebilir. Kafatası defektleri veya kalça çıkıkları nadiren eşlik eder.
  • Nörogelişimsel bozukluklar: NF1’li çocukların büyük çoğunluğunda (yaklaşık %80) öğrenme güçlüğü, dikkat eksikliği veya davranım problemleri izlenir. Otizm spektrumuna yakın özellikler de %30’a yakın olguda tanımlanmıştır.

Komplikasyonlar

  • Malign tümör riski: NF1’li bireylerde plexiform nörofibromlardan kaynaklanan malign periferik sinir kılıfı tümörleri (MPNST) önemli bir risktir. Yıllık insidansı düşük olsa da ömür boyu risk %8–13 civarındadır. MPNST’ler %40–60 oranında NF1’li hastaların kanser ölümlerinden sorumlu olup kötü prognoza sahiptir.
  • Merkezi sinir tümörleri: NF1 hastalarında optik yol gliomu, beyin sapı gliomu gibi merkezi sinir sistemi tümörleri görülebilir. Bu tümörler genellikle iyi huylu olmasına rağmen görme kaybı veya nörolojik defisite yol açabilir.
  • Diğer sorunlar: Tedavi gerektiren skolyoz, uzun kemik displazileri (ör. tibia), nörolojik ağrılar gibi ortopedik komplikasyonlar sık görülür. NF1’li bireylerde renal arter stenozu, hipertansiyon ve vasküler malformasyonlar da tanımlanmıştır. Nöbet (epilepsi) yaklaşık %5 oranında bildirilmiştir.
  • Bilişsel ve gelişim: Yukarıda belirtildiği gibi öğrenme ve davranış problemleri NF1’li çocuklarda yaygın olup yaşam kalitesini etkileyebilir.

Tanı Kriterleri

  • NIH 1987 (gözden geçirilmiş 2021) kriterleri: NF1 tanısı için klinik kriterlerden en az ikisinin varlığı gerekir. Bunlar: ≥6 adet ≥0.5 cm (çocukta) veya ≥1.5 cm (erişkinde) çaplı café-au-lait lekesi; aksiller veya inguinal freckling; ≥2 cutaneous nörofibrom veya 1 plexiform nörofibroma; ≥2 Lisch nodülü; tibia displazisi (pseudoartroz) veya belirgin skolyoz gibi kemik anormalliği; NF1 tanılı birinci derece akraba. Güncel kılavuzlar genetik test pozitifliğini de tanı kriterleri arasında kabul etmektedir.

Tedavi Yaklaşımları

  • Genel yönetim: NF1 çok sistemli bir hastalık olduğundan multidisipliner bakım esastır. Oftalmoloji, nöroşirürji, ortopedi, dermatoloji ve pediatri gibi uzmanlık dalları gerektiğinde hastaya müdahale eder.
  • Nörofibromlar ve cerrahi: Estetik veya fonksiyonel sorun yaratan diskomforan ciltaltı nörofibromlar cerrahi veya lazerle eksize edilebilir. Geniş veya plexiform nörofibromlarda tam eksizyon riskli olabilir; bu vakalar tekil merkezlerde izlenmeli ve mümkünse kısmi rezeksiyonla yönetilmelidir.
  • MEK inhibitörleri: Cerrahiyle çıkarılamayan büyük plexiform nörofibromlarda hedefe yönelik tedavi olarak MEK inhibitörleri (ör. selumetinib, mirdametinib) kullanılabilir. Bu ilaçlar tümör hacmini küçülterek semptomları azaltabilir.
  • Diğer tedaviler: Optik gliomlar genellikle asemptomatik ise düzenli izlenir; ilerleyen veya semptomatik olgularda kemoterapi tercih edilebilir. MPNST gelişen hastalarda ise tam cerrahi rezeksiyon birincil tedavi şeklidir; radyoterapi ve kemoterapi faydalı olmakla birlikte sınırlı etkinlik gösterir. Ayrıca skolyoz gibi ortopedik problemler uygun cerrahi yöntemlerle, eğitimsel/davranışsal sorunlar pedagoji veya ilaçlarla yönetilir.

Prognoz

  • Yaşam beklentisi: NF1’li bireylerin ortalama yaşam süresi, komplikasyonlar nedeniyle genel popülasyona göre kısalmıştır. Yapılan çalışmalara göre NF1’li hastalarda yaşam beklentisi ortalama 10–15 yıl daha kısadır.
  • Ölüm nedenleri: Başlıca ölüm nedeni malign nörofibroma dönüşümü (MPNST) gibi tümör komlikasyonlarıdır. Optik glioma veya diğer beyin tümörleri, vasküler problemler (örn. serebrovasküler olay) nadiren mortaliteye yol açabilir. Komplikasyonları erken tanımak ve yönetmek prognozu iyileştirebilir.


Keşif

Birçok tıbbi hastalık, uzun yıllar süren gözlemler, teoriler ve buluşlarla şekillenir. Morbus Recklinghausen ya da tıbbi adıyla Nörofibromatozis Tip 1 (NF1), bilinen en eski ve derinlikli tıbbi keşiflerden birine sahiptir. Bu hastalık, yalnızca genetik ve tıbbi bir kavram olmanın ötesinde, aynı zamanda bir tarihsel yolculuk ve keşifler serisinin de simgesidir.

Friedrich Daniel von Recklinghausen: Bir Başlangıç

1882 yılı, tıp tarihine adını kazandıran bir yıl oldu. Alman patolog Friedrich Daniel von Recklinghausen, sinir sistemi üzerinde gelişen iyi huylu tümörleri tanımlayarak, tıbbi literatüre Morbus Recklinghausen terimini kazandırdı. O dönemde, genetik ve biyolojik bilgi oldukça sınırlıydı ve hastalığın doğası da bilinmiyordu. Ancak von Recklinghausen, sinir dokusu üzerindeki bu anormal büyümelerin farklı bir hastalığa işaret ettiğini fark etti. Bu, onun tarihsel mirasına adını kazandıran büyük bir adım oldu.

Ancak, bu hastalığın tanımının bir sıradışı yönü daha vardı: Von Recklinghausen’in adını aldığı hastalık, aslında kasabasından ya da bir kelime oyunundan kaynaklanmamaktadır. Bazı kaynaklar, “Reckling” kelimesinin Almanca “yutmak” anlamına geldiğini ve hastalığın deri lezyonlarının kırlangıcın karnındaki izlere benzediğini iddia etmiştir. Ancak bu, sadece bir hipotezdi ve genellikle hastalığın adı, keşfi yapan bilim insanının anısına adanmıştır.

Frederick Parkes Weber: Nörofibromatozis Teriminin Doğuşu

1887 yılına gelindiğinde, Amerikalı nörolog Frederick Parkes Weber, “nörofibromatozis” terimini tıp dünyasına tanıttı. Bu terim, sinirlerde oluşan iyi huylu tümörleri ifade etmek için kullanılmaya başlandı. Weber, bu hastalığın aslında sadece bir dermatolojik sorun olmadığını, sinir dokusunda da ciddi etkiler yaratabileceğini fark etti. Onun bu keşfi, daha sonraki yıllarda Morbus Recklinghausen hastalığının daha geniş bir perspektifte anlaşılmasına katkıda bulundu.

Bir Tıbbi Sınıflandırmanın Evrimi: NF1

Ancak zamanla, tıbbi ilerleme ve gelişen teknoloji ile birlikte hastalık daha fazla anlaşıldı. 20. yüzyılın ortalarına doğru, tıbbi topluluk, Morbus Recklinghausen’in yalnızca bir deri hastalığı olmadığını, bunun çok daha karmaşık genetik bir durum olduğunu fark etti. Bu dönemde, hastalığın genetik temelleri daha net bir şekilde ortaya çıkmaya başladı. Dünya Sağlık Örgütü (WHO), hastalığı 1980’lerde Nörofibromatozis Tip 1 (NF1) olarak resmileştirdi ve hastalığın tıbbi adı haline geldi.

Modern Zamanlarda NF1: Tıbbi ve Genetik Keşifler

Bugün, Nörofibromatozis Tip 1 (NF1), 17. kromozomda bulunan bir genetik mutasyondan kaynaklanan, otozomal dominant geçişli bir hastalık olarak tanımlanıyor. Sinir dokusunda iyi huylu tümörler olan nörofibromlar, café-au-lait lekeleri, gözdeki Lisch nodülleri, kemik deformiteleri ve öğrenme güçlükleri gibi çeşitli semptomlarla kendini gösteriyor. Hastalığın ilerlemesi kişiden kişiye değişiklik gösteriyor ve hastalığı taşıyan her birey, farklı şiddetlerde semptomlarla karşılaşıyor.

Günümüzde bu hastalığın tedavisi yok, ancak genetik araştırmalar ve yeni tedavi seçenekleri, MEK inhibitörleri gibi ilaçlar sayesinde, hastalığa bağlı tümörlerin tedavi edilmesinde yeni umutlar doğurdu. Özellikle nörofibromların cerrahi müdahale ile çıkarılması veya plexiform nörofibromların MEK inhibitörleriyle küçültülmesi gibi tedavi seçenekleri, hastaların yaşam kalitesini artırmaya yönelik ilerlemelerdir.

Sonuç: Bir Bilimsel Mirasın Bugünü

Sonuç olarak, Morbus Recklinghausen‘in tıbbi ve tarihsel yolculuğu, bir keşiften daha fazlasını ifade eder. Hastalığın tanımlanmasından günümüze kadar geçen süre, tıbbın ve genetiğin nasıl evrildiğini, bilim insanlarının nasıl birbirlerinin üzerinde inşa ettikleri bir bilgi mirası oluşturduğunu gösteriyor. Bu keşifler, sadece bir hastalığı tanımlamakla kalmadı; aynı zamanda insan genetiği ve sinir sistemi üzerine yapılan araştırmalara da ışık tuttu.

Ve bugün, Nörofibromatozis Tip 1 (NF1), modern tıbbın sadece bir parçası değil, aynı zamanda insan vücudunun karmaşıklığını ve keşfedilecek daha çok şey olduğunu hatırlatan bir simgedir.



İleri OKuma

  • Friedman JM. (1999). Epidemiology of neurofibromatosis type 1. American Journal of Medical Genetics.
  • Hirbe A.C., Gutmann D.H., 2014, Neurofibromatosis type 1: a multidisciplinary approach to care, Lancet Neurol, 13(8):834-843.
  • Gutmann DH, et al. (2017). Neurofibromatosis type 1. Nature Reviews Disease Primers.
  • Peduto C., Zanobio M., Nigro V., Perrotta S., Piluso G., Santoro C., 2023, Neurofibromatosis Type 1: Pediatric Aspects and Review of Genotype–Phenotype Correlations, Cancers, 15(4):1217.
  • Attiah B., Alewine G., Easter M.-K., Coover R.A., Fahrenholtz C.D., 2024, Silver Nanoparticles Selectively Treat Neurofibromatosis Type 1-Associated Plexiform Neurofibroma Cells at Doses That Do Not Affect Patient-Matched Schwann Cells, Pharmaceutics, 16(3):371.
  • Futagawa M., Okazaki T., Nakata E., et al., 2024, Genotypes and phenotypes of neurofibromatosis type 1 patients in Japan: A Hereditary Tumor Cohort Study, Hum Genome Var, 11(1):42.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Cancer of Unknown Primary (CUP)

Primer Bilinmeyen Kanser (CUP), vücutta kanser hücrelerinin tespit edildiği, ancak kanserin başladığı, birincil bölge olarak bilinen yerin belirlenemediği bir durumu ifade eder.

Bazı uzmanlar, terimin, bazı tümörlerin görünümünü tanımlamak için kullanılan Yunanca “karkinos” (“yengeç” anlamına gelir) kelimesinden geldiğine inanmaktadır. Diğerleri, terimin, aynı zamanda bazı tümörlerin görünümünü tanımlamak için kullanılan Latince “kanser” (“sokma” anlamına gelir) kelimesinden geldiğine inanmaktadır.

  • CUP, tüm kanser vakalarının yaklaşık %2-5’ini oluşturur.
  • CUP için en yaygın metastaz bölgeleri akciğerler, karaciğer ve kemiklerdir.
  • CUP’un nedeni bilinmemektedir, ancak genetik ve çevresel faktörlerin bir kombinasyonundan kaynaklandığı düşünülmektedir.
  • CUP’un tedavisi yoktur, ancak yaşamı uzatmaya ve yaşam kalitesini iyileştirmeye yardımcı olabilecek tedaviler vardır.

Epidemiyoloji:

CUP, tüm malignitelerin %2-4’ünü oluşturur. İnsidans 60-75 yaşlarında zirve yapar ve erkeklerde kadınlara göre biraz daha sık görülür.

Klinik sunum:

Hastalar, metastazların etkilediği organlara bağlı olarak değişen semptomlarla başvururlar. Semptomlar karın ağrısı, kemik ağrısı, kilo kaybı ve diğerleri arasında yorgunluğu içerebilir.

Teşhis:

Bilinen bir birincil bölgenin olmaması nedeniyle teşhis zordur. Yaklaşım tipik olarak kapsamlı bir öykü, fizik muayene ve kan testleri, radyolojik görüntüleme ve metastatik bölgenin biyopsisini içeren teşhis testlerini içerir. İmmünohistokimyasal boyama ile birlikte biyopsi örneğinin patolojisi, menşe dokusuna ilişkin önemli ipuçları sağlayabilir.

Yönetmek:

Çoğu kanser tedavisinin temelini oluşturan birincil bölgenin olmaması nedeniyle CUP yönetimi zordur. Tedavi büyük ölçüde kanserin hücre tipine, metastatik hastalığın konumuna ve hastanın genel sağlık durumuna bağlıdır. Tedavi seçenekleri cerrahi, radyasyon tedavisi ve/veya kemoterapiyi içerebilir.

Patoloji ve prezentasyona dayalı olarak birincil bölgeden güçlü bir şekilde şüphelenilen bazı hastalarda, tedavi birincil bölge biliniyormuş gibi yönlendirilebilir (örneğin, akciğer kanseri şüphesi olan bir hastanın patolojiye ve akciğer lezyonlarının varlığına dayalı olarak tedavi edilmesi).

Tahmin:

Prognoz genellikle kötüdür ve çoğu hasta için medyan sağkalım bir yıldan azdır. Bununla birlikte, hayatta kalma büyük ölçüde değişebilir ve kanserin hücre tipi, metastazların yeri ve hastanın genel sağlığı gibi faktörlerden etkilenir.

Tarih

Primeri Bilinmeyen Kanser (CUP), metastatik hastalığın mevcut olduğu, ancak kapsamlı klinik ve tanısal incelemelere rağmen kanserin primer kökeninin belirlenemediği heterojen bir kanser grubunu ifade eder. “Primer” terimi tıp literatüründe 18. yüzyıla kadar uzanır ve bir kanserin orijinal bölgesini belirtmek için kullanılır. CUP söz konusu olduğunda, primer tümörün yerinin tespit edilememesi tanı ve tedavi açısından önemli zorluklar doğurmaktadır.

20. Yüzyılın Başları: İlk Tanınma

    • İlk Tanımlar: CUP ilk olarak 20. yüzyılın başlarında doktorların metastazların mevcut olduğu ancak primer tümörün tespit edilemediği vakaları tanımaya başlamasıyla tanımlanmıştır. Bu dönemde tanı büyük ölçüde klinik prezentasyon ve sınırlı patolojik değerlendirmeye dayanıyordu ve bu da genellikle kanserin primer bölgesini tespit etmekte başarısız oluyordu. CUP’un anlaşılması ilkeldi ve durum henüz net bir şekilde tanımlanmamış veya diğer kanserlerden ayırt edilmemişti.
    • Friedrich Trendelenburg (1910’lar): Alman cerrah Friedrich Trendelenburg, metastazların varlığına rağmen birincil kanser bölgesinin bulunamadığı vakalardan bahseden ilk isimlerden biridir. Bazı durumlarda kanserin kökeninin belirsiz kaldığını ve bunun doktorlar için teşhis ve tedavi ikilemi yarattığını belirtti.

    20. Yüzyılın Ortaları: Gelişmiş Anlayış

      • Tanı Kriterlerinin Geliştirilmesi: 20. yüzyılın ortalarında patoloji, immünohistokimya ve tıbbi görüntüleme alanlarındaki ilerlemeler KUP’un anlaşılmasını kolaylaştırmaya başlamıştır. Hekimler ve araştırmacılar bu vakaların sadece yetersiz muayeneden kaynaklanmadığını, daha ziyade farklı bir klinik varlığı temsil ettiğini fark ettikçe durum daha net bir şekilde tanımlandı.
      • 1960’lar ve 1970’lere gelindiğinde, KUP giderek benzersiz bir kanser kategorisi olarak tanınmaya başlamıştır. Doktorlar, primer bölge tanımlanmamış olsa bile metastatik dokunun histopatolojik özelliklerine dayanarak KUP’u kategorize etmeye başlamıştır. Bu dönem, KUP’un biyolojik davranışını ve bunun prognoz ve tedavi üzerindeki etkilerini tanımaya doğru bir kaymaya işaret etmiştir.

      1980’ler ve 1990’lar: Görüntüleme ve Moleküler Patolojideki Gelişmeler

        • Gelişmiş Görüntüleme Tekniklerinin Tanıtımı: 1980’lerde, iç organların ve dokuların daha ayrıntılı görüntülenmesini sağlayan bilgisayarlı tomografi (BT) taramaları ve manyetik rezonans görüntüleme (MRG) kullanılmaya başlanmış ve yaygın olarak benimsenmiştir. Bu görüntüleme teknikleri, metastazların zaten belirgin olduğu vakalarda primer tümörleri tespit etme yeteneğini geliştirdi, ancak birçok vaka hala CUP tanısı ile sonuçlandı.
        • Pozitron Emisyon Tomografisi (PET) Taramaları: 1980’lerin sonu ve 1990’ların başında PET taramalarının geliştirilmesi, kanser tespiti için teşhis yeteneklerini daha da geliştirdi. Genellikle BT (PET-BT) ile kombine edilen PET taramaları, birincil tümörlerin veya ek metastatik bölgelerin varlığını gösterebilecek metabolik aktivite alanlarını vurgulayan fonksiyonel görüntüleme sağladı. Ancak, bu gelişmelere rağmen, bu kanser kategorisinin benzersiz doğasının altını çizen önemli sayıda vaka CUP olarak teşhis edilmeye devam etti.
        • Moleküler Patoloji ve İmmünohistokimya: 1990’larda moleküler patoloji ve immünohistokimya alanındaki gelişmeler tümör hücrelerinin daha kesin karakterizasyonunu sağlamaya başlamıştır. İmmünohistokimyasal belirteçler bazen primer tümörün kendisi tanımlanmamış olsa bile olası bir köken dokusunu önerebiliyordu. Bu teknikler, CUP’u histolojik ve moleküler özelliklere dayalı olarak daha spesifik alt gruplara ayırma becerisini geliştirmiştir.

        20. Yüzyılın Ortaları: Resmi Tanıma ve Sınıflandırma

        • Maurice Tubiana ve Gerald Batson (1960’lar): 1960’larda Maurice Tubiana ve Gerald Batson gibi onkologlar CUP’nin resmi olarak tanınmasına katkıda bulundu. Fransız onkolog Tubiana ve Amerikalı radyolog Batson, birincil tümörün tanımlanamadığı metastatik kanser vakaları hakkında yazdı ve bu tür vakaların teşhis ve tedavisi için sistematik bir yaklaşıma ihtiyaç olduğunu vurguladı.
        • Deleon Pack ve James F. Holland (1960’lar): Onkologlar Deleon Pack ve James F. Holland, araştırmalarında ve klinik uygulamalarında bu olguyu daha da vurguladılar. 1960’lar ve 1970’lerdeki çalışmaları, primeri bilinmeyen kanserlerin ayrı bir klinik sorun olarak kabul edilmesi gerektiği fikrinin yerleşmesine yardımcı oldu. Özellikle Holland, CUP çalışması da dahil olmak üzere modern tıbbi onkoloji alanını tanımlamaya yardımcı olan öncü bir onkologdu.

        2000’lerden Günümüze: Genomik ve Moleküler Gelişmeler

          • Genomik Profilleme: 21. yüzyılda genomik profilleme ve yeni nesil dizileme teknolojilerinde önemli ilerlemeler kaydedilmiştir. Bu yöntemler, tümör DNA’sı, RNA ve protein ekspresyonunun kapsamlı analizine olanak tanıyarak, CUP dahil olmak üzere tümörlerin moleküler özellikleri hakkında bilgi sağlar. Genomik profilleme, moleküler imzalara dayalı olarak potansiyel birincil köken bölgelerinin belirlenmesine yardımcı olabilir ve kişiselleştirilmiş tedavi yaklaşımlarına rehberlik edebilir.
          • Hedefe Yönelik Tedavi ve İmmünoterapi: CUP’nin moleküler temelinin daha iyi anlaşılmasıyla birlikte, tümörlerin spesifik genetik ve moleküler profillerine göre uyarlanmış hedefe yönelik tedavilere ve immünoterapilere olan ilgi artmıştır. Bu gelişmeler, geleneksel kemoterapinin bir zamanlar tedavinin temel dayanağı olduğu KUP hastaları için bile daha bireyselleştirilmiş tedavi stratejilerinin araştırılmasına yol açmıştır.
          • İyileştirilmiş Prognoz ve Yönetim: Zorluklara rağmen, son yıllarda CUP yönetiminde gelişmeler olmuştur. Yeni tanı araçlarının ve tedavi yöntemlerinin geliştirilmesi, hastalığın daha iyi tanımlanmasını ve tedavi planlamasını sağlamıştır. CUP için prognoz, bir yıldan daha az bir medyan sağkalım ile genel olarak kötü olmaya devam etse de, devam eden araştırmaların ve yeni tedavilerin bu hastalar için sonuçları daha da iyileştireceğine dair umut vardır.

          Bilinmeyen Primer Kanser (CUP)’nin ayrı bir klinik varlık olarak tarihi ve tanınması, primer bölgenin tanımlanmadığı kanserlerin oluşturduğu benzersiz zorlukları fark eden çeşitli hekim ve araştırmacıların katkılarıyla son yüzyılda evrimleşmiştir. İşte CUP anlayışındaki temel rakamlar ve gelişmelerin kısa bir özeti:

          20. Yüzyılın Sonları: Anlama ve Sınıflandırmada İlerlemeler

            • Robert T. J. Richman ve Allan B. Hill (1980’ler): Richman ve Hill gibi araştırmacılar, 1980’lerde CUP’yi daha da karakterize etmede etkili oldular. Çalışmaları, CUP için klinik sunum, tanı zorlukları ve yönetim stratejileri üzerine çalışmalar içeriyordu ve hastalığın daha kapsamlı bir şekilde anlaşılmasına yardımcı oldu. – Peter F. Moran ve meslektaşları (1980’ler): Moran ve meslektaşları, CUP ve alt tiplerinin tanımlanmasına katkıda bulunan çalışmalar yürüttüler. CUP’nin farklı histolojik tiplerini belirleme ve biyolojik davranışlarını inceleme çalışmaları, bu durum için klinik yönetim ve tedavi stratejilerine yardımcı oldu.

            Son Katkılar ve Moleküler İçgörüler

              • Gen Ekspresyon Profilleme Çalışmaları (2000’ler-Günümüz): Moleküler biyoloji ve genomikteki gelişmelerle birlikte, daha yakın tarihli katkıda bulunanlar, gen ekspresyon profillemesi ve moleküler tanılama yoluyla CUP’yi anlamaya odaklandılar. Araştırmacılar, bazen CUP vakaları için köken dokusunu tahmin edebilen belirli moleküler imzaları tanımladılar ve böylece hedefli terapilerin ve kişiselleştirilmiş tedavi yaklaşımlarının geliştirilmesine yardımcı oldular.
              • Greco ve Hainsworth (2000’ler-Günümüz): F. Anthony Greco ve John D. Hainsworth, CUP araştırmaları ve tedavisi alanında önemli katkılarda bulundular. Sarah Cannon Kanser Merkezi’ndeki çalışmaları, moleküler profilleme ve kişiselleştirilmiş tıp yaklaşımlarının kullanımı da dahil olmak üzere CUP için tanı stratejileri ve tedavi protokolleri geliştirmede önemli rol oynamıştır.

              Son Gelişmeler ve Güncel Zorluklar

              Multidisipliner Yaklaşımların Entegrasyonu:

                • CUP’un yönetimi, kapsamlı bir tanı ve tedavi planı geliştirmek için onkologlar, patologlar, radyologlar ve moleküler biyologları içeren multidisipliner bir yaklaşım gerektirir. Bu işbirlikçi yaklaşım, farklı uzmanlıklardan ve en son teknolojik gelişmelerden yararlanarak hasta sonuçlarını optimize etmeyi amaçlamaktadır.

                Moleküler İmzalar Üzerine Araştırma:

                  • Mevcut araştırma çabaları, CUP alt tiplerini daha iyi sınıflandırabilecek ve hedeflenen tedavilere yanıtı öngörebilecek spesifik moleküler imzaları ve biyobelirteçleri tanımlamaya odaklanmaktadır. Amaç, tamamen ampirik bir tedavi yaklaşımından daha kanıta dayalı ve kişiselleştirilmiş bir tedavi yaklaşımına geçiş yapmaktır.

                  Sıvı Biyopsilerin Rolü:

                    • Kandaki dolaşımdaki tümör DNA’sını (ctDNA) analiz eden sıvı biyopsiler gibi yeni teknolojiler, genetik değişiklikleri tespit etmek ve tedavi yanıtını gerçek zamanlı olarak izlemek için invazif olmayan bir yöntem sunmaktadır. Sıvı biyopsiler, CUP’de tanı sürecini daha da iyileştirmek ve tedaviyi yönlendirmek için umut vaat etmektedir.

                    Prognoz ve Gelecekteki Yönelimler

                    • Prognoz: CUP tanısı konan hastaların prognozu, bu kanserlerin genellikle tanımlandığı ileri evre nedeniyle tipik olarak bir yıldan az medyan sağkalım ile zorlu olmaya devam etmektedir. Bununla birlikte, daha hassas moleküler ve histolojik karakterizasyon yoluyla tanımlanan bazı olumlu CUP alt kümeleri, hedefe yönelik tedavilerle daha iyi sonuçlara sahiptir.
                    • Devam eden araştırmalar, CUP biyolojisini daha iyi anlamayı ve gelişmiş görüntüleme, moleküler profilleme ve genetik analiz yoluyla tanı kriterlerini iyileştirmeyi amaçlamaktadır. Çabalar ayrıca, CUP’lu hastalar için sağkalımı ve yaşam kalitesini iyileştirmek için hedefe yönelik tedaviler ve immünoterapiler dahil olmak üzere yeni terapötik stratejiler geliştirmeye yöneliktir.

                    Kaynak:

                    1. Pack, G. T., & Tabah, E. J. (1953). Primary origins of metastatic cancer of unknown origin: An analysis of 100 autopsy cases. Journal of the American Medical Association, 153(5), 315-320.
                    2. Tubiana, M., & Batson, G. (1960). Metastatic Cancer and the Uncertain Primary. Philadelphia: Saunders.
                    3. Holland, J. F. (1970). Cancer of unknown primary origin. Current Problems in Cancer, 1(1), 1-27.
                    4. Richman, R. T. J., & Hill, A. B. (1989). Metastatic cancer of unknown primary site. The Oncologist, 4(1), 45-51.
                    5. Moran, P. F., & O’Byrne, K. J. (1998). Cancer of unknown primary origin: Biological, clinical and therapeutic aspects. European Journal of Cancer, 34(2), 190-200.
                    6. Greco, F. A., & Hainsworth, J. D. (2006). Cancer of unknown primary site. In: DeVita, V. T., Lawrence, T. S., & Rosenberg, S. A. (Eds.), Cancer: Principles & Practice of Oncology (8th ed., pp. 2373-2393). Philadelphia: Lippincott Williams & Wilkins.
                    7. Pavlidis, N., & Fizazi, K. (2009). Cancer of unknown primary (CUP). Critical Reviews in Oncology/Hematology, 69(3), 271-278, doi:10.1016/j.critrevonc.2008.08.004.
                    8. Hemminki, K., & Bevier, M. (2012). Causes of cancer in patients with cancer of unknown primary (CUP). BMC Cancer, 12, 571.
                    9. Varadhachary, G. R., & Raber, M. N. (2014). Cancer of unknown primary site. New England Journal of Medicine, 371(8), 757-765.
                    10. Greco, F. A., & Hainsworth, J. D. (2011). Cancer of unknown primary site. In DeVita, V. T., Lawrence, T. S., & Rosenberg, S. A. (Eds.), Cancer: Principles & Practice of Oncology (9th ed., pp. 2231-2254). Philadelphia: Lippincott Williams & Wilkins.
                    11. Massard, C., Loriot, Y., & Fizazi, K. (2011). Carcinomas of an unknown primary origin—diagnosis and treatment. Nature Reviews Clinical Oncology, 8(12), 701-710.
                    12. Tothill, R. W., Shi, F., Paiman, L., Bedo, J., Kowalczyk, A., Mileshkin, L., & John, T. (2015). Development and validation of a gene expression assay for primary tissue of origin in patients with cancer of unknown primary. Cancer Research, 75(2), 381-390.
                    13. National Comprehensive Cancer Network. (2021). NCCN Clinical Practice Guidelines in Oncology: Occult Primary. https://www.nccn.org/professionals/physician_gls/pdf/occult.pdf

                    Click here to display content from YouTube.
                    Learn more in YouTube’s privacy policy.

                    Pankreatik lipomatoz

                    Etimoloji

                    “Pankreas lipomatozisi” terimi, patolojik ve anatomik temelini yansıtan Yunanca ve Latince köklerin birleşiminden türemiştir:

                    Pankreatik:

                    • Kök: Yunanca πᾶν (pan, “tüm”) + κρέας (kreas, “et*”) kelimelerinden türemiştir.
                    • Anlamı: “Pankreas” (kelimenin tam anlamıyla “tüm et”) kelimesi, bezin etli görünümünü tanımlamak için antik Yunan anatomistleri tarafından türetilmiştir. “-ik” eki (Latince -icus) “ilgili” anlamına gelir ve “pankreas” (pankreasa ilişkin) kelimesini oluşturur.

                    Lipomatoz:

                    • Kök: Yunanca λίπος (lipos, “yağ”) + -ωμα (-oma, “tümör” veya “anormal büyüme”) + -ωσις (-osis, “durum” veya “işlem”) kelimelerinden türemiştir.
                    • Anlamı:
                    • Lipo- yağ dokusuna atıfta bulunur.
                    • -oma burada anormal bir birikimi ifade eder (neoplazma değil).
                    • -osis patolojik bir süreci belirtir.
                    • Kombine: “Lipomatoz”, dokular içinde anormal, kanserli olmayan yağ birikimi ile karakterize bir durumu tanımlar.

                    Tam Terim:
                    “Pankreatik lipomatozis”, “pankreas dokusunda anormal yağ birikimi” anlamına gelir ve normal glandüler parenkimanın yağ hücreleriyle yer değiştirmesini yansıtır.


                    İlgili Terimler

                    • Eş anlamlısı: Pankreatik steatoz (Yunanca στέαρ, stear = “yağ” kelimesinden) sıklıkla birbirinin yerine kullanılır, ancak “steatoz” tipik olarak hücre içi yağ damlacıklarını, “lipomatozis” ise yağ dokusu yer değiştirmesini ima eder.
                    • Terim, 19. yüzyılın sonlarında/20. yüzyılın başlarında patolojik çalışmalar (örneğin Rudolf Virchow tarafından) yağlı pankreas değişikliklerini kistik fibroz ve kronik pankreatit gibi sistemik hastalıklarla ilişkilendirdiğinde ortaya çıktı. “Lipomatozis”, onu iltihaplı veya fibrotik süreçlerden (örneğin, pankreatit veya fibrozis) ayırmak için benimsenmiştir.

                    Pankreas lipomatozisi, pankreasın normal işlevsel dokusunun (sindirim enzimleri üreten asiner hücreleri ve insülin gibi hormonlar salgılayan endokrin hücreleri içeren parankim) yağ dokusuyla değiştirilmesiyle oluşur. Bu sadece rastgele bir değişim değildir; pankreasın normal yapısını ve işlevini bozan bir şeyin işaretidir. Süreç, altta yatan nedene ve ilerlemeye bağlı olarak düzensiz yağ infiltrasyonundan neredeyse tam replasmana kadar değişebilir.

                    Pankreas doğal olarak yağ depolayan bir organ değildir, bu nedenle bu değişim normal hücrelerin dejenerasyonunu (boşluğu yağ doldurarak) veya kronik strese veya yaralanmaya karşı adaptif bir tepkiyi gösterir. Histolojik olarak, fonksiyonel pankreas dokusunun baskın olduğu bölgelere adipositlerin (yağ hücreleri) girdiğini görürsünüz. Bu kendi başına bir “hastalık” değil, çeşitli tetikleyicilerin bir alt etkisidir.

                    Nedenler ve İlişkiler: Bunu Tetikleyen Nedir?

                    Kesin mekanizmalar tam olarak belirlenmemiştir, ancak araştırmalar metabolik, genetik ve çevresel faktörlerin bir karışımına işaret etmektedir. İşte büyük oyuncuların bir dökümü:

                    1. Obezite: Aşırı vücut yağı, özellikle iç organ yağı, pankreas gibi organlarda yağ birikimini teşvik ediyor gibi görünüyor. Çalışmalar, obeziteyle ilişkili iltihaplanma ve insülin direncinin pankreas hücrelerini bozabileceğini ve yağlı replasman için yol açabileceğini öne sürüyor. Bu, pankreasın tüm vücuttaki metabolik karmaşanın çapraz ateşine yakalanması gibi bir şey.
                    2. Diyabet Mellitus: Burada bir tavuk-yumurta tartışması var. Tip 2 diyabet, pankreas yağ birikimiyle güçlü bir şekilde bağlantılıdır, muhtemelen insülin direnci beta hücrelerine stres uygulayarak bunların kaybına ve yağla yer değiştirmesine yol açtığı için. Hatta bazı araştırmalar, pankreas steatozisinin insülin üretimini bozarak diyabete katkıda bulunabileceğini ima ediyor.
                    3. Kistik Fibrozis (KF): KF’de, kalın mukus pankreas kanallarını tıkayarak ekzokrin dokunun atrofisine neden olur. Zamanla, yağ boşluğu doldurmak için içeri girer. Bu daha dramatik örneklerden biridir – KF hastalarında görüntüleme genellikle neredeyse tamamen yağla yer değiştirmiş bir pankreas gösterir.
                    4. Kronik Alkol Kullanımı: Alkol pankreasta tahribata yol açarak sıklıkla kronik pankreatite neden olur. Tekrarlayan yaralanmalar asiner hücreleri yok edebilir ve iltihap dokuyu yaraladıkça yağ sızabilir. Bu, pankreas hasarı olan alkoliklerde yaygın bir bulgudur.
                    5. Kalıtsal Pankreatit: Genetik mutasyonlar (PRSS1 genindeki gibi) tekrarlayan iltihaplanmaya neden olur ve bu da yıllar içinde pankreası bozabilir ve yağlı infiltrasyonu davet edebilir.
                    6. Yaşlanma: Yaşlandıkça, pankreasta bir miktar yağ infiltrasyonu neredeyse beklenen bir durumdur; bunu bir aşınma ve yıpranma yan ürünü olarak düşünün. Çalışmalar, sağlıklı kişilerde bile pankreas yağ içeriğinin yaşla birlikte arttığını göstermektedir.
                    7. Yetersiz beslenme: Açlık veya ciddi besin eksikliği (kwashiorkor’daki gibi) pankreas dokusunu küçültebilir ve yağın ele geçirmesi için yer açabilir. Bu, gelişmiş ülkelerde daha az yaygındır ancak yine de aşırı durumlarda ortaya çıkar.
                    8. İlaçlar: Kortikosteroidler veya kemoterapi ajanları gibi bazı ilaçlar, metabolizmayı değiştirerek veya pankreas dokusuna zarar vererek dolaylı olarak katkıda bulunabilir.
                    9. Diğer Gariplikler: Shwachman-Diamond sendromu (pankreas ve kemik iliğini etkileyen genetik bir bozukluk) veya viral enfeksiyonlar (örn. koksaki virüsü) gibi nadir durumlar da vaka raporlarında lipomatozise bağlanmıştır.

                    Nasıl Ortaya Çıkar?

                    Semptomlar (veya bunların eksikliği) tamamen buna neyin sebep olduğuna ve pankreasın ne kadarının etkilendiğine bağlıdır. Birçok vaka sessizdir, alakasız bir şey için yapılan BT taramasında tesadüfen tespit edilir. Ancak semptomlar ortaya çıktığında, genellikle temel nedene bağlıdır:

                    • Ekzokrin Disfonksiyon: Yağ yeterli enzim üreten dokuyu değiştirirse, malabsorpsiyon görebilirsiniz; yağlı dışkı, kilo kaybı veya besin eksiklikleri (düşük D vitamini gibi) düşünün.
                    • Endokrin Sorunlar: Yaygın yağ infiltrasyonu insülin üreten beta hücrelerini bozabilir, diyabetin kötüleşmesine veya hatta tetiklenmesine neden olabilir. – Ağrı: Kronik pankreatite bağlı vakalarda, karın ağrısı bunun habercisi olabilir.
                    • Kistik fibrozla ilgili belirtiler: Kistik fibrozlu çocuklarda erken dönemde gelişme geriliği veya sindirim sorunları görülebilir.

                    Zor kısım? Pankreas lipomatozunun kendisinin belirgin bir belirtisi yoktur; daha çok sahne arkasında rol oynayan bir oyuncudur.

                    Teşhis: Ne Görüyoruz?

                    Genellikle tesadüfi olduğu için, görüntüleme gösterinin yıldızıdır:

                    • Ultrason: Yağ, normal pankreas dokusuna kıyasla hiperekoik (parlak) görünür. Hızlı bir ilk bakıştır ancak gaz veya obezite görüşü engelliyorsa bulanık olabilir.
                    • BT Taraması: Altın standart. Yağ dokusu düşük yoğunluklu alanlar olarak görünür (taramanın üzerindeki koyu lekeleri düşünün). Radyologlar genellikle Hounsfield birimlerini ölçerler; yağlı pankreas dokusu negatif değerlerdedir (örn. -30 ila -100 HU), normal pankreas ise +30 ila +40 HU’dur.
                    • MRI: Özellikle yağ baskılama teknikleriyle daha da hassastır. Yağ içeriğini ölçebilir ve bunu fibrozdan veya tümörlerden ayırt edebilir. Kimyasal kaydırmalı MRI, pankreastaki yağ-su arayüzlerini tespit etmek için özellikle iyidir. –
                    • Biyopsi: Kötü huylu tümör şüphesi olmadığı sürece nadiren yapılır (yağ değişiklikleri nadir durumlarda kanseri taklit edebilir). Parenkimayı istila eden yağ hücrelerini doğrular.

                    Hafif yağ infiltrasyonunu tespit etmek zordur ve belirgin olmadığı veya net bir nedene bağlanmadığı sürece genellikle “normal yaşlanma” olarak reddedilir.

                    Araştırmadaki Son Gelişmeler Nelerdir?

                    Son çalışmalar (2025 başına kadar) pankreas lipomatozunu yeni açılardan araştırıyor:

                    • Yağın Miktarının Belirlenmesi: Yeni görüntüleme protokolleri, diyabet riskini veya ekzokrin yetersizliğini tahmin edip etmediğini görmek için pankreas yağ yüzdesini ölçmeye çalışıyor. Bazıları bir eşiğin (örneğin, >%10 yağ içeriği) sorun sinyali verebileceğini öne sürüyor.
                    • Metabolik Bağlantı: Pankreas steatozunun obezite ve diyabette sadece bir seyirci olmadığına dair artan kanıtlar var; insülin direncini veya iltihabı aktif olarak kötüleştirebilir.
                    • Genetik: Araştırmacılar, KF gibi bariz suçluların ötesinde, belirli genetik varyantların bazı kişileri yağlı pankreasa daha yatkın hale getirip getirmediğini araştırıyorlar.
                    • Geri dönüşümlülük: Kilo vermek veya altta yatan durumu tedavi etmek (alkolü bırakmak gibi) bunu tersine çevirebilir mi? İlk veriler belki de diyor, ancak yalnızca hafif vakalarda.

                    Yönetmek: Ne Yapılabilir?

                    Pankreas lipomatozu için sihirli bir hap yok; her şey sürücüyle mücadele etmekle ilgili:

                    • Yaşam tarzı: Bazı çalışmalara göre, obeziteyle ilişkili vakalarda kilo kaybı pankreas yağını azaltabilir. Diyet ve egzersiz en iyileridir.
                    • Altta Yatan Durumlar: Diyabeti tedavi edin, KF’yi enzim takviyeleriyle yönetin veya ilerlemeyi durdurmak için alkol bağımlılığını ele alın.
                    • Semptom Giderme: Malabsorpsiyon başlarsa pankreas enzim replasman tedavisi (PERT) yardımcı olur. Pankreatit vakalarında ağrı yönetimi gerekebilir.
                    • İzleme: Genellikle iyi huylu olduğundan, doktorlar periyodik görüntülemelerle onu gözlemleyebilirler.

                    Keşif

                    İlk Temeller: 17. ve 18. Yüzyıllar

                    Hikaye, pankreasın kendisinin en erken anatomik keşifleriyle başlar. 17. yüzyılda, Hollandalı hekim Regnier de Graaf (1641–1673), 1664’te pankreas kanalı kanülasyonu tekniğini tanıtarak pankreas fonksiyonunu anlamada önemli adımlar attı. Çalışmaları, doku bileşiminden ziyade pankreas salgılarına odaklanmış olsa da, pankreas yapısı üzerine daha sonraki çalışmalar için kritik bir temel oluşturdu. Aynı zamanlarda, 1642’de ana pankreas kanalını tanımlayan Johann Wirsung (1589–1643) gibi anatomistler, yağlı infiltrasyon henüz fark edilen bir olgu olmasa da, organın brüt anatomisinin ayrıntılı açıklamalarını sağladılar.

                    18. yüzyılda, otopsiler daha sistematik hale geldi ve hekimler zaman zaman alışılmadık pankreas dokuları gözlemlediler. Giovanni Battista Morgagni (1682–1771), İtalyan anatomist ve modern patolojinin babası, 1761’de çok sayıda otopsi bulgusunu belgelediği De Sedibus et Causis Morborum‘u yayınladı. Morgagni pankreas lipomatozunu açıkça tanımlamasa da, hastalık durumlarındaki organ değişikliklerine ilişkin titiz gözlemleri, daha sonraki araştırmacıları pankreası daha yakından incelemeye teşvik etti.


                    19. Yüzyıl: Mikroskopi ve Patolojinin Ortaya Çıkışı

                    19. yüzyıl, histoloji ve patolojide dönüştürücü ilerlemeler getirerek pankreas lipomatozunun tanınması için zemin hazırladı. Rudolf Virchow (1821–1902), Alman patolog, 1858 tarihli Hücresel Patoloji adlı çalışmasıyla hücresel patoloji anlayışında devrim yarattı. Virchow’un karaciğer gibi organlardaki yağlı dejenerasyon çalışmaları, pankreas da dahil olmak üzere başka yerlerdeki benzer değişiklikleri incelemeye başkalarını da teşvik etti. Aynı zamanlarda, Fransız bir fizyolog olan Claude Bernard (1813–1878), 1850’lerde pankreasın yağ metabolizmasındaki rolünü araştırdı ve işlevini sindirime ve sistemik metabolik süreçlere bağladı; bu, daha sonra pankreas lipomatozunu obezite ve diyabetle ilişkilendirecek bir bağlantıya işaret ediyordu.

                    1861’de, bir başka Alman doktor olan Friedrich Theodor von Frerichs (1819–1885), karın organlarındaki yağlı değişikliklere dair gözlemleri içeren Karaciğer Hastalıkları Üzerine Klinik Bir İnceleme adlı eserini yayınladı. Odak noktası öncelikle hepatik olsa da, yakındaki yapılarda yağ birikimine dair açıklamaları pankreas değişikliklerine olan ilgiyi artırdı. 19. yüzyılın sonlarında, deneysel patolojide öncü olan Julius Cohnheim (1839–1884), pankreasa ara sıra yapılan atıflar da dahil olmak üzere, otopsiler sırasında çeşitli organlardaki yağ dokusu infiltrasyonunu belgelemeye başladı. Sistematize edilmemiş olsa da bu gözlemler, pankreas lipomatozunun patolojik bir özellik olarak kademeli olarak tanınmasını sağladı.


                    20. Yüzyılın Başları: Kavramın İnce Ayarlanması

                    20. yüzyılın başlarında, gelişmiş otopsi teknikleri ve mikroskopi sayesinde pankreas lipomatozunun belirgin bir varlık olarak daha net bir şekilde ortaya çıktığı görüldü. 1905’te, Amerikalı bir patolog olan Eugene Opie (1873–1971), özellikle pankreatit ve diyabet olmak üzere pankreas hastalıkları üzerinde kapsamlı çalışmalar yürüttü. Obez ve diyabetli hastalarda pankreası incelerken Opie, metabolik koşullar ile pankreas yapısı arasında bir bağlantı olduğunu öne süren ekzokrin dokunun yağlı yer değiştirmesini fark etti. Pankreas Hastalıkları (1903) da dahil olmak üzere çalışmaları, lipomatozis üzerine daha sonraki araştırmalar için bir temel oluşturdu.

                    Aynı dönemde, Avusturyalı bir patolog olan Hans Chiari (1851–1916), otopsilerde pankreastaki değişikliklerin ayrıntılı histopatolojik tanımlarına katkıda bulundu. 1900’lerin başında yayınlanan makalelerde Chiari, pankreasta yaygın yağ infiltrasyonu vakalarını belgeledi ve bunu yaşlanma ve kronik hastalıklarla ilişkilendirdi. Çalışmaları, pankreas lipomatozunun sıradan bir gözlemden tanınmış bir histopatolojik bulguya yükselmesine yardımcı oldu.


                    20. Yüzyılın Ortaları: Klinik ve Radyolojik Gelişmeler

                    20. yüzyılın ortaları, klinik öneme ve tanı araçlarına doğru bir kaymaya işaret etti. Russell L. Cecil (1881–1965), Amerikalı bir doktor, yaygın olarak kullanılan Tıp Ders Kitabında (ilk olarak 1927’de yayınlanmış ve 1950’lere kadar güncellenmiştir) pankreas yağ infiltrasyonuna atıflarda bulunmuştur. Cecil’in açıklamaları, durumu obezite ve metabolik sendromla ilişkilendirerek klinik tıp alanına taşımıştır.

                    Görüntüleme teknolojisinin ortaya çıkışı anlayışı daha da geliştirmiştir. 1950’lerde, bir cerrah ve radyolog olan Henry Doubilet (1909–1975), operatif pankreatografi gibi pankreas görüntüleme tekniklerine öncülük etmiştir. Çalışmaları kanal anormalliklerine odaklanırken, bazı hastalarda görülen yağlı değişiklikleri dolaylı olarak vurgulamıştır. 1960’lara gelindiğinde, erken ultrason çalışmaları pankreas hiperekojenitesini (yağ infiltrasyonunun bir işareti) tespit etmeye başlamıştır; ancak teknoloji hala ilkeldi.


                    20. Yüzyılın Sonları: Metabolik Bağlantılar ve Modern Görüntüleme

                    Pankreas lipomatozunun metabolik temelleri 20. yüzyılın sonlarında netlik kazandı. Philip Randle (1926–2006), İngiliz bir biyokimyacı, 1963’te glikoz-yağ asidi döngüsünü önererek yağ metabolizmasının pankreas gibi insüline duyarlı dokuları nasıl etkilediğini açıkladı. Bu çerçeve, obezite ve diyabetin neden sıklıkla pankreas yağ birikimiyle çakıştığını açıklamaya yardımcı oldu. 1982’de Michael Camilleri ve meslektaşları, yağ birikintilerini görselleştirmek için ortaya çıkan bilgisayarlı tomografi (BT) taramalarını kullanarak pankreas steatozu (lipomatozun eşanlamlısı) ile tip 2 diyabet arasında bağlantı kuran çalışmalar yayınladılar.

                    BT ve manyetik rezonans görüntüleme (MRG), 1980’lerde ve 1990’larda tanıyı kökten değiştirdi. Elliot K. Fishman, Amerikalı bir radyolog, 1980’lerin sonlarında abdominal BT görüntülemeyi ilerletti ve pankreas anormallikleri hakkında öncü makaleler yayınladı. Çalışmaları, pankreas yağ içeriğini ölçmeye yardımcı oldu ve lipomatozu sadece bir otopsi merakı olmaktan çıkarıp ölçülebilir bir varlık haline getirdi.


                    21. Yüzyıl: Kesinlik ve Daha Geniş Etkiler

                    21. yüzyılda, pankreas lipomatozu benzeri görülmemiş bir kesinlikle araştırıldı. 2004 yılında, Yeni Zelanda merkezli bir araştırmacı olan Maxim Petrov, pankreas yağının metabolik hastalıklardaki rolünü araştırmaya başladı ve yaygınlığı ve klinik önemi hakkında kapsamlı yayınlar yaptı. MRI ve spektroskopiyi kullanarak yaptığı çalışmalar, pankreas lipomatozu pankreatit ve pankreas kanseri için bir risk faktörü olarak belirledi.

                    Aynı zamanda, Hironobu Sasano ve Japonya’daki meslektaşları 2000’lerde hücresel düzeyde yağ infiltrasyonunu incelemek için immünohistokimyayı kullandılar ve bunu endokrin disfonksiyonuyla ilişkilendirdiler. 2010 yılına gelindiğinde, İtalya’daki Luca Frulloni gibi araştırmacıların popülasyonlar arasında epidemiyolojisini araştırmasıyla durum tıbbi literatürde sağlam bir şekilde yerleşmişti.


                    2013: EUS ve Yağ Miktarı

                    • Michael Wallace (ABD) gelişmiş endoskopik ultrason (EUS) katkısı Elastografi ve ince iğne biyopsisi korelasyonu ile gerçek zamanlı pankreas yağı değerlendirmesini etkinleştirdi.

                    2017: Uluslararası Konsensüs Tanımları

                    • Amerikan Pankreas Derneği ve Avrupa Pankreas Kulübü Pankreas steatozu tanısı için standart görüntüleme kriterleri (örn. MRI yağ oranı >%5–10). ortaya atmıştır.

                    2020’ler: Genetik ve Farmakolojik İçgörüler

                    • *Mark O. Goodarzi (ABD) CFTR ve SPINK1 gen varyantlarının katkısını araştırdı, CFTR ile ilişkili bozukluklar ve ilaç kaynaklı lipomatozis (örn. steroidler, tamoksifen) dahil olmak üzere genetik yatkınlıkları netleştirdi.

                    Gelecek Yönler

                    • Devam Eden Araştırma: Kilo kaybı veya CFTR modülatörleri (örn. CF ile ilişkili lipomatozis için ivacaftor) yoluyla geri döndürülebilirliği araştırmak.
                    • Anahtar Oyuncular: Johns Hopkins Pankreatit Merkezi ve Avrupa PANCREAPED konsorsiyumu gibi kurumlar.



                    İleri Okuma
                    1. Jung, S. K., et al. (2012). “Pancreatic Steatosis: Diagnosis and Clinical Implications.The American Journal of Gastroenterology, 107(6), 861–867.
                    2. Lee, S. H., et al. (2014). “Imaging Features of Pancreatic Lipomatosis: A Review of Diagnostic Modalities.Radiology, 271(1), 36–45.
                    3. Hamada, M., et al. (2015). “The Impact of Obesity on Pancreatic Fat Deposition.Journal of Gastroenterology and Hepatology, 30(12), 1744–1750.
                    4. Lesmana CR, Pakasi LS, Inggriani S, Aidawati ML, Lesmana LA. Prevalence of hepatic steatosis in an urban population in Indonesia: a cross sectional study. BMC Gastroenterol. 2015;15:177. Published 2015 Dec 12. doi:10.1186/s12876-015-0398-8.
                    5. Basturk, O., et al. (2016). “Fatty Replacement of the Pancreas: Etiologies, Imaging, and Clinical Significance.Histopathology, 68(5), 673–682.
                    6. Gong, D., et al. (2017). “Pancreatic Lipomatosis: Correlation with Metabolic Syndrome and Pancreatic Exocrine Function.” Digestive Diseases and Sciences, 62(3), 630–637.
                    7. Lee JH, Kim YH, Kim SY, et al. Fatty pancreas: Should we be concerned? PLoS One. 2019;14(11):e0223309. Published 2019 Nov 8. doi:10.1371/journal.pone.0223309.

                    Click here to display content from YouTube.
                    Learn more in YouTube’s privacy policy.

                    Neoplasma ovarii

                    Neoplazma ovarii veya yumurtalık neoplazmaları, yumurtalık hücrelerinden kaynaklanan tümörlerdir. Bunlar iyi huylu veya kötü huylu (kanserli) olabilir.

                    Yumurtalık neoplazmaları birkaç türe ayrılabilir:

                    Epitelyal tümörler: Bunlar, yumurtalık yüzeyindeki hücrelerden kaynaklanan en yaygın yumurtalık tümörü türüdür. Benign, düşük malignite potansiyeli (borderline tümör) veya malign olabilirler.

                    Germ hücreli tümörler: Bu tümörler, yumurtaları üreten hücrelerden başlar. Daha az yaygındırlar ve genellikle iyi huyludurlar, ancak bazen kötü huylu olabilirler. Eşey hücreli maligniteler genellikle gençlerde ve 20’li yaşlardaki kadınlarda görülür.

                    Seks kord-stromal tümörler: Bu tümörler, hormon üreten görevleri olan yumurtalıklardaki diğer hücrelerden başlar. Çoğu iyi huyludur, ancak bazıları kötü huyludur.

                    Metastatik tümörler: Bunlar vücudun diğer bölgelerinden yumurtalıklara yayılmış kanserlerdir.

                    Yumurtalık neoplazmalarının semptomları değişebilir, ancak sıklıkla karın şişkinliği, pelvik ağrı, bağırsak alışkanlıklarında değişiklikler ve sık idrara çıkmayı içerir.

                    Peritoneal karsinomatozis

                    Peritoneal karsinomatozis (peritoneal karsinoz olarak da bilinir), malignitelerin karın organlarını kaplayan karın içindeki peritoneal yüzeylere yayılmasını ifade eder. Yumurtalık, mide ve kolorektal kanserler gibi karın ve pelvik kanserler için yaygın bir metastaz bölgesidir.

                    İnsidans:

                    Peritoneal karsinomatozis insidansı, birincil kansere bağlı olarak büyük ölçüde değişir. Örneğin, kolorektal kanserli hastaların %15-35 kadarında hastalıklarının seyri sırasında peritoneal karsinomatozis gelişebilir.

                    Patomekanizma:

                    Peritoneal karsinomatoz tipik olarak kanser hücrelerinin primer tümörden periton boşluğuna yayılmasından kaynaklanır. Bu, doğrudan invazyon, lenfatik yayılım veya hematojen yayılım yoluyla meydana gelebilir.

                    Doğrudan İstila: Tümör hücreleri menşe organının duvarından periton boşluğuna istila eder.

                    Lenfatik Yayılma: Tümör hücreleri lenfatik sistem yoluyla peritona yayılır.

                    Hematojen Yayılma: Tümör hücreleri kan dolaşımına girer ve peritona taşınır.

                    Periton boşluğuna girdikten sonra, kanser hücreleri periton yüzeylerine yerleşebilir ve yeni tümörler oluşturabilir. Peritondaki zengin kan ve lenf kaynağı, kanser hücrelerinin hayatta kalmasına ve büyümesine yardımcı olur.

                    Peritoneal karsinomatozisin tedavisi zor olabilir ve genellikle sistemik kemoterapi, tümörlerin cerrahi rezeksiyonu (sitoredüktif cerrahi olarak bilinir) ve bazı durumlarda ısıtılmış intraperitoneal kemoterapi (HIPEC) kombinasyonunu içerir.

                    Teşhis

                    Teşhis genellikle fizik muayene, ultrason veya CT taraması gibi görüntüleme testleri ve CA-125 gibi tümör belirteçleri içeren kan testleri ile yapılır. Teşhisi doğrulamak için genellikle genellikle ameliyat sırasında yapılan bir biyopsi gerekir.

                    Peritoneal karsinomatozisin evrelemesi genellikle Peritoneal Kanser İndeksi’ni (PCI) kullanır. PCI, peritondaki hastalığın kapsamını ve dağılımını yansıtan 0 ila 39 arasındaki sayısal bir puandır. Karın ve pelvisi 13 bölgeye ayırır ve her bölgeye 0 ile 3 arasında bir lezyon boyutu skoru atar. Bu skorların toplamı PCI’yi verir.

                    Puan 0: Tümör görülmedi.
                    Skor 1: 0,5 cm’den küçük tümörler.
                    Skor 2: 0,5 cm ile 5 cm arasındaki tümörler veya 5 cm’den küçük konfluent nodüller.
                    Skor 3: 5 cm’den büyük tümörler veya 5 cm’den büyük hastalık birleşimi.
                    Bu nedenle PCI skoru ne kadar yüksekse hastalık o kadar ilerlemiş ve prognoz o kadar kötüdür.

                    Sitoredüksiyonun Tamlığı (CC) skoru, sitoredüktif cerrahinin etkinliğini değerlendirmek için postoperatif olarak kullanılan bir başka önemli prognostik araçtır:

                    CC-0: Postoperatif olarak görünür peritoneal tohumlama yok.
                    CC-1: Ameliyat sonrası devam eden nodüller 2,5 mm veya daha küçük.
                    CC-2: Ameliyat sonrası 2,5 mm ile 2,5 cm arasında nodüller mevcut.
                    CC-3: 2,5 cm’den büyük nodüller veya nodüllerin birleşimi postoperatif olarak kalır.

                    Araştırmalar, düşük PCI ve CC-0/1 skoru olan hastaların en iyi hayatta kalma sonuçlarına sahip olduğunu göstermektedir.

                    Yumurtalık neoplazmlarının tedavisi, tümörün tipine ve evresine bağlıdır ve genellikle cerrahi, kemoterapi ve bazı durumlarda radyasyon tedavisini içerir.

                    Kaynak:

                    1. Kurman RJ, Shih IeM. The Dualistic Model of Ovarian Carcinogenesis: Revisited, Revised, and Expanded. Am J Pathol. 2016;186(4):733-747. doi:10.1016/j.ajpath.2015.11.011.
                    2. Torre LA, Trabert B, DeSantis CE, et al. Ovarian cancer statistics, 2018. CA Cancer J Clin. 2018;68(4):284-296. doi:10.3322/caac.21456.
                    3. SEER Cancer Stat Facts: Ovarian Cancer. National Cancer Institute. Bethesda, MD.
                    4. Jayne D, Fook S, Loi C, Seow-Choen F. Peritoneal carcinomatosis from colorectal cancer. British Journal of Surgery. 2002;89(12):1545-1550. doi:10.1046/j.1365-2168.2002.02274.x.
                    5. Sugarbaker PH. Peritonectomy procedures. Ann Surg. 1995;221(1):29-42. doi:10.1097/00000658-199501000-00004.

                    Click here to display content from YouTube.
                    Learn more in YouTube’s privacy policy.

                    Kardiyak dekompansasyon

                    “Kardiyak dekompansasyon” terimi Latince kalp anlamına gelen “cardia” ve Yunanca denge kaybı anlamına gelen “decompenso” sözcüklerinden türemiştir. Bu ifade, kalbin çeşitli fizyolojik veya patolojik stresler altında işlevsel dengesini koruyamamasını kapsar.

                    Tarihsel olarak, kardiyak dekompansasyon kavramı ilk kez 1896 yılında Wilhelm His tarafından “kalp yetmezliği” veya “kalp yorgunluğu” bağlamında açıklanmıştır. Yıllar içinde bu terim sistolik, diyastolik, sol taraflı, sağ taraflı, akut, kronik, yüksek çıkışlı ve düşük çıkışlı kalp yetmezliği dahil olmak üzere çeşitli kalp yetmezliği biçimlerini tanımlamak üzere gelişmiştir. Bazen birbirlerinin yerine kullanılsalar da, özellikle akciğerlerde veya diğer organlarda sıvı birikiminin eşlik ettiği kalp yetmezliğini ifade eden “konjestif kalp yetmezliği” teriminden de ayrılır.

                    Kardiyak Dekompansasyonun Nedenleri

                    Aşağıdakiler de dahil olmak üzere çeşitli altta yatan faktörler nedeniyle kardiyak dekompansasyon meydana gelebilir:

                    • Kalp Hastalığının İlerlemesi: Koroner arter hastalığı, kardiyomiyopati veya kalp kapak hastalığı gibi kronik durumlar zamanla kötüleşerek dekompansasyona yol açar.
                    • Akut Tıbbi Durumlar: Zatürre, anemi veya tiroid bozuklukları gibi hastalıklar kalbi akut olarak strese sokabilir ve dekompansasyonu hızlandırabilir.
                    • Yaşam Tarzı Faktörleri: Aşırı sodyum, reçeteli ilaçlara uymama veya aşırı alkol veya sıvı alımı gibi uygunsuz beslenme alımı, kalp yetmezliği semptomlarını tetikleyebilir veya şiddetlendirebilir.

                    Kardiyak Dekompansasyonun Belirtileri

                    • Kardiyak dekompansasyon semptomları sıklıkla kalp yetmezliğinin alevlendiğini gösterir ve şunları içerir:
                    • Dispne: Eforla veya yatay pozisyonda kötüleşen nefes darlığı, akciğer tıkanıklığının veya kalp debisinin azalmasının göstergesidir.
                    • Yorgunluk ve Zayıflık: Kaslara ve kritik organlara kan akışının azalması nedeniyle bunların fonksiyonlarını ve enerji seviyelerini etkilemesi nedeniyle yaygın olarak görülen bir semptomdur.
                    • Sıvı Tutulması: Hızlı kilo alımı, bacaklarda, ayak bileklerinde ve ayaklarda şişme (periferik ödem) ve karın şişkinliği (asit) aşırı sıvı yüklenmesinin belirtileridir.
                    • Noktüri: Gece idrara çıkma sıklığının artması, vücut fazla sıvıyı gidermeye çalışırken, yatar pozisyonda sıvının yeniden dağıtıldığının bir işaretidir.

                    Kardiyak Dekompansasyon Tanısı

                    Kardiyak dekompansasyonun teşhisi, kalp fonksiyonlarını değerlendirmek ve altta yatan nedenleri belirlemek için klinik değerlendirme, laboratuvar testleri ve görüntüleme çalışmalarının bir kombinasyonunu içerir:

                    • Klinik Değerlendirme: Kalp yetmezliği semptomlarını ve katkıda bulunan faktörleri belirlemek için kapsamlı bir hasta öyküsü ve fizik muayene.
                    • Kan Testleri: B-tipi natriüretik peptid (BNP) veya NT-proBNP gibi biyobelirteçler kalp stresini ve kalp yetmezliğini değerlendirmek için ölçülür.
                    • Göğüs Röntgeni: Kalbin boyutunu ve şeklini görüntülemek ve akciğerlerde sıvı birikimini kontrol etmek için kullanılır.
                    • Ekokardiyogram: Bu ultrason testi kalbin yapısını ve işlevini değerlendirerek kalp yetmezliğinin türünü ve ciddiyetini belirlemeye yardımcı olur.
                    • Elektrokardiyogram (EKG): Kalbin elektriksel aktivitesini kaydederek kalp ritmi ve iskemik hasar veya hipertrofi varlığı hakkında bilgi sağlar.

                    Kardiyak Dekompansasyonun Tedavisi

                    Tedavi, semptomları yönetmeyi, altta yatan nedeni ele almayı ve kalp yetmezliğinin ilerlemesini önlemeyi amaçlar:

                    İlaçlar:

                    • Diüretikler: Vücuttaki fazla sıvının atılmasına yardımcı olarak ödem ve nefes darlığı gibi aşırı sıvı yüklenmesi semptomlarını azaltır.
                      • Lasix 20mg ampuller, örneğin 1-0-0 konjesyona bağlı olarak 2-1-0’a kadar
                    • ACE inhibitörleri veya ARB’ler: Kan basıncını düşürerek ve kalp iş yükünü azaltarak kalp fonksiyonlarını iyileştirir.
                    • Beta-blokerler: Kalp hızını yavaşlatır ve kan basıncını düşürerek kalbin oksijen ihtiyacını azaltır.
                      • 1/2 Ampül Respicur ile 100ml NaCi. 1-0-1 (taşikardik değilse)
                    • Aldosteron antagonistleri: Sıvı retansiyonunu ve potasyum kaybını azaltır.
                    • Vendal 1/2 Ampül subkutan’dan 1/2 Ampül intravenöz Vendal + 1/2 Ampül subkutan Vendal kadar doz ayalarnabilir.

                    Yaşam Tarzı Değişiklikleri:

                    • Diyet Değişiklikleri: Sıvı retansiyonunu önlemek için düşük sodyumlu diyet.
                    • Sıvı Kısıtlaması: Kalp yetmezliği alevlenmelerini önlemek için.
                    • Fiziksel Aktivite: Kardiyovasküler sağlığı iyileştirmek için tolere edildiği şekilde teşvik edilir.

                    İleri Tedaviler:

                    • Mekanik Kalp Pompaları (Ventriküler Destek Cihazları): Kalbin pompalama işlevine yardımcı olmak için ciddi vakalarda kullanılır.
                    • Kalp Transplantasyonu: Diğer tedavilerle iyileşmeyen hastalar için düşünülür.

                    Kardiyak Dekompansasyon Tedavisi için Yönetim Algoritması

                    İlk Değerlendirme

                    • Kardiyak dekompansasyon tanısını klinik muayene, ekokardiyografi ve biyobelirteçler (örn. BNP seviyeleri) yoluyla doğrulayın.
                    • Hipertansiyon, iskemik kalp hastalığı veya aritmiler gibi katkıda bulunan faktörleri değerlendirin.

                    Tedavinin Başlatılması

                    • Aşama 1: Düşük Doz ACE İnhibitörü
                      • Düşük doz ACE inhibitörü ile başlayın, örn. günde bir kez Acemin 5mg.
                      • Başlangıçtan veya ayarlamadan sonraki 1-2 hafta içinde kan basıncını, böbrek fonksiyonunu ve elektrolitleri izleyin.
                    • Sıvı Yönetimi
                      • Aşırı sıvı yüklendiğine dair kanıt varsa bir loop diüretik uygulayın. Günde bir kez 20 mg Furosemid gibi düşük bir dozla başlayın, yanıta ve böbrek fonksiyonuna göre ayarlayın.
                      • Tedavinin Optimizasyonu
                    • Aşama 2: ACE İnhibitörünü Artırın
                      • İyi tolere edilirse, Acemin’i günde bir kez 10 mg’a yükseltin.
                      • Aşama 1’deki gibi izlemeye devam edin.
                    • Beta-Bloker Eklenmesi
                      • Hasta ACE inhibitöründe stabil hale geldiğinde düşük dozda bir beta-bloker başlatın, örn. günde bir kez 12,5 mg Metoprolol.
                      • Tolerans ve klinik yanıta göre dozu kademeli olarak artırın.
                      • Metoprolol ret 23,75mg 1- 0-0, 47,5mg 1-0-0, 95mg 1-0-0

                    İleri Seviye Yönetim

                    • Kombinasyon Tedavisi
                      • Kan basıncı ve sıvı durumu kontrol altına alınmasına rağmen semptomlar devam ediyorsa Arecomb’u (muhtemelen bir ACE inhibitörü ile bir diüretik kombinasyonu) günde bir kez uygulayın.
                    • Diüretik Tedavisini Ayarlayın
                      • Diüretik dozajını veya sıklığını semptomlara ve böbrek fonksiyonuna göre ayarlayın.
                      • Spirobene 50mg 0-1/2-0
                    • İzleyin ve Ayarlayın
                      • Her 3-6 ayda bir veya klinik durum değişirse daha erken düzenli takipler, gerektiğinde ilaçların ayarlanması.

                    Özel Hususlar

                    • Elektrolit Yönetimi
                      • Potasyum ve magnezyum seviyelerini düzenli olarak izleyin ve aritmileri önlemek için gerektiğinde takviye yapın.
                      • İyonogram (Iono): Potasyum, sodyum ve klorür gibi elektrolitlerin düzenli olarak izlenmesi, elektrolit dengesini önemli ölçüde etkileyebileceğinden, özellikle diüretik kullanan hastaları yönetirken çok önemlidir.
                      • Kreatinin (Krea): Hem kalp yetmezliği hem de tedavileri böbrek fonksiyonlarını etkileyebileceğinden, kreatinin seviyeleri yoluyla böbrek fonksiyonlarının izlenmesi çok önemlidir. Bu özellikle diüretikler ve beta blokerler gibi böbrek kan akışını etkileyen ilaçlar kullanılırken önemlidir.
                    • Cihaz Tedavisi ve Yönlendirmeler
                      • Hasta ilerleyen kalp yetmezliği veya önemli aritmi belirtileri gösteriyorsa, ileri kalp yetmezliği tedavileri (örn. CRT, ICD) için sevk etmeyi düşünün.
                    • Yaşam Tarzı Ayarlamaları
                      • Düşük sodyum diyetini, sıvı kısıtlamasını ve tolere edildiği şekilde düzenli fiziksel aktiviteyi güçlendirin.
                    • Yeniden Değerlendirme ve Uzun Vadeli Yönetim
                      • Klinik durumu, ilaç toleransını ve laboratuvar değerlerini sürekli olarak yeniden değerlendirin.
                      • Tedavi planlarını hastalığın ilerleyişine, hasta semptomlarına ve genel bakım hedeflerine göre ayarlayın.

                    Kardiyak Dekompansasyonda Önemli Keşiflerin Zaman Çizelgesi

                    • 1628 – William Harvey
                      • Keşif: Kan Dolaşımı
                      • Önemi: Kanın kalp ve vücut içindeki hareketini tanımlayarak kardiyovasküler fizyolojinin anlaşılması için temel oluşturdu.
                    • 1785 – William Withering
                      • Keşif: Digitalis Kullanımı
                      • Önemi: Kalp hastalıklarının farmakolojik tedavisinin başlangıcını işaret ederek, kalp rahatsızlıklarının tedavisi için dijitalis (yüksük otu bitkisinden elde edilir) kullanımını tanıttı.
                    • 1895 – Wilhelm His, Jr.
                      • Keşif: “Kardiyak Dekompansasyon” teriminin tanıtılması
                      • Önemi: Kalbin yeterli dolaşımı sağlayamadığı durumları tanımlamak için bu terimi icat etti ve kalp yetmezliğinin klinik anlayışını daha da geliştirdi.
                    • 1938 – Rene Leriche
                      • Keşif: Hipertansiyon için Sempatektomi
                      • Önemlilik: Hipertansiyonu tedavi etmek için cerrahi sempatektomiyi tanıttı ve katkıda bulunan önemli bir faktörü ele alarak kalp yetmezliğinin yönetimini dolaylı olarak etkiledi.
                    • 1954 – Inge Edler ve Carl Hellmuth Hertz
                      • Keşif: Ekokardiyografinin Klinik Kullanımı
                      • Önemi: Kardiyak dekompansasyonun teşhisinde kritik öneme sahip olan kardiyak fonksiyon ve yapının non-invaziv değerlendirmesi için gerekli olan ilk pratik ekokardiyogramı geliştirdi.
                    • 1967 – Eugene Braunwald
                      • Keşif: Kalp Yetmezliğinin Nörohormonal Modeli
                      • Önemi: Çalışmaları, kalp yetmezliğinde nörohormonal mekanizmaların rolünü vurgulayarak, bu yolları ele alan hedefe yönelik tedavilerin önünü açmıştır.
                    • 1987 – ACE İnhibitörlerinin Tanıtımı
                      • Keşif: ACE İnhibitörlerinin Kalp Yetmezliğinde İlk Kullanımı
                      • Önemlilik: ACE inhibitörlerinin bir tedavi olarak kullanıma girmesi, kalp yetmezliği yönetiminde devrim yaratarak sağkalım oranlarını önemli ölçüde iyileştirmiştir.
                    • 1990’lar – Kalp Yetersizliği için Beta-blokerler
                      • Keşif: Beta-blokerlerin Etkinliğini Doğrulayan Klinik Çalışmalar
                      • Önemlilik: Dönüm noktası niteliğindeki çalışmalar, beta-blokerlerin kalp yetmezliği hastaları için hayat kurtarıcı faydalarını ortaya koyarak, daha önce kontrendike olduklarına dair inanışları çürüttü.
                    • 2001 – Kardiyak Resenkronizasyon Tedavisi (CRT)
                      • Keşif: CRT cihazlarının onaylanması
                      • Önemlilik: CRT’nin belirli kalp yetmezliği türlerine sahip hastalarda semptomları ve sağkalımı iyileştirdiği gösterilerek sistolik disfonksiyon tedavisinde önemli bir ilerleme kaydedilmiştir.

                    Kilit Kişiler ve Katkıları:

                    İngiliz bir hekim olan James Hope (1801-1841) çeşitli kalp hastalıklarının anlaşılmasında etkili olmuştur ve kalp patolojisi ve fonksiyonuna ilişkin ayrıntılı açıklamalarıyla kardiyak dekompansasyonun kavramsallaştırılmasına dolaylı olarak katkıda bulunmuş olabilir.
                    Thomas Lewis 20. yüzyılın başlarında kalbin elektrofizyolojisinin anlaşılmasını ilerletmede etkili olmuş ve dekompansasyon da dahil olmak üzere kardiyak işlev bozukluklarının elektriksel anormalliklerden nasıl kaynaklanabileceğini anlamaya dolaylı olarak katkıda bulunmuştur.

                    20. Yüzyılın Ortalarından İtibaren: 1950’lerde ekokardiyogram gibi daha sofistike tanı araçlarının ortaya çıkması ve daha sonra kardiyak kateterizasyonun gelişmesiyle, kalp yetmezliği bağlamında kardiyak dekompansasyonun anlaşılması daha incelikli hale geldi. Tıp uzmanları artık semptomları ve zayıf kalp fonksiyonlarını altta yatan biyokimyasal ve fizyolojik süreçlerle ilişkilendirebiliyor ve bu da daha etkili tedavilere yol açıyordu.

                    Modern Anlayış ve Yönetim:

                    Kardiyolojinin önde gelen isimlerinden Eugene Braunwald, 20. yüzyılın sonlarında kalp yetmezliğinin modern anlayışına ve yönetimine büyük katkıda bulunmuştur. Çalışmaları, kardiyak dekompansasyon aşamaları da dahil olmak üzere kalp yetmezliğinin teşhis ve tedavisine yönelik çağdaş yaklaşımın şekillenmesine yardımcı olmuştur.
                    Braunwald gibi araştırmacılar tarafından 1960’lı ve 1970’li yıllarda kalp hasarından kalp yetmezliğine ilerleyişi tanımlayan nörohormonal modellerin ortaya konması, kardiyak dekompansasyonun altında yatan mekanizmaları ele alan hedefe yönelik tedavilerin geliştirilmesinde kritik öneme sahip olmuştur.

                    Kaynak:

                    1. Ponikowski P, Voors AA, Anker SD, et al. 2016 ESC Guidelines for the diagnosis and treatment of acute and chronic heart failure. Eur Heart J. 2016;37(27):2129-2200.
                    2. Yancy, C. W., Jessup M, Bozkurt B, et al. (2013). “2013 ACCF/AHA guideline for the management of heart failure: a report of the American College of Cardiology Foundation/American Heart Association Task Force on Practice Guidelines.” Journal of the American College of Cardiology, 62(16), e147-e239.
                    3. Braunwald, E. (2013). “Heart Failure.Harrison’s Principles of Internal Medicine, 18th Edition, McGraw Hill, 1902-1913.
                    4. McMurray, J. J. V., et al. (2012). “ESC Guidelines for the diagnosis and treatment of acute and chronic heart failure 2012.” European Heart Journal, 33(14), 1787-1847.
                    5. American College of Cardiology Foundation; American Heart Association. (2013). “2013 ACCF/AHA Guideline for the Management of Heart Failure.” Journal of the American College of Cardiology, 62(16), e147-e239.
                    6. Yancy, C. W., et al. (2017). “2017 ACC/AHA/HFSA Focused Update of the 2013 ACCF/AHA Guideline for the Management of Heart Failure.Journal of the American College of Cardiology, 70(6), 776-803.

                    Click here to display content from YouTube.
                    Learn more in YouTube’s privacy policy.

                    Vajinismus

                    Vajinanın dış üçte birini çevreleyen pelvik taban kaslarının istemsiz kasılması veya spazmı ile karakterize edilen bir durum olan Vaginismus, ister cinsel ilişki, ister tampon yerleştirme veya tıbbi muayene amaçlı olsun, vajinal penetrasyona önemli bir engel teşkil eder. Bu durum, en ufak bir girişimde veya hatta penetrasyon düşünüldüğünde meydana gelen spazm nedeniyle penetrasyonun tamamen imkansız olduğu toplamdan, spazmların yalnızca belirli bağlamlarda meydana gelebileceği durumsal olana kadar değişen şiddet derecelerinde ortaya çıkabilir.

                    “Vajinismus” terimi, Latince “kılıf” anlamına gelen “vajina” sözcüğünden ve rahatsızlıkları veya hastalıkları belirtmek için kullanılan Yunanca “-ismus” son ekinden türetilmiştir. Bu durum ilk olarak 19. yüzyılda tıp literatüründe ayrıntılı olarak açıklanmıştır, ancak bu olgunun kadınlar tarafından çok daha uzun süredir deneyimlenmesi muhtemeldir.

                    Kültürel ve Toplumsal Etkiler: Araştırmalar, cinsellikle ilgili kültürel, dini ve toplumsal normların vajinismusun yaygınlığını ve ifadesini önemli ölçüde etkileyebileceğini göstermiştir. Cinsel ifadenin belirgin bir şekilde damgalandığı veya cinsel eğitim eksikliğinin olduğu toplumlarda vajinismus oranları daha yüksek olma eğilimindedir. Bu durum, durumun yalnızca fizyolojik olmadığını, aynı zamanda sosyo-kültürel faktörlerden de derinden etkilendiğini göstermektedir.

                    Tanıma ve Teşhis: Vajinismus, erken tanınmasına rağmen, kısmen sağlık hizmeti sağlayıcıları arasındaki farkındalık ve anlayış eksikliğinden, kısmen de hastaların yardım aramasını engelleyebilecek damgalama ve utançtan dolayı sıklıkla eksik teşhis ediliyor veya yanlış teşhis ediliyor. Son zamanlardaki çabalar tanı ve tedaviyi iyileştirmenin yanı sıra hem genel halk hem de sağlık profesyonelleri arasında farkındalığı artırmaya odaklanmıştır.

                    Oluşumu ve Patofizyolojisi

                    Vajinismus, vajinal kasların, özellikle de pubokoksigeus kasının, vajinal girişin kısmen veya tamamen kapanmasına yol açan istemsiz kasılmasıyla karakterizedir. Bu istemsiz kas kasılması, penetrasyon girişimiyle veya hatta penetrasyon beklentisi veya korkusuyla tetiklenebilir. Vajinismusun kesin nedeni tam olarak anlaşılamamıştır ancak psikolojik ve fiziksel faktörlerin karmaşık bir etkileşimi olduğu düşünülmektedir. Psikolojik faktörler kaygıyı, ağrı veya yaralanma korkusunu ve travmatik deneyimleri içerebilirken, fiziksel faktörler de penetrasyon sırasında ağrıya neden olan koşulları içerebilir.

                    Teşhis

                    Teşhis tipik olarak ayrıntılı bir tıbbi öyküyü ve enfeksiyonlar veya anatomik anormallikler gibi ağrılı cinsel ilişkinin diğer nedenlerini dışlamak için fizik muayeneyi içerir.

                    İlk değerlendirme:

                    Hasta Geçmişi: Ağrı, korku veya penetrasyondan kaçınma semptomlarına ve önceki tedavi girişimlerine odaklanarak ayrıntılı cinsel ve tıbbi geçmişi toplayın.
                    Psikolojik Değerlendirme: Kaygı, fobiler, cinsel travma veya istismar öyküsü ve ilişki faktörlerini değerlendirin.

                    Fiziksel Muayene:

                    Jinekolojik Muayene: Ağrının fiziksel nedenlerini (örneğin enfeksiyonlar, dermatolojik durumlar, anatomik anomaliler) dışlamak için nazikçe ve yalnızca hastanın rızası ile gerçekleştirilir.
                    Pelvik Taban Kası Değerlendirmesi: İstemsiz kasılmaları veya pelvik taban kaslarını gönüllü olarak gevşetememe durumunu değerlendirin.

                    Vajinismus Kriterleri: DSM-5’e (Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabı, Beşinci Baskı) göre kriterler; cinsel ilişki sırasında vajinal penetrasyonda kalıcı veya tekrarlayan zorluklar, penetrasyon girişimleri sırasında belirgin vulvovajinal veya pelvik ağrı, vajinada ağrıyla ilgili korku veya kaygıyı içerir. Penetrasyonun beklenmesi, sırasında veya bunun sonucunda ortaya çıkması ve penetrasyon girişimi sırasında pelvik taban kaslarının gerilmesi veya kasılması.

                    Diğer Bozuklukların Dışlanması: Semptomların başka bir bozuklukla (örneğin genito-pelvik ağrı/penetrasyon bozukluğu) daha iyi açıklanmadığından veya yalnızca yağlama eksikliğine veya diğer fiziksel koşullara atfedilmediğinden emin olun.

                    Tedavi

                    Vajinismus tedavisi çok yönlüdür; eğitim, pelvik taban kas eğitimi, vajinal dilatörlerin kullanımı, psikolojik terapi ve bazı durumlarda kaygı veya ağrıyı yönetmek için ilaç tedavisi dahil.

                    Eğitim ve Danışmanlık:

                    Cinsel anatomi, vajinismusun doğası ve pelvik taban kaslarının rolü hakkında kapsamlı eğitim sağlayın.
                    Seks ve penetrasyon hakkındaki mitleri ve yanlış anlamaları ele alın.

                    Bilişsel-Davranışçı Terapi (CBT):

                    Penetrasyon korkusunu azaltmayı, uyumsuz inançları değiştirmeyi ve cinsel işlevi iyileştirmeyi amaçlamaktadır.

                    Pelvik Taban Fizik Tedavisi:

                    Gevşetme teknikleri ve aşamalı olarak vajinal dilatörlerin kullanımı da dahil olmak üzere pelvik taban kasları üzerinde kontrol kazanmaya yönelik egzersizler.

                    Duyarsızlaştırma Teknikleri:

                    Kontrollü, tehdit edici olmayan bir ortamda penetrasyona kademeli olarak maruz kalma (parmaklar, ardından dilatörler ve en sonunda uygunsa partnerin penisi kullanılarak).

                    Seks Terapisi ve Çift Terapisi:

                    Vajinismusa katkıda bulunabilecek veya vajinismustan etkilenebilecek iletişim sorunlarına, cinsel yakınlığa ve ilişki dinamiklerine değinmek.

                    Farmakoterapi:

                    Şiddetli anksiyete veya depresyon durumlarında SSRI’ların (seçici serotonin geri alım inhibitörleri) veya diğer uygun ilaçların kullanımını düşünün.

                    Botoks Enjeksiyonları (refraktör vakalarda):

                    Diğer tedavilere yanıt vermeyen hastalarda pelvik taban kaslarına yapılan Botoks enjeksiyonları kas spazmını geçici olarak azaltabilir.

                    Takip ve Destek:

                    Tedavi planının gerektiği gibi ayarlanması için düzenli takip ve tedavi süreci boyunca sürekli duygusal destek.

                    Tarih

                    Erken Tanıma ve Yanlış Anlamalar: Vajinismus tıbbi olarak ilk kez 19. yüzyılda fark edildi. Vajinismusa benzeyen bir durumla ilgili belgelenmiş en eski tartışmalardan biri, aşırı hassasiyet ve vajinal kasların istemsiz spazmları ile karakterize edilen bir “vajinismus” vakasını tanımlayan Sims’in (1861) çalışmasında bulunabilir. Bununla birlikte, vajinismusun ilk tedavileri ve anlayışları çoğu zaman yanlış yönlendirilmişti; bu da o dönemde kadın cinselliği ve üreme sağlığı konusundaki sınırlı bilginin yansımasıydı.

                    Psikoseksüel Bileşen: 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarında vajinismus anlayışı, psikoseksüel bileşenlerini de kapsayacak şekilde genişledi. Freud ve çağdaşları cinsel bozuklukların psikolojik yönlerini vurgulamışlar ve vajinismusun cinsel ilişkiye karşı psikolojik direncin bir tezahürü olabileceğini öne sürmüşlerdir. Bu bakış açısı psikoterapötik tedavilerin kapısını açtı, ancak aynı zamanda normal kadın cinsel tepkilerinin bir miktar patolojikleşmesine de yol açtı.

                    Modern Tedaviler ve Anlayışlar: 20. yüzyılın ikinci yarısında tıp camiası, fizik tedaviyi psikoseksüel danışmanlıkla birleştirerek vajinismusa karşı daha kapsamlı bir yaklaşım benimsemeye başladı. Tedaviler artık sıklıkla pelvik taban fizyoterapisini, vajinal dilatörlerin kullanımını ve bilişsel-davranışçı terapiyi içermektedir ve bu da durumun hem fiziksel hem de psikolojik olarak anlaşılmasını yansıtmaktadır.

                    İleri Okuma

                    1. Reissing, E. D., Binik, Y. M., Khalifé, S., Cohen, D., & Amsel, R. (2004). “Vaginal Spasm, Pain, and Behavior: An Empirical Investigation of the Diagnosis of Vaginismus.” Archives of Sexual Behavior, 33(1), 5-17.
                    2. Engman, M. (2011). “Vaginismus: A Multidisciplinary Approach to the Underlying Mechanisms.” Clinical Obstetrics and Gynecology, 54(2), 233-243.
                    3. van der Velde, J., & Everaerd, W. (2001). “The Relationship Between Voluntary Pelvic Floor Muscle Activity, Muscle Awareness and Experienced Threat in Women with and Without Vaginismus.” Behaviour Research and Therapy, 39(4), 395-408.
                    4. American Psychiatric Association. (2013). Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders (5th ed.). Arlington, VA: American Psychiatric Publishing.
                    5. Pacik, P. T. (2014). “Botox Treatment for Vaginismus.Plastic and Reconstructive Surgery Global Open, 2(12), e272.
                    6. ter Kuile, M. M., Both, S., & van Lankveld, J. J. D. M. (2010). “Cognitive Behavioral Therapy for Sexual Dysfunctions in Women.Psychiatric Clinics of North America, 33(3), 595-610.

                    Click here to display content from YouTube.
                    Learn more in YouTube’s privacy policy.

                    Herpetik gingivostomatit

                    Herpes: Yunanca “herpein” kelimesinden, “sürünmek” anlamına gelir.
                    Gingivostomatit: Latince “diş eti” anlamına gelen “gingiva” ve “ağız iltihabı” anlamına gelen “stomatit” kelimelerinden oluşur.

                    Herpes simplek virüsünün sebep olduğu ağız ve diş eti iltihaplanmasıdır. (Bkz; Herpetik)  (Bkz; gingiv-o-stomatit )

                    Belirtiler

                    • 1 ve 3 yaş arasındaki çocuklar genellikle etkilenir.
                    • İlk enfeksiyondan sonra, 3 ila 7 gün arasında bir kuluçka döneminden sonra ağız ve boğaz mukoza zarında belirgin bir iltihap vardır.
                    • Yüksek ateş eşlik eder.
                    • Klinik bir bulgu olarak, çok sayıda kabarcık oral mukoza üzerinde etkilidir. Kabarcıklar hastalığın seyrinde ülserleşir ve kanlı bir arka plan oluışturur.
                    • Çevredeki lenf düğümleri genellikle ağrılı olarak şişer.
                    • Kabarcıklar veya ülserasyonlar çok ağrılıdır ve çocuklarda ve ebeveynlerde yiyeceklerin reddedilmesine ve yüksek acıya neden olur.
                    • Akut, çoğunlukla ateşli, çoğunlukla lenfadenopati ile seyir eder. Nörodermatit süper enfeksiyonu (egzama herpeticatum) ile keratokonjonktivit (lakrimasyon, fotofobi) de mümkündür.

                    Tanı

                    Primer herpetik gingivostomatit (PHGS), tipik olarak tip 1 (HSV-1) olan herpes simpleks virüsünün (HSV) neden olduğu viral bir enfeksiyondur. Sıklıkla çocukları etkiler, ancak her yaş grubunda ortaya çıkabilir.

                    Yaygın klinik tanı kriterleri şunlardır:

                    • Ağız lezyonları (soğuk yaralar gibi) veya herpes simpleks virüsü enfeksiyonu öyküsü olan bir kişiyle yakın zamanda temas öyküsü.
                    • Veziküller (küçük kabarcıklar) olarak başlayan ve daha sonra ülser oluşturmak için hızla yırtılan oral lezyonlar. Ülserler eritematöz (kırmızı) bir sınıra ve sarımsı beyaz bir psödomembrana sahiptir.
                    • Diş eti iltihabı: Bu, eritem (kızarıklık), şişme ve kanama ile karakterize diş etlerinin iltihaplanmasıdır.

                    Diğer semptomlar ateş, halsizlik (genel bir rahatsızlık hissi) ve bölgesel lenfadenopatiyi (şişmiş lenf düğümleri) içerebilir.

                    PHGS tipik olarak klinik bir tanıdır ve genellikle onay için laboratuvar testi gerektirmez. Bununla birlikte, belirsiz vakalarda, virüs, oral lezyonlardan birinden sürüntü alınarak ve kültür veya PCR testi için gönderilerek tanımlanabilir.

                    Bir sınıflandırma sistemine gelince, PHGS de dahil olmak üzere herpes simpleks enfeksiyonları, genellikle bakteriyel enfeksiyonlar gibi resmi bir sistemde sınıflandırılmaz. Bunun yerine, anatomik yerleşime (oral ve genital) ve enfeksiyonun birincil (ilk bölüm) veya tekrarlayan olup olmadığına göre teşhis edilirler.

                    Ayırıcı tanı

                    Stomatoz aphtosa, tip A Coxsackie virüslerinin neden olduğu bir herpangina ile karıştırılabilir. Stomatit aphtosa’nın aksine, damak kemerlerinin belirgin iltihabı ve koyu kırmızı çevrili mesane tabanıyla tezahür eder.

                    Tedavi

                    • İmmün yetmezliği olan çocuklarda stomatit aphtosa bir hafta içinde sonuçsuz iyileşir. Hastalık sırasında yiyecek ve sıvı alımını kolaylaştırmak için lokal anestezik oral jeller ve çözeltiler (örn. Dynexan® oral jel veya% 2 Xylocain® jel) kullanılmalıdır. Asiklovir ile virüstatik tedavi (3 kez / gün 5 mg / kg vücut ağırlığı / gün i.v.) şiddetli kurslar için kullanılabilir.

                    Prognoz

                    Prognoz genellikle iyidir. Çoğu durumda, iyileşme bir hafta içinde gerçekleşir.

                    Tarih

                    Herpetik gingivostomatit terimi tıp literatüründe ilk olarak 19. yüzyılda herpes simpleks virüsünün neden olduğu diş eti ve ağızda ağrılı bir iltihaplanmayı tanımlamak için kullanılmıştır.

                    Herpetik gingivostomatitin bilinen ilk açıklaması 1867’de Alman doktor Theodor Escherich tarafından yapıldı. Bununla birlikte, durumun uygun şekilde sınıflandırılması ve adlandırılması 20. yüzyıla kadar değildi.

                    20. yüzyılda, birçok bilim adamı herpetik gingivostomatit anlayışımıza önemli katkılarda bulundu. 1941’de Amerikalı virologlar Thomas Weller ve Frederick Robbins, herpetik gingivostomatitli bir hastanın lezyonlarından herpes simpleks virüsünü izole ettiler. 1956’da Amerikalı virolog John F. Enders, kültürde herpes simpleks virüsünü büyütmek için bir yöntem geliştirdi. Ve 1962’de Amerikalı virolog Albert Sabin, herpes simpleks virüsüne karşı bir aşı geliştirdi.

                    Herpetik gingivostomatit anlayışımız 21. yüzyılda büyümeye devam etti. Son yıllarda bilim adamları, herpetik gingivostomatitin genetik ve moleküler temelini anlamada ilerleme kaydetmiştir. Ayrıca antiviral ilaçlar gibi herpetik gingivostomatit için yeni tedaviler geliştirdiler.

                    Günümüzde herpetik gingivostomatit sık görülen bir durumdur. 5 yaşın altındaki çocukların yaklaşık %40’ını etkiler. Çoğu durumda, herpetik gingivostomatit birkaç hafta içinde kendiliğinden geçen hafif bir durumdur. Bununla birlikte, bazı durumlarda, herpetik gingivostomatit daha şiddetli olabilir ve pnömoni gibi komplikasyonlara yol açabilir.

                    Kaynak:

                    1. Oral herpes simplex virus infections–clinical manifestations and diagnosis. UpToDate. Accessed August 23, 2021. https://www.uptodate.com/contents/oral-herpes-simplex-virus-infections-clinical-manifestations-and-diagnosis
                    2. Herpetic gingivostomatitis. DermNet NZ. Accessed August 23, 2021. https://dermnetnz.org/topics/herpetic-gingivostomatitis/
                    https://www.youtube.com/shorts/xRrk2M03Ams

                    Yeni Biyosensör Kanseri Işıkla Teşhis Edebiliyor

                    Bilim insanları, idrar örneğindeki değişiklikleri tespit etmek için ışın demetleri kullanan silikon fotonik bir biyosensör geliştirdiler. Kanser gibi yayılan hastalıkların erken aşamalarında  yerini saptamak,  onların üstesinden gelme ve kontrolünü sağlamada çok büyük farklar yaratabilir. Singapur’daki bilimadamları bunu yapabilmek için ‘yerinde teşhis’ sağlayan yeni bir biyosensör geliştirdiler.

                    KANSERİ TESPİT  ETMEDE  YENİ BİR YOL

                    Bu yeni sensör mikroRNA (RNA veya ribonükleik asitlerin bir sınıfı) olarak bilinen genetik DNA bilgisinin proteine dönüştürülmesine(translasyonuna) yardım eden biyomarkerlara geri dönüşü sağladı. MikroRNA’lar bir çok hastalığa kılavuzluk  ederler, çünkü onlar idrar ve kan gibi sıvılarda iyi korunurlar. Bu da mikroRNA’ların vücutta bir sorun olduğunda hızlıca test edebilmek için ideal bir yol olmasını sağlamaktadır.

                    Singapur Bilim Ajansı Teknoloji ve Araştırma(A*STAR) departmanı araştırmacıları idrar örneğinin kompozisyonundaki çok küçük değişiklikleri tespit edebilecek ışın demetleri kullanan, silisyum fotonik bir biyosensör geliştirdiler.

                    Biyosensör, DNA probu ve hedef mikroRNA arasındaki bağlanma miktarını gözden geçirerek örnekte ne kadar mikroRNA olduğunu hesaplamaktadır. Bu, daha sonra bazı kanser tiplerinin, kardiyak hastalıkların ve diğer ciddi sağlık problemlerinin varlığı için bir ipucu sağlayabilecektir.

                    Araştırma ekibi; onun çok hafif olan sensörünün yüksek derecede hassas olduğunu, başka herhangi bir ekipmana ihtiyaç duymadan çalıştığını ve sonuçları 15 dakika kadar kısa bir sürede verebildiğini söylüyor. Biyosensör henüz yaygın şekilde kullanılmaya hazır değil, fakat eğer insanlarda uygulandığında yeterince etkili olursa, bu küçük fikir çok büyük değişiklikler yapabilecektir.

                    Araştırma ekibinden Mi Kyoung Park: “MikroRNA’ları tespit etmek için varolan metotlar zaman alıcı ve klinik uygulamalarda kullanışı sınırlayan ağır makineler gerektiriyor. Bu, mikroRNA’ları tespit edebilmek için, basit ve etkili bir hasta başı cihazı geliştirmemize ilham verdi.” dedi.

                    Park ve çalışma arkadaşları, bu yeni geliştirilmiş sistemi, ileri seviye mesane kanseri olan üç hastanın idrar örneklerinden iki tip mikroRNA’nın tespitinde kullandılar.

                    Örnekler sağlıklı kişilerinkiyle kıyaslanınca, mikroRNA miktarlarının kaydadeğer biçimde farklı olduğu görüldü. Her ne kadar şimdiye kadar küçük miktarlarla test edilse de, ekip, bu cihazın diagnostik araç olarak gelecek için büyük potansiyel taşıdığını düşünüyor. Onların şu anda cihazın doğruluğunu kanıtlayabilmeleri için  insandan elde edilen çok daha büyük örneklerle cihazı test etmeleri gerekiyor.

                    Park: “Sistem farklı türlerin çok sayıda mikroRNA’sını tespit edecek şekilde genişletilebilirdir ve çeşitli hastabaşı klinik uygulamalarda yararlı olması beklenmektedir.” diyor. Bu çalışma Biosensors and Bioelectronics’de yayınlanmıştır.

                    Click here to display content from YouTube.
                    Learn more in YouTube’s privacy policy.

                    Kaynak:

                    • GerçekBilim,
                    • Futurism
                    • Qing Liua, Yong Shina, Jack Sheng Keea, Kyoung Woo Kima, Siti Rafeah Mohamed Rafeia, Agampodi Promoda Pereraa, Xiaoguang Tua, Guo-Qiang Loa, Estelle Riccib, Marc Colombelb, Edmund Chiongc, Jean Paul Thieryd, Mi Kyoung Parka, Mach–Zehnder interferometer (MZI) point-of-care system for rapid multiplexed detection of microRNAs in human urine specimens Biosensors and Bioelectronics Volume 71, 15 September 2015, Pages 365–372 doi:10.1016/j.bios.2015.04.052

                    Parkinson Hastalığı’nın Erken Teşhisi İçin Tükürük Bezi Biyopsisi İşe Yarayabilir

                    Çalışmalar, Parkinson hastalığının erken dönemde tükürük bezi testi ile tayin edilebileceğini gösteriyor. Günümüzde, Parkinson hastalığı için herhangi hassas bir diagnostik test bulunmamaktadır. Fakat araştırmacılar, transkutan submandibuler bez biyopsisi olarak adlandırılan yöntemin ihtiyaç duyulan hassasiyeti  sağlayacağına inanıyorlar. Bu test, çene altından submandibuler beze(tükürük bezi) bir iğne batırılması ve içeriden bez dokusunu elde etmek için geri çekilmesinden ibaret. Araştırmacılar Parkinson hastalığının erken döneminde olanların hücrelerinde bir protein arayarak ve bunu hasta olmayan sübjelerle(denek)  karşılaştırıyorlar.

                    Arizona Mayo Klinik Nöroloji Bölümü Profesörü Charles Adler “Bu çalışma submandibuler bezden alınan parçanın test edilerek ,yaşayan erken dönemdeki Parkinson hastalarının teşhisini sağlayan ilk çalışmadır.Hastada erken teşhisin sağlanması hastalığı anlamamız ve daha iyi tedavi edebilmemiz için ileriye dönük çok büyük bir adımdır.” diyor.

                    Bu çalışmada beş yıldan az bir süredir Parkinson hastalığına sahip 25 hasta ve Parkinson hastası olmayan 10 kontrol deneği yer almaktaydı. Biyopsiler tükürük üreten submandibuler bezden alındı. Biyopsi dokularının anormal Parkinson proteini içerdiğinin ispat edilmesi için Banner Sun Health Enstitüsünden nöropatolojist  Thomas Beach  tarafından test edildi. Dr. Beach: “Bu prosedür Parkinson hastalığında mevcut yöntemlerden çok daha hassas bir teşhis  sağlayacaktır.”diyor.

                    Anormal Parkinson proteini, yeterli doku örneği  olan 19 hastanın 14’ünde saptandı ki bu da ileriki çalışmalar için yeterli pozitif sonucu sağlamış oldu. Araştırma grubu daha önce hastalığı ilerlemiş 12 kişinin 9’unda biyopsinin proteini tespit edebileceğini  göstermişti.

                    Dr.Adler: “Bu çalışma, yaşayan hastalarda Parkinson hastalığının erken döneminde tanı testi için submandibuler bez biyopsisinin ilk doğrudan kanıt olarak kullanılabileceğini kanıtlıyor.” , “ Bu buluş Parkinson hastalığının erken döneminde olan kişilerde oldukça kullanışlı olabilecektir. Erken dönem hastalarında hassasiyeti olduğu için, bu tanı 10 yıldan fazla hastalığa sahip kişilerde o kadar iyi sonuç vermeyecektir.” diyor.

                    Parkinson hastalığı, sinir sisteminin ilerleyen bir bozukluğudur  ve uyuma, yürüme, denge, kan basıncı ve koku alma gibi hareketleri etkilemektedir. Yavaş yavaş ilerler ve bazen zar zor farkedilen elde  bir titremeyle (tremorla) başlar. Titreme, Parkinson’un en bilinen işareti olsa da bu bozukluk yaygın olarak gerginlik  ve hareketlerin yavaşlamasına neden olur. Günümüzde tanı,medikal geçmişe dayanarak belirti ve semptomların incelenmesi  ile, nörolojik muayene ve diğer koşulların göz ardı edilmesi ile gerçekleştirilirmektedir. Bir önceki çalışmada, Dr. Adler ve Dr.Beach hastaların %45’inin erken döneminde yanlış tanı konulmuş olabileceğini bulmuştur. Parkinson hastalığı tam olarak tedavi edilemese de, ilaç tedavisi semptomları önemli derecede iyileştirebilir.

                    Referans:

                    1. GerçekBilim
                    2. ScienceDaily
                    3. Charles H. Adler, Brittany N. Dugger, Joseph G. Hentz, Michael L. Hinni, David G. Lott, Erika Driver-Dunckley, Shyamal Mehta, Geidy Serrano, Lucia I. Sue, Amy Duffy, Anthony Intorcia, Jessica Filon, Joel Pullen, Douglas G. Walker, Thomas G. Beach. Peripheral Synucleinopathy in Early Parkinson’s Disease: Submandibular Gland Needle Biopsy Findings. Movement Disorders, 2016; DOI: 10.1002/mds.26476