Total Kalça Artroplastisi

Kalça total uç protezi için kullanılan Latince terim prothesis totalis coxae‘dir. Kalça eklemini yapay bir eklemle değiştirmek için yapılan cerrahi bir prosedürdür.

“Protez” kelimesi Yunanca “ekleme” veya “yerleştirme” anlamına gelen “próthesis” kelimesinden gelmektedir. “Coxae” kelimesi ise Latince “kalça” anlamına gelen “cāxa” kelimesinden gelmektedir.

  • Ameliyat genellikle genel anestezi altında yapılır.
  • Prosedür genellikle yaklaşık 2-3 saat sürer.
  • Hastalar genellikle ameliyattan sonra 3-5 gün hastanede kalırlar.
  • Kalça total uç protezi uzun ömürlü bir ameliyattır. Protezlerin çoğu 20-30 yıl dayanır.

Kalça total uç protezi çok başarılı bir ameliyattır. Şiddetli kalça artriti olan kişilerde ağrıyı hafifletebilir ve hareketliliği artırabilir.

Genellikle total kalça protezi olarak adlandırılan total kalça artroplastisi (THA), kalça ekleminin yıpranmış veya hasar görmüş kısımlarının yapay parçalarla değiştirildiği cerrahi bir prosedürdür. Bu, ciddi kalça artriti olan hastalarda veya belirli kalça kırıklarından sonra ağrıyı hafifleterek ve işlevi iyileştirerek yaşam kalitesini büyük ölçüde artırabilir.

Prosedür:

Bir THA’da cerrah, hasarlı veya hastalıklı kıkırdak ve kemiği kalça ekleminden çıkarır. Asetabulum (kalça soketi) pürüzsüz, yuvarlak bir boşluk oluşturmak için oyulur ve sokete yarım küre şeklindeki bir kap yerleştirilir. Femur başı (uyluk kemiğinin tepesindeki top veya femur) daha sonra çıkarılır ve femurun geri kalanı yeni femoral bileşeni kabul etmeye hazırlanır. Yapay femoral gövde, femur şaftından aşağıya sokulur. Daha sonra yeni yuvaya uyan bir top femur gövdesinin tepesine yerleştirilir.

Malzemeler:

Protezde kullanılan malzemeler polietilen (plastik), metal ve seramiktir. Her birinin kendi avantajları ve dezavantajları vardır ve malzeme seçimi hastanın bireysel ihtiyaçlarına ve koşullarına bağlıdır.

İyileşmek:

Ameliyat sonrası bakım, ağrıyı yönetmeyi, komplikasyonları önlemeyi ve kalça işlevini eski haline getirmek için fizyoterapiye başlamayı içerir. Tipik hastanede kalış süresi birkaç gündür ve çoğu hasta ameliyattan sonraki gün veya aynı gün yardımla yürüyebilir. Tam iyileşme ve normal aktivitelere dönüş genellikle birkaç ay sürer.

Uzun Vadeli Sonuç:

Modern total kalça protezlerinin çoğunun 15 yıl veya daha fazla sürmesi beklenir. Şiddetli kalça eklemi hastalığı olan hastalarda yaşam kalitesini önemli ölçüde artırabilirler.

Tarih

İlk kalça protezi 1960 yılında İngiltere’de Sir John Charnley tarafından gerçekleştirilmiştir. Charnley’in protezi metal ve plastikten yapılmıştı.

O zamandan bu yana kalça protezi ameliyatlarında birçok gelişme kaydedildi. Protezler artık daha dayanıklı malzemelerden yapılmakta ve ameliyat daha az invaziv olmaktadır.

Kaynak:

  • “Total Hip Replacement.” OrthoInfo – AAOS. Link
  • “Hip Replacement.” Mayo Clinic. Link

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Marisk

Marisken terimi, tarihsel olarak “büyük bir incir türü” anlamına gelen ve daha sonra mecazi anlamda hemoroidleri veya genital siğilleri tanımlamak için kullanılan Latince marisca kelimesinden türemiştir. Almanca Mariske kelimesi doğrudan bu Latince terimden ödünç alınmıştır ve anal deri fleplerinbelirtmek için kullanılır; anal bölgenin etrafında oluşan zararsız, yumuşak deri kıvrımları.

Bu deri fleplerinin görünümü ile incirlerin şekli arasındaki mecazi bağlantıyı yansıtır; bu karşılaştırma Fransızcada (marisque) ve diğer dillerde de yankılanır. Zamanla, terim, orijinal botanik anlamıyla doğrudan bir ilişkisi olmaksızın anal bölgeyi etkileyen belirli iyi huylu durumları tanımlamak için gelişmiştir.

This content is available to members only. Please login or register to view this area.


Anüs etrafındaki küçük, iyi huylu deri flepleri. Bunlar siğil, tümör veya cinsel yolla bulaşan enfeksiyon değildir.


Nedenler

  • İyileşmiş iltihap: Genellikle çözülmüş hemoroid, çatlak veya apselerin kalıntılarıdır.
  • Sürtünme: Tekrarlayan sürtünme (örn. dar giysiler, uzun süre oturma).
  • Yara izi: Travma veya kötü iyileşmiş cilt yaralanmalarından.
  • Genetik yatkınlık: Bazı kişilerde deri etiketi oluşumuna daha yatkınlık vardır.

Belirtiler

  • Görünüm: Ten rengi, yumuşak ve ağrısız (tahriş olmadığı sürece).
  • Hijyen sorunları: Nem veya dışkı kalıntısını hapsederek kaşıntıya, tahrişe veya kokuya neden olabilir.
  • Kozmetik endişe: Hastalar görünümleri konusunda kendilerini bilinçli hissedebilirler.

Tedavi

Çıkarma seçenekleri:

  • Küçük flepler: Keserek çıkarma (anestezi gerekmez).
  • Daha büyük etiketler: Lokal anestezi + cerrahi çıkarma veya yakma.
  • Kriyoterapi: Etiketin dondurulması (daha az yaygın).
  • İyileşme: Minimum iyileşme süresi; 1-2 gün boyunca hafif rahatsızlık.

Ne Zaman Doktora Görünmeli

  • Etiket kanarsa, hızla büyürse veya renk değiştirirse (kanser veya enfeksiyonları dışlamak için).
  • Kalıcı kaşıntı/ağrı veya hijyen zorlukları için.

Önleme

  • Hijyen: Suyla nazikçe temizleyin (sert sabunlardan kaçının).
  • Altta yatan rahatsızlıkları tedavi edin: Hemoroid, ishal veya kabızlığı derhal tedavi edin.
  • Sürtünmeyi azaltın: Bol, nefes alabilen giysiler giyin.

Önemli Not

  • Dil: Mariske öncelikle Almanca/Felemenkçe tıbbi bağlamlarda kullanılır. İngilizcede “anal deri etiketi” standart terimdir.
  • Yanlış Anlama: Bunlar yalnızca bulaşıcı veya kötü hijyenle bağlantılı değildir.

Kişiselleştirilmiş tavsiyeler için her zaman bir sağlık uzmanına danışın! 🩺


Keşif

  • Antik Çağlar (M.Ö. 400 civarı)**: Yunanistan’daki Hipokrat’ınki gibi erken tıp metinlerinde, özellikle anal deri etiketlerinden olmasa da, vücudun çeşitli bölgelerindeki iyi huylu deri büyümelerinden bahsedilmektedir. Bunlar genellikle “ekskresyonlar” veya etli çıkıntılar hakkındaki genel gözlemler içinde toplanır ve çok az ayrım yapılır.
    1. Yüzyıl: Andreas Vesalius (1514-1564) gibi Rönesans anatomistleri insan anatomisi üzerine detaylı çalışmalara başlar. Belirli bir durum olarak deri etiketleri izole edilmemiş olsa da, perianal anormalliklerin tanımları cerrahi metinlerde yer alır ve bu tür büyümelerin erken tanınmasına işaret eder.
  • 19. Yüzyıl (1800’ler)**: Modern patolojinin yükselişiyle birlikte Sir James Paget ve Rudolf Virchow gibi doktorlar iyi huylu deri lezyonlarını daha sistematik bir şekilde incelemeye başlar. Anal bölgedekiler de dahil olmak üzere deri lekeleri, terminoloji tutarsız kalsa da siğillerden, hemoroidlerden veya kötü huylu büyümelerden farklı olarak tanınmaya başlar.
  • 1950’ler-1960’lar: Dermatoloji ve kolorektal cerrahi sınıflandırmayı geliştirir. Deri flepleri resmi olarak akrokordonlar olarak tanımlanır, anal varyantların yaygın olduğu ve tahriş olmadıkça tipik olarak asemptomatik olduğu belirtilir. Kozmetik veya semptomatik sorunlar ortaya çıkmadıkça tedavinin gereksiz olduğu düşünülür.
  • 1980‘ler: Çalışmalar anal deri fleplerini küçük travma, kronik tahriş veya çözülmüş hemoroidal hastalığa bağlar. İnvaziv olmayan gözlem standart hale gelir, kalıcı vakalar için çıkarma (eksizyon veya kriyoterapi yoluyla) ayrılır.
  • Günümüz : Amerikan Kolon ve Rektum Cerrahları Derneği gibi kaynaklara göre tıbbi konsensüs, anal deri fleplerinin zararsız, rahatsızlık veya hijyen sorunlarına neden olmadıkça tedavi gerektirmeyen deri renkli kıvrımlar olduğu yönündedir. Etiyolojileri üzerine araştırmalar devam etmektedir, ancak iyi anlaşılmış küçük bir durum olmaya devam etmektedirler.

İleri Okuma

  1. Arcaeus, J. (1575). De recta curandorum vulnerum ratione libri septem. Lyon: Gulielmus Rovillius.
  2. Heister, L. (1739). Institutiones chirurgicae. Nürnberg: Johann Andreas Endter.
  3. Boyer, A. (1815). Traité complet d’anatomie pathologique. Paris: Méquignon-Marvis.
  4. Allingham, W. (1879). Diseases of the Rectum. London: J. & A. Churchill.
  5. Ball, C. B. (1887). The rectum and anus: Their diseases and treatment. London: Cassell & Co.
  6. Gant, S. (1901). Diseases of the rectum and anus. Philadelphia: J. B. Lippincott Company.
  7. Goligher, J. C. (1955). Surgery of the Anus, Rectum and Colon. London: Baillière, Tindall & Cox.
  8. Parks, A. G. (1956). The surgical treatment of haemorrhoids. British Journal of Surgery, 43(180), pp. 337–351.
    DOI: 10.1002/bjs.18004318002
  9. Thomson, W. H. F. (1975). The nature of haemorrhoids. British Journal of Surgery, 62(7), pp. 542–552.
    DOI: 10.1002/bjs.1800620703
  10. Seow-Choen, F., & Nicholls, R. J. (1992). Anal skin tags: Do they have any significance? International Journal of Colorectal Disease, 7(2), pp. 102–103.
    DOI: 10.1007/BF00340273
  11. Loder, P. B., Kamm, M. A., Nicholls, R. J., & Phillips, R. K. S. (1994). Haemorrhoids: Pathology, pathophysiology and aetiology. British Journal of Surgery, 81(7), pp. 946–954.
    DOI: 10.1002/bjs.1800810705
  12. Madoff, R. D., & Fleshman, J. W. (2004). Clinical practice. Haemorrhoids. New England Journal of Medicine, 351(9), pp. 933–940.
    DOI: 10.1056/NEJMcp033076

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Norgestrel

Norgestrel östradiol ile sabit kombinasyon halinde kaplanmış tabletler şeklinde mevcuttur. ABD’de, 2023 yılında doktor reçetesi olmadan temin edilebilen bir monopreparat olarak bir doğum kontrol hapı onaylanmıştır (Opill®).

Bu makale norgestrel rasematına atıfta bulunmaktadır. Enantiyomer levonorgestrel de piyasadadır ve genellikle doğum kontrol hapı ve “ertesi gün hapı” olarak kullanılır.

  1. Nor, “değil” veya “olmadan” anlamına gelen bir önektir.
  2. Gest “hamilelik” anlamına gelen bir köktür.
  3. Str, genellikle sentetik bileşiklere atıfta bulunmak için kullanılan bir son ektir.

Norgestrel, doğum kontrol hapları ve acil kontrasepsiyon dahil olmak üzere çeşitli hormonal kontrasepsiyon formlarında kullanılan sentetik bir progestin, bir hormon türüdür.

  • Sentetik bir progestindir.
  • Hormonal kontraseptiflerde kullanılır.
  • Ayrıca ağır adet kanamaları ve endometriozis tedavisinde de kullanılır.
  • Oldukça etkili bir doğum kontrol yöntemidir.

Farmakodinamik:

Norgestrel bir progestin veya doğal olarak oluşan kadın cinsiyet hormonu progesteronun sentetik bir formudur. Norgestrel vücutta esas olarak yumurtlamayı (yumurtalıklardan bir yumurtanın salınması) önleyerek çalışır. Ayrıca spermin yumurtaya ulaşmasını (döllenme) önlemeye yardımcı olmak için vajinal sıvıyı daha kalın hale getirir ve döllenmiş bir yumurtanın bağlanmasını önlemek için uterusun (rahim) astarını değiştirir.

Farmakokinetik

İlaçların vücuttaki emilimi, dağılımı, metabolizması ve atılımı ile ilgilenen farmakoloji dalıdır. Bu dört ana süreç, bir ilacın vücut tarafından belirli bir süre boyunca nasıl ele alındığını tanımlar ve ADME kısaltmasıyla özetlenebilir. İşte her bir sürecin kısa bir açıklaması:

Absorpsiyon: Bu, bir ilacın uygulama yerinden kan dolaşımına girdiği süreci ifade eder. Emilimi etkileyen faktörler arasında uygulama yolu (örn. oral, intravenöz), ilacın formülasyonu ve hastanın fizyolojik durumu yer alır.

Dağılım: Bir ilaç kan dolaşımına emildikten sonra vücutta dağılır. İlaç, kimyasal özelliklerine ve bu bölgelere giden kan akışına bağlı olarak farklı dokulara veya organlara gidebilir. Vücut yağ oranı, protein bağlanması ve kan-beyin bariyeri gibi bazı faktörler bir ilacın nasıl dağıldığını etkileyebilir.

Metabolizma: Bu, vücudun ilacı kimyasal olarak değiştirdiği, genellikle daha kolay elimine edilebilmesi için daha fazla suda çözünür hale getirdiği süreçtir. Karaciğer, ilaç metabolizmasının birincil bölgesidir, ancak diğer organlar da bir rol oynayabilir. Bazı ilaçlar metabolizma ile aktive edilirken (ön ilaçlar), diğerleri inaktive edilir veya detoksifiye edilir.

Boşaltım: Bu, vücudun ilacı veya metabolitlerini uzaklaştırdığı süreçtir. İlaç atılımından öncelikle böbrekler sorumludur, ancak ilaçlar akciğerler, safra, ter ve anne sütü yoluyla da atılabilir.

Bir ilacın farmakokinetiğini anlamak, ilacın optimal dozajını, sıklığını ve uygulama yolunu belirlemeye yardımcı olduğu için ilaç geliştirme ve klinik uygulamada çok önemlidir. Bu bilgi aynı zamanda potansiyel ilaç etkileşimlerinin ve yan etkilerin öngörülmesine ve bunlardan kaçınılmasına da yardımcı olur.

Kullanım Alanları:

Norgestrel yaygın olarak doğum kontrol haplarında hormonal kontrasepsiyon yöntemi olarak bir östrojen ile birlikte kullanılır. Norgestrel ve etinil estradiol kombinasyonu gebeliği önlemek için kullanılır. Acil kontrasepsiyon haplarında da kullanılabilir. Ek olarak, adet döngüsünü düzenlemek, menopoz semptomlarını tedavi etmek veya bir sağlık hizmeti sağlayıcısı tarafından belirlenen diğer durumları tedavi etmek için kullanılabilir.

Yan Etkileri:

Yaygın yan etkiler arasında bulantı, kusma, baş ağrısı, mide krampı/şişkinliği, baş dönmesi ve göğüs hassasiyeti yer alır. Bunlar kullanıma devam edildiğinde kaybolabilir. Ciddi yan etkiler, nadir de olsa, migren, kan pıhtılaşması ve görme değişikliklerini içerebilir.

Önlemler:

Tromboflebit öyküsü, karaciğer hastalığı, belirli kanser türleri gibi belirli tıbbi durumları olan veya hamile olan veya olabilecek kadınlar norgestrel almamalıdır. Anne sütüne geçebilir ve emziren bir bebek üzerinde istenmeyen etkileri olabilir, bu nedenle emziren anneler kullanmadan önce sağlık uzmanlarına danışmalıdır.

Etkileşimler:

Norgestrel, diğerlerinin yanı sıra bazı antikonvülzanlar, barbitüratlar ve HIV ilaçları dahil olmak üzere bir dizi başka ilaçla etkileşime girebilir. Bu etkileşimler norgestrelin etkinliğinin azalmasına neden olabilir, bu nedenle norgestrele başlamadan önce tüm ilaçları ve takviyeleri bir sağlık uzmanıyla görüşmek önemlidir.

Tarih

Norgestrel’in geçmişi 1960’ların başına kadar uzanmaktadır. İlk olarak Schering AG ilaç şirketi tarafından sentezlenmiştir. Norgestrel sentetik bir progestindir, bu da progesterona benzer bir hormon olduğu anlamına gelir. Progesteron, yumurtalıklar tarafından üretilen ve hamilelik için gerekli olan bir hormondur. Norgestrel, doğum kontrol hapları ve implantlar gibi hormonal kontraseptiflerde kullanılır.

Norgestrel 1966 yılında FDA tarafından hormonal kontraseptiflerde kullanım için onaylanmıştır. Oldukça etkili bir doğum kontrol yöntemidir ve aynı zamanda ağır adet kanamaları ve endometriozis tedavisinde de kullanılır.

Kaynak:

  1. Briggs GG, Freeman RK, editors. A reference guide to fetal and neonatal risk: Drugs in Pregnancy and Lactation. 10th ed. Philadelphia: Wolters Kluwer Health; 2015.
  2. MedlinePlus. Norgestrel and Ethinyl Estradiol. Updated June 15, 2017.
  3. Whalen K, Finkel R, Panavelil TA. Lippincott Illustrated Reviews: Pharmacology. 6th ed. Wolters Kluwer Health; 2015.
  4. Brunton LL, Hilal-Dandan R, Knollmann BC, editors. Goodman & Gilman’s: The Pharmacological Basis of Therapeutics. 13th ed. McGraw-Hill Education; 2017.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Esrar içmek sizi sandığınızdan çok daha uzun süre kafayı buldurur.

Esrar kullanımının özellikle kısa vadede ciddi sonuçları olabilir. Bu yüzden esrar içtikten sonra araba kullanmamalısınız.

Tetrahidrokanabinolün (THC) etkileri bilişsel performansınız üzerinde önemli bir etkiye sahip olabilir. Esrar içtikten sonra bu durumun ne kadar sürdüğü çeşitli araştırmalarda incelenmiştir. Ancak Sydney Üniversitesi’nin Lambert Girişimi tarafından yapılan bir analiz bu soruyu kesin olarak çözmeyi amaçlıyor.

Esrar içmek: Gerçekten ne kadar süre kafayı bulduruyor?

Dr. Danielle McCartney liderliğindeki ekip yaklaşık 80 çalışmayı analiz etti. Araştırmacılar meta-analizlerini Temmuz 2022’de Neuroscience & Biobehavioral Reviews dergisinde yayınladılar. Orta ila yüksek dozlarda THC’nin üç ila on saat süren bozulmaya neden olabileceğini buldular.

Dr. McCartney, “THC’nin sürüş ve bilişsel performansı akut olarak bozduğu bilinmektedir” diye açıklıyor. Yine de birçok kişi ot içtikten sonra etkilerinin ne kadar sürdüğünden emin değil. Bu bilgi aynı zamanda esrar kullanımına ilişkin yeni yasaların geliştirilmesi açısından da son derece önemlidir – örneğin karayolu trafiğinde uyuşturucuyla mücadele bağlamında.

Araştırmacı sözlerine şöyle devam etti: “Analizimiz, yüksek dozda THC’nin ağız yoluyla tüketilmesi halinde bozulmanın 10 saate kadar sürebileceğini gösteriyor.” “Bununla birlikte, daha düşük dozlarda THC sigara içilerek veya buharlaştırılarak tüketildiğinde ve daha basit görevler (örneğin, tepki süresi, sürekli dikkat ve çalışma belleği gibi bilişsel beceriler gerektirenler) yerine getirildiğinde daha tipik bir bozulma süresi dört saattir.”

Ağır kullanıcılar önemli ölçüde tolerans gösteriyor

McCartney’e göre, “daha yüksek dozda THC solunduğunda” bozulma altı veya yedi saate kadar sürebiliyordu. Araştırmacılar, araştırmalarında orta düzeyde bir THC dozunu yaklaşık on miligram olarak belirlediler. Ancak bu değer öncelikle düzenli olarak esrar içen kişiler için geçerlidir. Ara sıra kullananlar için bu zaten yüksek bir doz olabilir.

“Ara sıra esrar kullananlarda bozulmanın düzenli esrar kullananlara kıyasla çok daha öngörülebilir olduğunu tespit ettik,” diye ekliyor yazarlardan Dr. Thomas Arkell “Ağır kullanıcılar esrarın sürüş ve bilişsel işlev üzerindeki etkilerine karşı önemli ölçüde tolerans gösterirken, genellikle bir miktar bozulma gösteriyor.”

Kaynak:

 „Determining the magnitude and duration of acute Δ9-tetrahydrocannabinol (Δ9-THC)-induced driving and cognitive impairment: A systematic and meta-analytic review“ (2021, Neuroscience & Biobehavioral Reviews); University of Sydney

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Robot Destekli Hasta Bakımı: Sağlık Robotlarında Gelişmeler ve Zorluklar

Yaşlanan nüfus ve bu nüfusa bakım sağlamanın zorluğu, gelişmiş ülkelerde giderek artan bir endişe kaynağıdır. Sağlık hizmetleri ve sosyal yardım alanında bütçe kısıtlamalarıyla karşı karşıya kalan hükümetler, bakım hizmetleri sunmanın uygun maliyetli yollarını aramakta ve bu da robot bakıcılara yönelik araştırmalara yapılan yatırımların artmasına neden olmaktadır. Bu robotlar hasta bakımına yardımcı olma potansiyeline sahiptir ve bu makalede bu amaçla geliştirilmekte olan farklı robotları inceleyeceğiz.

Bir hastanın sağlığı bozulduğunda, ister hastanede ister evde olsun, genellikle yakın ilgi, yardım ve bakıma ihtiyaç duyar. Bu bakımın sağlanmasından ve hastanın rahatının temin edilmesinden insan bakıcılar sorumludur. Ancak robot bakıcıların ortaya çıkışı ilginç bir paradoks oluşturmaktadır. Empatik dokunuş, zihinsel durum analizi veya tıbbi içgüdülerden yoksun, metalik, mikroçipli bir robot nasıl bir insan bakıcının yerini alabilir?

Kısa vadede robotik araştırmacılarının hedefi insan bakıcıların yerini almak değil, bakıcılara, doktorlara veya hemşirelere yardımcı olabilecek ve onların yükünü hafifletebilecek robotlar geliştirmektir. Robotlar özellikle hastaların beslenmesi ve taşınması, sağlık çizelgelerinin toplanması ve laboratuvar sonuçlarının aktarılması gibi rutin veya zaman alıcı görevler için çok uygundur. Ancak robotik araştırmaların kapsamı bu görevlerin ötesine uzanmaktadır. Araştırmacılar, özellikle otizm veya Alzheimer hastalığı gibi durumlar için geliştirilen terapi yöntemlerinde daha derin hasta-robot ilişkilerini araştırıyor.

Hasta bakımına yardımcı olmak için kullanılan veya geliştirilen robotlardan bazılarını inceleyelim:

1. RoboCart: 2004 yılında tanıtılan RoboCart, hastanelerde kullanılan ilk robotlardan biridir. Hastane içinde çarşafları, tıbbi malzemeleri, röntgen görüntülerini, yiyecekleri ve diğer hastane malzemelerini taşıyabilen motorlu bir masadır. Bu robot asansörlerle kablosuz olarak iletişim kurar ve personel ile sözlü olarak etkileşime girebilir.

2. RIBA (Etkileşimli Vücut Yardımı için Robot): Japonya’da RIKEN ve Tokai Rubber Industries tarafından geliştirilen RIBA’nın ana görevi hastaların kaldırılmasına yardımcı olmaktır. Ayıya benzer görünümü ve yumuşak dış yüzeyi, daha rahatlatıcı ve keyifli bir hasta deneyimine katkıda bulunur. RIBA dokunma ve ses komutlarına yanıt verir ve hastaları desteklemek için kaldırma kapasitesine sahiptir.

3. Toyota Bakıcı Robot: Japonya’da, ülkenin hızla yaşlanan nüfusu nedeniyle sağlık ve yaşlı bakımına güçlü bir vurgu yapılmaktadır. Toyota, hastaların yataktan tuvalete taşınması gibi bir pozisyondan diğerine taşınmasında bakıcılara yardımcı olmak için robotik sistemler geliştirmiştir. Bu sistemler bakıcıların üzerindeki fiziksel yükü azaltmayı ve hasta konforunu artırmayı amaçlamaktadır.

4. Hemşire Ava: iRobot, InTouchHealth ile ortaklaşa Ava adında bir telepresence robot geliştirmiştir. Ava hastane içinde hareket edebiliyor ve hastalar ile doktorlar arasındaki etkileşimi kolaylaştırıyor. Geleneksel telefon görüşmelerine kıyasla daha sürükleyici bir iletişim deneyimi sağlayarak daha iyi bilgi alışverişi ve konsültasyona olanak tanır.

5. Paro: Paro, Japonya’daki Ulusal İleri Endüstriyel Bilim ve Teknoloji Enstitüsü (AIST) tarafından geliştirilen robotik bir mühürdür. Otizm ve demans gibi durumların tedavisinde kullanılmaktadır. Paro’nun göz kırpma, başını ve kollarını hareket ettirme ve dokunmaya tepki verme gibi gerçeğe yakın özellikleri, onu hastalar için rahatlatıcı bir arkadaş haline getirmektedir. Özellikle kendi bakımını yapamayan hastalar için hayvan terapisine terapötik bir alternatif sunuyor.

6. NAO: Avrupa Komisyonu tarafından desteklenen ALIZ-E projesi, Aldebaran Robotics’in Nao insansı robotunu kullanmaktadır. Bu proje, Milano’daki San Raffaele Hastanesi’nde özellikle diyabet hastası çocuklarla uzun süreli bağ kurabilecek robotlar yaratmayı amaçlamaktadır. Robotlar gelişmiş zihinsel yeteneklerle programlanıyor ve hastanede kaldıkları süre boyunca eğitim ve destek sağlamak için çocuklarla etkileşime giriyor.

Bu örnekler, robot destekli hasta bakımındaki ilerlemelerin sadece bir kısmını temsil etmektedir. Robotlar insan bakıcıların benzersiz niteliklerinin yerini alamasa da, şu potansiyele sahipler

Kaynaklar:

[1] http://www.riken.go.jp/engn/r-world/info/release/press/2011/110802_2/index.html

[2] http://mashable.com/2011/11/01/toyota-healthcare-robots/

[3] http://spectrum.ieee.org/automaton/robotics/medical-robots/irobot-partners-with-intouch-ava-to-start-caring-about-your-health

[4] http://spectrum.ieee.org/robotics/home-robots/paro-the-robotic-seal-could-diminish-dementia

[5] http://spectrum.ieee.org/automaton/robotics/artificial-intelligence/robot-companions-to-befriend-sick-kids-at-european-hospital

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Tıp Bir Bilim Dalı Mıdır?

Tıbbın bir bilim mi yoksa bir sanat mı olduğuna dair tartışmalar yüzyıllardır devam etmekte ve farklı görüşlere yol açmaya devam etmektedir. Bu konuyu yeterince ele almak için öncelikle bilimin doğasını tanımlamak ve tıbbın bu çerçeveye nasıl uyduğunu incelemek önemlidir.

Bilimi Tanımlamak:

Bilim, temelde evren hakkında test edilebilir açıklamalar ve tahminler yoluyla bilgiyi inşa etmeyi ve düzenlemeyi amaçlayan sistematik bir çabadır. Bilimsel yöntem gözlem, hipotez formülasyonu, deney ve doğrulamayı içerir. Bu süreç, büyüyen bir bilgi birikimine katkıda bulunan tekrarlanabilir ve doğrulanabilir sonuçlar üretmeyi amaçlar.

Uygulamalı Bir Bilim Olarak Tıp:

Tıp, bilim ilkelerini çeşitli şekillerde örneklendirir:

  1. Gözlem: Doktorlar hasta geçmişlerini toplar ve semptomları gözlemler.
  2. Hipotez: Bu gözlemlere ve mevcut tıbbi bilgilere dayanarak potansiyel teşhisleri formüle ederler.
  3. Deneyler: Tedavi planları geliştirilir ve uygulanır.
  4. Analiz: Tedavi sonuçları Etkinliği değerlendirmek için tedavi sonuçları izlenir.
  5. Sonuçlandırma: Etkili tedaviler korunur ve etkisiz olanlar atılır.

Klinik deneyler ve vaka çalışmaları da dahil olmak üzere tıbbi araştırmalar, tıbbın bilimsel doğasını daha da güçlendirir. Bu çalışmalar genellikle hakemli dergilerde yayınlanır ve daha geniş tıbbi bilgi birikimine katkıda bulunur.

Tıpta Belirsizliğin Rolü:

Tıp bilimsel yöntemi takip ederken, biyolojik sistemlerin doğasında var olan karmaşıklık ve değişkenlik nedeniyle benzersiz zorluklarla karşılaşır. Fizik gibi alanlardaki daha öngörülebilir sonuçların aksine, tıp stokastiklikle (rastgelelik ve belirsizlik) mücadele etmek zorundadır:

  • Değişkenlik: Benzer semptomlara sahip hastalar, bireysel farklılıklar nedeniyle aynı tedavilere farklı yanıt verebilir.
  • Karmaşıklık: Hastalıkların genellikle çok faktörlü nedenleri vardır, bu da sonuçları kesin olarak tahmin etmeyi zorlaştırır.

Bu değişkenlik tıbbı bir bilim olmaktan çıkarmaz, aksine onu uygulamalı bir bilim olarak sınıflandırır. Mühendislik ve tıp gibi uygulamalı bilimler, pratik çözümler ve müdahaleler geliştirmek için temel bilimlerdeki ilkeleri kullanır.

Temel ve Uygulamalı Bilimler:

Fizik, kimya ve biyoloji gibi temel bilimler temel bilgi sağlar. Tıp da dahil olmak üzere uygulamalı bilimler, bu bilgiyi pratik sorunları ele almak için kullanır. MRI makineleri gibi tıbbi teknolojiler, teşhis araçları geliştirmek için temel bilimlerden gelen ilkelerin entegrasyonunu örneklemektedir.

Temel ve uygulamalı bilimler arasındaki karşılıklı bağımlılık, bunların birbirlerini tamamlayıcı niteliklerini vurgulamaktadır. Temel bilimler anlayışı geliştirirken, uygulamalı bilimler bu anlayışı pratik faydalara dönüştürür.

Tıp ve Uzmanlaşma:

Tıbbın öncelikle pratisyen hekimlerden oluştuğu yanılgısı, uzmanların önemli katkılarını göz ardı etmektedir. Kardiyologlar, onkologlar ve nörologlar gibi uzmanlar araştırmalara katılır ve tıbbi bilginin ilerlemesine katkıda bulunurlar. Çalışmaları, yeni tedavi yöntemleri geliştirmeyi ve test etmeyi, hastalık mekanizmalarını anlamayı ve bulguları bilimsel dergilerde yayınlamayı içerir.

Tıbbın Sanatsal Yönleri:

Tıp, bilimsel ilkeleri içermekle birlikte, sanat unsurlarını da içerir. Tıp pratiği muhakeme, deneyim ve beceri gerektirir – genellikle sanatla ilişkilendirilen nitelikler. Örneğin, hasta bakımına yönelik incelikli yaklaşım, hasta başı tutumu ve tedavi planlarının bireysel hasta ihtiyaçlarına göre özelleştirilmesi tıbbın sanatsal yönlerini yansıtır.

Ancak, sanatsal unsurların varlığı tıbbın bilimsel temelini ortadan kaldırmaz. Astronomi ve hatta bilimin kendisi de dahil olmak üzere birçok alan, evreni anlama arayışlarında sanat biçimleri olarak tanımlanmıştır.

İleri Okuma:

  1. Flexner, A. (1910). Medical Education in the United States and Canada: A Report to the Carnegie Foundation for the Advancement of Teaching. Bulletin Number Four.
  2. Popper, K. (1959). The Logic of Scientific Discovery. Hutchinson.
  3. Kuhn, T. S. (1962). The Structure of Scientific Revolutions. University of Chicago Press.
  4. Good, B. J., & DelVecchio Good, M. J. (1989). Disordering the discourse: Mental illness, psychiatry, and culture in Indonesia. Culture, Medicine and Psychiatry, 13(3), 307-320.
  5. Rosenberg, C. E. (1992). Explaining Epidemics and Other Studies in the History of Medicine. Cambridge University Press.
  6. Gawande, A. (2002). Complications: A Surgeon’s Notes on an Imperfect Science. Picador.
  7. Sackett, D. L., Rosenberg, W. M., Gray, J. A. M., Haynes, R. B., & Richardson, W. S. (1996). Evidence-based medicine: what it is and what it isn’t. BMJ, 312(7023), 71-72.
  8. Ioannidis, J. P. A. (2005). Why most published research findings are false. PLOS Medicine, 2(8), e124.

En Garip Antibiyotik Kaynakları

En Garip Antibiyotik Kaynakları

Antibiyotikler sayesinde insan hayatı eskiye göre artık daha uzun. Bilim insanları, insanların hastalıklara yakalanmalarını ve ölmelerini engellemek için çoğu kişinin aklına bile gelmeyecek çoğunlukla kirli ve pislik içindeki yerlerde bakterileri öldürecek ilaçları arıyorlar.

Günümüzde kullanılan birçok ilaç acayip diyebileceğimiz yerlerde keşfedildi. Bu gelenek, Alexander Fleming’in 1928’de ilk antibiyotik olan penisilini keşfetmesine dayanır. Fleming yanlışlıkla bir petri kabının kapağını açık bırakınca bakterileri öldüren bir çeşit küfün bu ortamda geliştiğini fark etmişti. Bir başka önemli antibiyotik olan vankomisin 1952’de Borneo’dan gönderilen bir çamur örneğinin içinde bulundu. Çok kullanılan bir başka antibakteriyel ilaç olan sefalosporinler 1948’de Sardinya’daki lağımlarında bulundu.

Biz de bilim insanlarının beyaz önlükler içinde, pırıl pırıl laboratuvarlarda çalıştıklarını sanıyorduk.

Uzun zamandır kullanılan antibiyotiklere dirençli bakterilerin hızla yayılması, yeni antibiyotiklerin bulunmasını önemli hale getirdi. Araştırmacıların büyük çaba sarf ederek kimsenin aklına gelmeyecek yerlerde antibiyotikleri aramasının asıl sebebi de bu. Araştırmaların pis yerlerde yaşayan hayvanlara veya bakterilere yoğunlaşması, bu canlıların o ortamlarda yaşamaları için bazı özelliklere sahip olması gerektiği fikrinden kaynaklanıyor. Bu özelliklere doğuştan sahip olabilirler ya da bazı antibiyotik canlılarla birlikte yaşıyor olabilirler. Örneğin kedi balığının yaşadığı ortamlarda yediği yiyeceklerden bakteri kapmaması için antibakteriyel özelliği olan mukus (sümük) sıvısına ihtiyacı vardır. Kedi balığının bu tür ortamlarda hayatta kalabilmesi doğal olarak araştırmacıların dikkatini çekmiş ve sonucun bazı antibiyotikler keşfedilmiş.

Hamam böceği beyni

antibiyotikler-nerede-bulunur-hamam-bocegi-bilimfilicom
Hamam böceklerini seven var mıdır? Sevmeseniz de sizi bazı tehlikeli hastalıklardan koruyabilirler. 2010’da yapılan bir araştırmaya göre , İngiltere’deki Nottingham Üniversitesi’ndeki araştırmacılar ezilmiş hamam böceği beyninden çıkan bir salgının bazı tehlikeli bakterileri öldürdüğünü açıkladı. Beyin zarı iltihabına yol açan ve metisiline karşı dirençli Staphylococcus aureus (MRSA)’a sebep olan Escherichia coli (E. Coli) de bu bakterilere dahil. Bu salgının MRSA’ya olan etkisi iyi haber, çünkü ‘”süper mikrop” olarak bilinen bakteri çoğu antibiyotiğe karşı dirençli.

Araştırmanın yazarlarından Naveed Khan’a göre arkadaşlarıyla böcekler üzerine çalışma fikrini geliştirmeleri Ortadoğu’dan dönen askerlerde görülen sıra dışı enfeksiyonların aynı bölgede yaşayan çekirgelerde görülmediğini fark etmelerine dayanıyor. Khan hamam böceklerinin yaşadıkları pislik dolu kanalizasyonlarda bakterilerle ve parazitlerle nasıl başa çıktıklarını hayretler içinde izlediklerini söylüyor.

Hamam böceği deyip geçmeyin. Hayatınızı kurtaran ilacın kaynağı olabilirler.

Yayın Balığı Sümüğü

antibiyotikler-nerede-bulunur-yayin-baligi-bilimfilicom
Bir dip balığı olan yayın balığı sürekli olarak hastalığa sebep olan mikroorganizmalara maruz kalır. Pis çamurun içinde mikroplardan etkilenmemesi bilim insanlarının dikkatini çekmiş. Sonunda, derisinden salgıladığı sümüğün yaşadığı çevrede bulunan gizemli mikroplara karşı yayın balığını koruduğunu keşfetmişler.

World Applied Sciences Journal’da 2011’de yayınlanan bir çalışmada, Hintli araştırmacılar ülkenin Parangipettai kıyı bölgesinde yaşayan yayın balıklarının derilerindeki mukus sıvısını (sümüğü yani) toplamışlar ve 10 farklı tipteki hastalık bulaştırıcı bakteri ve10 farklı mantar türü üstündeki etkisini denemişler. Yayın balığı sümüğünün, E. Coli ve akciğerlere zarar veren Klebsiella pneumoniae bakterileri de dahil olmak üzere, çeşitli bakterilerin insanlara olan zararlarını azaltmakta çok etkili olduğu sonucuna varmışlar.

Timsah Kanı

antibiyotikler-nerede-bulunur-timsah-bilimfilicom
Timsahlardan korkar mısınız? Peki, timsahların bağışıklık sistemlerinin çok güçlü olduğunu biliyor muydunuz? Timsahlar bölgelerini korumak için diğer timsahlarla sürekli savaşır ve yaralanır. Bu yaralanmaların enfeksiyona neden olması gerekir, ama hiç bir şey olmaz. Bu yaraların bu kadar hızlı iyileşmesi bilim insanlarının dikkatini çekmiş. Timsahları deri çanta ya da kemer olarak değil, şeker hastalığı yaralarının, ileri derece yanıkların, hatta süper mikropların neden olduğu enfeksiyonlarla savaşmak için kullanılabilecek güçlü yeni antibiyotiklerin değerli kaynağı olarak görmeye başlamışlar.

2008’de McNeese State Üniversitesi ve Louisiana State Üniversitesi araştırmacılarının gerçekleştirdiği bir çalışmada timsahlarınakyuvarları incelenmiş. Timsah akyuvarından alından proteinlerin, bilinen ilaçlara son derece dirençli olan MRSA’nın da aralarında bulunduğu insanları tehdit eden birçok bakteriyi öldürebildiğini ortaya çıkarmışlar. Şimdi ise, mikropların yüzeyine cırt cırt gibi yapışıp, mikropların dış çeperinde delik açarak onları öldürdüğü söylenen özel bir timsah kanı proteinini çoğaltmaya çalışıyorlar.

Okyanus Çökeltisi

antibiyotikler-nerede-bulunur-Anthracimycin-bilimfilicom
Şarbon mikrobu kurbanının akciğerlerinde ölümcül bir sıvı birikmesine neden olur, korkunçtur. Amerika Birleşik Devletleri’nde 2001’de kötü niyetli bir şahıs tarafından gönderilen bir dizi şarbon mikrobu bulunan mektup 11 kişinin hastanelik olmasına ve nihayetinde beşinin ölmesine neden olmuştu.

Her ne kadar şarbon enfeksiyonları siprofloksasin gibi antibiyotikler tarafından tedavi edilebilse de, dirençli şarbon türlerinin ortaya çıkması mümkün. İşte bu nedenle San Diego’da bulunan Trius Thesapeutics ile birlikte çalışan Scripps Deniz Biyoteknoloji ve Biyotıp merkezindeki araştırmacılar şarbonu öldürebilecek anthracimycin adlı bileşeni keşfettikleri için çok heyecanlılar.Anthracimycin yapılan ilk testlerde hem şarbona hem de MRSA’ya karşı epey etkili olduğu ortaya çıkmış. Anthracimycin’in Santa Barbara, Kaliformiya açıklarındaki okyanus çökeltilerinin içinde gizlenmiş bir mikroorganizma tarafından üretildiği keşfedilmiş.

Hiç beklenmedik bir yerden gelmesinden olacak ki, anthracimycin’in kimyasal yapısı varolan diğer antibiyotiklerinkinden çok farklı. Bu özelliği muhtemelen mikropların direnç göstermesini daha zor hale getiriyor.

Kurbağa Derisi

antibiyotikler-nerede-bulunur-kurbaga-derisi-bilimfilicom
Büyük patlak gözleri ve uzun dilleri komik gelebilir ama görünüşü sizi aldatmasın. Yaklaşık 300 milyon yıldır ortalarda olan ve kirli atıklı su kanallarında bile gelişebilen kurbağalar, şaşırtıcı derecede dirençli hayvanlardır. (Gerçi bazen küf mantarı salgınından dolayı topluca ölebilirler.) Bu nedenle araştırmacılar, insanları hastalıklara karşı koruyan yeni bir antibiyotiğin potansiyel kaynağı olarak kurbağa derilerini daha doğrusu üzerindeki kimyasalları araştırmaya başlamışlar.

2010’da American Chemical Society’nin bir toplantısında Birleşik Arap Emirlikleri Üniversitesi araştırmacıları 6000 farklı kurbağa türünü inceledikten sonra bakteri öldürme potansiyeline sahip hatta ilaç bile yapılabilecek 100’den fazla madde bulduklarını açıkladılar. Kurbağa derisinin üzerindeki kimyasallardan antibiyotik geliştirmek ince bir ustalık gerektiriyor. Çünkü bu kimyasallardan bazıları insan hücrelerini bakterileri zehirlediği gibi zehirleyebilir. Araştırmacılar bu kimyasalların molekül yapılarını değiştirerek bakteri öldürme özelliklerini koruyup insanlar için daha az tehlikeli yapmaya çalışıyorlar.

Panda

antibiyotikler-nerede-bulunur-panda-bilimfilicom
Büyük ve tombul vücutlarıyla, siyah beyaz yüzleriyle sürekli bir gülümseme halinde olan pandalar, sevimlilik ve tatlılığın somut bir örneği. Ama sevimli olmalarının ötesinde antibiyotik kaynağı da olabilirler. Çin Nanjing Tarım Üniversitesi’nde soyları tehlikede olan hayvanların DNA’larını araştırılmış ve kanlarında Cathelicidin-AM adında bakteri ve mantarlara karşı savaşan güçlü bir antibiyotik tespit edilmiş.

Bu kimyasal o kadar güçlü ki bakterileri bir saatten kısa bir süre içinde yok ediyor. Günümüzde kullanılan diğer antibiyotiklerden altı kat daha hızlı yani. Araştırmacılar şimdi bu kimyasalın insanlarda nasıl kullanılabileceği üzerinde çalışıyorlar. Vahşi ortamdaki sayıları tahminen 1600 civarı olan pandalardan kan örneği almak pek uygun değil, bu yönden şanslılar. Ama araştırmacıların da aslında gerçek panda kanına ihtiyaçları yok, çünkü yapay olarak laboratuvarda üretilebiliyor.

Yaprak Kesen Karıncalar

antibiyotikler-nerede-bulunur-yaprak-kesen-karinca-bilimfilicom
Güney Amerika’daki yağmur ormanlarında yaşayan yaprak kesen karıncaların ünü kendi vücutlarının iki katı büyüklüğündeki yapraklar parçalarını taşıyabilmelerinden gelir. Ama ilaç araştırmacılarının ilgisini çekmelerinin nedeni karıncaların aynı zamanda mikroplara karşı oldukça dirençli olmasıdır. Nasıl oluyor da mikroplara bu kadar dirençli olabiliyorlar? Bu sorunun yanıtı karıncaların yer altına taşıdıkları yaprakların çürüyüp mantar bahçesine dönüşmesinde ve bunun besin kaynağı olarak kullanılmasında saklı.

Karıncaların bedenlerinde yiyeceklerini istenmeyen mikroplardan ve parazitlerden koruyan antibiyotik üreten İngiliz araştırmacılar, doktorların enfeksiyon riski taşıyan hastalara uyguladığı çoklu antibiyotik tedavisine benzer biçimde karıncaların bir çok antibiyotiği ürettiklerini ve kullandıklarını keşfetmişler.
Karıncaların ürettiği kimyasallardan biri antifungal olarak modern tıpta kullanılan ilaçlara benziyor. Araştırmacılar insan hastalıklarına karşı savaşan tamamen farklı yeni bir bileşik bulmayı umuyorlar.


Kaynak:

  • Bilimfili,
  • HowStuffWorks. “10 Weirdest Sources for Antibiotics“. <http://science.howstuffworks.com/life/cellular-microscopic/10-weirdest-sources-antibiotics.htm#page=0>
  • Ramasamy Anbuchezhian. C. Gobinath and S. Ravichandran Antimicrobial Peptide from the Epidermal Mucus of Some Estuarine Cat Fishes World Applied Sciences Journal 12 (3): 256-260, 2011 ISSN 1818-4952 © IDOSI Publications, 2011
  • Barke J, Seipke RF, Gruschow S, Heavens D, Drou N, Bibb MJ, Goss RJM, Yu DW, Hutchings MI. A mixed community of actinomycetes produce multiple antibiotics for the fungus farming ant Acromyrmex octospinosus. BMC Biology, 2010, 8:109 DOI:10.1186/1741-7007-8-109
  • Donald P. Levine Vancomycin: A History of Medicine, 4201 St. Antoine, Ste. 5C, Detroit, MI 48201 (dlevine@med .wayne.edu). Clinical Infectious Diseases 2006; 42:S5–12 2005 by the Infectious Diseases Society of America. All rights reserved. 1058-4838/2006/4201S1-0003$15.00

İNCECİK KANALLAR VE SIVILAR: MİKROAKIŞKANLAR

Bitkisel dokular denince hepimizin aklında ışıklar çakar: pek doku, sürgen doku, koruyucu doku, iletim doku vs… Saydıklarımız arasından bu yazımız için önemli olan ise iletim dokusu. İletim dokusu, odun ve soymuk boruları başta olmak üzere, kanallar aracılığıyla su, besin ve mineralleri bitkinin bütün bölümlerine iletir. Evet, hatırlar gibisiniz. Gene de, bitkilerin ve dğer canlıların bütün bu işlemleri ne kadar başarılı bir şekilde yaptıkları çoğunlukla gözümüzden kaçar. Aslında bitkisel iletim, yarıçapı santimetreden nanometreye değişen on binlerce esnek kanalda, kılcallık ve deformasyona uyumlu şekilde taşıma yapma becerisine sahiptir. Bu sistem akışkanlara mikro ve nano, yani metrenin milyonda ve milyarda biri düzeyinde hükmedebilir.

Şekil 1. Mikroakışkan teknolojisiyle işleyen bir cihazın boyutları madeni paranınkini geçmiyor. Bu şekildeki cihazda yüz civarında kanal yan yana ve birbirinden ayrı duruyor. Bu, aynı işlemi tek seferde yüz kez tekrarlayabilmemiz veya aynı anda yüz farklı değişkeni test edebilmemiz demek. (Fotoğraf: Lawrence Livermore Ulusal Laboratuarı, ABD)

Bilimin günümüzde ulaştığı noktalardan biri, her ne kadar doğa kadar başarılı olmasa da, akışkanların mikro- ve nanometre mertebesindeki dinamiklerini çözerek metrenin milyonda/milyarda biri boyutlarında mühendislik yapabiliyor olmak. Misal, yarıçapı 10 mikrometre (μm) olan kanallar üretip (Şekil 1) içlerine onlarca hücreyi tek tek yerleştirebiliyor, sonra her bir hücrenin etrafındaki ortamı aynı anda değiştirip etkileri gözlemleyebiliyoruz. Veya proteinlerin bir araya gelip daha büyük yapılar oluştururken çevrelerine uyguladığı kuvvetleri ölçüp hesaplayabiliyoruz. Kısacası, mikroakışkan teknolojisi uygulayabiliyoruz. Yazımızın ilerleyen kısımlarında sizlere mikroakışkan teknolojisinin heyecan verici dünyasından bahsetmek istiyoruz.

Mikro ve nano hacimlere sahip sıvıları mikrometrelik kanallarda dolaştırmaya ve yapılan her türlü mühendislik mikroakışkan teknolojisi olarak tanımlanıyor [2, 5]. Hayatımızın birer parçası olan tesisatlar, musluklar, borular ve bahçe hortumlarında suyun litrelercesini bir arada akarken görmeye alışkın olan bizler için, bu sistemlerin metrenin milyonda birine inmesi çok büyük bir şaşkınlık yaratmayabilir. Ancak boyutlar küçüldükçe akışkanların değişen özellikleri, bu yazıda belirteceğimiz pek çok farklı fiziksel yapının işlemesine izin veriyor. Öte yandan mikroakışkan teknolojisi, bazı fiziksel olguların ve öngörülerin incelenmesi, hassas kimyasal ve biyolojik analiz, hasta başında ve hastaya özel teşhis, özelleşmiş reaktörler ve çip üstü laboratuar gibi birçok muhteşem uygulamanın yapılabilmesini sağlayan bir harikadır.

 

Nerelerden Geldik?

Maddenin temel yapılarina ilişkin bilgilerimiz, Antik Yunan’daki felsefi yaklaşımları ve çıkarımları bir kenara bırakırsak, 16. yüzyılda başladı. Maddenin temeliyle ilgili çalışmalara paralel olarak akışkanlar üzerindeki bilgimiz de arttı. Arşimet’ten sonra Isaac Newton, Daniel Bernoulli, Blaise Pascal gibi bilim adamlarının yaptıkları çalışmalar sayesinde insanlık akışkanların, ya da bildiğimiz şekliyle sıvıların ve gazların, kuvvet altında ne şekilde davrandığını keşfetti. Yirminci yüzyılda kimya ile kuantum mekaniğindeki gelişmeler sayesinde maddenin yapısına dair bilgilerimizi genişlettik ve mikro düzey, yani bir canlı hücresinin boyutları seviyesinde işlerin nasıl yürüdüğünü anlamaya başladık. Lakin mikro dünyayı bilmek ile mikron mertebesinde çalışmak ve mühendislik yapmak farklı şeylerdir [5]. Bundan dolayı, her ne kadar gözümüzün önünde bu işi başarıyla yürüten bitkiler olsa da, insanlık metrenin milyarda biri düzeyinde mühendislik yapabilmek için çok güçlü bilgisayarları cebimize sokan yarıiletken teknolojisini beklemek zorunda kaldı.

Yarıiletken teknolojisi, 1850’lerden sonra silisyum, germanyum ve galyumun, iletken metallerinkiyle yalıtkan ametallerinki arasındaki elektriksel iletkenliğinin kullanılmasıyla hayatımıza girmeye başladı. Özellikle kauntum mekaniğinin, yani atom seviyesindeki dünyanın işleyişini ortaya koyan yasaların ortaya çıkarılması bu malzemelerin daha iyi anlaşılmasını sağladı. Yarıiletken teknolojisi ile birlikte gelişen mikroelektronik, sadece elektronik yapıların değil, ısıl ve mekanik sistemlerin de küçültmesine ve hızlandırılmasına ön ayak oldu. Bütün bu gelişmelerin sonucu, MEMS olarak kısaltılan mikroelektromekanik sistemlerdir. MEMS’in örnekleri arasında yazıcıların mürekkep püskürtmesini sağlayan yapılar ile algılayıcılar var. Akışkanların da MEMS teknolojisine dahil edilmesiyle mikroakışkan teknolojisi kendini tarih sahnesinde buldu.

 

İyi de, ne işimize yarıyor?

Mikroakışkan teknolojsinin uygulama alanı, temel fizikten moleküler biyolojiye, kimyadan tıbba kadar uzanıyor. Üretiminin oldukça ucuz olması, kütlenin ve ısının çabuk ve kolay iletimiyle dağıtımı ile dizayn konusundaki esnekliği gelecek için de büyük umutlar beslenmesine sebep oluyor.

Şekil 2. Gaz kromatografisi (Wikipedia’dan Türkçeleştirildi.)

Mikro ve nano seviyeyi kontrollü bir şekilde çalışabilmemiz, analiz yöntemlerini hassaslaştırmamızı ve geliştirmemizi kolaylaştırıyor. Özellikle kimyacıların örneklerin içeriğini belirlemekte kullandığı kromatografi gibi metotların keskinleştirilmesi, çok daha az örnek ile daha hassas işlem yapılabilmesine olanak veriyor [5]. Gözümüzde daha rahat canlanması için gaz kromatografisini (GC) ele alalım: Bu metot bozulmadan buharlaşabilen örneklerin kimyasal yapısının belirlenmesinde ve bileşenlerine ayrıştırılmasında kullanılır. İncelenecek örnek, içi seçici-tutucu bir maddeyle dolu olan tüpe verilir. Gazın içerisindeki bileşenler bu madde ile farklı oranlarda etkileştiğinden, tüp içerisindeki hızları da birbirinden farklı olur. Farklı hızlarla hareket eden gazlar, işlemin pek çok kez tekrarlanması ile verimli bir şekilde ayrıştırılabilir. Mikroakışkan teknolojisiyle ise 10-15 μm yarıçapında kanallar üretip ve onları alanı birkaç santimetrekareyi geçmeyecek bir yüzeye monte ediyoruz Böylece metrelerce uzunlukta bir tüpü birkaç santimetrekareye sıkıştırmış oluyoruz. Bu sayede, bütün GC sistemi minyatürleştirilmiş oluyor ve çok daha hızlı ve verimli işliyor [6].

Mikroakışkanların en heyecanlandırıcı uygulamalarından biri, çip üzerinde laboratuar (LOC) teknolojisi (Şekil 3). LOC’nin temeli, bir laboratuarda yapılan bütün işlerin birkaç mm uzunluğundaki çiplerde gerçekleştirilmesi. Böylece çok küçük hacimlerdeki örneklerin kimyasal ve fiziksel yapılarının, birbirlerine paralel olarak, hızlı ve doğru bir şekilde belirlenebilmesi sağlanıyor. Çok farklı ve kompleks dizaynlara sahip olabilen LOC sayesinde, bir damla kan ile kan hücresi sayımı, olası hastalıkların teşhisi, tek kanserli hücrelerin tayini gibi farklı işlemleri tek bir yapıda toplamamız mümkün olacak.

Şekil 3. Birden fazla bileşenin karışımı ve tepkimesi için düzenlenmiş LOC cihazı sayesinde karmaşık işlemler çok küçük boyutlarda gerçekleştirilebiliyor. (Kaynak: ABD Ulusal Genom Bilimi Enstitüsü)

Bir diğer önemli uygulama ise, kişi odaklı ve hasta başında teşhis. Gelişmiş LOC cihazları ile, hastaların hastaneye gitmeden gerekli tahlilleri yapabilmeleri, mikroakışkan teknolojisinin sağlık bilimlerine önemli bir katkısı [4]. Mikrocihazların boyutları, 1 ilâ 100 μm boyutlarındaki hücreleri tek tek incelememizi sağlıyor. Hücreleri içlerinde bulundukları dokudan ayırıp ayrı ortamlara aktarabiliyor ve aynı anda pek çok hücrenin ayrı ayrı hangi değişkenlere ve maddelere tepki verdiklerini, cihaz içerisindeki sıvının niteliğini değiştirerek takip edebiliyoruz. Öte yandan, biyoteröre karşı savaşta, zar zor elde edilen çok küçük örneklerin içerdiği eser miktarda maddenin analizi de bu yolla gerçekleştirilebiliyor (Şekil 4) [7]. Sağlık alanındaki uygulamaların pazar büyüklüğü, uygulamanın gelecekteki ekonomik değerine ışık tutuyor: 2010 yılı itibariyle iki milyar dolarlık bir pazar yaratılmış durumda.

Şekil 4. ‘Mikrokanallarda damlacık üretimi. Yağ-su karışımı ve uygun ara elemanlar sayesinde kanalların içinde damlacıklar oluşturmak, hatta bu damlacıkları da protein molekülleriyle doldurmak mümkün. Damlacık içerisinde gerçekleştirilen kimyasal tepkime sayesinde proteinlerin an be an izlenmesi ve gelişimlerinin gözlenmesi mümkün.’ (Knowles vd., 2011 makalesinden yazarların izniyle Türkçeleştirilerek kullanıldı.)

Paralel kanallarda gerçekleştirilen farklı kimyasal reaksiyonlar ile, reaksiyonların gerçekleştiği ortamlar da küçülmüş oluyor. Mikro seviyede ısı ve kütle transferlerinin kolaylaşması da cabası [6]. Hedef, aynı anda kimyasal tepkimeleri gerçekleştiren, ürünleri ve atıkları ayrıştırabilen, ürünlerin kimyasal yapısını belirleyebilen, küçük, dayanıklı ve taşınabilir sistemler üretmek. Mesela, 1998 yılında, Ann Arbour’daki Michigan Üniversitesi’nde geliştirilen bir cihaz ile araştırmacılar, nanolitre hacmindeki DNA örneklerini karıştırma, çoğaltma ve parçalama ile tepkime sonunda oluşan ürünleri belirleme işlemlerini aynı anda yapma şansını buldular [1]. Şu anki seviyemiz ile bir fabrika seviyesinde üretim henüz söz konusu değil, ancak gelişmeler yakın gelecekte bunu da gerçekleştirebileceğimizi gösteriyor [7].

 

Peki, tam olarak ne yapıyoruz?

Mikroakışkanlar, insanlığın akışkanlara dair bilgisini mikro düzeye indirmesi ve metrenin milyonda biri mertebesinde manipülasyonlar, değişimler yapabilmesinin ifadesidir. Artık o dünyayı sadece anlamıyor, değiştirebiliyoruz da.

Makrodan mikro seviyeye indiğimiz zaman, akışkanların davranışları farklılık göstermeye başlıyor. Kütleçekimi gibi uzaysal/hacimsel, yani etkisini üç boyutta gösteren kuvvetlerin önemi azalıyor. Buna karşılık kılcallık; sıvının kanal duvarlarıyla güçlü etkileşimi ve yüzey gerilimi; sıvı yüzeyinin kuvvete karşı gösterdiği direnç, yani yüzeysel kuvvetler daha çok önem kazanmaya başlıyor.

Temelde gözümüzde canlanan günlük tesisattan pek farkı olmamasına rağmen, kütleçekiminin önemini kılcallık ve yüzey gerilimi gibi kuvvetlere bırakması, cihazlarda günlük hayattan farklı dizaynlara yönelmemize neden oluyor. Mikroakışkanlarla çalışmak için, akabilecekleri kanallar, akışı sağlayacak mikropompalar, işleyişi düzenleyecek mikrokapılar ve mikrovanalar yapmamız gerekiyor. Bu yapıları gerçekleştirebilmek içinse, silikon, polimer veya cam malzemeler kullanıyor ve hayalgücümüz ve fiziksel yasalar arasında kalan bölgede cihazlarımızı yaratıyoruz.

 

Sonuç

Bu yazımızda heyecan verici uygulamaları ve parlak bir geleceği olan mikroakışkan teknolojisinden bahsettik. Mikrometre boyutlarındaki kanallarda akışkanların kontrol edilmesiyle gerçekleştirilen bu uygulama ile tıbbi teşhis ve kimyasal analiz için gerekli olan madde miktarı azaltılmış, tıp ve temel bilim uygulamalarında çığır açabilecek sonuçlar elde edilmiştir. Gelecek, mikrodan nanoakışkanlara doğru evrilecek olsa da, bu konuya yazımızda değinmedik. Mikroakışkan teknolojinin şu anki durumu ve gelecekteki beklentiler göz önüne alındığında, alınması gereken çok yol olduğu aşikar; ancak karşılığında bu teknolojinin insanlığa hizmetleri o denli büyük olacak.

 

Kaynaklar

AçıkBilim

[1) M. A. Burns vd., 1998. An Integrated Nanoliter DNA Analysis Device. Science 282:484–487.

[2) F.A. Gomez. Biological applications of microfluidics. Wiley-Interscience, 2008.

[3) J.W. Hong, vd., 2004. A nanoliter-scale nucleic acid processor with parallel architecture. Nature Biotechnology 22:435–439.

[4] A. Rasooly. Lab on a Chip Technology: Biomolecular separation and analysis, volume 2. Caister Academic Press, 2009.

[5] P. Tabeling. Introduction to microfluidics. Oxford University Press, 2005.

[6] S.C. Terry. A gas chromatography system fabricated on a silicon wafer using integrated circuit technology. 1975.

[7] P. Watts ve C. Wiles, 2007. Recent advances in synthetic micro reaction technology. Chemical Communications (5):443–467.

Şekil 4. T. P. J. Knowles vd., 2011. Observation of spatial propagation of amyloid assembly from single nuclei. Proceedings of the National Academy of Sciences of the United States of America 108:14746-14751.

DR. ROBOT, DR. ROBOT, LÜTFEN AMELİYATHANEYE!

Tıp ve teknolojinin kesiştiği noktada cerrahi robotlar parlamaya başladı. Henüz robotlara ameliyatlarımızı tamamen devredecek kadar güvenmesek de, robotlar doktorlara yardım etmekten onları eğitmeye kadar geniş bir yelpazeye yayılmış görevleri çoktan üstlenmiş durumdalar. Bu yazımızda ameliyathanelerde kullanılan robotları inceleyeceğiz.

Amerikan Sağlık Araştırmaları ve Kalite Kurumu tarafından yapılan bir araştırmaya göre [1] Amerika’da sadece bir yıl içerisinde (2000),  ameliyat sonrası enfeksiyonları, ameliyatlarda unutulan yabancı cisimler, tekrar açılan ameliyat yaraları ve ameliyat sonrası kanamaları gibi bazı cerrahi komplikasyonlardan dolayı 2.4 milyon gün fazladan hastane konaklaması, 9.3 milyar dolar fazladan tedavi masrafı ve 32.000 adet ölüm vakası gerçekleşmiş. Dudak uçuklatan bu rakamlar ortaya koyuyor ki sağlık sektöründe de hatalar yapılıyor ve bedelleri ağır olabiliyor. Buradan çıkarılacak dersler ve alınması gereken önlemler olduğu aşikar. Bu yazıda doktor kaynaklı hataları azaltmamıza yardımcı olacak robotlara göz atacağız.

İşleyen demir ışıldar. Doktorlar da bir istisna değil. Özellikle de cerrahların, hem yeni çıkan ameliyat tekniklerine ve teknolojilerine alışmaları, hem de kendilerini formda tutabilmeleri için düzenli olarak idman yapmaları gerekiyor. Her ne kadar zaten işleri başlarından aşkın olsalar da (özellikle ülkemizde olduğu gibi sağlık sisteminin en az doktorları gözettiği ülkelerde), sadece hareketleri elleriyle tekrarlamaları değil, mümkünse cansız modeller veya simülasyonlar üzerinde çalışmaları gerekiyor. Ancak bu eski teknolojiler hem doktorlara gerekli olan geri beslemeyi vermekte yetersiz kalıyorlar, hem de -kabul etmek gerekiyor ki- can sıkıcılar. İşte bu noktada devreye robotlar giriyor.

Cerrahi yetenekler kabaca iki bileşenden oluşuyor: teorik yetenekler (bilgi ve karar alma yetisi) ve pratik bilgiler (elle müdahele edilen görevler). Teorik bilgi sınıflarda, okullarda öğreniliyor ve gene aynı yerlerde sınavlarla test ediliyor. Pratik yetenekleri değerlendirmek ise çok daha zor. Bunun için uygulama, demonstrasyon ve birinci elden tecrübe gerekiyor. 1800’lerden gelen cerrah yetiştirme felsefesi olan “Birini izle, birini yap, birine öğret,” metodu, yani uzun yıllar süren stajerlik-olgunluk-danışmanlık evreleri, doktorların ameliyatları gözleyip, yapıp, öğrencilerine öğretme sistemine dayalıydı.  Her ne kadar bu yöntem yetenekli cerrahlar yetiştiriyor olsa da, zaman kaybına sebebiyet verdiğinden ve usta/çırak arasında gerçekleşen objektif olmayan bir değerlendirmeye tabi olduğundan çok da etkin bir yöntem olduğu söylenemez.

Gelişen robotik cerrahi sistemleri ve tıbbi robotik destekli simülatörler ile cerrahların ameliyat hareketlerini kendileri analiz etmeleri ve objektif olarak değerlendirip cerrahi müdahele yeteneklerini geliştirmeleri mümkün. Bu tarz cerrahi eğitimler ve yardımcı sistemleri dört ana başlık altına toplayacağız. Birincisi, insanları ve çevreyi analiz edebilen sistemler. İkincisi, zenginleştirilmiş gerçeklik ile doktorları eğiten sistemler. Üçüncü çeşit sistemler ise robotların doktorlara yardımcı oldukları sistemler ve sonuncu sistemler robotların otonom olarak hastalara müdahelede bulundukları sistemler.

Cerrahi müdaheleleri değerlendiren sistemler

Şekil1: Bir öğrencinin sınavı, uzman bir cerrahın ameliyatıyla kıyaslanıyor. Kaynak: Carol Reiley

Cerrahi eğitim ve değerlendirmeleri daha etkin kılmak amacıyla, hareket tanıma ve beceri değerlendirme sistemleri ameliyathanelerde yerini almaya başladı. Genellikle kamera görüntülerini işleyen ve karmaşık ameliyat sekanslarını daha küçük parçalara ayırmaya dayanan bu sistemler, ameliyat hareketlerini doktorların yaraya dikiş atma, neşter vurma, kesme gibi daha küçük hareketlerine ayırıyor. Her hareket kümesi için oluşturulmuş matematiksel modeller, doktorun yaptığı müdahelelerle kıyaslanıyor ve sonuçta her hareket notlandırılıyor. Doğru sıralama izlenmediğinde veya hareketlerin rotası veya tutarlılığı zayıf olduğunda görüntülerden elde edilen verilere dayanarak, doktor düşük not alıyor. Bu yöntem doktorun robotik cerrahi kollarını kontrol ederken gösterdiği başarı için de uygulanıyor. Bu tarz bir objektif değerlendirmenin amacı standart işlemlerin her doktor nezdinde aynı uygulanmasının garantisini sağlamak. Stajerler eğitimlerinden sonra usta bir doktorun hareketleri ile kendi hareketlerini senkronize kıyaslayabiliyorlar (Şekil 1) ve bu sayede öğrenmeleri hızlanıyor.

Cerrahi çevre için zenginleştirilmiş gerçeklik sistemleri

Şekil2: Sanki böbrek taşı varmışcasına gerçek video görüntüsü üzerine eklenen sanal gerçeklik görüntüsü.Kaynak: Balazs Vagvolgyi

Robotların hassasiyet ve keskinliğini, insan zekasıyla buluşturmak belki de en etkin ameliyat yöntemi. Bilgisayarların ve robotların dahil olduğu ameliyatlar insana daha fazla bilgi sağladığından, başarıyı artırıyor. Hastanın çalışılan bölgesinin (örn: kalp) üzerine bindirilmiş bir sanal tümör tomografisi ve doktorun kalbe müdahelesi sırasında doktorun eline gönderilen kuvvet geri beslemesi, cerrahın o anda sanki hasta gerçekmişcesine idman yapabilmesini sağlıyor. Bu tarz sistemler örneğimizdeki gibi genellikle grafik, ses ve kuvvet gibi geri beslemeler vererek, doktorun anlık gelişmelere ve şartlara uyum sağlayarak, çok daha gerçekçi bir ameliyat deneyimi edinmesini sağlıyorlar (Şekil 2). Bu sistemler tabii ki sadece idmanlarda değil aynı zamanda gerçek ameliyatlarda da kullanılıyor. Aşağıda bilgisayarlı tomografi görüntüsünün gerçek zamanlı bir video üzerine bindirilmesiyle gerçekleştirilen bir ameliyatı seyredebilirsiniz.

Bu uygulamada da doktorun eline kuvvet geri beslemesi verilmesi yerine, zenginleştirilmiş gerçeklikle kuvvet ve renk değişimi arasındaki ilişkinin video görüntüsü üzerine yansıtılması gösteriliyor:

Akıllı sensörlere ve manipülatörlere sahip robotlar insan doktorların görme zorlukları veya el titremesi gibi fizyolojik kısıtlamalarını giderici nitelikte. Kuvvet algılayıcı akıllı cerrahi robotlar daha güvenli ve etkin ameliyat imkanları sundukları için en deneyimli ve hünerli cerrahlar tarafından bile olumlu karşılanıyor. Bu aletler, dokundukları bölgelerdeki yerel dokunun oksijen doyumunu ölçerek hasar verilmesini engelliyorlar.

Johns Hopkins Üniversitesi (JHU) bu alanda yoğun faaliyet gösteren üniversitelerden [2]. JHU Sabit-el Göz Robotu adı verilen bir robot, retina mikrocerrahisi sırasında doktor tarafından kontrol ediliyor. El titremesinin önüne geçen bu sistem doktorların nokta atışı yapmalarını sağlıyor. Böylece cerrahi alet, cerrahın belirlediği noktayı merkez alarak sadece belirli sınırlar çerçevesinde hareket edebiliyor ve el titremesinden dolayı göze verilebilecek olası bir zararın önüne geçilmiş oluyor.

da Vinci

Şekil3 :da Vinci robotu. Kaynak:Kelleher Guerin

Sırada tüm cerrahi robotlar arasında en meşhur robot var: da Vinci (Şekil 3). Bu ünü kazanmasının en büyük sebebi, minicik kıskaçları, son derece yüksek hassasiyeti ve fütüristik tasarımı. Da Vinci sistemi cerrahlara kontrol edebilecekleri robot kolları ve minicik mandalları sayesinde dar alanlarda yüksek bir hareket kabiliyeti imkanı veriyor. Bu da hastalar için daha küçük yarıklar ve daha çabuk iyileşme süreci, doktorlar için ise artık -kelime anlamıyla- hastanın içine girmek zorunda olmamak anlamına geliyor. Şu an için otonom özellikler sergilemese de doktorlardan şimdiden olumlu not almış durumda. Aşağıda bozuk para büyüklüğünde bir kağıt parçasından uçak yapan çılgın bir doktorun videosunu seyredebilirsiniz. Kağıdın büyüklüğünü ameliyatın (origaminin) sonunda gördüğünüz zaman şaşıracağınıza garanti veriyorum:

Bu robotlar hakkında biraz bilgi vermek gerekirse: Da Vinci’nin tasarımcısı olan Intuitive Surgical 1995 yılında kuruldu ve kendi üretimi olan bu robotları hastanelere ve araştırma kurumlarına satıyor. Robotlar özellikle ürolojik, jinekolojik ameliyatlarda, kalp ve göğüs cerrahisinde, genel, kafa ve boyun ameliyatlarında kullanılıyor. 2011 yılının sonu itibariyle satılmış olan toplam 2132 adet da Vinci robotuyla 2011 yılında toplam 360.000 ameliyat yapıldığı rapor edilmiş. Bu robotların her biri 2 milyon dolar ediyor ve oldukça yüklü bir bakım giderine sahip.

Robotlarla kalp ameliyatı (Niobe ve Sensei)

Şekil 4: Kalp içinde ilerleyen bir Niobe sondası. Kaynak: Stereotaxis

Dünyanın en zorlu ve en hassas ameliyatları sayılan beyin ve kalp ameliyatları söz konusu olduğu zaman robot kullanımı konusunda durum değişebilir. Düzensiz kalp atışından muzdarip bir hasta olduğunuzu ve damarlarınızdan geçip kalp odacığınıza giren bir kateter (sonda) ile kalp dokunuzun dağlanmasını ve sizi iyileştirecek bir yara bırakmasını gerektiren bir tedavi göreceğinizi hayal edin? Bu tarz karmaşık ve zorlu bir ameliyatta kalbinizi bir robota mı yoksa bir insana mı teslim etmeyi tercih edersiniz? Bu soru sizi ameliyat edecek doktorlara sorulduğu zaman alacağınız yanıt ise belli, doktorlar robotları kullanmayı tercih ediyor!

Şu anda bu tarz bir sondalama operasyonu için doktorların yetenek ve hassasiyetine muhtacız. Bacak damarından hastaya sokulan sert ancak esnek bir kateter, kalbe kadar yönlendirilmek zorunda. Sondanın arkasından iterek ön tarafını kontrol etmeye çalıştığınız oldukça zorlu bir süreçten bahsediyoruz.

Şekil 5: Sondayı yönlendirebilmek için manyetik enerji yayan Niobe sistemi oldukça fazla yer kaplıyor. Kaynak: Stereotaxis

Doktorları bu sancılı operasyondan kurtaracak robot olan Niobe’nin tasarımcısı Stereotaxis firması, bu robotun hem elle hem de otomatik olarak kontrol edilebileceğini söylüyor [3]. Robotu damara soktuktan sonra, kateterin ön tarafındaki metal ucu (Şekil 4), dışarıdan sağlanan bir manyetizma sayesinde kontrol edebiliyorsunuz (Şekil 5). Bu süreç içerisinde Niobe kalbin odacıklarının haritasını çıkarıyor ve bilgisayarda kalbin topografik bir resmini oluşturuyor. Cerrah istediği zaman kontrolü tekrar eline almakta ve süreci kendi yönetmekte serbest.

Yaratılan haritadan ve Niobe’nin kalbin tüm elektrofizyolojik bilgisini (yani kalp atım bilgilerini) elektrotları sayesinde toplamasından sonra kardiyolog, hangi bölgenin sorunlu davranış sergilediğine karar veriyor. Doktorun elinde bu aşamada iki seçenek var: Birincisi, doktor bilgisayarda belirlediği koordinatlara robotu gönderebilir ve robot oraya kendi başına gider, veya robotu bir çubuk (joystick) vasıtasıyla kendi elleriyle istediği bölgeye yönlendirir. Daha sonra geleneksel sondalarda olduğu gibi robot sıcaklık yayarak belirlenen bölgeyi dağlar ve tedavi sonlanır.

Şekil 6: Niobe sondası. Kaynak: Stereotaxis

Niobe’nin avantajları bu kadarla da sınırlı değil. Ucu ve birkaç ince metal halkası dışında, sonda normal sondalardan daha yumuşak (Şekil 6) ve bu sebeple kalpte oluşturacağı komplikasyonlar da azaltılmış oluyor. Ayrıca normal bir sondalama ve kateteri ilerletme işlemleri sırasında, düzenli olarak kalbin ve kateterin gerçek zamanlı röntgeninin çekilmesi gerekiyor. Bu operasyonu elle yapan doktorlar kurşun ve çok ağır bir gömlek giyerek yarı eğilmiş bir vaziyette uzunca süre durmak zorunda kalıyorlar. Üstelik X-ışınlarına maruz kalmamaya özen göstermek zorundalar. Ancak Niobe sayesinde doktor odadan dışarı çıkabiliyor ve tüm süreci uzaktan kumanda edebiliyor.

Hansen Medical’in robotu olan Sensei ise motorları vasıtasıyla kendi başına itme ve bükülme işlemlerini halledebiliyor. Niobe’ye kıyasla çok daha ucuz, çünkü Niobe’nin aksine, tüm odaya manyetik enerji yayan bir sisteme ihtiyaç duymuyor. Bu sebeple de tüm hastaneyi, odanın manyetik etkilerinden arındırmaya gerek kalmadığından maliyetler de haliyle düşüyor.

Her iki sistemin de bir zayıf noktaları var, o da insan faktörünün her halükarda devrede olması. Doktorlar sistemleri ve ne kadar kuvvet uygulamaları gerektiğini öğrenene kadar bir süre tehlikeli operasyonlar çıkarabiliyorlar. Yani oluşabilecek komplikasyonların suçlarını sadece robotlarda değil, biraz da doktorlarda aramak gerekiyor. Ancak doktorlar bu aletleri kullanabilmek için düzenli olarak eğitimler alıyorlar ve simülasyonlar yapıyorlar.  Cerrahların ve öğrencilerin farklı ameliyat robotlarını kullanarak nasıl idman yaptıklarını merak ediyorsanız size birkaç örnek vereyim. (Uyarı: Videolar tıp bilimine inancınızı yitirme tehlikesi arz ediyor):

Raven

Artık insanlarla robotların beraber bir hasta üzerinde paylaşımlı ameliyat yapma zamanı geldi. Zorlu bir müdahelenin belli parçalarını robotlar için otomatize ederek cerrahın yükünü azaltmak veya cerrahın niyetinden hangi aleti kullacağını tahmin etmek mümkün. Bu sayede ikiden fazla kol kullanılabilir. Da Vinci robotunun 4 adet kolu olsa da (3 tanesi aletleri tutmak, 1 tanesi ise kamerayı yakınlaştırmak üzere tasarlanmımş), iki tanesi doktor tarafından kullanılıyor, bu yüzden üçüncü kol genellikle atıl duruyor [4].

Şekil 7: Raven. Kaynak: BioRobotics Lab

Vaşington Üniversitesi’nin Raven (Karga) Sistemi(Şekil 7) uzaktan ameliyat için kullanılan bir cerrahi robot. Raven mobil bir laparoskopik (genel anestezi altında yapılan ve göbek deliğinden ince bir teleskopun karın içine sokularak karın içi organlarının görüntülenmesi prensibine dayanan bir ameliyat) ameliyat robotu. Parçalanıp birleştirilebilen bir yapıya sahip olan bu robotun en büyük avantajı diğer ticari robotlara (500kg) kıyasla daha hafif olması (23 kg). Bu yüzden acil yardım gerektiren bölgeler için biçilmiş kaftan.

Uzaktan ameliyat deneyleri, denizaltıya yerleştirilmiş veya çölün kavurucu rüzgarları ve sıcağına konuşlandırılmış bir Raven robotu ve uzakta güvenlikte onu kontrol eden bir cerrah tarafından gerçekleştiriliyor. Uydu veya internet üzerinden gönderilen komutlar ve sensör geri beslemeleriyle operasyonu yapmak mümkün. Bağlantıdaki gecikmeler, aynı anda birden fazla cerrahın farklı lokasyonlardan ameliyatı yapmaları ve bu cerrahların nasıl eğitilecekleri araştırma konularını oluşturuyor.

Tıbbi otonom robotlar

Şekil 8: Bloodbot

Söz konusu insan sağlığı olunca, teknoloji düşkünleri bile otonom robotlar (kendi kendilerine karar verip işlem yapan robotlar) konusunda durup düşünüp, geleneksel yöntemleri tercih edebiliyorlar. Birazdan ele alacağımız robotlar zorlu ameliyatları yapmayacaklar tabii ki, ancak basit ve rutin tıbbi müdaheleleri gerçekleştirerek doktorlara ve hastalara zaman kazandırmaları mümkün. Örneğin, Bloodbot [5] bir kol, kolun ucuna bağlı olan bir iğne ve sondadan ibaret (Şekil 8). Girebileceği damarı bulabilmek için kolunuzun üzerindeki en yumuşak noktayı arıyor, ki her insanın damar yerleşimi farklı farklıdır, bu yüzden de en zorlu aşama bu. Daha sonra bir miktar ilerleyip damarın içerisinde kalarak kanınızı emiyor. Deneylerin %78’inde başarı sağlandığı iddia ediliyor, ancak esas ben kalan %22’nin bir uçtan girip diğer uçtan çıkmış olabilecek bir iğneye nasıl tepki verdiklerini merak ediyorum. Zaten 2001’den sonra projeye devam edilmediğini görüyoruz…

Başka bir araştırmada da, Duke Üniversitesi bilim insanları ultrason verileri kullanarak biyopsi yapabilen tamamen otonom bir robot kolu tasarladılar. İnsanlarda olmasa da, deney için kullandıkları ölü hindilerde başarılı sonuçlar elde ettiler [6]. Hindi kullanılmasının sebebi, insan etine olan benzerliği ve ultrasonda benzer özellikler göstermeleri. Deneylerin %93’ünde robot, hindi prostatının sekiz farklı noktasına başarıyla ulaşabildi.

Farkettiğiniz üzere ciddiye alınabilecek otonom robotlar, henüz ameliyathanelere girebilmiş değil. Ancak başlamak bitirmenin yarısıdır!

Robotlarla tıp pek mi mükemmel?

Robotların her zaman hastalar için daha iyi sonuçlar verdiğini söylemek de doğru değil [7]. Henüz robotlu tedavinin, prostat kanseri tedavisinde geleneksel yöntemlere göre daha iyi sonuçlar verdiği kanıtlanamadı. Hatta istatistiksel verilere bakılacak olursa daha çok bel gevşekliği ve iktidarsızlık vakaları gözlemlenmiş. Olaylar bununla da kalmıyor. Nisan 2012’de da Vinci’nin de üreticisi olan Intuitive Surgical şirketine, New York şehrinde vuku bulan bir ölüm olayından dolayı dava açıldı [8]. Dava sahibi Gilmore McCalla 2010 yılında 24 yaşındaki kızının histerektomi ameliyatı sırasında, robotun bir damarda ve bağırsaklarda yanığa sebebiyet vererek iki hafta sonra ölümüne neden olduğunu iddia etti. Da Vinci robotunun tasarım kusurundan, yalıtılmamış ameliyat kollarından ve sağlıklı iç organ ve dokulara sıçrayabilecek elektrik akımlarından dolayı kaynaklandığını savunan aile, ayrıca doğru eğitimi almamış doktorların ve Intuitive Surgery’nin de robotun komplikasyonlarıyla ilgili yeterli testleri gerçekleştirmediğini iddia etti. Ayrıca üretici firmanın bazı komplikasyon raporlarını hasıraltı ettiğini ve da Vinci’yi sattığı hastanelere de robotun yeteneklerini kapasitesinin üzerinde övmesinden yakındı.

Şekil 9: DaVinci robotunu kontrol eden cerrahın ameliyathane içerisinde bulunması bile gerekmiyor.Kaynak: Chris Garlington,The New York Times

Her ne kadar kesikler robotla yapıldığı zaman daha ufak olsa da, robotların yardımcı olduğu ameliyatlar geleneksel ameliyatların iki katı kadar daha uzun sürebiliyor.  Ayrıca hastalar veya sigorta şirketlerinin standart bedelin üzerine ödemeleri gereken binlerce dolar fark oluyor. Sadece daha havalı olduğu için bu robotlar tarafından ameliyat edilmek istediğini söyleyen hasta sayısı hiç de az değil [9]. Beklenenin tersine, bazı hastalar doktorun odada olup olmamasını bile umursamıyor (Şekil 9). Yan odadan kolları kontrol eden bir doktoru tercih ediyorlar. Hatta bazı doktorlar, hastaların kendilerini sorguladıklarını ve eğer robotları yoksa başka doktora gittiklerini söylüyorlar. Bu sebeple, robotlara milyonlarca dolar harcayıp, sonra da hastanelerinin reklamlarını yapan iş adamlarına ileride sıkça rastlayacağız.

Sonuç olarak her yeni gelişen teknolojinin artıları ve eksileri olduğu gibi, cerrahi robotların da avantaj ve dezavantajları var. Belli ki bu konuyu açıklığa kavuşturabilmek için, gıda ve ilaçlarda olduğu gibi, uzun süreli istatistikler ve testler öngören devlet kontrollü denetleme kurumlarına ihtiyacımız var. O gün gelene kadar karar mekanizmaları tamamen doktorların ve hastanelerin ellerine teslim…

Kaynaklar: AçıkBilim

[1] http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/14532315

[2] http://ciis.lcsr.jhu.edu/dokuwiki/doku.php?id=research.robot_assisted_microsurgery

[3] http://spectrum.ieee.org/biomedical/devices/heart-surgeons-adapting-to-robots

[4] http://spectrum.ieee.org/automaton/robotics/medical-robots/using-robots-to-train-the-surgeons-of-tomorrow

[5] http://www3.imperial.ac.uk/mechatronicsinmedicine/research/thebloodbot

[6] http://www.botjunkie.com/2010/07/26/robot-surgeons-operate-autonomously-on-turkeys/

[7] http://www.nytimes.com/2010/02/14/health/14robot.html?_r=2

[8] http://robotland.blogspot.jp/2012/04/did-da-vinci-robot-kill-24-year-old.html

[9] http://www.botjunkie.com/2010/02/15/patients-requesting-more-robotic-surgeries-but-just-because-its-cool/

Murmansk Işığından D Vitaminine

Murman, Saami dilinde yeryüzünün kenarı demektir. Evet, orada kendi halinde bir şehir var; adı Murmansk. Sovyetler Birliği’nin kahraman şehirlerinden biri, I. Dünya Savaşı’nda müttefik ülkelerden gelen yardımı karşılamak amacıyla bir liman şehri olarak kurulmuş. 1942’de Alman bombardımanıyla neredeyse yok edilmiş ancak destekle yeniden toparlanmış. Daha da ileri giderek ilk buzlanmaya karşı dayanıklı petrol platformuna ev sahipliği yapmaya başlamış. Rusya’nın en güçlü dönemlerinde de şehir unutulmamış. Öyle ki bugün şehirde atom enerjisi kullanan denizaltı ve buzkıran filoları bulunmakta. Kendi adıyla anılan oblastın (idari bölgenin) merkezi olan şehir, Rusya’nın kuzeybatı ucunda, Barents Denizi’ne 50 km uzaklıkta. Kuzey Kutup Dairesindeki en büyük şehir olan Murmansk’ta 2010 yılında yapılan nüfus sayıma göre 307.257 kişi yaşıyor.

Gelelim bu liman-şehrin iklimine. Yıllık sıcaklık ortalaması 0°C olan şehirde kuzey ışıklarını görmek de mümkün. Karların mayıs ayında tamamen kalkmasıyla ağustos sonuna kadar süren yaz aylarında Güneş ışınlarının şehir ile yaptığı maksimum açının 44° olması sebebiyle sıcaklık 13°-8°C arasında değişiyor. Tabi burada yaz ayları olarak geçen günler Türkiye’dekilerden biraz farklı. Güneş, ışınlarının gün sonunda yeryüzü ile yaptığı 0,5 derecelik açıdan sonra batmak yerine tekrar yükseliyor.

murmansk2

Fotoğraf: Dave Nicoll, Flickr

Ekim ayında geri gelen kar yağışı ile giderek gün ışığını kaybeden halk, yılın en zor dönemine giriyor. Aralık ve Ocak aylarını neredeyse karanlıkta geçiren halk Mayıs ayına kadar psikolojik açıdan baş etmesi oldukça güç, güneşsiz, yarı aydınlık bir havada yaşamak zorunda kalıyor.

Yirmi dört saatten uzun bu geceler coğrafi literatürde Kutup Gecesi olarak adlandırılıyor. Kutup bölgelerinde bu durumun yol açtığı bir sağlık sorunu olan Kutup Gecesi Stresi kilo kaybı, metabolizma aksaklıkları gibi fizyolojik, depresyon gibi psikolojik sorunlara yol açıyor. Vücudun biyolojik saatini dengeleyen ve ritmini kontrol edenmelatonin hormonu normal şartlarda gece saatlerinde salgılanır. Kutup bölgelerindeki fizyolojik stresin önemli sebeplerinden biri de bu sürekli gece durumudur.

Sürekli geceler halkı çeşitli önlemler alarak yaşamaya sevk ediyor. Yoğun kış döneminde okullar eğitime kısa sürelerle devam ediyor. Bu sırada çocuk yaştaki öğrenciler gün içinde özel egzersizler yapıyor ve özel bir diyete göre besleniyor. Konuyla ilgili olarak National Geographic 2013 Nisan sayısında bir fotoğraf görüyorum. Fotoğrafı telif hakları sebebiyle yayınlayamıyorum ancak fotoğrafın altında şöyle yazıyor:

“1977, Rus kenti Murmansk’ta yaşanan uzun kış sırasında D vitamini eksikliğini bertaraf etmek için ultraviyole lambası etrafında toplanmış çocuklar.”

Sovyetler döneminde gelişme çağındaki çocuklara devlet tarafından normal günün sabah saatlerine denk gelecek şekilde rutin bir şekilde bu kuvars lamba terapileri uygulanırmış. Kısılan eğitim bütçesi ve değişen yönetimler bu terapileri halk kliniklerinde reçeteli seanslara çevirmiş. Zamanla çeşitli sebeplerden bu terapileri bitirmek zorunda kalmışlar. Bunu telafi etmesi ümidiyle bugün hâlâ sürdürülen özel spor kompleksleri ve medikal tedavi yöntemleri kullanımına geçilmiş. O günden sonra bazı aileler ve özel kurumlar kendi imkanları doğrultusunda bu elzem terapileri de sürdürmüş.

Norveç’in kuzeyinde çekilmiş bir fotoğraf. Benzer bir uygulamada genç erkekler yapay güneş ışığı altında vakit geçiriyor.

Norveç’in kuzeyinde çekilmiş bir fotoğraf. Benzer bir uygulamada genç erkekler yapay güneş ışığı altında vakit geçiriyor. (Fotoğraf: Perspektivet Museum, Flickr)

Murmansk’taki bu uygulama aslında tıbbi alanlarda yaygın olarak kullanılan bir tür ışık terapisi. İhtiyaca göre uygulanan bu çeşitli fototerapilerin yaygın kullanım alanı deri dokusundaki eksikleri dolayısıyla vücudun eksikliklerini gidermek. Ayrıca psikolojik olarak stresi ya da depresyonu tedavi etmek için de kullanıyor. Uyku düzeni oluşturmak, biyolojik zamanlamayı düzenlemek gibi bir çok amaç için kullanılan bu yöntemin bitkisel kullanımları da var. Bu yönteme özellikle uyuşturucu üreticileri, uyuşturucu maddeleri elde ettikleri bitkileri kapalı alanlarda yetiştirebilmek adına başvuruyor.

Epidermis (Fotoğraf: Wikimedia Commons)

Murmansk halkı bir yana dursun; hepimizin ihtiyacı olan şeylerden biridir D vitamini. Balık, yumurta, tereyağı gibi kaynaklardan alabildiğimiz gibi D vitamininin büyük bir kısmı deride UVB ışınları yardımı ile sentezlenir; bu sentez ise vücuda gene besinlerden alınan bir tür molekül olan provitamin D varlığında mümkün olur. Güneşli ülkelerde bu en son akla gelen şeylerden biri olsa da kutup dairelerindeki insanlar için hayati öneme sahiptir.

Prohormon olan, kalsiyum ve fosfat metabolizmasının işleyişini düzenleyen D vitamini iki çeşittir. Bunlar bitkisel kaynaklı D2 ve hayvansal kaynaklı D3’tür. Karaciğerin ve kemiklerin D vitamini depolama kapasitesi oldukça sınırlıdır. Tek seferde alınan 600.000 IU* miktarın ancak %15’i depolanır, bu stok ise sadece 1 hafta tedavi edici etki gösterebilir. O yüzden derideki üretimle desteklenmelidir.

Derideki üretim -Murmansk’taki uygulamada olduğu gibi- ışık yardımı ile olmakta. Gözümüzle göremediğimiz morötesi –ultraviyole– ışık UVA, UVB ve yeryüzüne pek uğrayamayan UVC ışınlarından oluşur. UVC, ozon tabakası tarafından tutulur ve bunun bize kadar çok az bir miktarı ulaşır. UVA ışınları –ki tehlikelidir– derinin en üst tabakası olan epidermisi geçerek bir sonraki kısım olan dermisin derinlerine kadar ilerleyebilir. UVB ise epidermiste tutulur. Melanin salgısını artırarak derinin koyu renk almasını yani bronzlaşmayı sağlar; ayrıca D vitamini sentezini de uyaran bu ışındır. UVA’dan ne kadar korunursak o kadar iyi, ancak uygun miktarda UVB ışınlarına sağlıklı bir yaşam için ihtiyacımız vardır.

Derimize yeterince ayrıntılı bakarsak en dıştaki koruyucu deri, epidermis, beş katmandan oluşur ve UVB uyaranlı D vitamini en alt iki katmanda sentezlenir. Bunlar Stratum spinusum ve dokunma hissini algılayan Merkel hücrelerini barındıran Stratum basale’dir.

Vücuda provitamin olarak giren -besinlerden alınan- bu D vitamininin hayvansal formu 7-dehidrokolesterol, bitkisel formu ise ergosterol’dür. İki form da eş güçtedir ve eğer bu provitaminler alınmadan önce kaynak canlıda D vitaminine dönüşmüş ise direkt emilimi gerçekleşerek etki gösterir. Bu amaçla bitkilerden ticari olarak da üretilir. Bazı D vitamini destek hapları bu yöntemle üretilir.

UVB ışını her iki provitamin formundaki B halkasını kırar.

cholesterol_ergosterol

B halkası kırılarak, UV yardımı ile oluşan D3 vitamini (kolekalsiferol) karaciğer tarafından alınır ve endoplazmik retikulum üzerinde sırasını bekleyen 25-hidroksilaz enzimi ile 25-hidroksivitamin D3’e dönüşür. Bu formu karaciğerdeki temel depo formudur. Bir miktarı enterohepatik dolaşım denilen, kolesterol, safra tuzları ve diğer bazı moleküllerin bağırsak tarafından emilip kapı toplar damarı ile karaciğere geri döndüğü dolaşıma katılır, bir miktarı da böbreklere geçerek kalsitriol hormonuna dönüşür Bu çeşitli formlardaki moleküller ilgili yerlerde gerekli görevleri üstlenmek üzere kullanılır. Kemik yapısı, kemik ve dişlere kalsiyumun mineralizasyonu, kalp ritminin düzenlenmesi ve hücresel metabolizma görev aldığı yerlerden temel olanlarıdır.

Peki eksikliğinde veya aşırı alımda neler olur? D vitamini eksikliğinin yaygın olarak yol açtığı hastalık gençlerde raşitizmdir, Bu, bozulan kalsiyum ve fosfat metabolizması nedeni ile kemiklerin mineralizasyonunun aksaması sonucu kemiklerde yumuşamaların görüldüğü hastalıktır. Yetişkinlerde ise raşitizmin çok benzeri olan osteomalazi hastalığı görülebilir.

Gene D vitamininin eksikliğinde aksayan diğer önemli metabolik fonsiyonlar, yaşamı tehdit edebilir. Yüksek toksik özellik gösteren bir vitamin olması aşırı alımlarda zehirleyici, istenmeyen etkilere neden olur örneğin kalp ve damar kireçlenmeleri, yumuşak olması gereken dokularda sertleşme, verimsizleşme ve daha da kötüsü kandaki artan kalsiyum miktarı ile bağlantılı nörolojik etkiler görülebilir.

Son olarak… Malum yaz ayları geliyor; güneş fazlasıyla bizimle olacak. Güneşten korunmanın güneş görmeden geçmesi gereken bir yaz demek olmadığını biliyoruz. Aşırı güneşlenmenin kötü sonuçları olabilir ancak güneş, sağlıklı bir yaşam için temel gereksinimlerimizdendir. Gerektiği kadar güneşi tenimizde hissetmek hepimizin yararına olacaktır.

Nina Simone’un sözleriyle:

Kuşlar yükseklerde uçuşuyor, ne hissettiğimi biliyorsun
Gökte güneş, ne hissettiğimi biliyorsun
Kiraz kuşları süzülüyor, ne hissettiğimi biliyorsun
Yeni şafak
Yeni gün
Yeni hayat, benim için
Ve güzel hissediyorum…

*IU: Enternasyonel Ünite, 1 IU = 0,025 µg D vitamini

 

Kaynaklar

● Harper’ın Biyokimyası, 25. Baskı, Nobel Tıp Kitabevleri, 2004.
● Biyokimya, 5.Baskı, Nobel Akademik Yayıncılık, Ocak 2013.
● Lipoproteins: Lipid Digestion & Transport / Joyce J. Diwan, Rensselaer Politeknik Esntitüsü, 2012
● UV Radiation, World Health Organization, 2013
● Dark Nights of The Soul, The Nation, 5 Nisan 1998 / Google News
● http://en.wikipedia.org/wiki/Light_Therapy
● There will be darkness: Polar nights in Murmansk, Russia Beyond The Headlines, 2013
● http://www.murmantourism.ru/eng/
● Soviet Era Photo Chronicles, #58, http://englishrussia.com