Yaşlanma ve Genetik İlişkisinde Yeni Keşif

University of Georgia’dan bilim insanları, yaşlanma sürecinin enstrümanlarından olan bir hormonun genetik olarak kontrol edildiğini ve yaşlanma ile yaşlanmaya bağlı hastalıkların genetik olarak kontrolünü sağlayan yeni bir mekanizmayı ortaya çıkardı.

Daha önceki çalışmalar bu hormonun kandaki seviyelerinin, zamanla düştüğünü gösteriyordu. GDF11 (growth differentiation factor 11) olarak bilinen hormonun yeniden artırılması ise kardiyovasküler yaşlanmayı tersine çevirebiliyor ve de kas ve beyinde yeniden gençleşmeyi uyarabiliyor. Bu hormonun seviyesindeki düşüşün yaşlanma ve hastalıklarla ilişkisi 2014 yılının en önemli gelişmeleri arasında gösteriliyordu.

Aynı üniversitenin bilimcileri şimdi bu hormonun seviyesinin genetik olduğunu böylelikle yaşlanma süreçlerine dair genomda kodlu yeni bir potansiyel mekanizmayı keşfetmiş oldular.

Devam araştırmalarının, GDF seviyelerinin hangi sebep veya sebeplerle düştüğünü, hastalıklardan da korunmayı sağlamak amacıyla neden seviyelerinin sabit tutulamadığını anlamaya odaklanacağı düşünülüyor.

Araştırmanın baş yazarı yardımcı doçent Rob Pazdro’ya göre; GDF11 seviyelerinin genetik kontrol altında olduğunu keşfetmek ciddi bir önem taşıyor çünkü buradan yola çıkılarak GDF11 seviyelerinden sorumlu genleri tespit edebilir hatta yaşla geçirdiği değişimleri inceleyebileceğiz.

Araştırma ile, GDF11 seviyesinin zamanla azaldığını gösteren daha önceki çalışmalar doğrulanmış ve bu düşüşün orta yaşlardan başlayarak devam ettiği gösterilmiş oldu. Buna ek olarak araştırmada farklı genetiğe sahip 22 ayrı fare soyunun yaşam sürelerine bakarak, GDF11 ile yaşlanma belirteçleri (biyoişaretleri) arasındaki ilişki incelendi. Sonuçlar, en yüksek GDF11 seviyesine sahip olan farelerin daha uzun yaşama eğiliminde olduklarını gösteriyor.

Gen haritası çıkarılan hayvanlardan elde edilen bilgilere göre, Pazdro’nun ekibi; orta yaşlarda kandaki GDF11 seviyelerine etki eden (dolaylı veya direkt) yedi ayrı gen olduğunu öne sürüyor. Bu verilere dayanarak, kandaki GDF11 seviyesinin bir bakıma genetik olduğu ilk kez bir araştırmayla gösterilmiş oldu.

Pazdro, konu ile ilgili yaptığı açıklamada; yaşlanma/genetik bulmacasının kayıp parçalarından birisini bulduklarını öne sürdü. Daha genel olarak da, yaşlanmayı , neden yaşlandığımızı ve hangi yollarla bunun gerçekleştiğini öğrenmeye dair önemli bir adım atmış olduklarını vurguladı.

Araştırma tüm detayları ile “Circulating Concentrations of Growth Differentiation Factor 11 are heritable and correlate with life span,” orijinal başlığı ile geçtiğimiz ay Journals of Gerontology Series A Biological Sciences and Medical Sciences dergisinde yayımlandı.


Kaynak :

  1. Bilimfili,
  2. Yang Zhou, Zixuan Jiang, Elizabeth C. Harris, Jaxk Reeves, Xianyan Chen, Robert Pazdro. Circulating Concentrations of Growth Differentiation Factor 11 Are Heritable and Correlate With Life Span.The Journals of Gerontology Series A: Biological Sciences and Medical Sciences, 2016; glv308 DOI: 10.1093/gerona/glv308

Saç İncelmesi ve Dökülmesi Kök Hücre Yaşlanması ile İlişkilendirildi

Yaşlanma sırasında dokubilimsel olarak, birçok organda doku atropisi ve fibroz gözlemlenir. Konu ile ilgili henüz incelenmemiş araştırılmamış başlıkların içinde dokuların bileşenleri olan hücrelerin dinamiklari, hücresel kaderleri, yaşlanma sürecinde hücrelerin aldığı hasarlar ve hangi hücre tiplerinin yaşlandıkça veya hasar gördükçe biriktiği gibi alanlar bulunuyor. Organizmal yaşlanma çeşitli teoriler ile açıklanmaktadır; örneğin reaktif oksijen türleri, hücresel yaşlanma, telomer kısalması ve metabolizma değişmesi gibi; ancak bunların içinde hücresel veya dokusal dinamikler yönünden bir bakış açısı yoktur.

Kök hücre sistemleri hücre ve doku değişimini -birçok memeli organında- uyararak yenilenmeyi ve sağlığı korumayı sağlar. Ancak somatik kök hücrelerin ; yani doku ve organların hücre havuzunun; kesin kaderlerini deneysel olarak test etmek çok zor bir süreç. Bu durum da dokuların ve organların yaşlanması ve de memelii organlarında var olan yaşlanma programı ile ilgili algılarımızı ve kavrayışımızı sınırlıyor.

Saç kökü veya kıl folikülü (eng. hair follicle – HF- ) olarak bilinen mini-organlar, derimizde bulunan ve döngüsel olarak yeniden kıl uzamasını ve saç uzamasını tekrarlanan saç döngüleri ile uyaran yapılardır. Saç azalması ve incelmesi de uzun yaşayan birçok memelide yaşlanma belirtisidir ve genomik instabilizasyonun prematüre uyarımı ve gerçekleşmesi ile ilişkilendirilir.

Saç zayıflaması, incelmesi ve saç kaybı önde gelen yaşlılık fenotiplerindendir ancak altlarında yatan mekanizmalar iyi derecede bilinmiyor. Science dergisinde yayımlanan yeni bir araştırmada normal genetiğe sahip insan ve farelerde, kıl folikülü kök hücrelerinin (HFSC) yaşlanmasının, kıl köklerinin aşamalı olarak minyatürizasyonuna ve sonunda da saç / kıl kaybına neden olduğu tespit edildi.

Canlı vücudunda bu kök hücrelerin geleceğine dair yapılan analizler, kıl folikülü kök hücrelerinin DNA bozulması ile tip XVII kollajen proteinlerini (COL17A1/BP180) yıktığı veya sindirdiğini ortaya çıkardı. Kıl folikülü kök hücrelerinin sağlığı ve korunması için çok önemli bir molekül olan bu proteinin yıkımı ile kök hücrelerin yaşlanma süreci tetiklenmiş oluyor.

Yaşlanan kıl folikülü kök hücreleri döngüsel biçimde ve terminal epidermal farklılaşma yoluyla deriden atılmakta ve bundan dolayı epidermal keratinositlere dönüşerek kıl foliküllerinin minyatürizasyonuna sebep olmaktadır. Yaşlanma süreci de proteinin Col17a1 kısmındaki bozulmalar ile özetlenebiliyor ve kıl folikülü kök hücrelerindeki COL17A1 geninin zarar görmesinin istemli biçimde engellenmesi ile de engellenebiliyor. Tüm bu veriler HFSC’lerdeki COL17A1’nin bu epitelyal mini-organlardaki kök hücre merkezli yaşlanmayı yönettiğine işaret ediyor.

Dinamik kıl folikülü yaşlanma programı, organ ve doku büzüşmesi; birçok organda yaşlanma esnasında yaygın biçimde gözlemlenen fonksiyon düşüşleri için son derece iyi bir model oluşturuyor. Bu paradigma sonunda, potansiyel olarak yaşlanma karşıtı stratejilerin yaşlanmayı engellemek, geciktirmek veya bir oranda tedavi etmek için geliştirilmesi yolunda yeni kapıları açabilir.

 


Kaynak :

  1. Bilimfili,
  2. Matsumura, Hiroyuki; Hair follicle aging is driven by transepidermal elimination of stem cells via COL17A1 proteolysisScience  05 Feb 2016, DOI: 10.1126/science.aad4395

Yaşlanmış Hücrelerden Kurtulmak Yaşam Süresini Yüzde 35’e Kadar Artırabilir

Mayo Clinic’ten araştırmacılar, yaşlanan – artık daha fazla bölünemeyecek olan ve yaşla olduğu gibi kalan – hücrelerin sağlığı negatif olarak etkilediğini ve normal farelerin yaşam sürelerinin yüzde 35 azalttığını gösterdiler. Sonuçlar ve araştırmanın detayları Nature dergisinde yayımlandı.

Araştırmada,vücudu yaşlanan hücrelerden arındırmanın tümör oluşumunu geciktirdiği, doku ve organ fonksiyonlarını korumaya  yardımcı olduğu ve ters etkiler oluşturmadan yaşam süresini uzattığı tespit edildi.

Araştırmanın baş yazarı Jan van Deursen konu ile ilgili yaptığı açıklamada hücresel yaşlanmanın, artık daha fazla bölünemeyecek olan hücrelerin bir anlamda ‘acil freni’ olarak kullandığı biyolojik bir mekanizmadır. Bu hücrelerin bölünmelerinin tutulması ne kadar kanseri önlemek için çok önemliyken, teoriye göre bir kez bu ‘acil freni’ çekildikten sonra bu hücreler de artık daha fazla gerekli olmaktan çıkıyor.

Bağışıklık sistemi, yaşlanan hücreleri düzenli olarak yok etmekte ve öldürmektedir. Ne var ki, bu da zamanla daha az etkili olmaya başlar. Yaşlanan hücreler çevrelerindeki hücrelere de zarar verecek faktörleri üretebilir ve bu vasıtayla kronik inflamasyona sebep olabilir. Bu durum da aslında yaşlanmaya bağlı hastalık ve rahatsızlıkların temel sebeplerinden birisidir.

Mayo Clinic araştımacıları normal fareler üzerinde yaşlanmış hücrelerin ilaç yoluyla yok edilmesini sağlayacak bir transgen (belirli metotlarla sağlıklı biçimde başka bir canlıya aktarılan farklı bir canlı türünün bir geni) kullandılar. AP20187 adlı maddenin belli dozlarda belirlenen aralıklarda verilmesi ile yok edilmesi ile  tümör formasyonu geciktirildi ve birçok organın yaşa bağlı olarak kötüleşmesi azaltıldı. Maddenin uygulandığı farelerin ortalama yaşam sürelerinde yüzde 17 ila 35lik artışlar gözlemlendi. Ayrıca daha sağlıklı görünen ve inflamasyon oranlarında azalma görülen bu farelerin böbrek, kas ve yağ dokularında iyileşme gözlemlendi.

Bu noktada Dr. van Deursen’İn açıklaması şöyle : ” Yaşlanan hücrelerin, canlı da yaşlandıkça birikiyor olması çok büyük olumsuz etkiler yatabilmektedir, organlara ve dokulara ciddi zararlar verebilmekte ve bununla birlikte yaşam süresi ile sağlıklı yaşam süresince ciddi azalmaya sebep olabilmektedir. Ancak negatif yan etkiler oluşturmadan bu hücreleri vücuttan atabilmek mümkün olduğundan geliştirilecek terapilerin burada elde ettiğimiz bulguları -hücrelerin elimine edilmesini sağlayan genetik modelimizi- taklit edeceğini söylemek mümkün. Benzer etkiler gösterebilecek ilaç veya bileşiklerin de yaşlılığa bağlı hastalık, koşul ve kayıpların önüne geçebilecek terapötik etkiler gösterebileceğini umuyoruz. ”

Araştırmacılar sonuçların, insan üzerinde de olumlu getirileri olacak araştırmaların önünü açabileceğini düşünüyor. Mayo Clinic’ten moleküler biyolog Dr. Baker’ın açıklaması ise şöyle : ” Yaşlanan hücreleri hedeflemenin avantaşı şudur; yüzde altmış ila yetmişini temizlemeyi başardığınız zaman ciddi oranda terapötik etki yaratmış oluyorsunuz. Yaşlanan hücreler hızlı biçimde bölünemediğinden -hatta bazıları artık hiç bölünemez- eğer geri çevrilebilirse bir ilaç ile hızlı ve verimli biçimde bu yaşlanmış hücreleri elimine etmek mümkün olabilir. Bu da sonunda sağlıklı yaşam süresinde  öngörülebilir bir artış anlamına gelir.”

 


Kaynak :

  1. Bilimfili,
  2. Darren J. Baker, Bennett G. Childs, Matej Durik, Melinde E. Wijers, Cynthia J. Sieben, Jian Zhong, Rachel A. Saltness, Karthik B. Jeganathan, Grace Casaclang Verzosa, Abdulmohammad Pezeshki, Khashayarsha Khazaie, Jordan D. Miller, Jan M. van Deursen. Naturally occurring p16Ink4a-positive cells shorten healthy lifespan.Nature, 2016; DOI: 10.1038/nature16932

Arkadaşlarınızdan Daha Hızlı ya da Daha Yavaş Mı Yaşlanıyorsunuz?

Lise buluşmaları klasikleşmiştir. Acısıyla tatlısıyla güzel bir geçmişiniz olan o eski dostlarınızla yeniden buluşacak ve geçmiş günlere dair anılarınızı tekrar hatırlayacak, gülecek, eğleneceksiniz. Ancak 20 yıl sonraki bu yeniden buluşmanızda hemen hemen aynı yaş grubunda olduğunuz ve belki de aranızda sadece birkaç ay fark olan arkadaşlarınıza dair şaşırtıcı bir durumun farkına varacaksınız. 38 yaşındaki bu insanlar farklı bir yaşlanma süreci geçirmiş gibi gözüküyorlar. Kimisi sizden daha yaşlı gözüküyor, kimisi de sizden daha genç gözüküyor. Peki bu durum yalnızca görüntü ile mi alakalı?

Proceedings of the National Academy of Sciences ‘da yayımlanan yeni bir makalede, araştırma ekibi; insanların akranlarından daha hızlı ya da daha yavaş yaşlanıp yaşlanmadıklarını belirlemek için 18 biyolojik ölçeğin yer aldığı birleştirilebilir bir panel sundular.

Aynı kasabada 1972-73 yıllarında doğan binden fazla insanın doğumdan günümüze kadar takip edildiğiboylamasına bir araştırma (longitudinal study) olan Dunedin Çalışması’ndan veriler elde edildi. Çalışma boyunca düzenli olarak yapılan görüşmeler ve ölçekler ile kan basıncı ve karaciğer fonksiyonları gibi sağlık ölçümleri kaydedildi.

ERKEN BAŞLAMA

Duke University Yaşlılık Merkezi’nden Yrd. Doç. Dan Belsky; bu görece genç insanlardaki yaşlanmayı gözlemlemek üzere çalışma başlattıklarını söylüyor.

Çalışmada bu görece-genç insanlardaki yaşlanma gözlemlendi. Bugüne kadar, yaşlanmaya odaklanan çalışmaların çoğu yaşça büyük insanlar üzerinde yapılmıştı.

İnsan organlarındaki yaşlanma süreci gözlerde, eklemlerde ve saçlarda belirginleşiyor, ancak buralarda daha erken gözüküyor. Bu yüzden araştırmanın bir parçası olarak 2011 yılında 38 yaşında olan katılımcıların düzenli olarak böbrek, karaciğer, akciğer, metabolik fonksiyonları ve bağışıklık sistemleri tekrar ölçüldü. Araştırmacılar aynı zamanda; HDL kolestrerol (iyi kolesterol), kardiyorespiratuvar uygunluk ve telomer uzunlukları (yaşlanmaya bağlı olarak kısalan kromozon sonlarındaki koruyucu kapaklar) ölçüldü. Çalışmada ayrıca, diş sağlığı ve beynin kan damarları için bir geçiş olan gözlerin arkasındaki kılcal damar durumları da ölçüldü.

‘BİYOLOJİK YAŞ’

Bu biyo-göstergelerin alt kümelerine dayanarak, araştırma ekibi; 38 yaşındaki her katılımcı için; 30 yaş altı ile 60 yaşa kadar değişen bir “biyolojik yaş” düzenlemesi sundular.

Daha sonrasında, araştırmacılar her katılımcının arşiv verilerine dönerek; katılımcılar 26 yaşında iken ölçümü yapılan 18 biyo-göstergeye tekrar baktılar. Aynı işlemi 32 ve 38 yaşlarındaki verileri için de yaptılar. Buna bağlı olarak, her değişken için bir eğim (grafik eğimi) çizildi. Ardından 18 biyo-göstergeye dair çizilen 18 eğim, bireyinyaşlanma temposunu tanımlamak için her katılımcı için ayrı ayrı toplandı.

Analizler sonucunda, katılımcıların çoğunun her yıl yaklaşık “1 yaş” yaşlanan küme altında toplandığı görüldü. Ancak bir grubun ise her yıl için “3 yaş”  yaşlanan küme altında toplandıkları, yani daha hızlı bir yaşlanma süreci geçirdikleri görüldü. Öte yandan, birçok kişinin de her yıl için “0 yaş” -yaşlandığı- görüldü, bu da normal yaşlarından daha genç gözüktükleri anlamına geliyor.

Araştırma verilerine dayanarak, biyolojik olarak 38 yaşından daha yaşlı gösteren insanların daha hızlı bir yaşlanma temposunda oldukları ortaya çıktı. Örneğin biyolojik olarak 40 yaş; kişinin 12 yıl boyunca yılda 1.2 yaşoranında bir yaşlanma süreci geçirdiği anlamına geliyor.

Araştırma; 1037 kişilik Dunedin çalışmasının 954 kişisine dair bir raporlama sunuyor. Çünkü; 1037 kişinin otuzu, 38 yaşında hayatını kaybetti. Bu 30 kişinin 12’si kanser ve doğuştan gelen hastalıklardan dolayı hayatını kaybederken, 10’u kaza geçirerek ve 8’i de intihar ve uyuşturucudan dolayı hayatını kaybetti. 26 kişilik bir başka grup ise çalışmaya katılmadı. Kalan 27 kişiye dair ise yeterli veri toplanamadı.

Çoğu insan yaşlanma sürecini hayatın son parçasında meydana gelen bir şey olarak düşünür, fakat yapılan bu testler yaşlılık belirtilerinin genç-yetişkinlerin 12 yıllık sürecinde de (26 yaşından 38 yaşına) görüldüğünü ortaya koyuyor. Ayrıca biyolojik olarak daha yaşlı bireyler fiziksel fonksiyonları –örneğin; merdiven çıkma– gerçekleştirmede akranlarına kıyasla daha fazla güçlük çekiyorlar.

YAŞLANAN YÜZLER

Ek bir ölçüm olarak; Duke Üniversitesi lisans öğrencilerine, çalışmaya katılan kişilerin 38 yaşında çekilmiş yüz fotoğrafları gösterilerek, öğrencilerden fotoğraflardaki yüzlerin ne kadar yaşlı ya da ne kadar genç göründüklerini oylamaları istendi. Oylama sonucunda araştırmadaki biyolojik olarak daha yaşlı olan katılımcıların öğrencilere de yaşlı göründükleri görüldü.

Öte yandan; yaşlanma tamamen genetik bir süreç değildir. İkizler üzerine yapılan çalışmalarda yaşlanmanınyalnızca %20’lik bir kısmının genlere dayandırılabileceği sonucuna ulaşılmıştı. Belsky; yaşlanmada çevreninbir hayli etkili olduğunu söylüyor.

Makalenin yazarlarından Terrie Moffitt; bu durumun; yaşlanmayı yavaşlatabilecek tıbbın geliştirilebileceği ve insanlara daha sağlıklı ve aktif yıllar sağlanabileceği noktasında umut verici olduğunu söylüyor.

Bununla birlikte, araştırmacılar; bu çalışmanın birden fazla ölçeği birleştirerek bir yaşlanma yörüngesi görebilmenin mümkün olduğunu ortaya koyduğunu söylüyor.

Belsky:

“Asıl hedefimiz; yalnızca kalp hastalıkları ya da kanser gibi öldürücülere işaret etmekten ziyade, yaşlanma sürecinin kendisine müdahale etmektir. Yaşlandıkça, farklı türde bütün hastalıklara dair risk geliştiririz. Aynı anda birçok hastalığı engellemenin yolu; yaşlanmanın kendisini hedefe koymaktan geçiyor. Aksi takdirde; durum yalnızca bir whac-a-mole oyunu olur” diyor.

whac-a-mole oyunu: Deliklerden çıkan nesneleri çekiç yardımıyla vurmaya dayanan oyun.


Kaynak: Bilimfili, Karl Bates-Duke University, “Researchers Learn To Measure Aging Process In Young Adults”, http://today.duke.edu/2015/07/belskyaging
Araştırmanın Makalesi:

Daniel W. Belskya,b,1, Avshalom Caspic,d,e,f, Renate Houtsc, Harvey J. Cohena, David L. Corcorane, Andrea Danesef,g, HonaLee Harringtonc, Salomon Israelh, Morgan E. Levinei, Jonathan D. Schaeferc, Karen Sugdenc, Ben Williamsc, Anatoli I. Yashinb, Richie Poultonj, and Terrie E. Moffittc,d,e,f Author Affiliations Quantification of biological aging in young adults    June 1, 2015 doi: 10.1073/pnas.1506264112

 

Sizin Bellek Tipiniz Hangisi?

Yalnızca olayların hatırlanmasına karşın epizodik detayları hatırlama eğilimi karmaşık beyin paternleriyle açıklanıyor. Neden bazı insanlarin geçmiş olaylara dair anıları çok ayrıntılıyken (epizodik bellek) diğerleri ayrıntı olmaksızın sadece olayların kendisini hatırlar (semantik bellek)?

Sağlık Bilimleri Rotman Araştırma Enstitüsü’nde (Rotman Research Institute at Baycrest Health Sciences’da Baypcrest ) bir araştırma ekibi ilk kez, geçmişi farklı şekillerde deneyimlemenin bireyde doğuştan gelen ve ömür boyu süren bir “bellek özelliği” olarak kabul edilen belli beyin bağlantı paternleriyle ilişkili olduğunu gösterdi.

Çalışma yakın zamanda Cortex dergisinde çevrimiçi olarak yayınlandı.

McGill  Üniversitesi, Psikoloji Bölümü’nde Assis. Prof.  Dr. Signy Sheldon “Onlarca yıldır, bellek ve beyin fonksiyonu üzerine yapılan çalışmaların neredeyse hepsi  bireyleri belli ortalama içinde kabul ederek insanları aynı şekilde ele aldı,” diye ifade etti.

“Deneyimlerden ve hafızamızın diğerlerininkiyle mukayesesinden anladığımız kadarıyla insanların hafıza özellikleri farklılık gösteriyor. Çalışmamız, tarama testinde insanlardan bellek görevleri gerçekleştirmelerini istemiyorken dahi, bu bellek özelliklerinin beyin fonksiyonunda istikrarlı farklılıklara karşılık geldiğini gösteriyor.”

Çalışmada, 66 genç yetişkin (ortalama yaş 24 olmak üzere) The Survey of Autobiographical Memory (SAM) (Otobiyografik Bellek Araştırması) adında çevrimiçi bir anketi doldurdu. Bu anket katılımcıların olayları ve olguları ne kadar iyi hatırladıklarını belirliyor. Yanıtlar, bellek araştırmacılarının yakın zamandaki açıklamalarına göre, üst düzeyde otobiyografik belleğe sahip olanlar ya da ciddi düzeyde otobiyografik bellek yetersizliği olanlar arasında iki uç dağılım gösterdi. Bu sonuç, araştırmacıların otobiyografik bellekteki normal varyasyonu araştırmalarına imkân verdi.

Çevrimiçi anketi doldurduktan sonra, 66 katılımcı dinlenme hali – manyetik rezonans görüntüleme tekniğiyle beyin tarama testinden geçirildi. Bu teknik beyin bağlantı paternlerini ya da farklı bölgeler arasında beyin aktivitesinin nasıl ilinti kurduğunu haritalandırıyor.

Araştırmacılar, beynin medial temporal lobları ve beynin diğer bölgeleri arasındaki bağlantılara odaklandılar. Medial temporal lobların temel olarak bellek fonksiyonuyla ilintili olduğu iyi bilinir. Ayrıntılı otobiyografik belleğe sahip olduğu anlaşılan kişilerin görmeyle ilgili işlemleri kapsayan beynin arka kısmındaki bölgelerle güçlü medial temporal lob bağlantısallığı vardı. Buna karşın geçmişi sadece olaylar düzeyinde hatırlama eğiliminde olanlar (çeşitli ayrıntıların olmayışı da hesaba katılmalı) oraganizasyon ve akıl yürütmeyi kapsayan beynin ön kısmındaki alanlarla güçlü medial temporal lob bağlantısallığı gösterdi.

Bu bulgular bilişsel alanda çalışan bilim insanları açısından yaşlanma ve beyin sağlığıyla ilgili ilginç soruları akla getiriyor. Daha provokatif sorulardan biri de şu: Belli bellek özellikleri, ileriki yıllarda yaşlanmayla ilgili bilişsel gerilemenin belirtilerini geciktirmekte koruyucu olabilir mi?

Dr. Brian Levine “Yaşlanmayla ve erken bunmayla ilgili ilk farkedilenlerden biri olayların detaylarını anımsamadaki zorluktur,” diye belirtti. Çalışmanın başyazarı Dr. Brian Levine Toronto Üniversitesi, Psikoloji Profesörü ve Baycrest’s Rotman Araştırma Enstitüsü’nde kıdemli bilim adamıdır.

“Henüz bunun bellek özellikleriyle nasıl ilişkili olduğunu kimse incelemedi. Ayrıntılı halde anıları hatırlayanlar yaşlandıkça küçük hafıza değişimlerine çok duyarlı olabiliyorken, yalnızca olayları temel alan bir bellek tipine dayalı olanlar bu tür değişimlere daha dirençli çıkabiliyorlar,” diye ifade etti.

Bir insanın bellek özelliklerinin profili hayatının ileriki yıllarında hafızayla ilgili sorunlarının tedavisinde yol göstermeye yardımcı olabilir mi? The Rotman bulguları daha çok bilimsel araştırma gerektiren heyecan verici olasılıkların kapısını açıyor, diye ifade etti Dr. Levine. Kişilik, depresyon, bilişsel ölçümlerdeki performans gibi psikolojik şartlar ve genetikle bellek özellikleri arasındaki ilişkiye dair takip çalışmaları halen yürütülmektedir.

Bu araştırma sağlıklı insanlardaki beyin yapısı ve fonksiyonu üzerindeki farklılıklara odaklanan yeni bir akımın bir parçasıdır. Bu çalışma, bu tür beyin farklılıklarıyla günlük otobiyografik bellek işleyişi farklılıklarını ilişkilendiren ilk araştırmadır.

Kaynak :  GerçekBilim

Araştırma Referansı :  Signy Sheldon, Norman Farb, Daniela J. Palombo, Brian Levine.Intrinsic medial temporal lobe connectivity relates to individual differences in episodic autobiographical remembering. Cortex, 2015; DOI: 1016/j.cortex.2015.11.005 Kaynak: http://www.sciencedaily.com/releases/2015/12/151210125637.htm