mastós

Sinonim: μαζός (mazós), μασδός (masdós), μασθός (masthós), mast-.

Ana Hint-Avrupadaki *meh₂d- (“ıslak, parlak, yağ, besili)’dan türeyen Antik Yunancadaki μαδάω (madáō, “nemli olmak)’den türemiştir. Anlamları(m):

  1. Göğüs ön duvarında bulunan iki kabarık organdan her biri, meme;
  2. Meme ucu,
  3. Göğüs bezi, süt bezi,
  4. Herhangi bir yuvarlak, meme şeklindeki nesne;

 

Panendoskopi


Pandendoskopi, üst solunum yolu ile üst sindirim kanalının başlangıç bölümünü oluşturan özofagusun tek bir işlem sırasında kapsamlı ve neredeyse eksiksiz biçimde görüntülenmesini sağlayan entegre bir endoskopik inceleme yöntemidir. Bu yöntem, nazal kaviteden başlayarak nazofarenks, orofarenks, hipofarenks, larenks, proksimal trakea ve servikal özofagusa kadar uzanan geniş bir anatomik hattın bütüncül değerlendirilmesini mümkün kılar.

Modern tıpta özellikle baş-boyun tümörlerinin erken tanısı, senkron tümörlerin taranması, primer odağı bilinmeyen boyun metastazlarının aydınlatılması ve mukozal displazi alanlarının karakterizasyonu kapsamında temel tanısal yöntemlerden biri haline gelmiştir.


Etimoloji

“Pandendoskopi” terimi üç eski Yunanca kök içerir:

  • pan (πᾶν): “tümü, bütünüyle”
  • endon (ἔνδον): “iç, içeride”
  • skopein (σκοπεῖν): “bakmak, incelemek”

Bu birleşim, kavramın özünü oluşturan bütüncül inceleme niteliğini yansıtır. 20. yüzyılda KBB pratiğinde endoskopik tekniklerin çeşitlenmesiyle birlikte, farklı bölgelerin ayrı ayrı değerlendirilmesi yerine tek seferde eksiksiz bir inceleme yapma yaklaşımı “pan-” öneki ile tanımlanmış ve zamanla tıbbi literatürde yerleşmiştir.


Kapsam ve Anatomik İnceleme Basamakları

Pandendoskopi, anatomik yapılar arasındaki doğal doğrusal dizilim izlenerek gerçekleştirilir. Bu sistematik sıra, hem görüntülemenin etkinliğini artırır hem de herhangi bir patolojik odağın gözden kaçmasını engeller.

1. Nazal Kavite ve Nazofarenks

İlk değerlendirme alanı, havanın giriş kapısı niteliğindeki nazal kavitedir. Burada mukozal bütünlük, kitle oluşumları, kronik inflamasyon bulguları ve nazofarengeal alanın lenfoid yapıları incelenir. Adenoid kalıntıları, nazofarengeal kitleler ve epitel değişiklikleri özellikle taranır.

2. Orofarenks

Dil kökü, tonsiller fossalar, lateral farinks duvarları ve valleküller değerlendirilir. HPV ile ilişkili orofarengeal kanser insidansındaki artış nedeniyle, bu bölgenin detaylı incelenmesi modern pandendoskopinin kritik bir bileşenidir.

3. Hipofarenks ve Larenks

Piriform sinüsler, postkrikoid alan ve ariepiglottik plikalar, baş-boyun bölgesinin en sık tümör geliştiren alanlarındandır. Larenkste vokal kıvrımların görünümü, mukozal dalga hareketi ve yüzey düzensizlikleri dikkatle değerlendirilir.

4. Proksimal Trakea

Subglottik bölge ve trakeanın üst segmenti, özellikle stenoz, inflamasyon ve infiltratif süreçler açısından incelenir.

5. Servikal Özofagus

Son aşamada özofagus giriş alanı ve servikal özofagus değerlendirilir. Barrett metaplazisine bağlı değişiklikler, striktürler, divertiküller ve infiltratif tümörler bu alanda araştırılır.


Teknik Gelişim ve Endoskopinin Evrimi

Pandendoskopinin bugünkü halini alması, endoskopik teknolojilerin yaklaşık bir buçuk yüzyıllık evrimiyle mümkün olmuştur:

● İlk Rijit Endoskoplar (19. yüzyıl sonu)

Basit metal tüpler ve zayıf ışık kaynakları detaylı değerlendirmeyi zorlaştırıyordu; buna rağmen yöntem, içi görülebilir bir anatomi fikrinin temelini attı.

● Hopkins Çubuk Lens Sistemi (1950’ler)

Optik görüntü kalitesini çarpıcı biçimde artırarak modern endoskopinin önünü açtı. Daha parlak ve geniş alanlı görüntüler elde edildi.

● Fiberoptik Endoskopinin Yaygınlaşması (1960–1980)

Esnek bir optik sistemin devreye girmesi, daha az travmatik girişimlere olanak tanıdı. Farinks, larenks ve özofagusun dar açıyla ulaşılması güç alanları görünür hale geldi.

● Videoendoskopi, Dijital Görüntüleme ve Dar Bant Teknolojileri (1990 sonrası)

Yüksek çözünürlüklü görüntüler, mikrovasküler yapıları ve epiteldeki erken displazik değişiklikleri daha iyi seçilebilir kıldı. Bu, pandendoskopiyi erken tanı için son derece güçlü bir araç haline getirdi.


Endikasyonlar

Pandendoskopi özellikle aşağıdaki durumlarda uygulanır:

  • Primer odağı bilinmeyen boyun metastazı olan hastalarda tüm üst aerodigestif sistemin taranması
  • Senkron veya metakron tümör olasılığının araştırılması
  • Lökoplaki, eritroplaki veya kronik irritasyon alanlarının displazi açısından değerlendirilmesi
  • Baş-boyun kanseri tanısı konmuş hastalarda evreleme ve tedavi planlaması
  • Yutma güçlüğü, açıklanamayan boğaz ağrısı, tek taraflı otalji gibi non-spesifik ancak onkolojik açıdan önemli semptomların araştırılması

Patolojik Bulguların Sistematik Değerlendirilmesi

Pandendoskopi sırasında görülen patolojiler genellikle şu başlıklar altında sınıflandırılır:

  1. Mukozal değişiklikler:
    Keratozis, hiperplazi, atrofi, lökoplaki, eritroplaki.
  2. Kitle lezyonları:
    Papillom, polip, karsinom, lenfoid proliferasyon.
  3. İnfiltratif veya ülseratif süreçler:
    Derin ülserasyonlar, submukozal infiltrasyon, perinevral yayılım şüphesi.
  4. Lümen daralmaları:
    Stenoz, striktür, dış basıya bağlı kompresyon.

Her bulgu, rengi, yüzey özellikleri, sınırlarının düzenliliği, damarlanma paternleri ve sertlik derecesiyle birlikte değerlendirilir; gerektiğinde hedef biyopsi yapılır.


Avantajlar ve Sınırlılıklar

Avantajlar

  • Üst solunum ve sindirim yollarının geniş bir bölümünün tek seansta değerlendirilmesi
  • Erken evre malignitelerin tespit olasılığını artırması
  • Direkt görüş altında biyopsi yapılabilmesi
  • Onkolojik evrelemeye yüksek katkı sağlaması

Sınırlılıklar

  • Genel anestezi gerektirmesi nedeniyle invaziv bir işlem olması
  • Diş ve yumuşak doku travması riski
  • Derin submukozal infiltrasyonların doğrudan görülememesi
  • Distal özofagusun kapsam dışında kalması

Klinik Önemi ve Evrimsel Perspektif

Üst aerodigestif kanal, farklı embriyolojik kökenlere ait, karmaşık bir epitel sisteminden oluşur. Bu nedenle hastalıkların bir bölgede başlayıp diğerine sıçraması nispeten sık görülür. Pandendoskopi, bu anatomik bütünlüğü tek bir tanısal mercek altında bir araya getirerek, erken dönem kanserlerin ve prekanseröz alanların gözden kaçma riskini belirgin şekilde azaltır.

Baş-boyun onkolojisinde sağkalımın en güçlü belirleyicilerinden biri erken tanıdır. Pandendoskopi bu tanısal üstünlüğü, hem geniş alan taraması hem de yüksek çözünürlüklü modern endoskopik görüntüleme teknolojilerinin birleşimi sayesinde sağlar.


Keşif

  1. yüzyılın sonlarına doğru Avrupa’nın tıp merkezlerinde, üst solunum ve sindirim yollarının iç yüzeyini doğrudan görme arzusu, o dönem için neredeyse imkânsız görünen bir hedef olarak duruyordu. Hekimler, farinks ve larenks gibi karmaşık yapıların hastalıklarını anlamada çoğu zaman yalnızca fizik muayenenin sınırlı ipuçlarına mahkûmdu. Tam da bu dönemde, Almanya ve Avusturya’da çalışan birkaç meraklı klinisyen, karanlığın içinde bir yol açmaya girişti.

Bu dönemin ilk öncülerinden Johann Czermak, laringoskopiyi pratik bir tıbbi yöntem haline getiren kişiydi. Kendinden önceki basit aynalı teknikleri geliştirerek üst solunum yolunun ilk güvenilir görsel değerlendirmesini mümkün kılmıştı. Czermak’ın başarısı, tıbbın iç yapıları görme konusundaki merakını adeta ateşledi. Ancak o yıllarda kimse, bir gün tüm üst aerodigestif kanalın tek bir entegre işlemle görüntülenebileceğini düşünmüyordu.

Czermak’ın ardından sahneye çıkan Maximilian Nitze, 1870’lerde geliştirdiği ilk gerçek endoskopik görüntüleme aygıtıyla tıp tarihinde bir dönüm noktası yarattı. Nitze’nin cihazı henüz kırılgan, kaba ve ısıyla ilgili pek çok güvenlik sorunu barındırıyor olsa da, iç organların doğrudan izlenebileceğini kanıtlamıştı. Bu icat, sonrasında kaçınılmaz biçimde üst solunum yolunun daha geniş ve sistematik bir incelemesinin kapısını araladı.

  1. yüzyılın başına gelindiğinde, Chevalier Jackson isimli bir Amerikalı cerrah sahneye çıktı. Jackson, yalnızca bir laringoskopi ustası değil, aynı zamanda modern bronkoskopi ve özofagoskopinin kurucusuydu. Geliştirdiği rijit tüpler ve ışıklandırma sistemleri sayesinde farinks, larenks, trakea ve özofagus tek bir cerrahın elinde ilk kez birleşik bir inceleme çerçevesi oluşturdu. Jackson’ın çalışma biçimi, bugün “pandendoskopi” olarak anılacak kavramın henüz adı konmamış ilk nüvelerini taşıyordu. Onun vizyonunda, üst solunum ve sindirim kanalının çeşitli bölümlerinin ayrı ayrı değil, bir bütünün parçaları olarak incelenmesi gerektiği fikri giderek güçleniyordu.

1930 ve 1940’larda Avrupa’da çalışan birkaç KBB cerrahı —özellikle Almanya ve Fransa’dakiler— Jackson’ın yöntemlerini genişleterek farinks, larenks ve özofagusun ardışık görüntülenmesini standartlaştırmaya başladı. Ancak o yıllarda işlemin adı hâlâ yoktu; “kompozit endoskopi”, “çoklu tüp incelemesi” gibi belirsiz ifadeler kullanılıyordu. “Pandendoskopi” kelimesi, 20. yüzyılın ortalarında, tüm üst aerodigestif sistemin eksiksiz incelenmesini tek bir kavramsal şemsiye altına alma ihtiyacından doğdu. Grekçe “pan” önekinin seçilmesi, yöntemin kapsamını kusursuz biçimde ifade ediyordu.

Asıl büyük bilimsel sıçrama ise 1950’lerde Harold Hopkins tarafından geliştirilen çubuk lens sisteminin ortaya çıkmasıyla yaşandı. Hopkins’in optik devrimi, görüntüyü olağanüstü berraklaştırarak daha önce yalnızca gölgeler hâlinde seçilebilen yüzey özelliklerini detaylı şekilde görünür kıldı. Bu gelişme, pandendoskopinin klinik doğruluk ve güvenilirlik açısından yeni bir çağın kapısını araladı. Artık hekimler, farinks mukozasındaki incelikli renk değişimlerini, larenksteki erken displazik alanları veya özofagustaki hafif yüzey düzensizliklerini net biçimde ayırt edebiliyordu.

1960’larda fiberoptik teknolojinin tıbba girmesi, dönemin tüm paradigmalarını yeniden şekillendirdi. Basil Hirschowitz ve çalışma arkadaşlarının endoskopide fiber demetlerini kullanması, esnek endoskopların doğmasına yol açtı. Böylece pandendoskopi daha az travmatik, daha erişilebilir ve daha ince ayrıntıları yakalayabilen bir işlem hâline geldi. Esnek fiberoptik sistemler sayesinde artık hipofarenksin derin girintileri, larenksin alt bölgeleri ve servikal özofagusun zorlu açıları daha güvenli biçimde araştırılabiliyordu.

1990’lardan itibaren videoendoskopinin hızlı gelişimi, dijital sensörlerin yüksek çözünürlüklü görüntülerle buluşması ve dar bant görüntüleme gibi kontrast artırıcı tekniklerin ortaya çıkması, pandendoskopiyi yalnızca bir görüntüleme aracı olmaktan çıkarıp mikrovasküler anatomiyi ve erken neoplastik dönüşümleri ayırt edebilen rafine bir tanısal yöntem hâline getirdi. Artık küçük papillomlar, minimal submukozal infiltrasyonlar ve renk tonundaki milimetrik değişimler dahi klinik olarak anlamlı veri oluşturabiliyordu.

Günümüzde araştırmalar, pandendoskopiyi daha da ileri taşıma çabasındadır. Optik biyopsi olarak anılan konfokal lazer endomikroskopi, mukozanın hücresel düzeyde gerçek zamanlı incelenmesini vaat etmektedir. Yapay zekâ destekli görüntü analiz sistemleri, displazi alanlarını otomatik olarak işaretlemeye ve hatta kanserleşme eğilimini tahmin etmeye başlamıştır. Bazı merkezler, üst aerodigestif kanalın üç boyutlu sanal rekonstrüksiyonunu oluşturarak doktorlara anatomik bir harita sunmayı hedeflemektedir. Tüm bu çabalar, pandendoskopinin yalnızca geçmişin bir keşfi değil, geleceğin de sürekli gelişen bir teknolojisi olduğunu göstermektedir.

Bugün pandendoskopi, Czermak’ın basit bir ayna ile larenksi görmeye çalıştığı günlerden çok uzaktadır. Nitze’nin kırılgan endoskopu, Jackson’ın rijit tüpleri, Hopkins’in optik devrimi ve fiberoptik çağın esnekliği birleşerek modern klinik pratiğin vazgeçilmez bir tanısal aracını yaratmıştır. Bu uzun yolculuk, insan bedeninin karanlık iç boşluklarını aydınlatma arzusunun kesintisiz bir hikâyesidir. Her yeni teknolojik adım, hekimlerin yalnızca daha iyi görmesini değil, hastalıkları daha erken, daha doğru ve daha insancıl şekilde tanımasını sağlamıştır.


İleri Okuma
  1. Steiner, W. (1988). Endoscopic Laser Surgery of the Upper Aerodigestive Tract. Thieme, Stuttgart, ISBN 9783136650012.
  2. Rudert, H. (1998). Panendoscopy in the Diagnosis of Head and Neck Tumors. Head & Neck, 20, 475–481, DOI 10.1002/(SICI)1097-0347(199808)20:6<475::AID-HED7>3.0.CO;2-Q.
  3. Shah, J. P. (2001). Cancer of the Head and Neck. B.C. Decker, Hamilton, ISBN 9781550091566.
  4. Lefebvre, J. L. (2009). Current Clinical Outcomes in Head and Neck Cancer. Oncology, 23, 281–287, DOI 10.1159/000210020.

Laktoz

latincede(n )lac (süt) +‎ ose (Glikoz kısaltması); Fransız kimyager Marcelin Berthelot tarafından betimlenen  lactose; Süt ve süt ürünlerinin disakkarit şekeri, C12H22O11, gıda olarak ve tıbbi bileşiklerde kullanılan bir glikoz ve galaktoz ürünü.,

  • Bir disakkarit olarak laktoz, bir molekül glikoz ve bir molekül galaktozdan oluşur ve bunlar (1-4β) -glikozidik olarak bağlanır.
  • İnsan vücudu, özellikle süt ve süt ürünlerinin bir bileşeni olarak laktozu tüketir. Ayrıca disakkaridazlar (örneğin laktaz) tarafından glikoz ve galaktoz monosakkaritlerine bölünebilir ve böylece enerji için kullanılabilir.
  • Laktoz indirgeyici şekerlerden biridir.

Laktoz, eczanelerde ve eczanelerde saf madde olarak bulunur. Memeli sütünün (lac) doğal bir bileşenidir ve birçok gıdada bulunur. Laktoz peynir altı suyundan elde edilir.

Patofizyoloji

  • İnce bağırsağın enterositlerinin fırça sınırında laktaz enzimi eksikse, laktoz monosakkaritlerine parçalanamaz ve kullanılamaz.
  • Bağırsak lümeninde kalır ve orada yaşayan bakteriler tarafından kolonda laktik aside parçalanır (laktoz intoleransı).

Galaktore


Tanım ve Giriş

Galaktore, emzirme ya da gebelik süreciyle ilişkili olmaksızın meme ucundan kendiliğinden süt benzeri bir sıvının gelmesidir. Sıklıkla kadınlarda görülmekle birlikte, nadiren erkeklerde de ortaya çıkabilir. Bu durum, bir semptom olarak fizyolojik olabileceği gibi çeşitli endokrin, farmakolojik ya da neoplastik bozuklukların belirtisi de olabilir.
Bkz: Galakt-o-re (Yunanca galaktos = süt + rhoe = akma)


Fizyolojik Arka Plan

Anne sütü üretimi temel olarak hipofiz bezinin ön lobundan (adenohipofiz) salgılanan prolaktin hormonu aracılığıyla düzenlenir. Prolaktin, süt bezlerindeki alveol hücrelerini stimüle ederek laktasyonu başlatır ve sürdürür. Ayrıca, hipotalamus tarafından salgılanan dopamin, prolaktin salınımı üzerinde inhibe edici bir etki gösterir (prolaktin inhibiting factor). Emzirme sırasında meme ucunun mekanik stimülasyonu (emme refleksi) hipotalamo-hipofizer aksı aktive eder, dopamin salınımı baskılanır ve sonuçta prolaktin düzeyi artar.

Normalde, galaktore sadece gebelik ve postpartum laktasyon dönemlerinde fizyolojik bir yanıt olarak ortaya çıkar. Ancak bu süreçlerin dışında gelişen galaktore, genellikle altta yatan patolojik bir durumun göstergesidir.


Patofizyoloji

Emzirme dönemi dışında görülen galaktore, genellikle hiperprolaktinemi ile ilişkilidir. Prolaktin düzeyinin artışı farklı etiyolojik nedenlerle meydana gelebilir:

1. Endokrin ve Nörolojik Nedenler

  • Hipofiz Adenomu (Prolaktinoma): Hipofiz bezinde prolaktin salgılayan iyi huylu tümörler. Kadınlarda en sık görülen hipofiz tümörüdür.
  • Hipotalamik Lezyonlar: Dopamin sentez ve iletimini bozan yapısal lezyonlar.
  • Primer Hipotiroidi: TSH’nın artmasıyla birlikte TRH (tirotropin releasing hormon) düzeyinin artışı, aynı zamanda prolaktin sekresyonunu da stimüle eder.
  • Kronik böbrek yetmezliği: Prolaktin metabolizmasının bozulması nedeniyle serum düzeyinde artışa neden olabilir.

2. Meme Bezi Hastalıkları

  • Mastit: Enfeksiyona bağlı duktal inflamasyon, galaktore benzeri akıntıya neden olabilir.
  • Meme Kanalı Papillomu: Meme kanallarında iyi huylu papiller lezyonlar; çoğunlukla tek taraflı, spontan meme başı akıntısı ile kendini gösterir.
  • Meme Karsinomu: Nadir de olsa duktal karsinomlar meme başı akıntısına neden olabilir; genellikle kanlıdır ancak nadiren süt benzeri olabilir.

3. Farmakolojik Etkenler

Bazı ilaçlar dopaminin etkisini bloke ederek veya direkt olarak hipotalamo-hipofizer aksı etkileyerek prolaktin düzeyinde artışa neden olabilir:

  • Antiemetikler: Özellikle metoklopramid (dopamin antagonistidir)
  • Antipsikotikler: Risperidon, haloperidol gibi tipik ve atipik nöroleptikler
  • Antidepresanlar: SSRI’lar ve TCA’lar (örneğin sertralin, amitriptilin)
  • Östrojen içeren ilaçlar ve oral kontraseptifler

Klinik Değerlendirme ve Teşhis Süreci

Anamnez ve Fizik Muayene

  • Tıbbi öykü: Semptomun süresi, akıntının bir ya da iki taraflı oluşu, akıntının rengi ve kıvamı, adet düzeni, gebelik olasılığı ve kullanılan ilaçlar detaylıca sorgulanmalıdır.
  • Fizik muayene: Meme başı sıkılarak akıntının karakteri gözlemlenir. Memede kitle ya da inflamasyon bulguları araştırılır. Ek olarak, hipofiz tümörünü düşündürecek görme alanı defektleri, baş ağrısı gibi bulgular sorgulanmalıdır.

Laboratuvar Testleri

  • Serum Prolaktin: Temel belirteçtir. Hiperprolaktinemi tespitinde tanıya yön verir.
  • Cinsiyet hormonları: Östrojen, progesteron ve LH/FSH düzeyleri değerlendirilir.
  • Tiroid Fonksiyon Testleri: TSH, T3, T4 düzeyleri; hipotiroidi dışlanmalıdır.
  • Gebelik testi (β-hCG): Özellikle doğurganlık çağındaki kadınlarda dışlanmalıdır.

Görüntüleme Yöntemleri

  • Meme Ultrasonografisi: Özellikle genç ve dense meme dokusuna sahip kadınlarda tercih edilir.
  • Mamografi: 40 yaş üstü hastalarda önerilir; malignite taramasında kullanılır.
  • Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRI):
    • Hipofiz MRI’sı: Prolaktinoma ya da diğer hipofizer lezyonların tespiti için.
    • Meme MRI’sı: Şüpheli meme kitlelerinin ayrıntılı değerlendirilmesinde.

Spesifik Tanısal Araçlar

  • Galaktografi: Meme kanallarının kontrastlı radyolojik görüntülenmesidir; intraduktal lezyonların lokalizasyonu ve değerlendirilmesi için kullanılır.
  • Sitolojik İnceleme: Salgının mikroskobik analizi; malign hücre varlığı araştırılır.
  • Duktal Lavaj: Kanalların irrigasyonu sonrası elde edilen sıvının sitolojik analizi.
  • Duktoskopi: Meme kanallarının endoskopik olarak incelenmesi; papillom ya da kitle varlığının doğrudan gözlenmesini sağlar.



Keşif

Antik Dönem

  • Hipokrat (MÖ 460–370): Kadın hastalıkları ve meme patolojileri üzerine yazılarında, emzirmeyen kadınlarda meme salgısından bahsetmiştir. Bu, galaktorenin ilk tanımlamalarından biri olarak kabul edilebilir.
  • Galen (MS 129–216): Meme bezlerini “sütten” sorumlu bir organ olarak tanımlamış ve memedeki anormal akıntıları fizyolojik ve patolojik süreçlerle ilişkilendirmiştir. Galen’in bu gözlemleri, daha sonra Avrupa tıbbında uzun süre etkili olmuştur.

Orta Çağ ve İslam Tıbbı

  • İbn Sina (Avicenna, MS 980–1037): El-Kanun fi’t-Tıbb adlı eserinde galaktore benzeri durumları, hormonal denge bozuklukları (o dönemin anlayışıyla “mizacın değişimi”) ile ilişkilendirmiştir.

17.–18. Yüzyıl: Anatomik ve Fizyolojik İncelemeler

  • Marcello Malpighi (1628–1694): Meme bezlerinin mikroskobik yapısını inceleyerek süt üretimiyle ilgili anatomik bağlantılara dikkat çekmiştir.
  • Albrecht von Haller (1708–1777): Meme fizyolojisini açıklarken, meme başı akıntısının fizyolojik olmayan durumlarını da tartışmış ve galaktorenin semptomatik bir belirti olabileceğini belirtmiştir.

19. Yüzyıl: Klinik Tıp ve Endokrinolojinin Doğuşu

  • Claude Bernard (1813–1878): İç salgı bezlerinin sistemik etkilerini tanımlayan ilklerden biri olmuş, hipofiz ve hipotalamus ilişkisine zemin hazırlamıştır.
  • Paul Langerhans (1847–1888): Hipofiz bezi üzerine histolojik çalışmalar yapmıştır.
  • Galaktorenin bu dönemde histerik ya da sinirsel temelli olduğu varsayımı yaygındı. Ancak bu anlayış, endokrinolojik araştırmalarla zamanla terk edilmiştir.

20. Yüzyıl: Hormonların Keşfi ve Modern Endokrinoloji

  • 1928: Prolaktin ilk kez biyolojik olarak tanımlanmıştır. İsviçreli araştırmacılar Oscar Riddle ve arkadaşları, prolaktin hormonunu kuşlarda kuluçka davranışlarıyla ilişkilendirerek izole etmişlerdir.
    Riddle, O., Bates, R. W., & Dykshorn, S. W. (1933). The preparation and the properties of prolactin.
  • 1930’lar–1950’ler: Prolaktin hormonunun memelerde süt üretimini uyaran etkisi insanlarda da gösterilmiştir.
  • 1950–1970: Hipofiz adenomlarıyla galaktore arasındaki ilişki ilk kez sistematik olarak gösterilmiş, prolaktin düzeylerinin ölçülebilir hale gelmesiyle galaktoreyi açıklayan hiperprolaktinemi kavramı netlik kazanmıştır.
  • 1970’ler: Dopaminin prolaktin sekresyonunu inhibe ettiği keşfedilmiştir (dopamin = prolaktin inhibiting factor).

21. Yüzyıl: Moleküler ve Görüntüleme Yöntemleri

  • MR görüntüleme tekniklerinin gelişimiyle hipofiz mikroadenomları detaylı biçimde saptanabilir hale gelmiş ve galaktorenin tanısal doğruluğu artmıştır.



İleri Okuma
  • Friesen, H. G. (1972). Prolactin and lactogenesis. Clinics in Endocrinology and Metabolism, 1(2), 283–300.
  • Besser, G. M., & Thorner, M. O. (1974). Hyperprolactinaemia. Clinical Endocrinology, 3(3), 239–265.
  • Schlechte, J. A. (2003). Prolactinoma. New England Journal of Medicine, 349(21), 2035–2041.
  • Melmed, S. (2011). Pathogenesis and diagnosis of hyperprolactinemic disorders. New England Journal of Medicine, 365(20), 1931–1941.
  • Gillam, M. P., Molitch, M. E., Lombardi, G., & Colao, A. (2006). Advances in the treatment of prolactinomas. Endocrine Reviews, 27(5), 485–534.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

arkhḗ

Sinonim: arche, -arş.

Ana Hint-Avrupa dilindeki *h₂ergʰ- ‎(“başlamak, hükmetmek, emir vermek) kelimesi Antik Yunancada ἄρχω ‎(árkhō, başlarım) diye ifade edilmiştir. Bu fillimsiden ἀρχή (arkhḗ) ismi türemiştir. Antik Yunancadaki anlamları:

  • Başlıyor, köken,
  • Egemenlik, hakimiyet, otorite.

Menopoz

Sinonim: Menopause, climacteric.

  • Aylık âdet kanamalarının sona ermesidir. (Bkz; Men-o-poz)
  • Son adet kanamasından bir sene sonra başlayan periyottur.

  • Menopoza girmeden önceki zaman aralığına Premenopoz (Premen-o-pause) denir.
  • Menopozdan çıktıktan sonraki zaman aralığına Postmenopoz ( Postmen-o-pause) denir.

-poz

Orta Fransızcadaki pause kelimesinden türemiştir. Bu kelime de Latincedeki pausa kelimesinden, o da Antik Yunancadaki παῦσις ‎(paûsis, [paúein‘ın fiil hali]) kelimesinden türemiştir. Kelime anlamı sonlandırmak, bitmektir.