latincede; ve, daha , da manalarına gelen bağlaç.
Bronş
Sinonim: bronchus, broncho-, bronchio-, bronko-, bronkus.
Kaynak: https://encrypted-tbn1.gstatic.com/images?q=tbn:ANd9GcTS4YGVOoN3E1h0vxevdgJSOp7dZk1wUck1PvD2lhlzQmKCP8cDAna Hint-Avrupa dilindeki gʷerh₃- kelimesinden türeyen gʷro-nkh₃- kelimesi, eski yunancada βρόγχος (brónkhos) şeklinde ifade edilmiştir. Bu kelime Latinceye bronchus şeklinde geçmiştir. Bronş kelimesi de burdan türemiştir.
Bronşiyal (bronchi/al) bronşa ait anlamına gelen sıfattır.
Trakea ile bronşçuk arasındaki bağlantıyı sağlayan dal, soluk borusu dalı. Alveollara hava taşıyan boru şeklinde soluk yolunun kısmıdır.
Bronkus prinsipalis
Sinonim: Bronchus principalis, Hauptbronchien, main or primary bronchus.
- Ana dal anlamına gelir. (bkz: Bronkus ) (bkz: prinsipalis )
- Soluk borusu göğüs hizasında iki ayrıldıktan sonraki her bir kısmıdır.
1)Bronkus prinsipalis dekster: Sağ ana soluk koludur. (Bkz; dekster)
2)Bronkus prinsipalis sinister: Sol ana soluk koludur. (Bkz; sinister)
Kaynak: http://intranet.tdmu.edu.ua/data/kafedra/internal/anatomy/classes_stud/ru/stomat/ptn/1/14%20%D0%A2%D1%80%D0%B0%D1%85%D0%B5%D1%8F%20%D0%91%D1%80%D0%BE%D0%BD%D1%85%D0%B8%20%D0%9B%D0%B5%D0%B3%D0%BA%D0%B8%D0%B5.files/image002.jpgCarina
1. Etimoloji ve Genel Tanım
“Karina” terimi, Latince carina (geminin omurgası ya da alt kısmı) kelimesinden türetilmiştir. Bu terim, geminin alt kısmında bulunan, yapının her iki yanını ayıran merkezi sırtı tanımlar. Anatomi ve tıbbi terminolojide ise “karina”, genellikle iki yapının ayrım noktasında yer alan, sırt benzeri bir çıkıntıyı veya yapısal bölünmeyi tanımlamak için kullanılır. Bu tür oluşumlar genellikle hem yapısal sınır hem de klinik yön bulma işareti (landmark) olarak önemlidir.
2. Klinik Anatomide “Karina”nın Başlıca Kullanımları
2.1. Trakeal Karina (Carina tracheae)
- Tanım: Trakeal karina, trakeanın alt ucunda, sağ ve sol ana bronşlara ayrıldığı yerde yer alan, sagittal düzlemde yerleşmiş, kıkırdak yapısında sırt benzeri bir çıkıntıdır.
- Anatomik Konum: Genellikle sternal açı (Angulus sterni / Louis açısı) seviyesinde, yani T4-T5 intervertebral disk hizasında yer alır. Ancak istirahat halindeki bireylerde yaklaşık 5. torasik omur (T5) hizasında bulunduğu kabul edilir. Bu seviye inspirasyon ve ekspiryona göre hafif değişkenlik gösterebilir.
- Histolojik Özellik: Karinanın üzeri çok katlı silli psödostratifiye epitel ile örtülüdür. Mukosiliyer temizlik fonksiyonu burada belirgindir. Aynı zamanda submukozada yer alan sinir uçları, karinanın uyarılmasıyla öksürük refleksini tetikleyebilir.
- Klinik Önemi:
- Endotrakeal entübasyon: Entübasyon tüpünün karinanın üstünde konumlandırılması gerekir. Aksi takdirde tüp tek bir bronşa (çoğunlukla sağ ana bronş) ilerleyerek yalnızca bir akciğerin ventile edilmesine neden olur.
- Bronkoskopi: Trakeal karina, bronkoskopik girişimlerde önemli bir yönlendirme noktasıdır.
- Patolojik değişiklikler: Karinanın genişlemesi, yer değiştirmesi veya şekil değişikliği; lenfadenopati, tümöral kitleler veya bronkopulmoner patolojiler gibi durumları düşündürebilir.
2.2. Uterin Karina (Carina uteri)
- Tanım: Uterusun serviks (rahim ağzı) ile korpus (rahim gövdesi) arasında yer alan iç birleşim yerindeki anatomik sınırdır. Özellikle endoservikal kanalın üst sınırında tanımlanır.
- Klinik Bağlamda Önemi: Görsel olarak belirgin olmasa da, cerrahi, radyolojik ve obstetrik prosedürlerde uterusun bölümlerini ayırmak açısından önemlidir. Uterin karina, bazı kaynaklarda iç os (ostium internum uteri) ile eşanlamlı kullanılabilir.
2.3. Nasal Karina (Carina nasi)
- Tanım: Burun vestibülünde, her iki burun deliğini ayıran, anterior nasal septumun oluşturduğu çıkıntıya verilen addır.
- Anatomik Bağlam: Özellikle burun içi endoskopik muayenelerde, nazal valv alanının değerlendirilmesinde yön belirleyici yapıdır.
- Klinik Önemi: Burun delikleri arasındaki geçişi sınırlayan bu yapı, rinoplasti ve septoplasti gibi cerrahi işlemlerde referans noktası olarak kabul edilir.
2.4. Oral Karina (Carina oris)
- Tanım: Ağız tabanında, dil altı bölgesinde yer alan, iki yapının birleştiği veya ayrıldığı sırt benzeri yapıdır. En sık olarak frenulum linguae (dil bağı) etrafında tanımlanır.
- Histolojik Özellik: Bu bölge, mukozal olarak zengin ve vasküler bir yapıdadır. Dil altı venöz yapılar bu bölgeden kolayca gözlemlenebilir.
- Klinik Önemi: Oral karina bölgesi, sublingual ilaç emilimi (örneğin nitrogliserin) açısından farmakokinetik öneme sahiptir. Aynı zamanda çocuklarda ankiloglossi (dil bağı kısalığı) değerlendirmesinde dikkat edilen anatomik yapılardan biridir.
3. Diğer Olası Kullanım Alanları
Karina terimi, literatürde başka yapısal sınırların veya çıkıntıların tanımlanmasında da metaforik olarak kullanılabilir. Örneğin:
- Larinks karinası: Vestibüler ve vokal plikalar arasındaki sınır.
- Bronşial karina: Sağ ve sol loblar arasında yer alan sekonder ayrım noktaları.
Keşif
- yüzyılın sonunda, insan bedeninin karmaşık yapısı, bilimin meraklı elleri tarafından adım adım açığa çıkarılmaya başlandığında, Avrupa’daki diseksiyon salonları yeni keşiflerin sessiz tanıkları haline gelmişti. O dönemde yaşamış olan anatomistlerin gözleri, yalnızca organları değil, aynı zamanda bu organların birbirleriyle olan ilişki biçimlerini de anlamaya çalışıyordu. Bu çabaların bir meyvesi de, bugün “trakeal karina” olarak adlandırdığımız, hayati bir yapının tanımlanmasıydı.
İlk Gözlemler: Valsalva’nın Gözünden Trakeanın Çatalı
Trakeanın uç kısmında, sağ ve sol ana bronşlara ayrıldığı noktada yer alan bu çıkıntılı yapı, ilk kez Antonio Maria Valsalva (1666–1723) tarafından dikkatlice tanımlandı. Valsalva, özellikle solunum yolları üzerine yaptığı diseksiyonlarda, trakeanın alt ucunda yer alan ve iki bronşun ayrımını belirgin kılan bu anatomik oluşumun yalnızca morfolojik değil, fonksiyonel bir öneme de sahip olduğunu ileri sürdü.
Valsalva’nın gözlemleri, daha sonra “karina” olarak adlandırılacak bu yapının, solunum yollarının savunma refleksleriyle olan ilişkisine de dikkat çeker. Özellikle karinanın mekanik uyarıya verdiği güçlü öksürük refleksi, onun solunum sisteminin “bekçisi” gibi işlev gördüğünü düşündürüyordu.
Terimin Sabitleşmesi: ‘Karina’ Adının Kullanıma Girişi
Yapının kendisi tanımlanmıştı; ancak bugünkü “karina” adlandırması hemen kullanılmaya başlamamıştı. Bu terim, 18. yüzyılın sonlarına doğru, özellikle Fransız ve Alman anatomistler tarafından trakeobronşiyal ayrımı tanımlarken kullanılmaya başlandı. Latince “carina” – yani gemi omurgası – terimi, bu yapının anatomik görünümünü son derece isabetli şekilde yansıttığı için hızla kabul gördü. Nitekim karina, tıpkı bir geminin suyu yaran sırtı gibi, trakeanın iki yöne ayrıldığı noktada yükselerek belirgin bir sınır çizer.
Klinik Anatomide Karinanın Yükselişi: 19. ve 20. Yüzyıl
- yüzyılda bronkoskopi tekniklerinin gelişmesiyle birlikte karina, yalnızca diseksiyon masalarında değil, canlı hastaların bedeninde de gözlemlenebilir hale geldi. Özellikle Chevalier Jackson gibi bronkoskopinin öncülerinin çalışmaları sayesinde, karina, klinik yön bulmada önemli bir referans noktası haline geldi.
- yüzyılın ortalarına gelindiğinde, karina artık sadece bir anatomik yapı değil, aynı zamanda entübasyon, akciğer cerrahisi, bronkoskopi ve torasik onkoloji gibi birçok alanın merkezinde yer alan bir klinik kavşak noktasıydı. Bu süreçte yapılan histolojik çalışmalar da, karinanın zengin sinir uçları ve mukosiliyer savunma sistemi ile donatılmış olduğunu ortaya koydu. Böylece karinanın anatomik sınırdan ibaret olmadığı, aynı zamanda fonksiyonel bir bariyer görevi gördüğü anlaşıldı.
İleri Okuma
- Gray, H. (1918). Anatomy of the Human Body. Philadelphia: Lea & Febiger.
- Standring, S. (2008). Gray’s Anatomy: The Anatomical Basis of Clinical Practice (40th ed.). Churchill Livingstone.
- Moore, K. L., Dalley, A. F., & Agur, A. M. R. (2010). Clinically Oriented Anatomy (6th ed.). Lippincott Williams & Wilkins.
- Netter, F. H. (2014). Atlas of Human Anatomy (6th ed.). Elsevier.
- Drake, R. L., Vogl, W., & Mitchell, A. W. M. (2019). Gray’s Anatomy for Students (4th ed.). Elsevier.
carina tracheae
- soluk borusu iskeleti, takozu manasındaki latince kelimedir.
- soluk borusunun akciğerlere ayrıldığı o ayrıma verilen addır. (bkz: carina) (bkz: trachea)
cupula
kubbe manasına gelir.
Diyafram
- Yunancada(f); dia/phragma (bkz: dia-phragma) veya Latincede diaphragma‘dır.
- Duvar, ikiye ayıran anlamına gelir.
| Hal | Tekil | Çoğul |
|---|---|---|
| nominatif | diaphragma | diaphragmata |
| genitif | diaphragmatis | diaphragmatum |
| datif | diaphragmatī | diaphragmatibus |
| akusatif | diaphragma | diaphragmata |
| ablatif | diaphragmate | diaphragmatibus |
| vocatif | diaphragma | diaphragmata |
Anatomik Genel Bakış
Diyaframın anatomisi kendine özgü bir yapıya sahiptir. Çekirdeğinde tendon benzeri merkez tendon bulunur. Bu orta kısım her iki taraftaki kaslardan dolayı kubbe şeklindedir. Frenik sinir beslenmesinden sorumludur. Birkaç kemik diyaframın başlangıç alanını işaretler:
9. kaburga.
Omurgadaki L3 kemikleri.
10. kaburga.
Processus xiphoideus sterni.
Temelde diyafram, insan vücudunun karmaşık tasarımının ve evriminin bir kanıtıdır. Yapısal gelişmişliği ve işlevsel önemi, insan anatomisindeki önemini vurgulamaktadır.
Sınıflandırma
Diyafram üç ayrı bölüme ayrılmıştır:
Pars Lumbalis (Bel Bölgesi):
Crura: Pars lumbalis iki crura içerir. Bunlar crus mediale ve crus laterale’dir.
- Crus Mediale: Bu, konumlandırılmasına bağlı olarak daha da çatallanmıştır.
- Crus Mediale Dextrum (Sağ): 1. ila 4. bel omurlarından kaynaklanır.
- Crus Mediale Sinistrum: Kökeni 1. ila 3. bel omurları arasındadır.
- Crus Laterale: Bu özel bölüm iki kemerden doğar:
- Arcus Lumbocostalis Medialis (Psoasarcade): Ligamentum arcuatum mediale olarak da bilinir, crus laterale’nin kaynaklandığı birincil kemerlerden biridir.
- Arcus Lumbocostalis Lateralis (Quadratus Arcade): Yaygın olarak ligamantum arcuatum laterale olarak anılır, crus laterale’ye yol açan ikincil kemerdir.
- Diyaframın yapısını ve işlevini kapsamlı bir şekilde anlamak için bu sınıflandırmaların bilinmesi zorunludur. Pars lumbalis ve onun çeşitli alt bölümleri, solunum sisteminde çok önemli bir rol oynayan diyafram anatomisinin karmaşık doğasını sergiliyor.
Pars costalis (kaburga kısmı)
“Pars Costalis” terimi tam anlamıyla diyaframın “kaburga kısmı” olarak tercüme edilebilir. Kökeni ve diğer kaslarla entegrasyonunun anlaşılması, solunum mekaniğindeki önemli rolüne dair fikir verir.
Pars Costalis Liflerinin Kökenleri:
Pars Costalis’in lifleri benzersiz bir kökene sahiptir. Kosta kıkırdaklarının iç yüzeylerinden ve komşu dokulardan ortaya çıkarlar. Spesifik olarak, her iki taraftaki alt altı kaburgadan kaynaklanırlar. Bu stratejik konumlandırma, Pars Costalis’in nefes alma süreci sırasında verimli bir şekilde daralmasına ve genişlemesine olanak tanır.
Transversus Abdominis Kası ile Kilitlenme:
Tek başına çalışmayan Pars Costalis’in lifleri, transversus abdominis kası olarak bilinen başka bir kasın lifleriyle karmaşık bir şekilde birbirine kenetlenir. Bu ara bağlantı, bu kaslar arasında sinerjistik bir harekete izin vererek etkili solunum fonksiyonlarını kolaylaştırır.
Pars Sternalis (Sternumun bir kısmı):
Bu bölüm, göğüs kemiğinin ksifoid çıkıntısının hemen arkasında yer alan iki kısa, etli şeritten kaynaklanan liflerle karakterize edilir. Bu lifler daha sonra diyaframın merkezi tendonuna yayılarak diyaframın temel gücünü sağlamlaştırır.
Diğer Önemli Parçalar:
- Diafragma Pelvis: Pelvik bölge ile ilgili.
- Diaphragma Urogenitale: Ürogenital sisteme ait.
- Diaphragma Sellae: Kafatasındaki eyer benzeri yapıyla ilgili.
İşlevsellik
Ana solunum kası olarak işlev gören diyafram, alt apertura torasisi kapatarak onu karından ayırır. Solunumda çok önemli bir rol oynayarak akciğerlerin genişlemesini ve daralmasını kolaylaştırır.
Embriyolojik Evrim
Diyaframın embriyolojik yolculuğu büyüleyicidir. Boyun ön bölgesindeki mezodermden septum transversum olarak köken alır ve diyaframın öncüsü olarak görev yapar. Gelişim ilerledikçe septum transversum, zarın plöroperitoneal kısmı ve mezenteryumun dorsal kısmı ile birleşir. Ayrıca beslenme desteği için c3 ile c5 arasında diyaframın omurilik sinir bağlantısı ortaya çıkar. Embriyonik gelişim nedeniyle, kalbin uzunlamasına mesafesi ve konumu bir değişime uğrar ve kendisini mevcut konumuna taşır.
Tarih
Torasik diyaframın tarihi eski Yunanlılara kadar uzanmaktadır. Diyaframın bilinen ilk tanımı, M.Ö. 5. ve 4. yüzyıllara ait tıbbi yazıların bir koleksiyonu olan Hipokrat Külliyatı’nda bulunur. Hipokrat ve takipçileri diyaframın solunum, sindirim ve diğer vücut fonksiyonlarında önemli bir rol oynadığına inanıyorlardı.
MS 2. yüzyılda Yunan hekim Galen diyaframın anatomisi ve işlevine ilişkin ilk ayrıntılı açıklamayı yaptı. Galen, diyaframın vücuttaki en önemli kas olduğuna ve havanın ve kanın hareketinden sorumlu olduğuna inanıyordu.
Takip eden yüzyıllarda diyafram hakkındaki bilgiler artmaya devam etti. 16. yüzyılda Belçikalı anatomist Andreas Vesalius diyaframın ilk doğru çizimini sağladı. 17. yüzyılda İtalyan fizyolog Giovanni Alfonso Borelli, diyaframın havayı akciğerlere girip çıkarmak için nasıl kasılıp gevşediğini gösteren deneyler yaptı.
19. & 20. yüzyıllarda bilim insanları diyaframla ilgili birçok önemli keşifte bulundular. Diyaframın frenik sinir tarafından innerve edildiğini ve beyin ile omurilikteki karmaşık bir nöron ağı tarafından kontrol edildiğini öğrendiler. Ayrıca diyaframın solunum, fonasyon ve kusma gibi çeşitli vücut fonksiyonları için gerekli olduğunu da keşfettiler.
Bugün diyafram vücutta en iyi çalışılan kaslardan biridir. Bilim insanları diyaframın sağlık ve hastalıktaki rolü hakkında bilgi edinmeye devam ediyor. Örneğin, son araştırmalar diyaframın kronik obstrüktif akciğer hastalığının (KOAH) gelişiminde ve ilerlemesinde rol oynayabileceğini göstermiştir.
Diyafram gerçekten olağanüstü bir kastır. Yaşam için gereklidir ve birçok farklı bedensel fonksiyonda rol oynar. Diyaframın tarihi, onu yüzyıllar boyunca araştıran insanların bilimsel merakının ve yaratıcılığının bir kanıtıdır.
Kaynak:
- Standring, S. (2015). Gray’s anatomy: The anatomical basis of clinical practice. Elsevier Health Sciences.
- Moore, K. L., Dalley, A. F., & Agur, A. M. (2013). Clinically oriented anatomy. Lippincott Williams & Wilkins.
- Sadler, T. W. (2011). Langman’s medical embryology. Lippincott Williams & Wilkins.
Diaphragma cupula dextra

- Diyafram: Diyafram, torasik boşluğun tabanını ve karın boşluğunun tavanını oluşturan büyük, muskulotendinöz bir bölmedir. İşlevsel olarak, solunumun başlıca kasıdır.
- İnspirasyon sırasında, kasılması torasik hacmi artırarak akciğerlere hava çeker; ekspirasyon sırasında, torasik hacmi azaltmak ve havayı dışarı atmak için gevşer. Kubbe şeklindeki yapısı, hem işlev hem de radyolojik değerlendirmede önemli bir özelliktir.
- Kupula: Anatomi dilinde, “kupula” (Latince “küçük kupa” veya “kubbe” anlamına gelir) terimi, dışbükey, kubbe benzeri bir yüzeyi belirtmek için kullanılır. Diyafram bağlamında, özellikle göğüs radyografileri gibi görüntüleme çalışmalarında görülen yuvarlak, dışbükey üst yüzeyi ifade eder.
- Dextra: “Dextra”, “sağ” anlamına gelen bir Latince sıfattır. Anatomik isimlendirmede, vücudun sağ tarafında bulunan veya bu tarafa ait olan yapıları belirtmek için kullanılır.
Bu nedenle, “diafragma cupula dextra” diyaframın sağ kubbesini ifade eder. Radyolojik ve klinik olarak, sağ kubbe genellikle soldan daha yüksektir; bu büyük ölçüde sağ hemidiyaframın hemen altında karaciğerin bulunmasından kaynaklanır ve karaciğeri yukarı doğru iter.
Anatomik Organizasyon ve Fonksiyonel Sonuçlar
- Yapısal Organizasyon: Diyafram, her iki tarafta kubbe veya “kupula” olarak görünen iki ana bileşene ayrılmıştır. Kas liflerinin merkezi bir tendona doğru birleşmesi bu yuvarlak yapıları oluşturur. Görüntülemede kubbe iyi bir şekilde sınırlandırılmıştır; sağ kubbe (diyafram cupula dextra) karaciğerin kütle etkisi nedeniyle genellikle sola göre yüksekte görünür ().
- Klinik ve Radyolojik Önem: Diyafram kubbelerinin göreceli yükseklikleri hem tanısal görüntülemede hem de klinik muayenede önemlidir. Yükselmiş bir kubbe, karaciğerin pozisyonu nedeniyle sağda normal bir varyant olabilir; ancak, tek taraflı yükselme (veya depresyon) diyafram felci, evantrasyon veya subdiyafram patolojisi gibi patolojileri de gösterebilir (). “Sol diyafram kubbesi” bağlamında, radyografilerdeki daha düşük konumu normal kabul edilir ancak diyafram disfonksiyonuna neden olan durumlarla ilişkili olarak da değerlendirilebilir.
- Embriyolojik Hususlar: Rutin açıklamalarda her zaman odak noktası olmasa da, diyafram birkaç embriyolojik bileşenden (septum transversum, pleuroperitoneal membranlar, özofagusun mezenterisi ve lateral vücut duvarından gelen kaslı büyümeler dahil) gelişir ve bunlar toplu olarak nihai kubbe şeklindeki yapısına katkıda bulunur. Farklı gelişimsel köken, sağ ve sol kubbelerin morfolojisindeki ve pozisyonel ilişkilerindeki ince farklılıkları açıklayabilir.
Keşif
Antik Katkılar
Hipokrat (MÖ 460 – MÖ 370):
Genellikle “Tıbbın Babası” olarak kabul edilen Hipokrat, insan anatomisinin sistematik olarak incelenmesi için erken bir temel oluşturmuştur. Mevcut yazıları diyaframın ayrıntılı açıklamalarını sunmasa da, gözlemleri ve tıbba yönelik metodolojik yaklaşımı daha sonraki anatomik araştırmalar için kritik bir ivme sağlamıştır. Deneysel gözlem ve mantıksal akıl yürütme ile karakterize edilen çalışması, sonraki nesillere insan fizyolojisinin keşfinde rehberlik edecek ilkeleri oluşturmuştur.
Aristoteles (MÖ 384–322):
Bir filozof ve bilgin olan Aristoteles, insan vücudunun çeşitli organlarını tanımlayarak erken anatomik söyleme katkıda bulunmuştur. Yaklaşımı ağırlıklı olarak felsefiydi ve genellikle organların kesin anatomik konfigürasyonundan ziyade amacını (telos) ve işlevini vurguluyordu. Diyafram durumunda, Aristoteles’in çalışması ayrıntılı morfolojik analize girmedi; bunun yerine, doğal felsefesi bağlamında organ işlevine ilişkin daha geniş, daha teorik bir bakış açısını yansıttı.
Orta Çağ’dan Rönesans’a
Orta Çağ’ı kapsayan dönemde, anatomik çalışmalar büyük ölçüde klasik otoritelerden etkilenmişti ve insan vücudunun diseksiyonu kültürel ve dini normlar tarafından ciddi şekilde kısıtlanmıştı. Sonuç olarak, diyafram da dahil olmak üzere ayrıntılı anatomik bilgi sınırlıydı ve genellikle doğrudan insan gözleminden ziyade hayvan çalışmalarına dayanıyordu.
Galen (MS 129 – MS 200/216):
Galen, kapsamlı hayvan deneyleri insan anatomisinin anlaşılmasını büyük ölçüde etkileyen Roma İmparatorluğu’nun önde gelen bir doktoruydu. Diyafram hakkındaki açıklamaları, diyaframın kaslı yapısını ve solunumdaki temel rolünü vurguladı. Ancak Galen’in çalışması, hayvan modellerine güvenerek kısıtlandı ve anatomik iddiaları -zamanı için yenilikçi olsa da- yüzyıllar boyunca büyük ölçüde sorgulanmadan kaldı. Orta Çağ’ın sonlarında insan diseksiyonlarının yasaklanması, diyafram hakkındaki görüşleri de dahil olmak üzere Galenci doktrinin uzun bir süre tıbbi öğretiye hakim olmasını sağladı.
Rönesans ve Ötesi
Rönesans’ın gelişi, anatomik araştırmada önemli bir değişimi müjdeledi. İnsan diseksiyonuna ilişkin kısıtlamaların kademeli olarak gevşetilmesi ve deneysel gözleme yeniden vurgu yapılmasıyla, akademisyenler uzun süredir var olan Galenci doktrinlere meydan okumaya başladı.
Andreas Vesalius (1514–1564):
Vesalius’un çığır açan eseri De humani corporis fabrica‘nın (1543) yayımlanması, anatomi tarihinde bir dönüm noktası oldu. Vesalius, sistematik insan diseksiyonuna dayalı olarak insan diyaframının ilk doğru ve ayrıntılı açıklamalarından birini sağladı. Çalışmaları, özellikle hayvan modellerinden türetilenler olmak üzere, Galenik anatomiden miras alınan çok sayıda yanlış anlamayı düzeltmesi bakımından devrim niteliğindeydi. Vesalius, diyaframın yapısını ve işlevini doğrudan gözlemleyerek ve belgelendirerek, yalnızca bu kritik solunum kasının anatomik anlayışını geliştirmekle kalmadı, aynı zamanda anatomik araştırmalar için yeni standartlar da belirledi.
William Harvey (1578–1657):
Harvey, ağırlıklı olarak kan dolaşımıyla ilgili çığır açan keşifleriyle kutlansa da, katkıları solunum sisteminin daha iyi anlaşılmasına da uzandı. Harvey’in diyaframın mekaniğine yönelik araştırmaları, akciğer ventilasyonunu kolaylaştırmadaki rolü bağlamında, etkili solunumu sürdürmede koordineli kas aktivitesinin önemini vurguladı. Birincil odak noktası kardiyovasküler sistem olmasına rağmen, diyafram ile dolaşım sistemi arasındaki işlevsel etkileşime ilişkin içgörüleri, diyaframın genel fizyolojideki önemini daha da belirginleştirmeye yardımcı oldu.
İleri Okuma
- Standring, S. (2016). Gray’s Anatomy: The Anatomical Basis of Clinical Practice (41st ed.). Elsevier Health Sciences.
- Moore, K. L., Dalley, A. F., & Agur, A. M. R. (2013). Clinically Oriented Anatomy (7th ed.). Wolters Kluwer Health/Lippincott Williams & Wilkins.
- Seidel, H. M., Ball, J. W., Dains, J. E., Flynn, J. A., Solomon, B. S., & Stewart, G. W. (2015). Mosby’s Guide to Physical Examination (8th ed.). Mosby.
- Bains, K. N. S., Kashyap, S., & Lappin, S. L. (2023). Anatomy, Thorax, Diaphragm. StatPearls Publishing.
- Shahid, Z., & Burns, B. (2023). Anatomy, Abdomen and Pelvis: Diaphragm. StatPearls Publishing.
- Gorman, N. (2023). Diaphragm: Location, Anatomy, Innervation and Function. Kenhub.
- IMAIOS. (2025). Left Hemidiaphragm. Retrieved from IMAIOS e-Anatomy.
- Hacking, C., Campos, A., AIT MOUHEB, T., et al. (2024). Diaphragm. Radiopaedia.org. https://doi.org/10.53347/rID-5764
- O’Malley, C. D. (2009). Andreas Vesalius of Brussels, 1514–1564. University of California Press.
- Temkin, O. (1973). Galenism: Rise and Decline of a Medical Philosophy. Cornell University Press.
- Harvey, W. (1963). The Works of William Harvey on the Circulation of the Blood (Reprint ed.). Harvard University Press.
- Radiopaedia.org. (2024). Diaphragm. https://doi.org/10.53347/rID-5764
Epitop
Antijenik belirleyici; epitoplar, belirli bir bağışıklık tepkisini tetikleyebilen bir antijenin moleküler bölümleridir.
Temel bilgiler
Bir antijenin belirleyicileri, antijenik özgüllüğünü belirler. Bunlar, proteinlerin veya proteinlerin belirli açıkta kalan moleküler bölümleridir. Antijenlerin fagositozundan sonra, antijen sunan hücreler, spesifik bağışıklık tepkisini tetiklemek için epitopları hücre yüzeylerinde sunar.
Bütün antijenler, antikor oluşumu durumunda, her biri karşılık gelen bir antikor özgüllüğünü indükleyen birkaç belirleyiciye sahiptir. Belirleyicilerin sayısına antijenin değeri denir. Haptenlerin aksine, tam antijenler çok değerlidir.

Antibiyotik
ἀντι– (anti-) + βιωτικός (biōtikós) (<—βίος (bíos, “life”) + -τικός (-tikós)) + -us (Nötr formda)
- Antibiyotikler, mikroorganizmaların metabolizması üzerinde engelleyici bir etkiye sahip olan ve böylece üremelerini veya hayatta kalmalarını engelleyen maddelerdir.
- Bakterilerin gelişimini engellemek ve öldürmek amacıyla kullanılan aktif maddelerdir.
- Kural olarak, AB olarak kısaltılan antibiyotikler, bakteriyel bulaşıcı hastalıkların lokal veya sistemik tedavisi için ilaçlar olarak tanımlanır.
- Bazı madde sınıfları ayrıca immünosupresanlar veya sitostatikler olarak da kullanılır.
- Tedavi için ve daha nadiren bakteriyel bulaşıcı hastalıkların önlenmesi için verilirler.
- Etkileri, patojene özgü moleküler yapılarla seçici etkileşime dayanır.
- Antibiyotikler genellikle oral, parenteral veya lokal olarak uygulanır.
- Yaygın olası yan etkiler hazımsızlık, alerjik reaksiyonlar, mantar enfeksiyonları, deri döküntüleri ve baş ağrısı ve baş dönmesi gibi merkezi sinir bozukluklarıdır.
- Bakteriler antibiyotiklere karşı direnç geliştirebilir ve bu da onları etkisiz hale getirir.

Antibiyotik’ terimi, ilk ortaya çıkışından bu yana anlamında çok sayıda değişiklik gördü. Başlangıçta sadece mikroorganizmaların kendileri tarafından sentezlenen düşük moleküler ağırlıklı maddeler için kullanıldı.
Zahner (1965), biyolojide antibiyotikleri, diğer organizmalara (veya onların hücrelerine) karşı seçici bir toksisiteye sahip olan biyojenik kökenli maddeler olarak tanımlar. Bu tanıma göre, daha yüksek organizmalardan gelen diğer bazı toksinler de antibiyotik olarak kabul edilmelidir (örneğin, risin, kolşisin).
Daha dar bir anlamda, antibiyotikler yalnızca prokaryotlara karşı belirli bir etkiye sahip olan maddeleri içerir. Arkeler, bu alandan hiçbir patojen bilinmediğinden ve ayrıca bakterilere yapısal ve fizyolojik farklılıklar gösterdiğinden hariç tutulur. Diğer mikroorganizmalarla enfeksiyonlar için, kavramsal olarak sınırlandırılmış aktif madde grupları da vardır: virüsler için antiviraller, mantarlar için antimikotikler, protozoa için antiprotozoikler ve solucanlar için antelmintikler. Antibiyotiklerle birlikte antienfektifler grubuna girerler. Bununla birlikte, bu aktif bileşen grupları arasında bir miktar örtüşme vardır.
Daha geniş anlamda, ‘antibiyotik’ terimi, yüksek veya düşük moleküler ağırlıklı, doğal veya sentetik kökenli olup olmadığına bakılmaksızın, herhangi bir formdaki mikroorganizmalara (bakteri, mantar ve protozoa) karşı etkili olan tüm maddeler için kullanılır. Anti-enfektif adı, bu anlam için yeni bir toplu terim olarak tanıtıldı, ancak bu çok yaygın değil.

Antibiyotikler, bakterileri öldürerek ya da büyümelerini engelleyerek bakteriyel enfeksiyonları tedavi etmek için kullanılan bir ilaç sınıfıdır. Penisilinin 1928 yılında keşfedilmesinden bu yana, her biri belirli bakteri türlerini ve bakteriyel süreçleri hedef alan birçok farklı antibiyotik sınıfı geliştirilmiştir. Aşağıda bazı ana antibiyotik sınıflarına ve bunların gelişimlerine kısa bir genel bakış yer almaktadır:
- Penisilinler: Penicillium mantarından türetilen bu beta-laktam antibiyotik grubu ilk keşfedilen antibiyotiklerdir. Penisilin G ve V günümüzde hala kullanılmaktadır, ancak bakteriyel direnç nedeniyle etkinlikleri azalmıştır. Dirençle mücadele etmek ve aktivite spektrumunu genişletmek için daha sonra amoksisilin ve ampisilin gibi yarı sentetik penisilinler geliştirilmiştir.
- Sefalosporinler: Bir başka beta-laktam antibiyotik sınıfı olan sefalosporinler 1940’larda keşfedilmiştir. Penisilinlere benzer bir etki mekanizmasına sahiptirler ancak bakteriyel enzimlere karşı daha dirençlidirler. Sefalosporinler nesillere ayrılır ve her nesil daha geniş bir aktivite spektrumuna ve bakteriyel enzimlere karşı daha fazla dirence sahiptir. Örnekler arasında sefaleksin (birinci nesil), sefuroksim (ikinci nesil), seftriakson (üçüncü nesil) ve sefepim (dördüncü nesil) bulunmaktadır.
- Karbapenemler: Bunlar şiddetli veya yüksek riskli bakteriyel enfeksiyonları tedavi etmek için kullanılan geniş spektrumlu beta-laktam antibiyotiklerdir. Diğer beta-laktam antibiyotikleri parçalayan bakteriyel enzimlere karşı oldukça dirençlidirler. Örnekler arasında imipenem, meropenem ve ertapenem bulunur.
- Makrolidler: 1950’lerde keşfedilen makrolidler, bakteriyel protein sentezini inhibe eden bir antibiyotik sınıfıdır. Genellikle penisilin alerjisi olan hastalar için penisiline alternatif olarak kullanılırlar. Örnekler arasında eritromisin, klaritromisin ve azitromisin bulunur.
- Tetrasiklinler: 1940’larda keşfedilen bu antibiyotik grubu da bakteriyel protein sentezini inhibe eder. Geniş bir aktivite spektrumuna sahiptirler ancak bakteriyel direnç ve yan etkilerle sınırlıdırlar. Örnekler arasında tetrasiklin, doksisiklin ve minosiklin bulunur.
- Aminoglikozidler: 1940’larda keşfedilen bu antibiyotikler bakteriyel protein sentezini hedef alır ve özellikle aerobik Gram-negatif bakterilere karşı etkilidir. Şiddetli enfeksiyonları tedavi etmek için genellikle diğer antibiyotiklerle birlikte kullanılırlar. Örnekler arasında gentamisin, amikasin ve tobramisin bulunur.
- Florokinolonlar: 1980’lerde ortaya çıkan bu sentetik antibiyotik sınıfı, bakteriyel DNA sentezini inhibe eder. Geniş bir aktivite spektrumuna sahiptirler ve genellikle idrar yolu enfeksiyonlarını, solunum yolu enfeksiyonlarını ve gastrointestinal enfeksiyonları tedavi etmek için kullanılırlar. Örnekler arasında siprofloksasin, levofloksasin ve moksifloksasin bulunmaktadır.
- Glikopeptitler: 1950’lerde keşfedilen glikopeptidler bakteri hücre duvarı sentezini inhibe eder ve özellikle MRSA gibi ilaca dirençli suşların neden olduğu Gram-pozitif bakteriyel enfeksiyonları tedavi etmek için kullanılır. Vankomisin en iyi bilinen glikopeptid antibiyotiktir.
- Oksazolidinonlar: 2000’li yıllarda piyasaya sürülen bu yeni sentetik antibiyotik sınıfı, bakteriyel protein sentezini inhibe eder ve ilaca dirençli suşlar da dahil olmak üzere Gram-pozitif bakterilere karşı etkilidir. Linezolid, klinik kullanım için onaylanan ilk oksazolidinon antibiyotiktir.
- Polimiksinler: 1940’larda keşfedilen bu antibiyotik sınıfı, bakteriyel hücre zarlarını hedef alır ve Gram-negatif bakterilere karşı etkilidir. Polimiksin B ve kolistin polimiksin antibiyotik örnekleridir.
- Sülfonamidler: 1930’larda keşfedilen sülfonamidler ilk sentetik antibiyotiklerdir. Büyümeleri için gerekli olan folik asidin bakteriyel sentezini inhibe ederek çalışırlar. Sülfonamidler genellikle idrar yolu enfeksiyonlarını ve diğer bakteriyel enfeksiyonları tedavi etmek için trimetoprim gibi diğer antibiyotiklerle birlikte kullanılır.
- Linkozamidler: 1960’larda keşfedilen bu antibiyotik sınıfı, bakteriyel protein sentezini inhibe eder ve Gram-pozitif bakterilere karşı etkilidir. Klindamisin yaygın olarak kullanılan bir linkozamid antibiyotiktir.
- Streptograminler: Streptograminler, bakteriyel ribozoma bağlanarak bakteriyel protein sentezini inhibe eden bir antibiyotik sınıfıdır. Gram-pozitif bakterilere karşı etkilidirler ve genellikle ilaca dirençli suşların neden olduğu enfeksiyonları tedavi etmek için kullanılırlar. Kinupristin/dalfopristin streptogramin kombinasyonu antibiyotiklere bir örnektir.
- Nitroimidazoller: 1950’lerde keşfedilen bu antibiyotik sınıfı, öncelikle anaerobik bakteriyel enfeksiyonları ve protozoal enfeksiyonları tedavi etmek için kullanılır. Bakteriyel DNA’ya zarar vererek hücre ölümüne yol açarak çalışırlar. Metronidazol yaygın olarak kullanılan bir nitroimidazol antibiyotiktir.
- Monobaktamlar: Monobaktamlar, benzersiz bir monosiklik yapıya sahip olan bir beta-laktam antibiyotik sınıfıdır. Aerobik Gram-negatif bakterilere karşı etkilidirler ve genellikle penisilin alerjisi olan hastalarda enfeksiyonları tedavi etmek için kullanılırlar. Aztreonam piyasada bulunan tek monobaktam antibiyotiktir.
- Ketolidler: Ketolidler, makrolidlerden türetilen daha yeni bir antibiyotik sınıfıdır. Gelişmiş bir aktivite spektrumuna sahiptirler ve makrolidlere dirençli bakterilere karşı etkilidirler. Telitromisin, klinik kullanım için onaylanan ilk ketolid antibiyotiktir.
Yıllar içinde antibiyotik geliştirme çalışmaları, mevcut antibiyotiklerin etkinliğini, aktivite spektrumunu ve güvenliğini artırmanın yanı sıra giderek büyüyen antibiyotik direnci sorunuyla mücadele etmek için yeni antibiyotik sınıfları keşfetmeye odaklanmıştır. Antibiyotik geliştirme alanında devam eden araştırmalar, bakteriyel enfeksiyonlar için etkili tedavilerin sürekli kullanılabilirliğini sağlamak için çok önemlidir.