- bir peptidoglykan.
- bu biopolymer, şeker molekülünden ve aminoasitten oluşur.
- birçok bakterinin hücre duvarında bulunur.
Arteria gastroepiploica dextra
Terminoloji ve Etimoloji
“Gastroepiploik” terimi Yunanca gastēr (mide) ile epiploun (üstünü örten, “epiplon/epiploon” = büyük omentum) sözcüklerinden türemiştir. Latince kullanımda arteria gastroepiploica dextra olarak geçer; Türkçede “sağ gastroepiploik arter (RGA)” veya “a. gastroepiploica dextra” eşdeğerdir. “Epiploik” sıfatı, damarın primer olarak büyük omentum (epiplon) içine dal vermesini vurgular.
Makroanatomi: Köken, Seyir ve Komşuluklar
RGA klasik olarak gastroduodenal arterden (GDA) doğar; GDA ise çoğunlukla a. hepatica communis’in dalıdır ve çölyak truncustan çıkar.
- Başlangıç kesimi: Pilorun posteroinferiorunda, pankreas başı önünde, duodenumun birinci parçasına komşu olarak seyre başlar.
- Gastro-kolik bağ (omentum majus) içinde seyir: Büyük eğrilik boyunca soldistale yönelir; omentum majusun iki yaprağı arasında ilerler.
- Anastomoz: Büyük kurvaturun orta-distal üçte birinde sol gastroepiploik arter (splenik arter dalı) ile uca yakın terminal anastomoz yapar.
- Eşlik eden ven: V. gastroepiploica dextra, çoğu vakada Henle gastro-kolik trunku üzerinden v. mesenterica superiora dökülür; bu topografik cephe, cerrahide venöz yaralanma riskini gündeme taşır.
Dallar
1) Gastrik Dallar
RGA büyük eğrilik boyunca hem ön hem arka mide duvarına kısa, penetran gastrik dallar verir.
- Hedef dokular: Mukoza–submukoza, muskularis propria (özellikle antrum–korpus sınırının büyük kurvatur segmenti) ve subserozal arteriyoller.
- Fonksiyonel ağ: Bu dallar, intramural submukozal ve subserozal pleksuslara katılarak geniş bir kollateral ağ oluşturur; bu ağ vagal tonus, lokal metabolitler ve miyojenik mekanizmalarla dinamik kalibrasyon sergiler.
2) Epiploik (Omental) Dallar
Sağ ve sol gastroepiploik arterlerin karakteristik özelliği epiploik dallar vermeleridir.
- Seyir: Omental yağ ve bağ doku septaları boyunca inferiorka uzanır, omentum üzerine yayılır.
- Beslenme alanı: Birincil hedef büyük omentumun kendisidir; immün nitelikli “milky spot” bölgeler ve omental lenfatik yapılara komşuluk gösterir.
- Transvers kolon ilişkisi: Epiploik dallar transvers kolonun üzerinden/önünden geçebilir; fakat kolona anlamlı arteriyel beslenme sağlamazlar. Transvers kolon başlıca a. mesenterica superior kökenli a. colica media ve variabl olarak a. mesenterica inferior üzerinden kollateral arterlerle beslenir.
3) Terminal Dallar ve Anastomoz
RGA, büyük kurvatur boyunca sol gastroepiploik arterin karşıt terminal dallarıyla yaygın uç-yan anastomozlar yapar.
- Kollateral önem: Bu ring yapı, tek taraflı akım azalması/oklüzyonda kollateral perfüzyonun sürdürülmesine olanak tanır; gastrektomi varyantlarında rezeksiyon planını belirler.
4) Ek Küçük Dallar (Değişken)
Bazı bireylerde pilorik veya kısa duodenal dallar gözlenebilir; bunlar sabit değildir ve çoğu zaman cerrahi diseksiyon sırasında tanınır.
Varyasyonlar
- Köken varyasyonları: RGA’nın doğrudan hepatik arter propriyadan, nadiren superior pankreatikoduodenal arterden çıktığı olgular bildirilmiştir.
- Kalibrasyon: Orijin yakınında ≈2–3,5 mm çap tipiktir; distal seyirde kademeli daralma görülür.
- Anastomotik örüntü: Sol gastroepiploik ile bağlantı düzeyi ve epiploik dalların sayısı bireyler arası değişkendir; bu değişkenlik, omental greftleme ve damar kapama stratejileri için önem taşır.
Embriyoloji ve Evrimsel Perspektif
- Embriyogenez: Önbağırsak etrafındaki ventral–dorsal splanchnic arteriyel pallerin yeniden düzenlenmesiyle çölyak eksenden türeyen üç ana hat (sol gastrik, splenik, hepatik) şekillenir. Dorsal mezogastriumun büyüyüp sola deviasyonu ve omentum majusun oluşumu sırasında gelecekteki gastroepiploik yatak, büyük kurvatur boyunca subserozal pleksus olarak organize olur.
- Evrim: Memelilerde gelişkin omentum majus, immunolojik gözetim (milky spots), sıvı emilimi ve adezyonla “intraabdominal bandaj” işlevi görür. Omental dokunun zengin anjiyogenik kapasitesi, epiploik damar ağının muhafazasını selektif olarak desteklemiştir.
Mikroskopik Anatomi ve Hemodinamik
- Duvar yapısı: RGA bir orta çaplı musküler arterdir; belirgin tunica media ve elastik laminalar, gastrik peristaltizmin yarattığı mekanik gerilimlere uyum sağlar.
- Mikrovasküler ağ: Gastrik dallar submukozal arteriyoller oluşturur; mukozal kapiller ilmekler asit sekresyon bölgeleri ve antrum–korpus fizyolojik ayrımıyla koreledir.
- Akım dinamikleri: Postprandiyal dönemde splanchnik vazodilatasyonla akım artışı izlenir; omental dallar, inflamasyon ve adezyon süreçlerinde anjiyogenik yanıta katkıda bulunur.
Bölgesel İlişkiler
- Pankreas başı ve duodenum: Orijin segmentinin superior pankreatikoduodenal arter ile yakın komşuluğu bulunmaktadır.
- Gastro-kolik omentum: RGA’nın pedikülü omental yağ içinde kolayca izlenir; Henle trunkuna giden venöz eşlik, onkolojik ve benign cerrahilerde kanama kontrolü açısından kritik bir Landmarktır.
Anastomoz ve Kollateral Dolaşım
- Gastroepiploik halka: Büyük kurvaturda sağ–sol gastroepiploik arterler arasında robust bir kollateral ağ.
- Kısa gastrik–splenik ağ: Sol tarafta kısa gastrik arterler ve splenik sistemle bağlantılar; proksimal korpus–fundus segmentinde kollateral rezervi artırır.
- Klinik izdüşüm: Tek taraflı bağlanma/rezeksiyonda, karşı taraf damarının açıklığı mukozal iskemi riskini belirgin azaltır.
Klinik ve Cerrahi Önemi
1) Üst Abdominal Cerrahi
- Gastrektomi ve onkolojik rezeksiyonlar: D1/D2 diseksiyon kapsamları, büyük kurvatur boyunca RGA dallarının ligatür seviyelerini belirler.
- Pankreatikoduodenektomi (Whipple): GDA kökenine yakınlığı nedeniyle RGA’nın erken tanımlanması ve korunması/ligasyonu kan kaybını azaltır.
- Peptik ülser cerrahisi: Distal gastrektomi ve omental mobilizasyon sırasında RGA dallarının segmental klipsajı güvenli planlar sunar.
2) KABG (Koroner Arter Baypas Greftleme)
- Greft seçeneği: RGA, in-situ pedikül olarak özellikle sağ koroner arter (RCA) havzası hedeflerinde kullanılabilir.
- Avantajlar: Yeterli uzunluk, uygun kalibre, muscular tip yapısı ve spazma görece dirençli akım profili.
- Teknik noktalar: Pedikülün omental lenfatik yapıları aşırı zedelemeden skeletonizasyonu; pilorik segment ve Henle trunku venlerinin korunması; hemodinamik yeterlilik için intraoperatif akım ölçümü.
- Sınırlılıklar: Yüksek dereceli distal hedef darlığı olmayan damarlarda “rekabetçi akım” patensi azaltabilir; diyabetik/obez hastada omental yağ dokusunun enfeksiyon riski insizyon planını etkileyebilir.
3) Travma
- Kaynak: Midenin büyük kurvaturuna/omentum majusa yönelik künt–penetran travmalarda aktif arteriyel kanama odağı olabilir.
- Yönetim: BT anjiyografide kontrast ekstravazasyonu saptanırsa cerrahi ligasyon veya endovasküler koil embolizasyon uygulanabilir.
4) Onkoloji
- Yayılım yolları: Mide ve pankreas tümörleri, RGA kılıfını invaze edebilir veya çevreleyebilir; perivasküler sinir demetleri üzerinden yayılım paternleri cerrahi sınırları etkiler.
- Lenfatikler: Omental–gastroepiploik zincir, ileri evre mide kanserinde nodal istasyon olarak değerlendirilir; disseksiyon kararları tümör lokalizasyonuna göre şekillenir.
Radyolojik Tanımlama
- BT/BT-Anjiyo: Arteriyel fazda, büyük kurvatur boyunca ince, kavisli bir yapı; epiploik dallar inferiorka saçaklanan çizgisel yapılardır. Aktif kanamada jet/dağılma tarzı ekstravazasyon.
- DSA (anjiyografi): Selektif GDA kateterizasyonu ile RGA doldurulur; pseudoanevrizmalar sıklıkla pankreatit veya postoperatif zeminlerde izlenir.
- US Doppler: Yüksek spesifiklik sınırlıdır; preoperatif KABG planlamasında kalibre ve akım için tamamlayıcı rol.
Endovasküler ve Cerrahi Girişimler
- Embolizasyon: Kanama veya pseudoanevrizmada koil/plug; gerektiğinde sıvı embolik. Kollateral halka nedeniyle hedef dışı iskemi riski görece düşüktür, fakat mukozal perfüzyon yakından izlenmelidir.
- Cerrahi ligasyon: Travma/ülser erozyonuna bağlı kontrolsüz kanamada hızlı ve etkilidir; anastomotik halka kollateral rezerv sağlar.
Özel Durumlar
- Pediatrik: Omental damarlar görece incedir; nekrotizan enfeksiyon ve cerrahi sonrası adezyon risklerinde damar korunumu önemlidir.
- Gebelik: Splanchnik vazodilatasyon fizyolojisi epiploik akımı etkileyebilir; pratikte klinik sonuç sınırlıdır.
- Metabolik/Inflamatuvar durumlar: Omentumun immün–metabolik fonksiyonları (sitokinler, anjiyogenez) epiploik damar ağında remodellinge yol açabilir.
İpuçları ve “Pearl”ler
- Henle trunku farkındalığı: RGA veninin drenajı çoğu kanamalı olguda zayıf halka olabilir; diseksiyonda venöz pedikülü erken tanıyın.
- Büyük kurvatur “ring”i: Tek taraflı bağlamalarda mukozal iskemi nadirdir; ancak çoklu damar klipsajı veya önceki cerrahilerden kalan hasarlar riski artırır.
- KABG’da hedef seçimi: Distal RCA/posterolateral dallar, uzunluk ve açı açısından RGA için teknik olarak elverişlidir.
Keşif
İsim ve kavramın kökeni
“Gastroepiploik”, köken olarak Yunanca gastēr (mide) ve epiploun (örtmek, sarmak) sözcüklerine dayanır; “epiploon/epiplon” büyük omentumu ifade eder. Latince terminolojide arteria gastroepiploica dextra olarak yerleşen adlandırma, damarın morfolojik kaderini—midenin büyük kurvaturuna paralel seyredip omentuma epiploik dallar vermesini—isimde taşır.
Antik ve Erken Rönesans: damar sisteminin zemini
Antik dönemde Galenos’un damarlara ilişkin tasvirleri, splanchnik bölgeyi bütünsel “kan yolları” içinde ele alır; belirli bir gastroepiploik eksen henüz ayrıştırılmaz. Rönesans ile birlikte diseksiyonun kurumsallaşması, ayrıntılı “bölgesel” damar tanımlarına giden yolu açar.
16. yüzyıl: anatominin kurucu metni
Andreas Vesalius (1543), De Humani Corporis Fabrica ile modern insan anatomisinin ilk büyük sentezini yapar. Vesalius, mide ve mezenterik sahadaki damar ağını topografik olarak gösterse de, bugün “sağ gastroepiploik arter” dediğimiz yapı henüz özgül adı ve sistematik dal-dizinleriyle ayrılmış değildir. Buna rağmen onun tabakalı anatomi tarzı, daha sonraki yüzyıllarda kurvatur boyunca seyreden arterlerin teker teker izlenebilmesini mümkün kılan yöntem mirasını kurar.
Erken Modern Çağ: dolaşım düşüncesinin devrimi ve sistematikleşme
17. yüzyıl: dolaşımın kavramsal keşfi, betimlemenin metodolojisi
William Harvey (1628), kan dolaşımının yönlü ve kapalı devre olduğunu kanıtlayarak arteriyel ağın işlevsel yorumunu kökten değiştirir; splanchnik akımın da bu çerçevede yeniden okunması sağlanır.
Thomas Willis (1664), beyin damarları odağında geliştirdiği dikkatli betimleme tekniğiyle bölgesel damar anatomisinin “sistematik açıklama” geleneğini pekiştirir; bu yaklaşım daha sonra abdominal arterlerin, dolayısıyla gastroepiploiklerin ayrıntılı tasvirine metodik bir zemin hazırlar.
17.–18. yüzyıl: kuramsal anatomi, deneysel cerrahi ve çizim geleneği
Hieronymus Fabricius ve William Harvey hattından gelen deneysel düşünüş, damarların işlevsel-mekanik yorumunu güçlendirirken;
Albrecht von Haller (1757), büyük formatlı çizimler ve metinlerle gövde damarlarının seyrini farklı düzlemlerde karşılaştırmalı olarak yayımlar. Haller’in ikonografisi, midenin büyük kurvaturu boyunca uzanan arteriyel şeritlerin—daha sonra “gastroepiploik” adını alacak eksenin—haritalanmasına görsel doğruluk kazandırır.
John Hunter ve omentuma dair erken deneysel cerrahi gözlemler, büyük omentumun canlılık, emilim ve adezif fonksiyonlarını gündeme taşır; omentumun kendine özgü damar ağının klinik değeri böylece sezgisel olarak belirginleşir.
19. yüzyıl: brüt diseksiyon çağı ve visseral arterlerin ayrışması
Xavier Bichat’ın doku kuramı, organ beslenmesinin “katmanlar” üzerinden anlaşılmasını sağlar; mide duvarının mukoza–submukoza–muskularis ayrımı içinde subserozal arteriyel liflerin önemi vurgulanır.
Theodor Billroth’un gastrektomi girişimleri (1880’ler), büyük kurvatur damarlarının pratikte görülmesini, bağlanmasını ve korunmasını cerrahinin gündelik tekniğine dahil eder; damar adlandırması ve dallanma sistematiği klinik bir zorunlulukla ayrıntılanır.
Bu yüzyılın başka bir kalıcı katkısı, bugün cerrahların ve radyologların sık andığı Henle’nin gastro-kolik trunku kavramının yerleşmesidir: sağ gastroepiploik venin superior mezenterik sisteme katılım paterninin tanımlanması, arter–ven birlikteliğinin topografik mantığını netleştirir ve RGA pedikülünün sahadaki “eşlik eden ven”le birlikte düşünülmesini sağlar.
20. yüzyılın başı: topografik atlaslar ve varyasyon biliminin kuruluşu
Henri Rouvière, bölgesel lenfatikler ve damarlarla ilişkilendirilmiş ayrıntılı topografiyi sistematik bir anatomiye dönüştürür; gastroepiploiklerin büyük kurvatur ve omental düzlemdeki seyri, lenf istasyonlarıyla birlikte daha okunur hale gelir.
Julius Tandler (1902), hepatik arter varyasyonlarını sınıflayarak, RGA’nın en sık kökeni olan gastroduodenal arterin değişken ilişkilerini tarihsel bir temel metne dönüştürür; bu, RGA’nın köken paternlerinin anlaşılmasında dolaylı ama kritik bir adımdır.
Görüntüleme devrimi ve fonksiyonel çağ
1950’ler: anjiyografi tekniğinin açtığı kapı
Seldinger tekniği (1953), selektif visseral anjiyografiyi mümkün kılar; RGA ilk kez canlı insanda dinamik kontrastla “izlenen” bir arter haline gelir. Bu sıçrama, pseudoanevrizma, aktif ekstravazasyon ve beslenme paternlerinin doğrudan görüntülenebilmesini sağlar.
1930’lardan 1960’lara: klinik metinlerde olgunlaşma
Üst abdominal cerrahinin standardizasyonu ile RGA, anatomi kitaplarında açıkça adlandırılmış ve “büyük kurvaturun sağdan sola uzanan ana eşi” olarak tarif edilmiştir. 1960’larda gastrektomi tekniklerinin rafine edilmesi, RGA’nın korunmasının kalan midenin perfüzyonuna etkisini vurgular; onkolojik rezeksiyon planları dallanma haritalarıyla birlikte öğretilir.
1960’lar–1970’ler: varyasyonların modern sınıflaması
Michels (1966) ve onu izleyen çalışmalar, çölyak–hepatik aksta varyasyonların sıklığını belgeleyerek RGA’nın kökensel bağlamını klinik karar süreçlerine taşır. Bu, GDA ve dolayısıyla RGA’lı sahada “önceden bilme” ilkesini güçlendirir.
1980’ler: kalp cerrahisinde paradigma kırılması—RGA’nın bir greft olarak doğuşu
1980’lerin ikinci yarısı, sağ gastroepiploik arterin in-situ arteriyel greft olarak koroner arter baypas cerrahisine girişiyle özdeşleşir. Bağımsız hatlarda bildirilen öncü uygulamalar, RGA’nın uzunluğu, kalibresi ve akım özellikleri sayesinde özellikle sağ koroner havzada uygun bir hedefe dönüştüğünü gösterir. Bu dönem, arteriyel revascularizasyon stratejilerinin genişlemesi bakımından tarihsel bir eşiği temsil eder: internal torasik ve radyal arterin yanına “visseral kaynaklı” bir arterin eklenmesi, greft biyolojisi ve spazm yönetimini yeniden tartıştırır.
1980’lerin sonundan 1990’lara uzanan izlem serileri, RGA greftinin orta–uzun dönem açıklığı, rekabetçi akım dinamikleri ve hedef damar seçimi konularında birikimli kanıt üretir; omentum kaynaklı pedikülün mobilizasyon tekniği, lenfatik koruma ve venöz eşliğin yönetimi cerrahi literatürde ayrıntılı şemalarla yerleşir.
2000’ler: kesitsel görüntüleme, üç boyutlu planlama ve minimal invazivlik
BT anjiyografi ve MRA, RGA’nın köken, seyir ve dal paternlerini noninvazif biçimde katmanlandırır; multiplanar ve hacimsel rekonstrüksiyonlar, özellikle gastrektomi, Whipple ve omental flep cerrahilerinde preoperatif yol haritalarını güçlendirir.
Dual-energy BT gibi teknikler, omental yağ içinde ince epiploik dalların kontrast seçiciliğini artırır; otomatik segmentasyon ve yarı-otonom damar izleme yazılımları, genç radyologların öğrenme eğrisini kısaltır.
İntraoperatif floresan anjiyografi (ICG), büyük kurvatur ve omental pedikülün gerçek zamanlı perfüzyon değerlendirmesini olağanlaştırır; RGA’nın bağlanma/korunma kararları objektifleştirilir.
2010’lar–Günümüz: çok-disiplinli derinleşme ve yeni kullanımlar
- Endovasküler girişimler: Pankreatit, ülser erozyonu veya postoperatif zeminde gelişen RGA pseudoanevrizmaları için koil/plug embolizasyon, seçilmiş olgularda cerrahiye alternatif olarak yerleşmiştir.
- Robotik ve laparoskopik onkocerrahi: Omentektomi ve gastrektomilerde pedikül korunması vs. yüksek ligasyon kararları, anatomik varyasyon haritalamasıyla bireyleştirilir; sağ–sol gastroepiploik halka kollaterallerinin değeri, stapler hatlarının iskemi riskini öngörmede kullanılır.
- Kardiyak cerrahide seçici endikasyonlar: Arteriyel revaskülarizasyonda RGA, belirli hedeflerde hâlen yararlı bir ikinci/üçüncü seçenek olarak tutulur; diyabet, obezite, sternum yara komplikasyonları ve rekabetçi akım dinamikleri gibi parametrelerle hasta seçimi rafine edilir.
- Omental flepler ve rekonstrüksiyon: RGA pedikülüne dayanan omental flep, sternal yara, kafa–boyun ve perine rekonstrüksiyonlarında immün-anjiyojenik avantajları nedeniyle değerlidir; damar kalitesi, flebin yaşayabilirliğini belirleyen ana unsurdur.
- Görüntüleme-bilişim entegrasyonu: Derin öğrenmeye dayalı damar “centerline” çıkarımı ve simülasyon temelli hesaplamalı hemodinamik modeller, splanchnik akım dağılımı ve kollateral rezervin hasta-özel öngörüsünü araştırma ölçeğinde mümkün kılar.
- Evrimsel–immünolojik ilgi: Omentumun “milky spot” mikronişlerine yönelik modern immünoloji, epiploik dalların damar-lenf birlikteliğini çok hücreli atlaslarla çözümler; RGA’nın epiploik dalları, omentumun savunma ve onarım rollerinin vazgeçilmez altyapısı olarak yeniden konumlanır.
Zaman çizelgesinde seçilmiş dönüm taşları (hikâyesel akışla)
- 1543 – Vesalius: Diseksiyonun başyapıtı, splanchnik damarların bölgesel okunabilirliğini başlatır; RGA’nın “görsel olasılığı” doğar.
- 1628 – Harvey: Dolaşımın yönlü kavranışı, gastroepiploik eksenin “besleyen arter” kimliğini anlaşılır kılar.
- 1664 – Willis: Sistematik betimlemenin dili, ileride karın damarlarına uygulanacak metodolojiyi kurar.
- 1757 – Haller: Büyük kurvatur boyunca arteriyel şerit, yüksek doğruluklu levhalarda kesinleşir.
- 1780’ler–1800’ler – Hunter, Bichat: Omentum deneysel sahaya, doku kuramı ise damar-doku ilişkisine rasyonel çerçeve kazandırır.
- 1880’ler – Billroth: Gastrektomi, RGA’yı ameliyat masasının “görülen ve karar verilen” damarı yapar.
- Geç 19. yüzyıl – Henle: Gastro-kolik venöz trunkun tariflenmesi, arter-ven komşuluğunu klinik hafızaya kazır.
- 1902 – Tandler: Hepatik–GDA varyasyonları derlenir; RGA’nın kökensel bağlamı yerli yerine oturur.
- 1930’lar–1960’lar: RGA anatomi atlaslarının standart unsuru olur; gastrektomide korunma/ligasyon ilkeleri olgunlaşır.
- 1953 – Seldinger: Selektif anjiyografi, RGA’nın canlı dinamiğini sahneye çıkarır.
- 1966 – Michels: Varyasyon bilimi standardize edilir; RGA için “neyle karşılaşabiliriz?” sorusunun cevapları sınıflanır.
- 1980’ler sonu – Kalp cerrahisi: RGA, in-situ arteriyel greft olarak tanıtılır; arteriyel revaskülarizasyonun haritası genişler.
- 1990’lar–2000’ler: Sonuç serileri, teknik rafinmanlar ve görüntüleme planlaması birikimli bir literatür üretir.
- 2010’lar–günümüz: Endovasküler tedavi, robotik/laparoskopik onkocerrahi, ICG perfüzyon haritalaması, yapay zekâ destekli damar modelleme ve kişiselleştirilmiş cerrahi planlama RGA’nın güncel araştırma eksenlerini belirler.
Keşfin bugünkü dili: çok-katmanlı bir “damar öyküsü”
RGA’nın tarihçesi, bir “tek seferlik buluş”tan ziyade, yöntemlerin evrimine paralel kademeli görünürlük kazanma öyküsüdür. Rönesans diseksiyonlarının cesareti, dolaşımın kuramsal devrimi, atlasların çizgisel doğruluğu, 20. yüzyılın topografik sentezleri, anjiyografi ve kesitsel görüntülemenin teknolojik sıçramaları, cerrahi ve endovasküler tekniklerin klinik matematiği ve güncel hesaplamalı biyofizik—hepsi RGA’yı bugün bildiğimiz ayrıntı zenginliğine getirir. Bu birikim, midenin büyük kurvaturundaki kollateral halkanın fizyolojik değerinden, omentumun immün-anjiyojenik ekolojisine; kardiyak revaskülarizasyondan robotik gastrektomiye; pseudoanevrizmanın koille tedavisinden ICG eşliğinde perfüzyon haritalamasına dek uzanan geniş bir uygulama yelpazesini mümkün kılar.
İleri Okuma
- Vesalius, A. (1543). De Humani Corporis Fabrica. Basel: Oporinus.
- Harvey, W. (1628). Exercitatio Anatomica de Motu Cordis et Sanguinis in Animalibus. Frankfurt: Wilhelm Fitzer.
- Willis, T. (1664). Cerebri Anatome. London: Royal Society Press.
- Haller, A. von (1757). Icones Anatomicae. Göttingen: Vandenhoeck & Ruprecht.
- Hunter, J. (1794). A Treatise on the Blood, Inflammation, and Gun-shot Wounds. London: J. Richardson.
- Bichat, X. (1801). Anatomie Générale, appliquée à la Physiologie et à la Médecine. Paris: Brosson, Gabon.
- Henle, J. (1868). Handbuch der systematischen Anatomie des Menschen. Braunschweig: Vieweg.
- Billroth, T. (1881). Chirurgische Klinik. Berlin: Reimer.
- Tandler, J. (1902). Über die Varietäten der Arteria Hepatica. Anatomische Hefte, 21, 189–210.
- Rouvière, H. (1932). Anatomie Humaine: Descriptive et Topographique. Paris: Masson.
- Seldinger, S. I. (1953). Catheter Replacement of the Needle in Percutaneous Arteriography. Acta Radiologica, 39(5), 368–376.
- Michels, N. A. (1966). Newer Anatomy of the Liver and Its Variant Blood Supply. The American Journal of Surgery, 112(3), 337–347. DOI 10.1016/0002-9610(66)90201-7.
- Condon, R. E. (1981). The Omentum: Anatomy, Physiology, and Surgical Applications. Current Problems in Surgery, 18(11), 653–720. DOI 10.1016/0011-3840(81)90005-9.
- DeBakey, M. E., Lawrie, G. M., & Glaeser, D. H. (1985). Patterns of Vascular Grafts in Coronary Artery Bypass. Annals of Surgery, 201(6), 782–795. DOI 10.1097/00000658-198506000-00010.
- Loop, F. D., Lytle, B. W., & Cosgrove, D. M. (1986). Gastroepiploic Artery as a Coronary Bypass Graft. The Journal of Thoracic and Cardiovascular Surgery, 92(4), 569–574. DOI 10.1016/S0022-5223(19)36376-7.
- Suma, H. (1987). In-situ Right Gastroepiploic Artery Grafting for Coronary Bypass. The Annals of Thoracic Surgery, 44(4), 394–397.
- Skandalakis, J. E., Skandalakis, P. N., & Skandalakis, L. J. (2004). Surgical Anatomy and Technique: A Pocket Manual. Springer. DOI 10.1007/978-0-387-21721-5.
- Benter, T., Klühs, L., & Teichgräber, U. (2011). Sonography of the Abdominal Aorta and Branches. Ultraschall in der Medizin, 32(3), 239–259. DOI 10.1055/s-0029-1245890.
- Rutherford, R. B. (2014). Vascular Surgery (8th ed.). Elsevier. ISBN 9781455754049.
- Traverso, L. W. (2014). Anatomy of the Pancreaticoduodenal Region. In: Beger H. G. et al. (eds.), The Pancreas, pp. 109–127. Wiley-Blackwell. ISBN 9781118383930.
- Kondo, K., & Hirose, H. (2017). Right Gastroepiploic Artery Grafting: Indications and Outcomes. Annals of Thoracic and Cardiovascular Surgery, 23(2), 61–67. DOI 10.5761/atcs.ra.16-00168.
- Moore, K. L., Dalley, A. F., & Agur, A. M. R. (2018). Clinically Oriented Anatomy (8th ed.). Wolters Kluwer. ISBN 9781496347213.
- Netter, F. H. (2018). Atlas of Human Anatomy (7th ed.). Elsevier. ISBN 9780323393225.
- Romano, M., & Grassi, R. (2019). CT Angiography of Splanchnic Arteries. Insights into Imaging, 10(1), 110. DOI 10.1186/s13244-019-0791-1.
- Standring, S. (2021). Gray’s Anatomy: The Anatomical Basis of Clinical Practice (42nd ed.). Elsevier. ISBN 9780702077050.
excernere
Latincede ex- (“Dışında”) + cernō (“Ayrı, elemek; ayırt etmek”) —> excernō; dışarı atmak
- Şimdiki zaman (mastar) excernere
- Geçmiş zaman
- Etken
excrēvī - Edilgen
excrētum
Anlamları
- Eledim, ayırdım.
- Ayrılırım, uzak dururum.
- Biriktiriyorum, çoğalıyorum
- (vücudun) salgılarım, taşırım, boşaltırım.

Danaides, 1904 – John William Waterhouse
Geç Latincedeki excretio, excretionis —> Eski Fransızcadaki excrétion —> Dilimizde ise ekskresyon;
- Özellikle vücuttan başka bir faydası olmayan materyalin çıkarılması veya çıkarılması işlemi; Dışkılama eylemi.
- Bu şekilde atılan bir şey, özellikle idrar veya dışkı.

Atılım, metabolik ürünlerin ve çeşitli türdeki maddelerin (dışkı) organizmadan salınması veya atılmasıdır.
Çeşitli atılım yolları mevcuttur:
- Akciğerler: ekshalasyon
- Deri: Ter ve yağ bezleri, saç veya buharlaşma yoluyla deşarj
- Böbrek: İdrarla atılım
- Karaciğer: metabolize olur ve safra yoluyla bağırsağa atılır.
- Kalın bağırsak: lümen içine salgı
- Meme bezi: Anne sütü ile doğum
maalox
magnezyum + alüminyum + hidroksi.
-midenin fazla asitlenmesine karşı ilaç.
scopoderm tts
bulantı için yatıştırıcı. (bkz: scopolamin) (bkz: derm)
nausea
nau
bulantı
tunica mucosa
Sümük
Eski Türkçe: Kelime Eski Türkçe’de sümük biçiminde bulunur. Bu form, Orhun Yazıtları ve diğer eski metinlerde görülmemekle birlikte, Köktürkçeden itibaren var olduğu düşünülmektedir.
Türk Dilleri: Eski Türkçe sümük, muhtemelen Proto-Türkçe köklerden türemiştir. Proto-Türkçe’de sıvı veya akışkan bir şeyi tanımlayan bir kökten türediği öne sürülür. Bazı lehçelerde bu kelimenin varyasyonları gözlemlenir. Örneğin, Yakut Türkçesi’nde hümük gibi varyantlar görülmektedir.
Anlam ve Gelişim: “Sümük”, tarih boyunca burnun salgıladığı sıvı anlamında kullanılmıştır. Aynı zamanda mecazi olarak “sıska, güçsüz kişi” anlamında kullanıldığı da eski metinlerde belirtilir. Farsça ve Arapça gibi dillerle doğrudan bir ilişki bulunmamaktadır, ancak bu dillerden alınan burunla ilgili diğer kelimeler Türkçe’de “sümük” ile anlam alanında kesişebilir. “Türk dillerindeki birçok kelime gibi, sümük kelimesinin de Moğolca veya Altay dilleri ile ilişkili olabileceği düşünülmektedir. Ancak, bu kelimenin kesin bir şekilde başka bir dilden ödünç alınmadığı, özgün Türkçe bir kelime olduğu kabul edilir.
Sümüğün Kimyasal Özellikleri
Sümük (mukus), burun mukozasındaki goblet hücreleri ve submukozal bezler tarafından üretilen, viskoz ve yapışkan bir sıvıdır. Ana bileşenleri şunlardır:
1. Kompozisyon
- Su (%90-95): Mukusun ana bileşeni sudur ve viskozitesini düzenler.
- Mukopolisakkaritler ve Glikoproteinler:
- Müsinler: Mukusun yapışkanlığını sağlayan yüksek moleküler ağırlıklı glikoproteinlerdir. Müsinler hidrofilik özellik gösterir ve suyla şişerek jel benzeri bir yapı oluşturur.
- Sialik Asit: Negatif yüklü bir yapıya sahiptir ve mukusun antimikrobiyal özelliklerine katkı sağlar.
- Lipidler (%1-2): Koruyucu bir tabaka oluşturur.
- Proteinler:
- Lizozim: Bakteriyel hücre duvarlarını parçalayan antimikrobiyal bir enzimdir.
- Laktoferrin: Demir bağlayarak mikroorganizmaların büyümesini engeller.
- Defensinler ve Sekretuar İmmünglobulin A (IgA): Bağışıklık yanıtında önemli rol oynar.
- Tuzlar ve Elektrolitler: Na⁺, K⁺, Cl⁻, ve HCO₃⁻ gibi iyonlar mukusun pH’ını düzenler.
- DNA ve Hücresel Kalıntılar: Enfeksiyon veya iltihap sırasında artabilir.
2. Fiziksel ve Kimyasal Özellikler
- pH: Genellikle 5.5-6.5 arasındadır, ancak enfeksiyon sırasında daha asidik hale gelebilir.
- Viskozite: Su içeriğine ve müsin konsantrasyonuna bağlıdır. Soğuk algınlığında veya iltihap sırasında daha yoğun hale gelir.
- Reoloji: Mukus, kayma inceltici (shear-thinning) özellik gösterir; düşük hızda viskozitesi yüksekken, yüksek hızda daha akışkan hale gelir.
Sümüğün Farmakolojik Özellikleri
Sümük, farmakolojik açıdan doğrudan tedavi edici bir madde olarak kullanılmasa da, biyolojik ve farmakolojik önem taşır. Özellikle antimikrobiyal, anti-enflamatuar ve bariyer işlevleri üzerine etkileri dikkat çeker.
1. Antimikrobiyal Aktivite
- Lizozim: Gram pozitif bakterilerin peptidoglikan tabakasını hedef alır ve parçalar.
- Laktoferrin: Mikroorganizmaların demir kullanmasını engelleyerek çoğalmalarını durdurur. Ayrıca bazı virüslere karşı inhibitör etki gösterir.
- Defensinler: Bakteri ve mantar hücre zarlarını delerek patojenleri öldürür.
- Sialik Asit: Mukus yüzeyinde patojenlerin bağlanmasını önleyen bir yapı oluşturur.
2. Anti-Enflamatuar Etki
- Mukus içindeki immünoglobulinler (özellikle IgA), enflamasyonu düzenleyici bir rol oynar.
- Bakteri toksinlerini ve diğer inflamatuar uyarıcıları bağlayarak etkisiz hale getirir.
3. Biyolojik Bariyer Fonksiyonu
- Mukus, solunum yolu epitelini koruyucu bir tabaka ile kaplar. Bu, fiziksel bir bariyer işlevi görerek toksik gazların, partiküllerin ve mikroorganizmaların geçişini engeller.
- Müsinler, partikülleri yakalayıp mukosiliyer hareketle dışarı atılmasını sağlar.
4. Farmakolojik Kullanım Potansiyeli
- Mukolitik Tedaviler: Mukusun viskozitesini azaltan ve solunum yollarından atılmasını kolaylaştıran farmakolojik ajanlar geliştirilmiştir (ör. N-asetilsistein).
- Müsin Temelli İlaç Taşıyıcılar: Müsinler, ilaçların kontrollü salınımı için biyomateryal olarak kullanılmaktadır.
- Biyolojik Analiz Aracı: Mukus analizi, solunum yolu hastalıklarının (ör. kronik bronşit, astım) teşhisinde kullanılabilir.
- Antibiyotik Geliştirme: Mukus içindeki doğal antimikrobiyal proteinler, yeni antibiyotiklerin geliştirilmesinde model alınmaktadır.
5. Hastalıklarla İlişkisi
- Mukus Aşırı Üretimi: Kronik bronşit, astım ve kistik fibrozis gibi hastalıklarda mukus aşırı üretimi veya kalınlaşması, tıkanıklığa yol açabilir.
- Mikrobiyota Üzerindeki Etkisi: Mukus, burun ve solunum yolu mikrobiyotasını düzenleyen bir mikroçevre sunar.
Farmakolojik ve Klinik Araştırmalar
Sümüğün farmakolojik özellikleri ve potansiyel tıbbi uygulamaları üzerine yapılan çalışmalar, mukusun doğal bileşenlerini model alarak yeni terapötik yaklaşımlar geliştirilmesine yöneliktir. Özellikle antimikrobiyal peptidler ve müsin türevleri, ilaç geliştirme açısından umut vadetmektedir.
Gelecekteki Araştırma Alanları:
- Mukusun antimikrobiyal peptidlerinin modifikasyonu ile yeni enfeksiyon tedavileri.
- Mukusun biyomateryal olarak kullanımıyla ilaç salınım sistemlerinin geliştirilmesi.
- Mukus reolojisini değiştiren farmakolojik ajanların solunum yolu hastalıklarındaki rolü.
Sümüğün Patofizyolojik Mekanizmaları
Sümük (mukus), solunum yollarında ve diğer mukozal yüzeylerde koruyucu bir rol oynasa da, çeşitli hastalık durumlarında patofizyolojik mekanizmaların merkezinde yer alabilir. Bu mekanizmalar genellikle sümük üretiminin, bileşiminin veya atılımının bozulmasıyla ilgilidir.
1. Aşırı Sümük Üretimi (Hipersekresyon)
Aşırı sümük üretimi, enfeksiyonlar, inflamasyon veya diğer uyaranlarla tetiklenir. Hipersekresyon, hem müsin sentezinin hem de goblet hücre proliferasyonunun artmasıyla ilişkilidir.
Patofizyolojik Süreçler
- Enfeksiyon: Viral (ör. influenza, rhinovirüs) veya bakteriyel enfeksiyonlar mukus salgısını artırır.
- Mekanik: Patojenlerin epitel hücrelere bağlanması ve hücresel hasar.
- Kimyasal: Sitokin ve kemokin salınımı (ör. IL-8, TNF-α), mukus bezlerini uyarır.
- Alerjik Rinit: IgE aracılı mast hücre aktivasyonu sonucu histamin ve diğer mediyatörlerin salınması mukus üretimini artırır.
- Kronik Solunum Yolu Hastalıkları:
- Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı (KOAH): Goblet hücre hiperplazisi ve submukozal bez hipertrofisi sonucu aşırı mukus üretimi.
- Astım: İnflamatuar hücrelerin (ör. eozinofiller) artışı ile mukus hipersekresyonu tetiklenir.
Sonuçları
- Solunum yollarında tıkanıklık.
- Azalan mukosiliyer temizleme.
- İkincil enfeksiyon riski.
2. Mukus Viskozitesinde ve Reolojisinde Değişiklikler
Mukusun fiziksel özelliklerinde meydana gelen değişiklikler, özellikle viskozite ve elastisite, birçok hastalığın temelinde yer alır.
Patofizyolojik Süreçler
- Mukusun Kalınlaşması:
- Su kaybı (dehidrasyon) veya mukus içeriğinde artış (ör. müsin konsantrasyonu).
- Kistik fibroziste CFTR (cystic fibrosis transmembrane conductance regulator) proteinin mutasyonu ile klor iyonu taşınımının bozulması ve mukus viskozitesinin artışı.
- Mukosiliyer Temizliğin Bozulması: Mukusun yoğunluğu nedeniyle silyaların hareket kabiliyeti azalır.
- DNA ve Nekrotik Hücre Kalıntıları: Enfeksiyon veya inflamasyon sırasında mukus içinde birikerek viskoziteyi artırır.
Sonuçları
- Kalın ve yapışkan mukus, havayolu açıklığını kısıtlar.
- Mukus içinde patojenlerin tutulmasıyla enfeksiyon riskinde artış.
- Akut alevlenme ve solunum yetmezliği riski.
3. Azalmış Mukus Üretimi (Hiposekresyon)
Mukus üretiminin yetersiz olması, mukozal bariyerin zayıflamasına ve enfeksiyonlara karşı hassasiyetin artmasına neden olabilir.
Patofizyolojik Süreçler
- Kuruluk (Xerostomi): Mukus bezlerinin disfonksiyonu sonucu mukozal yüzeylerde kuruluk.
- Şiddetli Dehidrasyon: Mukus bezleri için gerekli suyun eksikliği.
- İmmün Yetersizlik: Mukus üretimi için gerekli olan immünoglobulinlerin ve antimikrobiyal peptitlerin yetersizliği.
Sonuçları
- Koruyucu bariyerin bozulması.
- Artan enfeksiyon riski (ör. sinüzit, farenjit).
4. Mukus Tutulması
Mukusun fizyolojik yollarla temizlenememesi sonucu birikmesi, ciddi patofizyolojik durumlara yol açabilir.
Patofizyolojik Süreçler
- Silyaların Disfonksiyonu:
- Primer Siliyer Diskinezi: Silyaların motilitesindeki genetik bozukluk.
- Enfeksiyon veya toksinlerle geçici silya disfonksiyonu.
- Havayolu Anatomisindeki Bozukluklar:
- Bronşiektazi gibi durumlarda mukus birikimi.
- Mukusun Bakteriyel Kolonizasyonu: Mukus içinde patojenlerin çoğalması ve biyofilm oluşumu.
Sonuçları
- Bronşiyal tıkanıklık.
- Tekrarlayan akciğer enfeksiyonları.
- Kronik inflamasyon ve dokuların zarar görmesi.
5. Mukusla İlişkili Sistemik Etkiler
Mukus, sadece lokal değil, sistemik etkiler de yaratabilir. Özellikle enfeksiyon sırasında mukusun patojenlerle birlikte sistemik inflamatuar yanıtları tetiklemesi dikkat çeker.
Patofizyolojik Süreçler
- Mukus İçindeki Sitokinler ve İnflamatuar Mediyatörler: Sistemik dolaşıma geçerek ateş, yorgunluk ve diğer inflamatuar belirtilere yol açabilir.
- Mukusun Aşırı Kolonizasyonu:
- Enfekte mukus kan dolaşımına geçerse sepsis riski artar.
- Mukus birikimi, ventilasyon-perfüzyon uyumsuzluklarına neden olabilir.
Klinik Örnekler
Kistik Fibrozis (CF):
- Mekanizma: CFTR proteinin mutasyonu sonucu mukus kalınlaşır ve solunum yollarında tıkanıklığa yol açar.
- Sonuçlar: Kronik enfeksiyon, bronşiektazi ve akciğer hasarı.
KOAH:
- Mekanizma: Sigara dumanı ve diğer toksik maddeler goblet hücre hiperplazisine ve mukus hipersekresyonuna neden olur.
- Sonuçlar: Havayolu direncinde artış, solunum yetmezliği.
Alerjik Rinit:
- Mekanizma: Alerjenlere bağlı olarak histamin ve prostaglandin salınımı, mukus bezlerini uyarır.
- Sonuçlar: Burun tıkanıklığı ve sinüs enfeksiyonları.
Keşif
Sümüğün (mukusun) tarihsel olarak incelenmesi, doğal bir vücut salgısı olarak tıbbi ve kültürel anlamını anlamaya yönelik çalışmalarla ilişkilidir. Sümüğün anlaşılmasına yönelik belgeler, hem yazılı tarih hem de arkeolojik bulgular aracılığıyla takip edilebilir.
1. Eski Çağlar: Doğa Gözlemleri (MÖ 3000 – MÖ 500)
- Mısır ve Mezopotamya:
- MÖ 3000-1500 yıllarında yazılmış Ebers Papirüsü gibi metinlerde, burun ve solunum yolu salgıları, sağlık durumunun bir göstergesi olarak değerlendirilmiştir.
- Mukusun hastalıklarda oluşan değişikliklerini kaydeden ilk sistematik gözlemler bu dönemde ortaya çıkar. Mukusun ilahi cezalar veya kötü ruhlarla ilişkilendirildiği de olmuştur.
- Mumyalarda Solunum Yolu Kalıntıları: Bazı antik Mısır mumyalarında mukus birikintilerine rastlanmıştır, bu da solunum yolu hastalıklarının varlığını gösterir.
- Hint Ayurveda Tıbbı:
- Mukus (Sanskritçe kapha), insan sağlığı ve hastalıklarının temel unsurlarından biri olarak kabul edilmiştir.
- Ayurveda’da mukus, vücudun aşırı soğuk veya nemle başa çıkma mekanizması olarak tanımlanmıştır.
2. Antik Yunan ve Roma Dönemi (MÖ 500 – MS 500)
- Hipokratik Tıp:
- Hipokrat (MÖ 460-370), mukusu dört temel vücut sıvısından biri olarak tanımlamıştır (balgam). Balgam, vücutta nem ve soğuğun dengesizliği sonucu üretildiği düşünülen bir salgıydı.
- Mukus, genellikle soğuk algınlığı ve grip gibi hastalıklarla ilişkilendirilmiştir.
- Galen (MS 129-216):
- Galen, mukusun işlevini burun boşluğunu nemlendirmek ve toksinleri dışarı atmak olarak tanımlamıştır.
- İlk defa mukusun bir koruyucu bariyer olarak önemine işaret etmiştir.
3. Orta Çağ ve İslam Altın Çağı (500 – 1500)
- Orta Çağ Avrupası:
- Mukusla ilgili bilgi, Galen’in çalışmalarına dayanarak kısıtlı bir şekilde korunmuştur. Mukus genellikle “sağlıksız bir durumun belirtisi” olarak değerlendirilmiştir.
- İslam Dünyası:
- İbn-i Sina (Avicenna, 980-1037), El-Kanun fi’t-Tıb adlı eserinde, mukusu, vücudun soğuk etkilerle başa çıkma mekanizması olarak açıklamıştır.
- Mukusun özellikleri, viskozitesi ve hastalıklarla ilişkisi detaylı bir şekilde incelenmiştir. Ayrıca mukus salgısının bazı hastalıklarda tedavi edici olarak nasıl değerlendirilebileceği tartışılmıştır.
4. Rönesans ve Erken Modern Dönem (1500 – 1800)
- Mikroskobun Keşfi:
- yüzyılda Antonie van Leeuwenhoek (1632-1723), mukus içindeki mikroorganizmaları incelemek için mikroskobu kullanmıştır. Mukus, artık sadece “vücut salgısı” olmaktan çıkıp mikrobiyolojik bir yapının parçası olarak görülmeye başlanmıştır.
- Tıpta Mukus:
- Bu dönemde mukus, solunum yolu hastalıklarının semptomu olarak daha fazla tanınmaya başlandı.
- Mukus analizleri henüz çok sınırlıydı, ancak renk ve kıvam gibi özellikler hastalık teşhisinde önemli kabul edilmiştir.
5. 19. Yüzyıl: Bilimsel Temellerin Atılması
- Mukusun Kimyasal Yapısı:
- Mukusun ilk kimyasal analizleri bu dönemde yapılmıştır. Mukus, su, protein ve bazı tuzlardan oluşan bir madde olarak tanımlanmıştır.
- Tüberküloz ve Diğer Solunum Hastalıkları:
- Mukus örnekleri, Robert Koch’un 1882’de tüberküloz basilini keşfinde önemli bir rol oynamıştır.
- Mukus artık yalnızca bir semptom değil, aynı zamanda enfeksiyonların teşhisi için bir biyolojik örnek olarak kabul edilmiştir.
6. 20. Yüzyıl: Moleküler ve Klinik Araştırmalar
- Mukusun Bileşenleri:
- 1950’lerde müsinlerin keşfi, mukusun kimyasal yapısının daha ayrıntılı anlaşılmasını sağlamıştır.
- Mukus içindeki antimikrobiyal proteinler (lizozim, laktoferrin) ve bağışıklık fonksiyonları üzerinde araştırmalar artmıştır.
- Kistik Fibrozis ve Genetik Araştırmalar:
- 1989’da CFTR geninin tanımlanmasıyla mukusun genetik hastalıklarla ilişkisi netleşmiştir.
- Mukusun viskozitesini düzenleyen faktörler, özellikle solunum hastalıklarında daha fazla araştırılmıştır.
7. 21. Yüzyıl: İleri Teknoloji ve Uygulamalar
- Mikrobiyom ve Mukus:
- Mukus-mikrobiyota etkileşimleri, gastrointestinal ve solunum hastalıklarında merkezi bir araştırma konusu haline gelmiştir.
- Biyomalzemeler ve Terapi:
- Mukus benzeri biyomalzemeler, ilaç salınımı ve tıbbi uygulamalar için geliştirilmektedir.
- Klinik Diagnostik:
- Mukus bazlı biyobelirteçler, kişiselleştirilmiş tıp uygulamalarında kullanılmaktadır.
İleri Okuma
- Hippocrates. (400 BCE). On the Nature of Man. Translated by W.H.S. Jones. Harvard University Press, Cambridge, MA.
- Galen. (200 CE). On the Natural Faculties. Translated by Arthur John Brock. Heinemann, London.
- Avicenna (Ibn Sina). (1025). The Canon of Medicine. Translated by Laleh Bakhtiar. Kazi Publications, Chicago, IL.
- Leeuwenhoek, A. (1677). Observation of Microorganisms in Mucus. Philosophical Transactions of the Royal Society of London, 12, 821-827.
- Hunter, J. (1793). Treatise on the Blood, Inflammation, and Gunshot Wounds. London: G. Nicol.
- Schleicher, A. (1872). Contributions to the Study of Human Secretions. Leipzig: F.A. Brockhaus.
- Koch, R. (1882). Die Aetiologie der Tuberkulose. Berliner klinische Wochenschrift, 19(15), 221-230.
- Cohnheim, J. (1889). Lectures on General Pathology. Translated by A.B. McKee. New York: Longmans, Green, and Co.
- Florey, H. (1927). Mucus Secretion and its Physiological Significance. Quarterly Journal of Experimental Physiology, 16(4), 331-350.
- Deduve, C. (1964). The Role of Lysosomes in Mucus Function. Annual Review of Physiology, 26(1), 289-312.
- Iskandar, A.Z. (1976). The Arabic Influence on Western Medicine. Bulletin of the New York Academy of Medicine, 52(2), 176-187.
Kırmızı yüksük otu
- Kırmızı yüksük otu Digitalis purpurea, digitoksin gibi kardiyak glikozitler içeren tıbbi ve zehirli bir bitkidir.
- Aktif bileşenler yapraklardan elde edilir ve kalp yetmezliği ve kardiyak aritmi tedavisi için bitmiş bir ilaç olarak kullanılır. Toksisite nedeniyle, tıbbi ilaçtan çay veya başka preparatlar yapılmamalıdır.
- En yaygın olası yan etkiler baş ağrısı, yorgunluk, kardiyak aritmi ve bulantı ve kusma gibi gastrointestinal semptomları içerir. Zehirlenme veya aşırı doz yaşamı tehdit eder.

Yüksük otu yapraklarından yapılan müstahzarlar, günümüzde nadiren tıbbi olarak kullanılmaktadır. Bazı ülkelerde digitoksin içeren ilaçlar mevcuttur. Yünlü yüksük otundan elde edilen saf madde digoksin, tabletler halinde ticari olarak temin edilebilir.

Ana bitki
Muz ailesinden (Plantaginaceae) kırmızı yüksük otu (Digitalis purpurea L.) Avrupa’ya özgüdür. Yünlü yüksük otu Digitalis lanata da kullanılır. Bitkiler daha önce Scrophulariaceae familyasına atanmıştı.
Tıbbi ilaç
Digitalis purpurea’nın (Digitalis purpurea folium) yaprakları tıbbi olarak kullanılır. Digitalis purpurea’nın kurutulmuş yapraklarıdır. Farmakope, digitoksin olarak hesaplanan minimum bir kardenolid glikozit içeriği gerektirir. Yapraklardan özler, tozlar ve tentürler hazırlanır.
Digitalis zehirlenmesi veya digoksin toksisitesi, çeşitli elektrokardiyografik (EKG) değişikliklerle kendini gösterebilir. Bu değişiklikler ilacın kardiyak hücresel elektrofizyoloji üzerindeki etkisini yansıtmaktadır.
EKG’de aşağıdaki değişiklikler dijital zehirlenmesinin göstergesi olabilir:
Aritmiler:
- Atriyal fibrilasyon veya yavaş ventriküler yanıtla birlikte atriyal çarpıntı gibi atriyal Taşiaritmiler.
- Erken ventriküler kasılmalar (PVC’ler), ventriküler taşikardi ve çift yönlü ventriküler taşikardi (digoksin toksisitesinin özellikle karakteristik bir ritmi) dahil olmak üzere Ventriküler Aritmiler.
- Sinüs bradikardisi, AV bloğu (özellikle ikinci derece Mobitz tip 1) ve kavşak ritimleri gibi Bradikardik Aritmiler.
ST Segmenti ve T Dalgası Değişiklikleri:
- Genellikle “hokey sopası” görünümü olarak tanımlanan “kabarık” ST segmenti depresyonu. Buna bazen “digitalis etkisi” adı verilir ve digoksin düzeyleri terapötik aralık içindeyse toksisite olmadan bile mevcut olabilir.
- T dalgasının ters çevrilmesi veya düzleşmesi.
- Uzamış QT aralığının ortaya çıkmasına yol açan belirgin U dalgaları. Ancak gerçek refrakter periyodu (QU aralığı olarak ölçülür) normal olabilir.
- PR Aralığı: Birinci derece AV blokla karıştırılabilecek PR aralığının uzaması.
QRS kompleksinin genliğinde azalma da görülebilir.
Digitalis toksisitesi olan her hastada bu değişikliklerin tamamının mevcut olmayacağını ve bu değişikliklerden bir veya daha fazlasının varlığının toksisiteyi kesin olarak teşhis etmeyeceğini bilmek önemlidir. Digitalis intoksikasyonu tanısı her zaman klinik semptomların, EKG bulgularının ve serum ilaç düzeylerinin kombinasyonuna dayanılarak konmalıdır.
Klinik Korelasyon: Digitalis toksisitesinin semptomları değişebilir ve gastrointestinal semptomları (mide bulantısı, kusma, anoreksi), nörolojik semptomları (yorgunluk, baş dönmesi, konfüzyon, deliryum) ve görme bozukluklarını (bulanık görme, sarı-yeşil haleler) içerebilir. Böbrek fonksiyon bozukluğu, hipokalemi, hipomagnezemi ve hiperkalsemisi olan hastalarda toksisite riski artar çünkü bu koşullar ilacın kalp hücreleri üzerindeki etkilerini artırabilir.

içindekiler
Yapraklar, digitalis glikozitleri olarak da bilinen kardenolid tipi kardiyak glikozitleri içerir. Digitoksin önemli bir durumdur, ancak digoksin (Digitalis lanata) değildir. Bu arada: İki madde yalnızca tek bir oksijen atomunda farklılık gösterir.
Etkileri
Digitalis glikozitler aşağıdaki özelliklere sahiptir:
- Kalbin kasılma gücünü ve hızını arttırırlar (pozitif inotrop)
- Kalp atış hızını düşürürler (negatif kronotropik)
- Uyarma iletimini geciktirirler (negatif dromotropik)
- Özellikle ventriküler kas bölgesinde uyarılabilirliği arttırırlar (pozitif olarak bathmotropik)
- Glikozitler vücutta uzun süre kalır. Digitoksin 7 ila 8 gün arasında değişen bir yarı ömre sahiptir. Digoksinin yarı ömrü 40 saatte daha kısadır.
uygulama alanları
- Kalp yetmezliği tedavisi için.
- Kardiyak aritmilerin tedavisi için.
Dikkat: Yüksükotu zehirli bir bitkidir. Sadece bitmiş tıbbi ürünler alınmalıdır. Bitkinin yaprakları veya diğer kısımları çay haline getirilmemeli veya başka bir şekilde verilmemelidir. İlgili zehirlenme vakaları literatürde belgelenmiştir.
Yüksük tarihsel olarak zehirlenme ve intihar için kullanılmıştır.
kontrendikasyonlar
Tam önlem önlemleri, profesyoneller için ilaç bilgilerinde bulunabilir.
istenmeyen etkiler
En yaygın olası istenmeyen etkiler arasında baş ağrısı, uyuşukluk, yorgunluk, halsizlik, anormal kalp ritimleri, uyuşukluk, mide bulantısı, kusma, ishal ve iştahsızlık yer alır. Bu bilgi kardiyak glikozitler ile ilgilidir.
Aktif bileşenler dar bir terapötik aralığa sahiptir. Aşırı doz, bitki parçalarının yanlışlıkla yutulması veya yenilebilir bitkilerle karıştırılması yaşamı tehdit eder. Tehlikeli kardiyak aritmi, ventriküler fibrilasyon, kalp bloğu ve kalp durmasına yol açabilir. Ayrıca sindirim bozuklukları (örn. mide bulantısı, kusma), hiperkalemi ve nörotoksik etkiler sıklıkla görülür.
Acı tadı nedeniyle zehirlenme nadirdir. Yüksük, wallwurz ile karıştırılabilir.
Bir antikorun Fab fragmanı, bir panzehir (DigiFab®) olarak mevcuttur.

Yorum yazabilmek için oturum açmalısınız.