Bilirubin
“Bilirubin” kelimesi Latince “bilis” (safra) ve “ruber” (kırmızı) kelimelerinden gelir. İlk olarak 19. yüzyılın başlarında İngilizce olarak kullanılmıştır.
Bilirubin, vücut kırmızı kan hücrelerinde bulunan bir bileşik olan hemi parçaladığında üretilen sarı-turuncu bir pigmenttir. Heme, kırmızı kan hücrelerine rengini veren bir proteindir. Kırmızı kan hücreleri öldüğünde, vücut tarafından geri dönüştürülürler. Kırmızı kan hücrelerindeki hem, bilirubine parçalanır.
Bilirubin suda çözünmez, bu nedenle kandaki bir protein olan albümine bağlanır. Bu bağlı bilirubine “dolaylı bilirubin” denir. Dolaylı bilirubin karaciğere ulaştığında, “direkt bilirubin” oluşturmak üzere glukuronik asit ile konjuge edilir. Direkt bilirubin suda çözünür ve safra ile atılabilir.
Bilirubin vücudun normal bir atık ürünüdür. Bununla birlikte, yüksek bilirubin seviyeleri sarılığa, cildin ve gözlerin sararmasına neden olabilir. Sarılık en çok yenidoğanlarda görülür, ancak yetişkinlerde de görülebilir.
Safrada bulunan kırmızımsı bir pigment olan bilirubin, omurgalıların metabolik döngüsünde önemli bir rol oynar. Öncelikle kırmızı kan hücrelerinde hemoglobinde bulunan kompleks bir molekül olan hemin katabolizmasından kaynaklanır. Vücuttaki toplam bilirubinin yaklaşık %85’i bu hemoglobinin parçalanma sürecinin bir sonucudur.

Bilirubin Metabolizması ve İşlevi
Bilirubin, vücudun normal kırmızı kan hücrelerini parçalama sürecinin bir yan ürünü olarak üretilir. Spesifik olarak, hemoglobinin bir bileşeni olan hemin parçalanmasından kaynaklanır. Bu süreç esas olarak karaciğerde gerçekleşir, ancak daha az ölçüde dalak, kemik iliği ve diğer dokularda da gerçekleşir.
Bilirubin üretildikten sonra serum albümine bağlı olarak karaciğere taşınır. Karaciğerde, suda çözünür olan konjuge bilirubini oluşturmak için glukuronik asit ile birleştirildiği konjugasyon adı verilen bir işlemden geçer. Konjuge bilirubin daha sonra safraya atılır ve sonuçta dışkı yoluyla vücuttan atılır.
Klinik Önem
Bilirubin düzeylerinin ölçümü, karaciğer fonksiyonu ve belirli hastalıkların varlığı hakkında yararlı bilgiler sağlayabildiği için tıbbi uygulamada yaygın olarak kullanılır. Örneğin, yüksek bilirubin seviyeleri (hiperbilirubinemi), hepatit veya siroz gibi bir karaciğer hastalığının veya hemolitik anemi gibi kırmızı kan hücrelerinin yıkımının artmasına neden olan durumların bir işareti olabilir.
Yenidoğan sarılığı, konjuge olmayan bilirubin düzeylerinin yükselmesi nedeniyle ciltte ve gözlerde sarı renk değişikliği ile karakterize, yenidoğanlarda yaygın olarak görülen bir durumdur. Bu genellikle kendi kendine düzelir, ancak ciddi vakalarda patolojik durumların bir işareti olabilir ve tıbbi tedavi gerektirebilir.
Bir Antioksidan Olarak Bilirubin
Son araştırmalar, bilirubinin bir antioksidan olarak potansiyel rolüne de işaret etti. In vitro çalışmalar, bilirubinin hücreleri oksidatif hasardan koruyabildiğini göstermiştir, bu da oksidatif stresle ilişkili hastalıklarda potansiyel bir koruyucu rol olduğunu düşündürmektedir.v
Laboratuvar

Tarih
Bilirubinin tarihi, tıp tarihi ile yakından bağlantılıdır. Eski Mısır’da doktorlar hastalıkları teşhis etmek için idrar rengini kullandılar. Sarı idrarın sağlık belirtisi, koyu renkli idrarın ise hastalık belirtisi olduğuna inanıyorlardı.
17. yüzyılda, İngiliz doktor Thomas Willis bilirubini ilk tanımlayan kişi oldu. Buna “safra kırmızısı” adını verdi ve karaciğerin bir ürünü olduğuna inandı.
18. yüzyılda Alman doktor Carl von Voit, bilirubinin heme’den üretildiğini gösterdi. Ayrıca bilirubinin safra ile atıldığını da gösterdi.
Bugün, bilirubin hala önemli bir teşhis aracıdır. Doktorlar sarılık ve diğer karaciğer hastalıklarını teşhis etmek için kandaki bilirubin seviyesini kullanır.
Kaynak:
- Stocker, R., Yamamoto, Y., McDonagh, A. F., Glazer, A. N., & Ames, B. N. (1987). Bilirubin is an antioxidant of possible physiological importance. Science, 235(4792), 1043-1046.
- Jansen, P. L., & Mulder, G. J. (1999). Molecular aspects of heme and bilirubin formation and the enzymic conversion of biliverdin to bilirubin. Seminars in liver disease.
- Rocha, M. S., Castro, R., Rivera, I., Kok, F., Fonseca, H., & Pinho, L. (2009). Unconjugated bilirubin and cholestasis are both required to produce oxidative stress in the liver. Free Radical Research, 43(12), 1256-1263.
descendent
1) inen; aşağı inen.
2) aynı kaynaktan doğan; aynı soydan gelen.
dēscensus
Latincedeki dēscendō (“inmek”) kelimesinin şimdiki zamandaki pasif halidir. Anlamları:
- aşağı inme, aşağı sarkma
- iniş, düşme
- iniş yolu
- bir organın normal yerine oranla aşağıya inmesi.
Sayılar Tekil Çoğul Hal / Cinsiyet Maskülen Feminen Nötr Maskülen Feminen Nötr nominatif dēscensus dēscensa dēscensum dēscensī dēscensae dēscensa genitif dēscensī dēscensae dēscensī dēscensōrum dēscensārum dēscensōrum datif dēscensō dēscensō dēscensīs akusatif dēscensum dēscensam dēscensum dēscensōs dēscensās dēscensa ablatif dēscensō dēscensā dēscensō dēscensīs vocatif dēscense dēscensa dēscensum dēscensī dēscensae dēscensa - Maldescensus (mal-descent) sorunlu iniş anlamına gelir.
Ostium pyloricum
Aşağı mide (kapıcı) ağzı anlamına gelir. (bkz: ostium) (bkz: pylorus-icum)
- Pilorik ostium, midenin pilor tarafından çevrelenen on iki parmak bağırsağına distal olarak açılmasıdır.

Pilorik ostium pilor ile çevrilidir. Bu, açıklığı kasılma ile kapatabilir; pilor gevşediğinde geçiş açılır.
lh
(bkz: luteotropes hormon)
Bursa omentalis
Bursa omentalis, periton boşluğunun (cavitas peritonealis) bir girintisidir (boşluk şeklindeki yer değiştirme alanı).
Anatomi
Omental bursa, küçük omentum ve midenin dorsalinde yer alır. Aort ve alt vena kava, omental bursanın arka yüzeyi boyunca uzanır. Pankreas altta yumru omentali olarak görünür. Omental bursanın solunda dalak, sağında ise karaciğer tarafından sınırlanmıştır.
Sınırlamalar
- Ön: karaciğerin kuadrat lobu, omentum küçük, mide, gastrokolik bağ
- Yanal: gastrosplenik bağ, dalak, frenikosplenik bağ
- Arka: sol böbrek ve adrenal bez, pankreas
- Alt: büyük omentum
- üstün: karaciğer
Cepler (girintiler)
Bursa 3 cep veya çıkıntı oluşturur:
- Üstün girinti: Bursanın kafatası çıkıntısı, burada omental bursa, alt vena kava ile yemek borusu arasında kayar. Burada diyaframın pars lumbalisi ile doğrudan bir ilişkisi vardır.
- Alt girinti: Bursanın kaudal cebi, mide ile enine kolon arasında yer alır. Burada omental bursa, transvers mezokolona kaudal olarak uzanır. Alt girintinin ön sınırı gastrokolik ligaman tarafından oluşturulur.
- Dalak girintisi: bursanın sol tarafında dalağa kadar uzanan çıkıntı. Ligamentum gastrosplenicum ve ligamentum splenorenale ile sınırlanmıştır.
Kıvrımlar (parça)
- Plika gastropankreatik: Midenin kardiyasından pankreasa doğru uzanan sol gastrik arter, omental bursada medyan düzlemde bir kat oluşturur. Bu plica gastropancreatica, bursa’yı sağ ön odası olan vestibulum bursae omentalis’ten ayırır.
- Plica hepatopancreatica: Bursanın arka duvarındaki bu kıvrım, ana hepatik arter tarafından kaldırılır.
Epiploik foramen
Omental bursaya tek doğal giriş, omental foramen olarak da bilinen epiploik foramen (Winslowi) yoluyladır. Foramenlerin sınırları:
- Dorsal: birincil periton (alt vena kavanın önünde)
- Ventral: hepatoduodenal bağ (küçük omentumun bir parçası)
- Kranial: Processus caudatus hepatis
- Kaudal: Pars superior duodeni
Karın Boşluğu
Karın boşluğu, göğüs boşluğu ile pelvik boşluk arasında yer alan büyük bir vücut boşluğudur. Mide, karaciğer, dalak, safra kesesi, böbrekler ve ince ve kalın bağırsakların çoğu dahil olmak üzere çeşitli organları içerir. Ayrıca birkaç kan damarı, sinir ve lenf düğümü içerir. Karın boşluğu periton adı verilen ince seröz bir zarla kaplıdır.
Büyük Kese
Karnın genel boşluğu veya periton olarak da bilinen büyük kese, periton boşluğunun en büyük kısmıdır. Karın boyunca uzanır ve karın organlarının çoğunu çevreler. Mide, karaciğer ve dalağı içeren suprakolik bir bölmeye ve ince ve kalın bağırsakları içeren infrakolik bir bölmeye ayrılır.
Küçük Kesecik
Küçük kese veya omental bursa, mide ve karaciğerin arkasında bulunan periton boşluğunun daha küçük bir parçasıdır. Büyük keseden, peritonun iki kıvrımı olan küçük ve büyük omentum ile ayrılır. Küçük kese, sıvıların ve enfeksiyonların toplanması için bir alan görevi görür.
Omental Foramen
Winslow forameni olarak da bilinen omental foramen, büyük ve küçük kese arasındaki iletişim kanalıdır. Küçük omentumun serbest kenarının posteriorunda yer alır. Omental foramen, sıvıların ve enfeksiyonların iki kese arasında geçişine izin verir. Foramen tıkanırsa, Winslow fıtığı forameni olarak bilinen tıbbi bir acil duruma yol açabilir.
Keşif
Antik Çağ’da, özellikle Hipokratik külliyat ve Aristotelesçi biyoloji çerçevesinde, karın boşluğu organlarının genel düzeni üzerine belirli sezgiler mevcuttu; ancak bu dönemde anatomi büyük ölçüde hayvan disseksiyonlarına ve yüzeysel gözlemlere dayanıyordu. Mide, karaciğer ve bağırsaklar arasındaki ilişkiler betimlenmiş olsa da, bu yapıların arkasında yer alan potansiyel boşlukların sistematik olarak fark edilmesi mümkün değildi. Galenos’un çalışmaları, Roma İmparatorluğu döneminde anatomik bilgiyi uzun süre belirleyen ana kaynak oldu. Galenos, peritonun organları saran bir zar olduğunu açıkça tanımlamıştı; ancak onun modelinde peritoneal boşluk, homojen ve tek bir alan gibi düşünülüyordu. Midenin arkasında, omentumlarla ilişkili ayrı bir “arka boşluk” fikri henüz netlik kazanmamıştı.
Orta Çağ boyunca, özellikle İslam dünyasında yapılan çeviri ve yorum çalışmaları, Galenik anatomiyi korudu ve zenginleştirdi. İbn Sina gibi hekimler, karın organlarının topografisini ayrıntılı biçimde tartıştılar; fakat disseksiyonun sınırlı olması, bursa omentalis gibi ince mekânsal ayrımların fark edilmesini yine engelledi. Bu dönemde bilgi, daha çok metinler arası yorum ve klinik gözlemler üzerinden ilerliyordu.
Gerçek kırılma, Rönesans ile birlikte insan disseksiyonunun yeniden merkezî bir yöntem hâline gelmesiyle ortaya çıktı. Andreas Vesalius, 16. yüzyılda yayımladığı ayrıntılı anatomik tasvirlerle, peritonun ve omentumların karmaşık düzenini ilk kez görsel ve sistematik bir bütünlük içinde sundu. Vesalius’un çizimleri, midenin önünde ve arkasında yer alan peritoneal yapılar arasındaki farklılıkları belirginleştirdi. Her ne kadar “bursa omentalis” terimini bugünkü anlamıyla kullanmamış olsa da, onun çalışmaları, midenin arkasında farklı bir boşluk bulunduğu fikrini açık biçimde görünür kıldı.
- yüzyıla gelindiğinde, anatomik ayrıntılara yönelik ilgi daha da yoğunlaştı. Bu dönemde anatomistler, omentum majus ve omentum minus arasındaki ilişkileri daha dikkatle incelemeye başladılar. Özellikle foramen epiploicum’un tanımlanması, bursa omentalis kavramının gelişiminde kritik bir dönemeçti. Bu açıklığın fark edilmesi, karın boşluğunun aslında tek bir hacimden ibaret olmadığı, aksine bölümlenmiş ve birbirleriyle belirli geçitler aracılığıyla bağlantılı alanlardan oluştuğu düşüncesini güçlendirdi. Artık bursa omentalis, peritoneal boşluğun “arka cebi” olarak, daha net bir mekânsal kimlik kazanmaya başlamıştı.
- ve 19. yüzyıllar, anatomik terminolojinin standartlaşması ve mikroskobik düşüncenin yükselişiyle karakterize edilir. Bu dönemde bursa omentalis, yalnızca betimleyici bir yapı olmaktan çıkıp, fonksiyonel ve klinik bağlamda da tartışılmaya başlandı. Cerrahi girişimlerin artması, özellikle mide ve pankreas patolojileri sırasında bu boşluğun önemini görünür kıldı. Anatomistler, bursa omentalis’in pankreasın ön yüzüyle olan yakın ilişkisini vurgulayarak, bu alanın patolojik sıvı birikimleri ve enfeksiyonların yayılımı açısından taşıdığı önemi ortaya koydular.
- yüzyıl, radyolojik görüntüleme yöntemlerinin ve modern cerrahinin gelişimiyle, bursa omentalis anlayışında yeni bir evre başlattı. Kontrastlı radyografiler, daha sonra ultrasonografi, bilgisayarlı tomografi ve manyetik rezonans görüntüleme, bu boşluğun canlı bir organizmada nasıl şekillendiğini ve patolojik durumlarda nasıl değiştiğini gözler önüne serdi. Bursa omentalis artık yalnızca disseksiyon masasının bir ürünü değil, dinamik bir anatomik alan olarak algılanıyordu. Özellikle akut pankreatit, peritoneal sıvı koleksiyonları ve tümöral yayılımlar bağlamında bu alanın klinik önemi derinlemesine analiz edildi.
Günümüzde bursa omentalis, klasik anatomik tanımın ötesinde, gelişimsel, fonksiyonel ve klinik perspektiflerin kesişim noktasında ele alınmaktadır. Embriyolojik çalışmalar, bu boşluğun peritoneal kıvrımların karmaşık dönüşümleri sonucu nasıl oluştuğunu ayrıntılı biçimde açıklamaktadır. Minimal invaziv cerrahi ve laparoskopik yaklaşımlar, bursa omentalis’e doğrudan erişimi mümkün kılarak, bu alanın üç boyutlu anatomisinin cerrahlar tarafından “yaşayarak” öğrenilmesini sağlamıştır. Aynı zamanda modern görüntüleme teknikleri, bursa omentalis’in bireyler arası varyasyonlarını ve patolojik süreçlerdeki rolünü daha önce mümkün olmayan bir hassasiyetle ortaya koymaktadır.
İleri Okuma
- Hippocrates (yaklaşık MÖ 400). On the Nature of Man. Corpus Hippocraticum, Antik Yunan el yazmaları, çeşitli modern edisyonlar.
- Aristotle (yaklaşık MÖ 350). Historia Animalium. Antik Yunan biyoloji metinleri, klasik filolojik baskılar.
- Galen (yaklaşık MS 170). De Anatomicis Administrationibus. Roma dönemi anatomi yazmaları, Orta Çağ Latin ve Arapça çevirileri.
- Avicenna (İbn Sina) (1025). Al-Qanun fi’l-Tibb. Orta Çağ İslam tıbbı ansiklopedileri, Latince baskılar.
- Mondino de Luzzi (1316). Anathomia. Bologna, erken insan disseksiyonlarına dayalı anatomi metni.
- Vesalius, A. (1543). De humani corporis fabrica libri septem. Basel, Oporinus.
- Falloppio, G. (1561). Observationes Anatomicae. Venedik.
- Eustachius, B. (1564). Tabulae Anatomicae. Roma.
- Winslow, J.-B. (1732). Exposition anatomique de la structure du corps humain. Paris.
- Haller, A. von (1765). Elementa Physiologiae Corporis Humani. Lausanne.
- Meckel, J. F. (1815). Handbuch der menschlichen Anatomie. Halle.
- Gray, H. (1858). Anatomy: Descriptive and Surgical. London.
- Toldt, C. (1879). Anatomischer Atlas für Studierende und Ärzte. Wien.
- Testut, L. (1894). Traité d’anatomie humaine. Paris.
- Cunningham, D. J. (1903). Textbook of Anatomy. Edinburgh.
- Treves, F. (1909). The Anatomy of the Intestinal Canal and Peritoneum. London.
- Gray, H., Lewis, W. H. (1918). Gray’s Anatomy (20th edition). Philadelphia.
- Netter, F. H. (1957). Atlas of Human Anatomy. New York.
- Anson, B. J., McVay, C. B. (1960). Surgical Anatomy. Philadelphia.
- Skandalakis, J. E., Gray, S. W., Ricketts, R. (1984). Embryology for Surgeons. Baltimore.
- Moore, K. L., Persaud, T. V. N. (1993). The Developing Human: Clinically Oriented Embryology. Philadelphia.
- Rosse, C., Gaddum-Rosse, P. (1997). Hollinshead’s Textbook of Anatomy. Philadelphia.
- Balthazar, E. J. (2002). Complications of acute pancreatitis: Clinical and CT evaluation. Radiologic Clinics of North America, 40(6), 1211–1227.
- Mortelé, K. J., Banks, P. A. (2005). Imaging of acute pancreatitis and its complications. Radiologic Clinics of North America, 43(5), 847–862.
- Standring, S. (2008). Gray’s Anatomy: The Anatomical Basis of Clinical Practice (40th edition). London.
luteotropes hormon
sarıya yönelmiş hormon. (bkz: luteus) (bkz: trop) (bkz: hormon)
Ampulla hepatopancreatica
Ampulla of Vater
Tanım ve Anatomi
- Ampulla hepatopancreatica, ortak safra kanalının (ductus choledochus) ve pankreas kanalının (ductus pancreaticus) genişlemiş terminal segmentidir.
- Karaciğer ve pankreasın ekzokrin sindirim salgıları için ortak terminal segment olarak görev yapar.
- Ampulla, safra ve pankreas suyunun duodenuma akışını düzenleyen ve bağırsak içeriğinin geri akışını önleyen düz kas halkası olan Musculus sphincter Oddi ile çevrilidir.
Lokalizasyon
- Ampulla, bağırsak lümeninden görülebilen belirgin bir yapı olan papilla duodeni major (majör duodenal papilla) üzerinden duodenuma açılır.
- Papilla duodeni major, embriyolojik gelişim sırasında ön bağırsak ile orta bağırsak arasındaki geçişi işaretler.
Klinik Önemi
Tıkanma:
- Nedenler:
- Safra taşları: Ampulla veya ortak safra kanalında yerleşmiştir.
- Tümörler: Ampulla’yı tıkayan kötü huylu veya iyi huylu büyümeler.
- Striktürler: Yara izi veya iltihap nedeniyle daralma.
- Sonuçlar:
- Safra tıkanıklığı: Safra birikmesi nedeniyle sarılığa yol açar. –
- Pankreatit: Tıkanıklık pankreas suyunun dışarı akışını engeller, pankreas içinde enzim aktivasyonuna ve doku iltihabına neden olur.
- Kolanjit: Durgun safra nedeniyle safra kanallarının enfeksiyonu.
Tanısal ve Terapötik Erişim:
- Endoskopik Retrograd Kolanjiyopankreatografi (ERCP): Ampulladaki tıkanıklıkları (taş çıkarma veya stent yerleştirme gibi) görüntülemek ve tedavi etmek için kullanılır.
- Sfinkterotomi: Sfinkter kasını kesip tıkanıklığı gidermek için yapılan bir işlem.
- Görüntüleme: Ultrason, MRI veya BT tıkanıklığın nedenini belirlemeye yardımcı olabilir.
İlişkili Bozukluklar:
- Oddi Sfinkter Disfonksiyonu: Sfinkterin disfonksiyonel gevşemesi veya spazmı aralıklı safra veya pankreas kanalı tıkanıklığına yol açar.
- Ampuller Karsinom: Ampulla hepatopancreatica’dan kaynaklanan nadir bir kanser.
Keşif
Erken Anatomik Tanımlamalar
- Giovanni Battista Morgagni (1682–1771): Postmortem diseksiyonlar sırasında papilla duodeni major ve safra ve pankreas sistemleriyle ilişkisine dair ilk gözlemleri yaptı.
- Abraham Vater (1684–1751): Ampulla hepatopancreatica’nın ilk detaylı tanımı 1720’de yapıldı. Kendisinden sonra Ampulla of Vater olarak adlandırılan bu organın safra ve pankreas kanallarının duodenuma birleşme noktası olarak rolünü belirledi.
İşlevsel Anlayıştaki Gelişmeler
- 19. Yüzyıl – Claude Bernard (1813–1878): Safra ve pankreas salgılarının sindirimdeki fizyolojik önemini gösterdi. Ampullanın rolünü bu salgıların duodenuma düzenlenmesiyle ilişkilendirdi.
- 19. Yüzyıl – Oddi Sfinkteri (1887): Ruggero Oddi, ampullayı çevreleyen, safra ve pankreas suyunun akışını düzenleyen ve duodenal reflüyü önleyen kaslı sfinkteri tanımladı. Ampulla üzerinde işlevsel kontrol kavramını tanıttı.
Klinik Gelişmeler
20. Yüzyıl – Patolojinin Tanınması:
- 1900’lerin başı: Safra kesesi taşları ve tümörler ampuller tıkanıklığın yaygın nedenleri olarak tanımlandı.
- 1925: Ampuller tıkanıklık ile akut pankreatit arasında bağlantı kuruldu.
Endoskopik Retrograd Kolanjiyopankreatografi (ERCP) – 1968:
- McCune ve arkadaşları tarafından geliştirilen, ampuller ve safra tıkanıklıklarını görselleştirmek ve tedavi etmek için invaziv olmayan bir yöntem.
- Ampulla ile ilişkili bozuklukların tanı ve tedavisinde devrim yarattı.
Sfinkterotomi – 1970’ler:
- ERCP sırasında tıkanıklıkları gidermek için Oddi sfinkterini kesmek için kullanılan teknik.
Modern Gelişmeler
1990’lar–2000’ler – Gelişmiş Görüntüleme:
- Ampuller ve safra yolları patolojilerinin invaziv olmayan tanısı için MRI kolanjiyopankreatografi (MRCP) ve endoskopik ultrason (EUS) kullanımı.
- Ampuller tümörleri ve darlıkları hakkında daha iyi bir anlayış.
Ampuller Kanserinin Moleküler Çalışmaları:
- 20. yüzyılın sonu ve 21. yüzyılın başı: Ampuller karsinomu üzerine yapılan genomik çalışmalar, sınıflandırmanın iyileştirilmesine ve kişiselleştirilmiş tedavi yaklaşımlarına yol açtı.
Ortaya Çıkan Tedaviler (2000’ler–Günümüz):
- Ampuller rezeksiyon için minimal invaziv cerrahi tekniklerinin geliştirilmesi.
- Ampuller tıkanıklıklarının uzun vadeli yönetimi için stent teknolojilerindeki gelişmeler.
İleri Okuma
- Vater, A. (1720). Dissertatio anatomica de ductu chylifero cum bilifero universim communicante. Halle: Typis Orphanotrophei.
- Oddi, R. (1887). Di una speciale disposizione a sfintere allo sbocco del coledoco. Bollettino delle Scienze Mediche, 9, 593–602.
- Bernard, C. (1856). Leçons sur les propriétés physiologiques et les altérations pathologiques des liquides de l’organisme. Paris: Baillière.
- McCune, W. S., Shorb, P. E., & Moscovitz, H. (1968). Endoscopic Cannulation of the Ampulla of Vater: A Preliminary Report. Annals of Surgery, 167(5), 752–756.
- Cotton, P. B., & Williams, C. B. (1972). Cannulation of the Papilla of Vater via Endoscopy: A Preliminary Report. Gut, 13(11), 1014–1023.
- Cotton, P. B. (1980). Endoscopic Sphincterotomy and Gallstone Management. The American Journal of Surgery, 139(1), 106–112.
- Norton, I. D., & Petersen, B. T. (2002). The Role of Endoscopic Ultrasound in the Management of Ampullary Lesions. Gastrointestinal Endoscopy Clinics of North America, 12(4), 739–754.
- Matsubayashi, H., et al. (2011). Molecular Pathogenesis of Ampullary Cancer. International Journal of Cancer, 128(1), 142–151.
- Dumonceau, J. M., et al. (2012). European Society of Gastrointestinal Endoscopy (ESGE) Guideline: Endoscopic Papillectomy. Endoscopy, 44(6), 586–598.
- Fritz, S., et al. (2013). Clinicopathological and Molecular Subtypes of Ampullary Cancer: Significance for Personalized Treatment. BMC Cancer, 13, 1–9.
ampulla
Latincede amphora (‘dar boyunlu vazo şeklinde süs, kelimenin tam anlamıyla iki kulplu ibrik’)+ –la—>.;kanal şeklindeki bir organ veya ortası genişlemiş bir anatomik bölüm;
ampuller; herhangi bir organ veya oluşumun ampulla kısmı ile ilgili; ampulla bölümüne ait;
ampullat; ampul’e benzeyen; ampul şeklinde.
