camp

-ingilizcede; cyclic amp .yani devirli adenosinmonophosphat
-nükleotid guruba ait olan kimyasal bir gruptur.
-bir çok etki yeri olan hormon veya madde alışverişinde sinyal maddesi olarak görev yapar.

Düz kas hücreleri

  • Musculus levis veya Musculus non-striatus:
    • Musculus* Latince’de “kas” anlamına gelir.
    • Levis* “pürüzsüz” veya “hafif” anlamına gelir ve düz kasın çizgili olmayan görünümünü vurgular.
    • Non-striatus* doğrudan “çizgili olmayan” anlamına gelir ve iskelet ve kalp kasında görülen düzenli çizgilerin eksikliğini vurgular.
  • Textus muscularis levis**:
    • Textus* “doku” anlamına gelir ve bu terim “düz kas dokusu” anlamına gelir.

Bu terimler, iskelet (musculus striatus) ve kalp (musculus cardiacus) kasının gözle görülür şekilde çizgili (çizgili) görünümünün aksine, bu kas türünün mikroskop altındaki pürüzsüz görünümünü yansıtır.

Düz kaslar, yapısal organizasyonları ve kasılma mekanizmaları açısından çizgili kaslardan (iskelet ve kalp kasları gibi) temelde farklılık gösterir. Çizgili kasların organize sarkomerik yapısının aksine, düz kaslar, çeşitli organ sistemlerindeki (örneğin kan damarları, gastrointestinal sistem) rolleri için ideal olan geniş bir uzunluk aralığında gerginliği korumalarına izin veren daha düzensiz bir kasılma filamentleri düzenlemesine sahiptir.

Düz Kasların Yapısal Bileşenleri

Aktin ve Miyozin Filamentleri**:

  • Düz kas hücreleri aktin ve miyozin içerir, ancak çizgili kasın aksine, bu filamentler düzenli, çizgili bir düzende düzenlenmemiştir. Bunun yerine, hücre boyunca çapraz bir şekilde düzenlenirler.
  • Düz kaslardaki aktin filamentleri iskelet kasındakilerden daha uzundur ve sitoplazma boyunca dağılmış yoğun cisimlere bağlanır. Bu yoğun cisimler, iskelet kasında bulunan Z-disklerine benzer şekilde işlev görür ve aktin filamentleri için sabitleme noktaları olarak hizmet eder.

Ara Filamentler (Desmin)**:

  • Düz kaslar ayrıca hücrelerin yapısal bütünlüğüne katkıda bulunan, esas olarak desminden yapılmış ara filamentler içerir. Desmin filamentleri, yoğun cisimleri birbirine bağlayan ve düz kas hücresi boyunca kuvvetin iletilmesine yardımcı olan destekleyici bir ağ oluşturur.
  • Bu yapısal ağ, aktin ve miyozin etkileşime girdiğinde, ortaya çıkan kasılmanın hücre boyunca eşit olarak dağılmasını sağlayarak, organize sarkomerlerin olmamasına rağmen kasın koordineli bir şekilde kasılmasına izin verir.

Yoğun Gövdeler**:

  • Yoğun cisimler, düz kas hücrelerinde aktin filamentlerini ve ara filamentleri tutturan ve hücre içinde kuvvet aktarımı için odak noktaları olarak hizmet eden özel yapılardır. Çizgili kastaki Z-disklerine benzerler ancak sitoplazma boyunca ve hücre zarı boyunca dağılmışlardır.
  • Aktin ve miyozin kasılma sırasında etkileşime girdiğinde, yoğun cisimler üretilen kuvvetin hücre boyunca iletilmesine yardımcı olarak tüm kas hücresinin kısalmasını sağlar. Bu yoğun gövdelere bağlı ara filamentler yapısal destek sağlar ve kasılma kuvvetinin hücre boyunca etkili bir şekilde iletilmesini sağlar.

Aktin Filament Demetleri**:

  • Düz kas hücrelerinde aktin, aktin stres lifleri olarak bilinen yapılar halinde paketlenir. Bu demetler, çizgili kasta olduğu gibi paralel olarak düzenlenmez, bunun yerine birden fazla yönde kuvvet üretmeye yardımcı olan bir ağ oluşturur. Bu tür demetlerde yaklaşık 13 veya 14 aktin filamenti bulunabilir ve kasılma sırasında genel gerilim oluşumuna katkıda bulunur.

Düz Kas Kasılmasının Aktivasyonu

Düz kas kasılması, kalsiyum iyonlarına (Ca²⁺) ve çeşitli düzenleyici proteinlere bağlı bir dizi moleküler olay tarafından düzenlenir ve kasılma mekanizmasının aktivasyonuna yol açar. Aşağıdakiler düz kas kasılmasında rol oynayan temel aktive edici faktörlerdir:

Kalsiyum-Kalmodulin Kompleksi (Ca²⁺-Kalmodulin)

    • Kalsiyum iyonları düz kas kasılmasının başlatılmasında merkezi bir rol oynar. Düz kas hücreleri uyarıldığında (örneğin nörotransmitterler veya hormonlar tarafından), kalsiyum kanalları açılır ve Ca²⁺’nın hücre dışı boşluktan veya sarkoplazmik retikulumdan sitoplazmaya girmesine izin verir.
    • Hücre içi Ca²⁺ artışı bir kalsiyum-kalmodulin kompleksinin oluşmasına yol açar. Kalmodulin, Ca²⁺’ye bağlandıktan sonra konformasyonunu değiştiren ve kasılma sürecine dahil olan diğer proteinlerle etkileşime girmesini sağlayan bir kalsiyum bağlayıcı proteindir.

    Miyozin Hafif Zincir Kinaz (MLCK)

      • Ca²⁺-kalmodulin kompleksi, düz kas kasılmasında önemli bir enzim olan miyozin hafif zincir kinazı (MLCK) aktive eder.
      • MLCK, miyozinin aktin ile etkileşimi için gerekli olan miyozinin düzenleyici hafif zincirlerini fosforile eder. Bu fosforilasyon miyozin ATPaz aktivitesini artırarak miyozin başlarının aktine bağlanmasını ve kas kasılmasını sağlayan çapraz köprü döngüsünü gerçekleştirmesini sağlar.
      • Miyozin hafif zincirinin MLCK tarafından fosforilasyonu, düz kas kasılmasını troponin ve tropomiyozinin daha merkezi bir rol oynadığı çizgili kaslardan ayıran kritik bir düzenleyici adımdır.

      Kaldesmon

      • Caldesmon, aktin ve tropomiyozine bağlanan düzenleyici bir proteindir ve düz kas hücrelerinde aktin ve miyozin arasındaki etkileşimin modüle edilmesinde rol oynar.
      • Fosforile edilmemiş durumunda, caldesmon aktin ve miyozin arasındaki etkileşimi inhibe eder, böylece miyozinin aktine bağlanma yeteneğini azaltır ve kasılmayı yavaşlatır.
      • Ca²⁺-kalmodulin seviyeleri arttığında, kaldesmon fosforile olur, bu da inhibitör etkisini azaltır ve aktin ile miyozin arasında daha aktif çapraz köprü oluşumuna izin verir.
      • Böylece, caldesmon düz kas kasılmasının bir modülatörü olarak işlev görür ve hücre içi kalsiyum konsantrasyonuna bağlı olarak aktin ve miyozin arasındaki etkileşime ince ayar yapar.

      Aktivasyon Yolunun Özeti

      1. Hücre içi Ca²⁺ artışı → Ca²⁺-kalmodulin kompleksinin oluşumu.
      2. Ca²⁺-kalmodulin ile MLCK aktivasyonu → Miyozin hafif zincirlerinin fosforilasyonu.
      3. Fosforillenmiş miyozin aktin filamentleri ile etkileşime girer → Çapraz köprü döngüsü ve kasılma.
      4. Kaldesmonun fosforilasyonu, aktin-miyozin etkileşimi üzerindeki inhibisyonu azaltarak kasılmayı kolaylaştırır.
      Keşif

      Düz kasın hikayesi, antik anatomik çalışmalardan modern moleküler biyolojiye kadar yüzyılları kapsayan bilimsel anlayışın gelişen doğasının bir kanıtıdır. Görünür hareketleri ve lokomosyondaki rolü nedeniyle erken dönemde dikkat çeken iskelet kasının aksine, düz kas arka planda kalmış ve vücutta sessizce temel işlevleri yerine getirmiştir. Düz kas anlayışımızdaki dönüm noktaları, yeni teknolojiler, değişen bakış açıları ve bu dokunun gizli inceliklerinin kademeli olarak ortaya çıkarılması arasındaki büyüleyici etkileşimi ortaya koymaktadır.

      Erken Dönem Gözlemler: Antik Çağ’dan Rönesans’a (Antik Yunan – 1600’ler)

      Kas dokusu kavramı eski uygarlıklara, özellikle de insan ve hayvan diseksiyonları üzerine yaptığı çalışmalarda kasların anatomisini tanımlayan Galen (MS 2. yüzyıl) gibi Yunan hekimlerin yazılarına dayanmaktadır. Ancak, farklı kas dokusu türleri arasında ayrım yapmamıştır. Açıklamaları, hareketteki rolü açık ve gözlemlenebilir olan daha belirgin, çizgili kaslara odaklanmıştır.

      Rönesans’a kadar, 16. yüzyılda Andreas Vesalius tarafından yapılanlar da dahil olmak üzere, daha ayrıntılı anatomik çalışmalar eski kavramlara meydan okumaya başladı. Vesalius, ayrıntılı diseksiyonlar yoluyla kas anatomisini anlamak için zemin hazırladı, ancak düz kas, iç organların duvarları içinde daha derin, daha az göze çarpan doğası nedeniyle zor kaldı.

      Mikroskobun Şafağı: Leeuwenhoek ve Malpighi (1600’ler)

      Mikroskobun 17. yüzyılda Antonie van Leeuwenhoek ve Marcello Malpighi gibi öncüler tarafından icat edilmesi biyolojiyi dönüştürmüştür. İtalyan bir anatomist olan Malpighi, kılcal damarların ve kan damarlarının karmaşık yapıları da dahil olmak üzere çeşitli doku ve organların yapısını incelemek için mikroskoplar kullandı. Çalışmaları, kan damarlarının duvarlarında, iskelet dokularında incelediği çizgili kaslara benzemeyen farklı bir kas türünün varlığına işaret ediyordu.

      Leeuwenhoek, mikroskobik gözlemlerinde çeşitli dokulardaki kas liflerini tanımladı. Kas liflerinin görünümündeki farklılıklara dikkat çekti, ancak düz ve çizgili kaslar arasında temel bir ayrım olduğu henüz net değildi.

      Düz Kasın Benzersiz Olarak Tanınması: 19. Yüzyıl Keşifleri

      Bilim insanları hücresel yapıları daha ayrıntılı incelemek için gelişmiş mikroskopi tekniklerini kullandıkça, 19. yüzyıl histoloji ve doku sınıflandırmasında önemli ilerlemelere sahne oldu. Friedrich Henle ve Albert von Kölliker gibi Alman bilim insanları, düz kas da dahil olmak üzere dokuların diğer kas türlerinden farklı olarak sınıflandırılmasında kritik roller oynadı.

      Anatomi ve histolojiye yaptığı katkılarla tanınan Henle, kan damarlarının duvarlarında düz kasın varlığını tanımladı ve damar tonusunun düzenlenmesindeki rolünü belirledi. Kölliker’in çalışmaları kas dokularının anlaşılmasını daha da geliştirdi. Düz kası, iğ şeklindeki hücrelerine ve iskelet ve kalp kaslarının ayırt edici özelliği olan görünür çizgilerin eksikliğine dayanarak çizgili kastan ayırdı. Bu, düz kası kendi yapısı ve işlevi olan benzersiz bir kas dokusu türü olarak belirlediği için çok önemli bir dönüm noktasıydı.

      İşlevi Anlamak: 20. Yüzyılın Başlarında Fizyolojiye İlişkin Anlayışlar

      Düz kasın benzersiz bir doku olarak tanımlanmasıyla birlikte, odak noktası işlevini anlamaya doğru kaymıştır. 20. yüzyılın başları, özellikle istemsiz fonksiyonları kontrol eden otonom sinir sistemi ile ilişkili olarak düz kas fizyolojisi üzerine yapılan çalışmalarla damgasını vurmuştur.

      Amerikalı bir fizyolog olan Walter Cannon bu alanda önemli katkılarda bulunmuştur. “Savaş ya da kaç” tepkisi üzerine yaptığı araştırmalar, otonom sinir sisteminin strese yanıt olarak düz kasların kasılmasını ve gevşemesini nasıl kontrol ettiğini, kan akışı ve sindirim gibi süreçleri nasıl etkilediğini ortaya koymuştur. Bu çalışma, düz kasın hem iç hem de dış uyaranlara yanıt vererek homeostazın korunmasındaki rolünü vurguladı.

      “Tonus” veya tonik kasılma kavramı bu dönemde ortaya çıkmış ve düz kasın uzun süreler boyunca kısmi kasılma durumunu sürdürme yeteneğini vurgulamıştır. Bu özellik, kan basıncını düzenlemesi gereken kan damarları ve yiyecekleri sindirim sistemi boyunca hareket ettirmek için sürekli kasılmalar gerektiren gastrointestinal sistem gibi organların işleyişi için çok önemlidir.

      Biyokimyasal Atılımlar: Aktin ve Miyozinin Keşfi (1940’lar-1960’lar)

      1. yüzyılın ortaları, kas kasılmasının altında yatan moleküler mekanizmaların anlaşılmasında çığır açtı. İskelet kasındaki aktin ve miyozinin keşfine dayanarak, araştırmacılar bu proteinlerin düz kasta nasıl işlev gördüğünü keşfetmeye başladılar.

      1940’larda ve 1950’lerde yapılan çalışmalar, düz kasın da kasılma için aktin ve miyozine dayandığını, ancak önemli bir farkla: bu proteinlerin organizasyonunun daha az düzenli olduğunu ve düz kasın birden fazla yönde kuvvet üretmesine izin verdiğini ortaya koydu. Çizgili kasın düzenli sarkomerlerinin aksine, düz kasın aktin ve miyozin filamentleri çapraz bir şekilde düzenlenerek kasın geniş bir uzunluk aralığında kasılmasını ve gerginliğini korumasını sağlar.

      Bu dönemde kalsiyumun kas kasılmasındaki rolü de keşfedilmiştir. Kalsiyum iyonunun (Ca²⁺) hem çizgili hem de düz kaslarda kasılmaların tetiklenmesinde çok önemli olduğu bulunmuştur. Bununla birlikte, düz kasta kalsiyum, çizgili kasta görülen troponin-tropomiyozin sisteminden ziyade, protein kalmodulin ve miyozin hafif zincir kinaz (MLCK) adı verilen bir enzimi içeren farklı bir mekanizma aracılığıyla işlev görür. Bu keşifler, düz kas işlevini yöneten benzersiz düzenleyici yolların anlaşılması için temel oluşturdu.

      Modern Dönem: Moleküler ve Klinik Anlayışlar (1970’ler-Günümüz)

      1970’ler ve sonrası moleküler biyoloji çağına damgasını vurdu ve düz kasları kontrol eden sinyal yolları ve düzenleyici mekanizmalar hakkında daha derin bilgiler sağladı. Araştırmacılar, düz kas hücrelerinde aktin ve miyozin arasındaki etkileşimi modüle eden kaldesmon ve kalponin gibi proteinlerin rollerini ortaya çıkardı. Bu keşifler, çeşitli fizyolojik taleplere yanıt olarak düz kas kasılmasının nasıl ince ayarlandığına dair daha incelikli bir anlayış sağladı.

      Bu dönemde bilim insanları düz kas fonksiyonunu hedef alan farmakolojik ajanlar da geliştirdi. Düz kas hücrelerine kalsiyum akışını etkileyen kalsiyum kanal blokerleri gibi ilaçlar, kan damarlarındaki düz kasları gevşeterek hipertansiyon ve anjin gibi durumların tedavisinde önemli araçlar haline geldi. Temel araştırmalar ve klinik uygulamalar arasındaki bu bağlantı, düz kas anlayışının tıptaki önemini vurgulamıştır.

      Modern çağda konfokal mikroskopi ve elektron mikroskobu gibi görüntüleme tekniklerindeki ilerlemeler, bilim insanlarının düz kas hücrelerindeki aktin, miyozin ve diğer proteinlerin karmaşık etkileşimlerini görselleştirmelerine olanak sağladı. Ayrıca, genetik ve moleküler çalışmalar, akciğerlerin hava yollarından mesaneye kadar farklı dokulardaki düz kas hücrelerinin çeşitliliğini ortaya çıkarmış ve her biri kendi özel rolüne adapte olmuştur.

      Düz kas çalışmaları, eski anatomistlerin spekülatif gözlemlerinden günümüzün karmaşık moleküler modellerine kadar uzun bir yol kat etmiştir. Düz kas tarihindeki her kilometre taşı, benzersiz yapısal organizasyonundan işlevini kontrol eden biyokimyasal yollara kadar yeni anlayış katmanları getirmiştir. Bu yolculuk sadece vücudumuzun nasıl çalıştığına dair bilgilerimizi zenginleştirmekle kalmamış, aynı zamanda kardiyovasküler tıp, gastroenteroloji ve solunum sağlığı gibi alanları etkilemeye devam eden pratik uygulamalara da yol açmıştır.

      Düz kasın hikayesi, bariz olanın ötesine bakmanın önemini vurgulamaktadır. İskelet kasının güçlü kasılmaları bir zamanlar ilk anatomistlerin dikkatini çekmiş olsa da, kan akışından sindirime kadar her şeyi düzenleyerek yaşamı sürdürmek için gerekli olduğu kanıtlanmış olan düz kasın daha ince, sabit kasılmalarıdır. Ve bilim ilerlemeye devam ettikçe, düz kas, gizli karmaşıklıkları hala çözülmesi gereken yeni gizemler sunan hayati bir çalışma konusu olmaya devam ediyor.

      İleri Okuma
      1. Somlyo, A. P., & Somlyo, A. V. (2003). “Ca²⁺ sensitivity of smooth muscle and nonmuscle myosin II: Modulated by G proteins, kinases, and myosin phosphatase.” Physiological Reviews, 83(4), 1325-1358.
      2. Gunst, S. J., & Zhang, W. (2008). “Actin cytoskeletal dynamics in smooth muscle: A new paradigm for the regulation of smooth muscle contraction.American Journal of Physiology-Lung Cellular and Molecular Physiology, 295(6), L988-L1001.
      3. Hai, C. M., & Murphy, R. A. (1988). “Cross-bridge phosphorylation and regulation of latch state in smooth muscle.” American Journal of Physiology-Cell Physiology, 254(2), C99-C106.
      4. Kamm, K. E., & Stull, J. T. (2001). “Dedicated myosin light chain kinases with diverse cellular functions.” The Journal of Biological Chemistry, 276(7), 4527-4530.
      5. Marston, S. B., & Huber, P. A. (1996). “Caldesmon: A multifunctional regulatory protein.Biochemical Journal, 306(Pt 2), 281-292.

      Fåhræus-Lindqvist-Effekt

      -isveçli bilim insanları Robin Fåhræus ve Torsten Lindqvist tarafından bulunmuştur.

      Robin Fåhræus

      -damar kalınlığın düşmesi durumunda kanın viskozitesinin düşüp damar stase(tıkanıklığı)nı önleyen etkidir.

      oblīquus

      Sinonim: oblikus, oblīcus.

      Latincedeki anlamları:

      1. yanlamasına,
      2. eğik, eğri
      3. çarpık,
      4. yamuk.
      Sayı Tekil Çoğul
      Hal / Cinsiyet Maskülen Feminen Nötr Maskülen Feminen Nötr
      nominatif oblīquus oblīqua oblīquum oblīquī oblīquae oblīqua
      genitif oblīquī oblīquae oblīquī oblīquōrum oblīquārum oblīquōrum
      datif oblīquō oblīquō oblīquīs
      akusatif oblīquum oblīquam oblīquum oblīquōs oblīquās oblīqua
      ablatif oblīquō oblīquā oblīquō oblīquīs
      vokatif oblīque oblīqua oblīquum oblīquī oblīquae oblīqua

      bayliss effekt

      -ingiliz fizyolog william bayliss (1860-1924) in bulduğu fizyolojik mekanizma, bir organın değişen kan basıncına karşı aldığı önlemdir.

      Kan basıncı

      Kardiyovasküler sistemin herhangi bir kısmında oluşan sıvı basınca denir.

      Kan basıncı için kullanılan bilimsel terim nedir?

      Birincisi (sistolik basınç) kalp kasıldıktan sonra ölçülür ve en yüksektir. İkincisi (diyastolik basınç) kalp kasılmadan önce ölçülür ve en düşüktür. Basıncı ölçmek için bir kan basıncı manşonu kullanılır.

      Kan basıncı ölçümü

      Kan basıncı ölçümü terimi, damar sisteminin belirli bölümlerindeki kan basıncını belirleme yöntemlerini tanımlamak için kullanılır. Klinik uygulamada bu terim genellikle arteriyel kan basıncının ölçümünü tanımlamak için kullanılır.

      Sınıflandırma

      Doğrudan kan basıncı ölçümü ile dolaylı kan basıncı ölçümü arasında metodolojik bir ayrım yapılmaktadır.

      Doğrudan kan basıncı ölçümü

      İnvaziv veya kanlı ölçüm olarak da bilinen doğrudan kan basıncı (IBP) ölçümünde, bir arteriyel erişim yoluyla doğrudan bir artere bir prob yerleştirilir. Doğrudan intra-arteriyel yöntem sadece yoğun bakımda, özel donanımlı hastane servislerinde ve ameliyathanede kullanılır.

      Dolaylı kan basıncı ölçümü

      Dolaylı veya kansız veya non-invaziv kan basıncı (NIBP) ölçümünde elektronik bir kan basıncı monitörü veya kan basıncı manşonu ve bir stetoskop kullanılır. Bu yöntemle elde edilen değerler, doğrudan kan basıncı ölçümü ile elde edilen değerlerden biraz daha az doğrudur. Dolaylı kan basıncı ölçümü servislerde ve doktor muayenehanelerinde çok daha sık kullanılır ve tıbbi tesislerin dışında hasta tarafından da gerçekleştirilebilir.

      İşlevsel ilke

      Brakiyal arterdeki kan akışı, manşet basıncı sistolik kan basıncından daha yüksek olana kadar (akış sesleri artık duyulamaz) manuel veya elektromekanik olarak şişirilmiş bir manşet ile sıkıştırılarak kesilir.
      Valf açılır (saniyede 3 mmHg’dan fazla söndürmeyin), hava kaçabilir:
      Kaf basıncı ve sistolik basınç eşitse, kan tekrar arterden akar.
      Bununla birlikte, diyastolik basınç hala manşet basıncından daha düşüktür, bu nedenle kan sürekli olarak akmaz.
      Ritmik bir değişim meydana gelir: kan akar (sistol) <-> kan akmaz (diyastol).
      Bu değişiklik tipik darbe-senkron akış gürültülerine (Korotkoff gürültüleri) neden olur.
      Valf açık kalır, manşetin basıncı düşmeye devam eder: diyastolik basıncın altına düşerse, arter kalıcı olarak açık kalır ve akış sesleri artık duyulmaz.

      Prosedür

      Kan basıncı her zaman aynı koşullar altında ve istirahat halinde ölçülmelidir. Ölçümler her zaman yatarken, otururken veya ayakta dururken aynı koldan alınır. Ölçüm sırasında hiçbir gürültü kaynağı duyulmamalı ve hasta konuşmamalıdır. Manşet hastalara uygun olmalıdır: çocuklar için daha küçük manşetler, büyük üst kol çapları için daha geniş manşetler. Prosedür aşağıdaki gibidir:

      • Kolunuzu serbest bırakın, sıkı giysilerin daraltmadığından emin olun.
      • Kan basıncı manşetini sıkın – valfi kapatın, sonra takın.
      • Stetoskopu kolunuzun kıvrımına yerleştirin.
      • Radyal nabız kaybolana kadar hızlıca şişirin + 30 mmHg
      • Vanayı açın ve havayı yavaşça boşaltın
      • Ses başlar: sistolik değer
      • Gürültü kaybolur: diyastolik değer
      • Belge değerleri
      • Stetoskopu ve manşeti silin ve dezenfekte edin.

      Kontrendikasyonlar

      Etkilenen kolda kan basıncı manşet ölçümü için göreceli kontrendikasyon:

      • Lenfödem
      • parezi, pleji
      • arteriyel veya venöz vasküler erişim (örn. Viggo)
      • Etkilenen kolda kan basıncı manşet ölçümü için mutlak kontrendikasyon:
        • Diyaliz şantı
      • Taze (cerrahi) yaralar
      • St.p. Ablatio mammae

      Varyant

      Dolaylı kan basıncı ölçümünün bir çeşidi, kan basıncının tüm gün boyunca programlanabilir aralıklarla otomatik olarak ölçüldüğü ve kaydedildiği 24 saatlik kan basıncı ölçümüdür.

      Click here to display content from YouTube.
      Learn more in YouTube’s privacy policy.

      Anjina Pektoris (AP)


      Latince Angina pectoris = Angere (“sıkmak, boğmak”) + Pectoris (“göğüsün”) → “Göğüs bölgesinde boğucu, sıkıştırıcı ağrı.”



      Angina Pektoris, Latince kökenli ve “göğüs sıkışması” anlamına gelen tıbbi bir terimdir. Esas olarak kalp iskemisinden kaynaklanan spesifik bir tür torasik (göğüs) ağrısını tanımlar. İskemi, kalp kasını gerekli oksijenden mahrum bırakan kan akışının azalması anlamına gelir.

      This content is available to members only. Please login or register to view this area.

      Nedenleri ve Mekanizması

      Angina Pektoris’in başlıca nedeni kalpteki iskemidir. Daha basit bir ifadeyle kalp kası, genellikle atardamarların tıkanması veya daralması nedeniyle yetersiz oksijen alır. Bu, ateroskleroz, kan pıhtıları veya koroner arter spazmı gibi çeşitli faktörlerden kaynaklanabilir.

      Sınıflandırma

      Kararlı ve Kararsız Angina

      Stabil Angina

      • Tahmin edilebilir ve efor veya stres sırasında ortaya çıkar.
      • Dinlenme veya nitrogliserin gibi ilaçlarla rahatlar.
      • Genellikle CCS Sınıf I ila III kapsamına girer.

      Kararsız Angina

      • Tahmin edilemez ve istirahat halinde ortaya çıkabilir.
      • Daha yoğun ve daha uzun sürüyor.
      • Kalp krizinden önce gelebilir.
      • Genellikle CCS Derece IV ve Braunwald Sınıflandırması altında sınıflandırılır.

      Kanada Kardiyovasküler Derneği (CCS),

      Angina Pektoris’in şiddetini belirlemek için klinik olarak kullanılan bir sınıflandırma sistemi önermektedir. Her ne kadar bu sınıflandırma sisteminin detayları verilmemiş olsa da, anjina sıklık, süre ve tetikleyici faktörler gibi faktörler dikkate alınarak genel olarak çeşitli derecelere ayrılmaktadır. Bu dereceler sağlık profesyonellerinin en uygun tedavi yöntemine karar vermelerine ve hasta sonuçlarını tahmin etmelerine yardımcı olur.

      Canadian Cardiovascular Society tarafından önerilen ve klinikte belirtinin şiddetini belirlemek için kullanılan sınıflandırma şöyledir;

      • CCS Sınıf I
        • Angina yalnızca yorucu veya uzun süreli fiziksel aktivite sırasında ortaya çıkar.
        • Fiziksel eforu azaltarak kolayca yönetilir ve kontrol edilir.
      • CCS Sınıf II
        • Angina, orta derecede efor veya duygusal stres sırasında ortaya çıkar.
        • Günlük aktivitelerde hafif kısıtlamalar olsa da yine de idare edilebilir.
      • CCS Sınıf III
        • Angina, bazen yürüme gibi rutin aktiviteler sırasında bile çok az eforla ortaya çıkar.
        • Günlük aktivitelerde önemli kısıtlamalar.
      • CCS Sınıf IV
        • Angina istirahat halinde veya minimum eforla ortaya çıkar.
        • Semptomlar uzun süreli ve şiddetli olabilir ve acil tıbbi müdahale gerektirebilir.


      CCS sisteminde stabil anjina, ciddiyet ve tetikleyicilere bağlı olarak genellikle Derece I ila III’e girerken, Derece IV, istirahatte veya minimum eforla ortaya çıkması nedeniyle genellikle kararsız angina şekli olarak kabul edilir.

      New York Kalp Derneği (NYHA)

      Başlangıçta kalp yetmezliği için geliştirilmiş olsa da, bu sistem bazen anjinaya da uyarlanmaktadır.

      1. Sınıf I: Semptom yok ve yürüme, merdiven çıkma gibi sıradan fiziksel aktivitelerde kısıtlama yok.
      2. Sınıf II: Hafif semptomlar ve sıradan aktiviteler sırasında hafif kısıtlama.
      3. Sınıf III: Hafif aktiviteler sırasında bile semptomlara bağlı olarak aktivitede belirgin kısıtlama.
      4. Sınıf IV: Ciddi sınırlamalar; Dinlenirken bile semptomlar yaşarsınız.

      NYHA sistemi anjina pektoris için daha az, kalp yetmezliği için daha fazla kullanılır. Bununla birlikte, anjinaya uyarlandığında Sınıf III ve IV, daha acil tıbbi müdahale gerektiren kararsız anjinaya karşılık gelebilir.

      Braunwald Sınıflandırması

      Bu sistem kararsız anjina için özel olarak tasarlanmıştır.

      • A sınıfı: Yeni başlayan veya artan ancak fiziksel aktiviteyle ilgisi olmayan semptomlar.
      • B sınıfı: İstirahat halinde ortaya çıkan ve 20 dakikadan uzun süren anjina.
      • C Sınıfı: Şiddetli ve kötüleşen yeni başlayan anjina, genellikle “kreşendo anjina” olarak anılır.

      Bu sistem özellikle kararsız anjina için tasarlanmıştır ve süreye, şiddete ve ilaca verilen cevaba göre Sınıf A, B ve C’ye ayrılmıştır.

      Teşhis

      Belirtiler ve Tıbbi Geçmiş

      İlk tanı genellikle hastanın tıbbi geçmişi ve semptomların tanımlanmasıyla başlar. Klasik semptomlar arasında kollara, boyna, çeneye veya sırta yayılabilen göğüs ağrısı bulunur.

      Fiziksel Muayene

      Anjina atakları arasında fiziksel bulgular normal olsa da doktorlar yüksek tansiyon ve yüksek kolesterol düzeyleri gibi risk faktörlerini kontrol eder.

      Teşhis Testleri

      This content is available to members only. Please login or register to view this area.

      Tedavi

      Stabil Angina

      Yaşam Tarzı Değişiklikleri

      Diyet: Meyve, sebze ve yağsız protein açısından zengin, kalp açısından sağlıklı bir diyetin benimsenmesi.
      Egzersiz: Sağlık hizmeti sağlayıcıları tarafından onaylanmış düzenli fiziksel aktivite.

      İlaçlar

      • Nitratlar: Anjina ağrısından hızlı rahatlama.
      • Beta Blokerler: Kalp atış hızını düşürerek kalbin iş yükünü azaltır.
      • Kalsiyum Kanal Blokerleri: Kan damarlarını rahatlatır ve genişletir.
      • Statinler: Kolesterol düzeylerini düşürür.

      Ameliyatsız İşlemler

      Gelişmiş Harici Karşı Pulsasyon (EECP): Kalbe kan akışını artıran, invaziv olmayan bir prosedür.

      Cerrahi işlemler

      • Koroner Anjiyoplasti ve Stentleme: Daralmış arterleri açmak için.
      • Koroner Arter Bypass Greftleme (CABG): Daha ciddi tıkanıklıklar için.

      This content is available to members only. Please login or register to view this area.

      Kararsız Angina

      Acil Hastaneye Yatış
      Kararsız anjina, acil hastaneye kaldırılmayı gerektiren tıbbi bir acil durumdur.

      İlaçlar

      Antiplatelet Ajanlar: Kan pıhtılarını önlemek için aspirin veya klopidogrel gibi.
      Antikoagülanlar: Pıhtılaşmayı daha da önlemek için heparin gibi.

      Teşhis Testleri

      Koroner Anjiyografi: Arter tıkanıklığının boyutunu belirlemek için.

      Cerrahi işlemler

      • Koroner Anjiyoplasti ve Stentleme: Genellikle acil bir prosedür olarak yapılır.
      • Koroner Arter Bypass Greftleme (CABG): Anjiyoplasti mümkün değilse veya başarısızsa.

      Keşif

      Antik Çağlardan Orta Çağ Dönemine

      Anjinayı andıran semptomlar ilk olarak eski Mısır metinlerinde ve Hipokrat gibi eski Yunan hekimleri tarafından tanımlanmıştı. Ancak bu açıklamalar kapsamlı bir anlayıştan yoksundu ve sıklıkla “ruhlara” veya “mizahlara” atfedildi.

      18. Yüzyıl: Terim Bulundu
      İngiliz doktor William Heberden’in 1772’de “anjina pektoris” terimini icat ettiğine inanılır. Kendisi, Kraliyet Hekimler Koleji’ne bu durumun semptomlarını ve başlangıcını anlatan bir makale sundu. Bu, anjinayı tıp sözlüğüne getiren çok önemli bir andı.

      1772 yılında, göğüste baskı, sıkışma hissi ile seyreden bir sendromu tanımlarken bu terimi kullanmıştır. Heberden’in orijinal tanımı semptomatik bir gözlem olup, modern anlamda miyokardiyal iskemiyle ilişkilendirilmemiştir, ancak semptomların klinik sunumuna dayalı ilk sistematik tariflerden biridir.

      19. Yüzyıl: Kalp Hastalıklarıyla Bağlantılar

      yüzyılda Jean-Nicolas Corvisart ve Théophile Laënnec gibi patologlar anjini altta yatan kalp hastalığıyla, özellikle de koroner arter hastalığıyla ilişkilendirmeye başladılar.

      20. Yüzyılın Başı: Elektrokardiyografi
      1903 yılında Willem Einthoven tarafından elektrokardiyogramın (EKG) icadı, anjina ve diğer kalp rahatsızlıklarının tanısında devrim yarattı. Anjina ile ilişkili kalpteki elektriksel değişiklikleri belirlemek mümkün hale geldi.

      20. Yüzyıl Ortası: Koroner Anjiyografi
      1958 yılında kardiyolog Mason Sones, istemeden ilk koroner anjiyografiyi gerçekleştirdi. Bu teknik, doktorların koroner arterleri görselleştirmesine olanak tanıdı ve anjina pektorisin anlaşılmasını ve tedavisini önemli ölçüde geliştirdi.

      20. Yüzyılın Sonları: İlaçlar ve Ameliyatlar
      Nitratlar, beta blokerler ve kalsiyum kanal blokerleri gibi ilaçların geliştirilmesi, stabil anjina tedavisini önemli ölçüde iyileştirdi. Koroner arter baypas greftleme (CABG) ve anjiyoplasti ciddi vakalar için standart cerrahi prosedürler haline geldi.

      21. Yüzyıl: Gelişmiş Görüntüleme ve Kişiselleştirilmiş Tıp
      Çok kesitli BT anjiyografi ve MRI gibi teknolojik gelişmeler tanıyı daha da iyileştirmiştir. Odak noktası aynı zamanda kişiselleştirilmiş ilaçlara ve anjinayı tedavi etmek için minimal invaziv prosedürlere de kaymıştır.


      İleri Okuma
      1. Heberden, W. (1772). Some Account of a Disorder of the Breast. Medical Transactions of the Royal College of Physicians, 2, 59-67.
      2. Dunglison, R. (1842). Medical Lexicon: A Dictionary of Medical Science. Philadelphia: Lea & Blanchard.
      3. Dorland, W. A. N. (1900). The American Illustrated Medical Dictionary. Philadelphia: W.B. Saunders.
      4. Einthoven, W. (1903). Un nouveau galvanomètre. Archives Internationales de Physiologie, 4, 132–164.
      5. Sones, F. M., & Shirey, E. K. (1959). Cine coronary arteriography. Modern concepts of cardiovascular disease, 28(11), 725-738.
      6. Simpson, J. A., & Weiner, E. S. C. (1989). The Oxford English Dictionary (2nd ed.). Oxford: Clarendon Press.
      7. Gibbons, R. J., Chatterjee, K., Daley, J., Douglas, J. S., Fihn, S. D., Gardin, J. M., … & O’Rourke, R. A. (1999). ACC/AHA/ACP–ASIM Guidelines for the Management of Patients With Chronic Stable Angina. Journal of the American College of Cardiology, 33(7), 2092-2197.
      8. Braunwald, E., Antman, E. M., Beasley, J. W., Califf, R. M., Cheitlin, M. D., Hochman, J. S., … & Théroux, P. (2000). ACC/AHA Guidelines for the Management of Patients With Unstable Angina and Non–ST-Segment Elevation Myocardial Infarction. Journal of the American College of Cardiology, 36(3), 970-1062.
      9. Parascandola, J. (2002). The development of concepts of heart disease and its treatment. Pharmacy in History, 44(1), 3–15.
      10. Fox, K., Garcia, M. A., Ardissino, D., Buszman, P., Camici, P. G., Crea, F., … & Juanatey, J. R. (2006). Guidelines on the management of stable angina pectoris. European Heart Journal, 27(11), 1341-1381.
      11. Bynum, W. F. (2008). The History of Medicine: A Very Short Introduction. Oxford University Press.
      12. Hamm, C. W., Bassand, J. P., Agewall, S., Bax, J., Boersma, E., Bueno, H., … & Vranckx, P. (2011). ESC Guidelines for the management of acute coronary syndromes in patients presenting without persistent ST-segment elevation. European Heart Journal, 32(23), 2999-3054.
      13. Fihn, S. D., Gardin, J. M., Abrams, J., Berra, K., Blankenship, J. C., Dallas, A. P., … & Smith, S. C. (2012). 2012 ACCF/AHA/ACP/AATS/PCNA/SCAI/STS guideline for the diagnosis and management of patients with stable ischemic heart disease. Journal of the American College of Cardiology, 60(24), e44-e164.
      14. Amsterdam, E. A., Wenger, N. K., Brindis, R. G., Casey, D. E., Ganiats, T. G., Holmes, D. R., … & Zidar, J. P. (2014). 2014 AHA/ACC guideline for the management of patients with non–ST-elevation acute coronary syndromes. Journal of the American College of Cardiology, 64(24), e139-e228.
      15. OED Online. (2023). “Angina” and “Pectoris” entries. Oxford University Press. https://www.oed.com

      Click here to display content from YouTube.
      Learn more in YouTube’s privacy policy.

      Anjin

      Yunancada ánχō, άνχω “sıkmak, daraltmak, boğmak”, anχonē ανχονη —-> Latincede angere, angina sıkma, daraltma, dar –> Fransızcada angine boğaz veya damar sıkışması, daraltmak

      Anjina terimi, algılanan bir sıkışma hissinin eşlik ettiği hastalıkları tanımlar. Örnekler şunlardır:

      Click here to display content from YouTube.
      Learn more in YouTube’s privacy policy.

      Noradrenalin (NA)

      Norepinefrin (noradrenalin), omurgalıların “savaş-kaçın” (fight-or-flight) fizyolojisinin hem sinirsel hem de endokrin ayağında merkezî bir rol oynayan, biyojenik amin sınıfından bir katekolamindir. Klinik pratikte ise özellikle akut hipotansiyon ve şok tablolarında damar tonusunu yükseltmek için kullanılan, dar terapötik aralıklı ve titrasyon gerektiren bir vazopressördür. “Norepinefrin serum setleri” ifadesi, bu etkin maddenin intravenöz infüzyonla güvenli ve kontrollü verilmesini sağlayan, çoğu zaman hazır konsantrasyon/standart dilüsyon ve pompa uyumu esas alınarak düzenlenmiş uygulama sistemlerini (set–torba/şırınga–etiketleme–hat bağlantıları) anlatır.


      1) Adlandırma ve etimoloji: “nor-ad-ren-al-in” ne der?

      Adrenalin / epinefrin adları, adrenal bezin (böbreküstü bezi) medullasından salınan “adrenal” kökenli bir maddeyi işaret eder. “Nor-” ön eki ise farmakolojik ve kimyasal adlandırmada çoğu zaman şu fikri taşır:

      • “Bir metil grubu eksik”: Norepinefrin, epinefrine göre amin ucunda N-metil grubunu taşımaz; bu nedenle “N-demethylated” (metilsizleştirilmiş) varyant gibi düşünülebilir.
      • Biyolojik anlamı: Bu küçük yapısal fark, reseptör seçiciliğini belirgin biçimde kaydırır; norepinefrin çoğu dokuda α-adrenerjik etkileri baskın hale getirir.

      Bu etimoloji, yalnızca bir isim oyunu değildir: yapıdaki bir metil grubunun var/yok oluşu, damar yatağı, kalp ve bronş düz kası üzerindeki etkinin “tonu”nu ve klinikte neyi hedeflediğimizi doğrudan değiştirir.


      2) Kimyasal sınıf, yapı ve temel özellikler

      2.1. Sınıflandırma

      • Biyojenik amin: Amino asitlerden (tirozin/fenilalanin) türetilen küçük aminler.
      • Katekolamin: Aromatik halkasında iki komşu hidroksil (katekol çekirdeği) taşıyan aminler.
      • Feniletanolamin iskeleti: Yan zincirde β-hidroksil içeren, adrenerjik aktiviteyle ilişkili tipik omurga.

      2.2. Moleküler yapı

      Noradrenalin için pratikte akılda tutulacak yapı öğeleri:

      • Katekol halkası (3,4-dihidroksi) → hızlı oksidasyon eğilimi, ışık/ısıya duyarlılık, COMT hedefi.
      • β-hidroksil grubu → doğrudan reseptör bağlanması ve stereokimya.
      • Primer amin (epinefrinden farkı: N-metil yokluğu) → reseptör profili ve metabolizma farkları.

      Empirik formül klinik metinlerde çoğunlukla C₈H₁₁NO₃ olarak verilir; farmasötik formda sıklıkla tuz halinde (ör. tartrat veya bitartrat) bulunur. Tuz formu, stabiliteyi ve çözünebilirliği artırır; “beyaz/kristal toz” ifadesi de buradan gelir.

      2.3. Fizikokimyasal davranış (klinikte neden önemli?)

      • Suda çözünürlük (tuz formuyla belirgin) → infüzyon çözeltilerine uygunluk.
      • Oksidasyona yatkınlık → çözeltilerin renk değişimi (pembe–kahverengiye kayma) klinikte stabilite uyarısıdır.
      • Işık duyarlılığı → bazı uygulamalarda ışık koruması gerekebilir.
      • Damar dışına kaçışta doku hasarı riski → güçlü vazokonstriksiyon nedeniyle ekstravazasyon önemlidir.

      3) Evrimsel ve fizyolojik bağlam: Neden “noradrenalin sistemi” var?

      Omurgalıların çevresel tehditlere hızlı yanıt vermesi, iki paralel strateji üzerine kuruludur:

      1. Hızlı sinirsel iletim (milisaniye–saniye): Sempatik sinir uçlarından noradrenalin salınımı, damar tonusu ve organ perfüzyonunu hızla yeniden dağıtır.
      2. Daha yaygın hormonal etki (saniye–dakika): Adrenal medulladan katekolamin salınımı, sistemik dolaşım üzerinden etkileri “geniş alana” yayar.

      Bu ikili sistem, evrimsel açıdan enerji kullanımını optimize eder: tehlike anında kaslara, kalbe ve beyne kaynak aktarılır; sindirim–deri gibi alanlar geçici olarak ikinci plana itilir. Noradrenalin, özellikle damar yatağını “yöneten” ve kan basıncını ayakta tutan tarafı temsil eder.


      4) Biyosentez: Fenilalanin/tirozinden noradrenaline

      Noradrenalin sentezi, yalnız adrenal medullada değil, sempatik postganglionik noradrenerjik nöronlarda ve beyinde (özellikle locus coeruleus başta olmak üzere noradrenerjik çekirdeklerde) gerçekleşir. Basamakların klinik önemi, bazı ilaçların bu basamakları etkileyebilmesinden gelir.

      4.1. Basamaklar (kavramsal şema)

      1. Fenilalanin → tirozin
      2. Tirozin → L-DOPA (tirozin hidroksilaz; hız kısıtlayıcı basamak)
      3. L-DOPA → dopamin (DOPA dekarboksilaz)
      4. Dopamin → noradrenalin (dopamin β-hidroksilaz; kofaktör gereksinimleri)

      Noradrenalin, adrenal medullada bir adım daha giderek epinefrine dönüştürülebilir; burada epinefrin sentezi için N-metilasyon gerekir ve bu, norepinefrinin “metilsiz” konumunu biyokimyasal olarak da açıklar.


      5) Depolama, salınım, geri alım: Sinaptik kader

      Noradrenalin nöron içinde veziküllerde depolanır ve uyarı ile sinaptik aralığa salınır. Etkinin sonlandırılması için üç ana yol bulunur:

      • Geri alım (reuptake; NET aracılığıyla): Sinir ucuna geri taşınma, sinaptik sinyalin en hızlı “susturucusu”dur.
      • Enzimatik yıkım: Hücre içinde ve dışında metabolizma.
      • Difüzyon: Lokal uzaklaşma.

      Klinikte bu ayrım önemlidir; çünkü bazı ilaçlar geri alımı baskılayıp (ör. NET üzerinde) noradrenerjik tonu artırabilirken, bazıları metabolizmayı etkileyerek etki süresini uzatabilir.


      6) Metabolizma ve yıkım: COMT–MAO ekseni

      Noradrenalin metabolizması iki büyük enzim ailesinin “çifte kilidi” ile yürür:

      • COMT (katekol-O-metiltransferaz): Katekol halkasının metillenmesi.
      • MAO (monoamin oksidaz): Amin grubunun oksidatif deaminasyonu.

      Son ürünler arasında klinik biyokimyada sık izlenen metabolitler yer alır (ör. katekolamin yıkım ürünleri ve bunların idrar atılımı). Bu yıkım ekseninin bozulduğu durumlar, katekolamin fazlalığı semptomlarının şiddetlenmesine veya ilaç etkileşimlerine zemin hazırlayabilir.


      7) Reseptör farmakodinamiği: Noradrenalin vücutta neyi “seçer”?

      Noradrenalin etkisini adrenerjik reseptörler üzerinden gösterir:

      • α₁: Damar düz kasında vazokonstriksiyon (özellikle direnç damarları)
      • α₂: Presinaptik inhibisyon (noradrenalin salınımını frenleyen geri bildirim), ayrıca bazı damar yataklarında etkiler
      • β₁: Kalpte inotropi/kronotropi artışı potansiyeli
      • β₂: Bronş ve bazı damar yataklarında gevşeme; ancak norepinefrinin β₂ etkisi epinefrine göre daha sınırlıdır

      Bu reseptör profili nedeniyle norepinefrin, “kan basıncı düşüklüğünde damar tonusunu toparlayan” bir ajan olarak düşünülür: periferik damar direncini artırır; barorefleks üzerinden nabız yanıtları karmaşıklaşabilir.


      8) Sistem düzeyinde etkiler: Damar, kalp, organ perfüzyonu

      8.1. Damar yatağı

      Noradrenalin, özellikle direnç damarlarını daraltarak sistemik vasküler direnci yükseltir. Sonuç:

      • Arteriyel kan basıncında yükselme (özellikle MAP artışı hedeflenir)
      • Venöz sistemde tonus artışıyla venöz dönüş etkilenebilir

      Bu etkinin “bedeli” şudur: Aşırı vazokonstriksiyon, bazı organ yataklarında perfüzyonu azaltabilir; iskemi riski özellikle yüksek doz/uzun süre kullanımda klinik değerlendirmeye girer.

      8.2. Kalp

      Noradrenalin β₁ üzerinden:

      • Pozitif inotropi (kasılma gücü)
      • Pozitif dromotropi (iletim)
      • Pozitif lusitropi (gevşeme dinamiği) potansiyeli taşır

      Ancak sistemik basınç artışı baroreseptör refleksini tetikleyip refleks bradikardi eğilimi oluşturabileceğinden, pratikte nabız yanıtı hastadan hastaya değişebilir.

      8.3. Koroner ve serebral dolaşım (kavram düzeyinde)

      Koroner damarlar, miyokardın metabolik gereksinimleri ve lokal düzenleyiciler nedeniyle “salt α-konstriksiyon” gibi davranmayabilir; sistemik basıncın artması koroner perfüzyon basıncını destekleyebilir. Beyinde ise otoregülasyon mekanizmaları devrededir; yine de aşırı vazopressör yükü klinik bağlama göre dikkatle yönetilir.


      9) Patofizyoloji: Noradrenalin fazlalığı ve bozukluklar

      Noradrenalin düzeyinin patolojik artışı, klasik olarak katekolamin üreten tümörler bağlamında düşünülür. Klinik fenotip:

      • Hipertansiyon atakları
      • Terleme
      • Baş ağrısı
      • Çarpıntı/taşikardi
      • Anksiyete, tremor, solukluk gibi sempatik aktivasyon bulguları

      Bunun yanında, katekolamin metabolizmasında görevli enzimlerin genetik/edinilmiş bozuklukları veya ilaçlarla etkileşimler de noradrenerjik tonun beklenmedik biçimde artmasına ya da uzamasına neden olabilir.


      10) Klinik farmakoloji: Norepinefrin ne zaman ve nasıl kullanılır?

      10.1. Temel klinik hedef

      Norepinefrin, çoğu protokolde:

      • Şok ve ağır hipotansiyonda MAP’yi hedef aralığa taşımak
      • Damar tonusunu düzelterek organ perfüzyon basıncını desteklemek

      için tercih edilir. “Acil ilaç” niteliği, hızlı etki başlangıcı ve titrasyonla hedefe yürütülebilmesinden gelir.

      10.2. Uygulama ilkeleri

      • İnfüzyon pompası ile titrasyon esastır.
      • Doz “uzman bilgisiyle” hastanın hemodinamiğine göre ayarlanır.
      • Güçlü vazokonstriktör olduğundan damar yolu seçimi kritik bir güvenlik öğesidir.

      11) Kontrendikasyonlar, etkileşimler ve istenmeyen etkiler: Riskin dili

      11.1. Kontrendikasyon mantığı

      Bazı anesteziklerle birlikte aritmi riskinin artabilmesi, “miyokardın irritabilitesi” ve otonom tonus etkileşimi ile ilgilidir. Burada temel ilke şudur: Noradrenalin, hemodinamik olarak “kurtarıcı” olsa da elektriksel stabiliteyi bozabilecek bir zeminde dikkatle kullanılmalıdır.

      11.2. Etkileşim spektrumu

      Noradrenalinin metabolizma ve etki hattı üzerinden etkileşimler görülebilir:

      • MAO/COMT ekseni ile etkileşim (metabolizma üzerinden)
      • β-blokerler (kalp yanıtını değiştirerek)
      • Trisiklik/diğer antidepresanlar, antihistaminikler, bazı anestezikler, ergot alkaloidleri, guanetidin/metildopa gibi ajanlar
      • Diüretikler ve volüm durumu üzerinden dolaylı hemodinamik etkileşimler

      11.3. İstenmeyen etkiler (mekanizma temelli okuma)

      • Baş ağrısı, baş dönmesi, tremor, anksiyete, uykusuzluk: santral/periferik adrenerjik aktivasyon eşlikleri
      • Göğüs ağrısı, çarpıntı, aritmi: miyokard oksijen dengesi ve iletim sistemi etkileri
      • Solukluk, periferik soğukluk: periferik vazokonstriksiyon
      • İskemi/nekroz riski: aşırı vazokonstriksiyon veya ekstravazasyon
      • Nefes darlığı: hemodinamik değişimler, anksiyete veya eşlik eden klinik durumlar

      12) “Noradrenalin serum setleri” nedir? Klinik-teknik bir kavramın anatomisi

      Gündelik klinik dilde “serum seti” çoğu zaman yalnızca damla ayarlı bir infüzyon setini çağrıştırsa da, norepinefrin söz konusu olduğunda kavram genişler: Çünkü bu ilaç, yüksek riskli bir vazopressördür ve uygulama sistemi bir “ilaç + ekipman + süreç” bileşimidir.

      12.1. Tanım

      Noradrenalin serum setleri, noradrenalinin intravenöz infüzyonla verilmesi için kullanılan ve çoğu kurumda standartlaştırılmış şu bileşenlerin tümünü ifade edebilir:

      1. İnfüzyon çözeltisi
        • Hazır sulandırılmış torba (premiks) veya hastane eczanesince hazırlanmış standart konsantrasyon
        • Alternatif olarak şırınga pompa için hazırlanmış konsantre şırınga
      2. Uygulama seti ve hat sistemi
        • İnfüzyon seti (IV set)
        • Pompa uyumlu uzatma hatları
        • Geri akış önleyici valfler / tek yönlü valfler (kurumsal uygulamaya göre)
        • Çoklu infüzyonlarda “hat uyumu”nu sağlayan bağlantı elemanları
      3. Doz ve güvenlik yönetimi unsurları
        • Net etiketleme (ilaç adı, konsantrasyon, toplam miktar, hazırlama tarihi/saati, uygulama hızı aralığı)
        • Yüksek riskli ilaç protokollerine uygun renk/uyarı etiketleri
        • Işık koruması gereken durumlarda koruyucu kılıf veya opak materyal
      4. Damar yolu stratejisi
        • Tercihen santral venöz kateter üzerinden uygulama (yüksek konsantrasyon ve uzun süreli vazopressörde güvenlik avantajı)
        • Zorunlu hallerde periferik uygulama yapılacaksa kısa süre, uygun damar, yakın izlem ve ekstravazasyon yönetim planı

      Bu nedenle “noradrenalin serum seti”, tek bir “ürün” olmaktan çok, noradrenalin infüzyonunun standardize edilmiş uygulama paketi gibi düşünülmelidir.

      12.2. Neden sıradan serumdan farklıdır?

      Noradrenalin uygulamasını farklı kılan ana gerekçeler:

      • Doz hatasına duyarlılık: Konsantrasyon/hız küçük sapmalarda bile hemodinamikte büyük değişim yaratabilir.
      • Pompa gereksinimi: Damlama ile kaba ayar çoğu durumda güvenli değildir; titrasyon gerekir.
      • Ekstravazasyon riski: Damar dışına kaçışta lokal iskemi/nekroz riski, set ve damar yolu disiplinini “yüksek dikkat” düzeyine taşır.
      • Çoklu infüzyon karmaşası: Yoğun bakım ve acilde aynı anda sıvı, sedatif, antibiyotik, diğer vazopressörler çalışabilir; hatların karışması klinik hata kaynağıdır. Set standardizasyonu bu riski azaltır.

      12.3. Pratikte “set” hangi biçimlerde görülür?

      Kuruma ve ülkeye göre değişmekle birlikte, klinikte üç yaygın düzen görülür:

      • Premiks torba + pompa: Üretici veya eczane çıkışlı hazır dilüsyon torbası, pompa ile titrasyon.
      • Şırınga pompa seti: Özellikle yüksek hassasiyet ve küçük hacimde titrasyon için, noradrenalin şırınga içinde standart konsantrasyonda hazırlanır; şırınga pompası ve uzatma hattı kullanılır.
      • Eczane hazırlığı + kapalı sistem: Steril hazırlama, kapalı transfer cihazları, barkodlu doğrulama ve standart etiketleme ile süreç güvenliği artırılır.

      12.4. Güvenlik mantığı: Setin “görünmeyen” işlevleri

      Noradrenalin serum setlerinin asıl işlevi, yalnızca ilacı hastaya ulaştırmak değil; hata olasılığını azaltmaktır. Bunun için set ve süreç şunları hedefler:

      • Standart konsantrasyon → hesaplama hatalarını azaltır
      • Tek tip bağlantı düzeni → hat karışmasını azaltır
      • Pompa ile stabil hız → hemodinamik dalgalanmayı azaltır
      • Belirgin etiketleme → “yanlış ilaç/yanlış hat” riskini azaltır
      • Ekstravazasyon izlem planı → doku hasarı riskini erken yakalar

      Bu yaklaşım, modern yoğun bakımın “yüksek riskli ilaçlar için mühendislik” mantığıyla uyumludur: farmakoloji, yalnız molekül bilgisi değil, uygulama sisteminin tasarımıyla tamamlanır.


      13) Klinik dilde sık karışan noktalar: “serum” ne, “set” ne?

      • Serum (günlük kullanım): Genellikle infüzyon sıvısı (izotonik, glukoz, vb.).
      • Noradrenalin serumu: Noradrenalin içeren infüzyon çözeltisi (dilüe edilmiş).
      • Serum seti: Bu çözeltinin damar yoluna verilmesini sağlayan hat ve bağlantı sistemi.
      • Noradrenalin serum seti: Noradrenalin için özel güvenlik gereksinimleriyle standardize edilmiş uygulama sistemi (çoğu zaman pompaya bağlı).

      Bu ayrım, klinik iletişimde hayati olabilir: “Serumu hazırladım” cümlesi yalnız torbayı; “seti bağladım” hat sistemini; “noradrenalin seti” ise çoğu ekipte “yüksek riskli vazopressör hattı”nı çağrıştırır.


      Keşif

      1. 19. yüzyılın sonu: Adrenal bezin gizemi

      Noradrenaline giden yol, doğrudan onunla değil, adrenal bezlerle başlar.
      19. yüzyılın ortalarında böbreküstü bezlerinin varlığı bilinse de işlevleri belirsizdi. Thomas Addison’ın 1850’lerde tanımladığı klinik tablo (sonradan Addison hastalığı olarak adlandırılacak) bu bezlerin yaşamsal önemini ortaya koydu; ancak hangi maddeyle bu etkiyi gösterdikleri hâlâ bilinmiyordu.

      1890’lara gelindiğinde, İngiliz fizyolog George Oliver ve Edward Schäfer, adrenal bez ekstraktlarının hayvanlara enjekte edildiğinde kan basıncını dramatik biçimde yükselttiğini gösterdi. Bu deneyler, ilk kez vücutta dolaşan “kimyasal haberci” fikrini güçlü biçimde gündeme getirdi. Henüz adrenalin bile saflaştırılmamışken, noradrenalinin hikâyesi için zemin hazırlanmıştı.


      2. Adrenalin’in sahneye çıkışı ve gölgesinde kalan bir molekül

      1901 yılında Jokichi Takamine, adrenal bezlerden aktif maddeyi saflaştırmayı başardı ve buna adrenalin adını verdi. Bu başarı o kadar büyüktü ki, bilim dünyasının dikkati neredeyse tamamen adrenalin üzerinde yoğunlaştı. Uzun süre boyunca sempatik sinir sisteminin tüm etkilerinin adrenalinle açıklanabileceği düşünüldü.

      Ancak bu dönemde dikkatli fizyologlar bir uyumsuzluk fark ediyordu:
      Sempatik sinir uyarımı ile dışarıdan verilen adrenalin aynı etkiyi göstermiyordu. Bazı damar yatakları farklı yanıt veriyor, kalp hızı ve periferik direnç birebir örtüşmüyordu. Bu fark, henüz adı konmamış başka bir maddenin varlığına işaret ediyordu.


      3. “Sympathin” kavramı ve kimyasal belirsizlik dönemi

      1920’ler ve 1930’lar, noradrenalinin gerçek anlamda “doğmak üzere olduğu” yıllardır.
      Bu dönemde Henry Hallett Dale ve takipçileri, sinir uçlarından salınan maddenin doğrudan adrenalin olmayabileceğini ileri sürdüler. Sempatik sinirlerin etkisini açıklamak için “sympathin” adı verilen varsayımsal bir madde tanımlandı.

      Ancak sympathin tek bir molekül müydü, yoksa birden fazla madde mi söz konusuydu? Deneyler tutarsızdı. Kimileri kalbi daha çok etkileyen, kimileri damarları baskın biçimde daraltan bir etki tarif ediyordu. Bu karmaşa, adrenalin dışındaki katekolaminlerin varlığını güçlü biçimde düşündürüyordu.


      4. Ulf von Euler ve noradrenalinin gerçek keşfi

      1946 yılı, noradrenalinin tarihindeki kırılma noktasıdır.
      İsveçli fizyolog Ulf Svante von Euler, sempatik sinir liflerinden salınan maddenin kimyasal yapısını sistematik biçimde analiz etti. Sonuç çarpıcıydı:

      Sempatik sinirlerin primer kimyasal aracı adrenalin değil, onun metilsiz türevi olan noradrenalindi.

      Von Euler, bu maddenin:

      • sinir uçlarında depolandığını,
      • uyarı ile salındığını,
      • hedef dokularda özgül etkiler oluşturduğunu

      göstererek, noradrenalini ilk kez net biçimde tanımladı. Bu buluş, sinir iletiminin yalnızca elektriksel değil, aynı zamanda kimyasal bir olay olduğu fikrini geri dönülmez biçimde yerleştirdi. Von Euler bu çalışmalarıyla daha sonra Nobel Ödülü’ne uzanan yolun taşlarını döşedi.


      5. 1950–1960’lar: Katekolamin biyolojisinin altın çağı

      Noradrenalinin keşfiyle birlikte adeta bir bilimsel patlama yaşandı.

      Bu dönemde:

      • Arvid Carlsson, dopaminin yalnızca bir ara metabolit değil, başlı başına bir nörotransmitter olduğunu gösterdi.
      • Julius Axelrod, katekolaminlerin nasıl yıkıldığını ve özellikle COMT ile MAO enzimlerinin rolünü ayrıntılı biçimde tanımladı.
      • Sinaptik geri alım mekanizmaları keşfedildi ve noradrenalinin etkisinin esas olarak geri alımla sonlandığı anlaşıldı.

      Bu çalışmalar, noradrenalini yalnızca bir “damar daraltıcı hormon” olmaktan çıkarıp, merkezi sinir sisteminin ince ayarlı bir düzenleyicisi haline getirdi.


      6. Beyinde noradrenalin: Locus coeruleus’un yükselişi

      1960’lardan itibaren araştırmalar periferden beyne yöneldi.
      Özellikle locus coeruleus adı verilen küçük ama etkisi büyük bir beyin çekirdeği dikkat çekti. Bu çekirdekten çıkan noradrenerjik liflerin:

      • korteksin büyük bölümüne,
      • limbik sisteme,
      • omuriliğe

      yaygın projeksiyonlar yaptığı gösterildi.

      Bu bulgularla birlikte noradrenalin:

      • dikkat ve uyanıklık,
      • stres yanıtı,
      • öğrenme ve hafıza modülasyonu

      ile ilişkilendirildi. “Savaş ya da kaç” tepkisinin yalnızca periferik bir refleks değil, bilişsel bir durum değişimi olduğu anlaşılmaya başlandı.


      7. Klinik devrim: Yoğun bakım ve acil tıpta noradrenalin

      1970’ler ve 1980’ler, noradrenalinin klinikteki rolünün keskin biçimde tanımlandığı yıllardır.
      Şok fizyolojisinin daha iyi anlaşılmasıyla, noradrenalinin:

      • sistemik vasküler direnci artırmada,
      • ortalama arter basıncını yükseltmede,
      • organ perfüzyon basıncını korumada

      benzersiz bir profil sunduğu görüldü.

      Bu dönemde noradrenalin, özellikle septik şok tedavisinde giderek daha merkezi bir konuma yerleşti. Önceleri “fazla güçlü” ve “tehlikeli” olarak görülen bu molekül, doğru doz ve titrasyonla hayat kurtarıcı bir ajan olarak kabul edildi.


      8. 1990’lar–2000’ler: Psikiyatri ve stres biyolojisi

      Noradrenalin araştırmaları bu kez psikiyatriye doğru genişledi.
      Depresyon, anksiyete bozuklukları, dikkat eksikliği ve travma sonrası stres bozukluğunda noradrenerjik sistemin rolü ayrıntılı biçimde incelendi.

      Bu süreçte:

      • noradrenalin geri alım inhibitörleri,
      • çift etkili antidepresanlar,
      • stres-yanıt devreleri

      üzerine yoğun araştırmalar yapıldı. Noradrenalin artık yalnızca “acil servisin ilacı” değil, duygudurum ve bilişin kimyasal mimarlarından biri olarak görülüyordu.


      9. Güncel araştırmalar: İnflamasyon, bağışıklık ve nörodejenerasyon

      Günümüzde noradrenalin araştırmaları yeni bir boyuta taşınmıştır.
      Son yıllarda özellikle şu alanlar öne çıkmaktadır:

      • Nöroinflamasyon: Noradrenalinin mikroglia aktivitesi ve sitokin salınımı üzerindeki düzenleyici rolü
      • Alzheimer ve Parkinson hastalığı: Locus coeruleus dejenerasyonunun hastalığın erken evrelerinde ortaya çıkması
      • Bağışıklık sistemi: Noradrenalinin lenfoid organlar ve inflamatuvar yanıt üzerindeki çift yönlü etkileri
      • Beyin–kalp ekseni: Stres altında kardiyovasküler riskin merkezi noradrenerjik ağlarla ilişkisi

      Bu modern yaklaşımda noradrenalin, artık tek bir organın ya da tek bir semptomun molekülü değildir; bütüncül bir organizma düzenleyicisi olarak ele alınmaktadır.



      İleri Okuma
      1. Cannon, W. B. (1915). Bodily changes in pain, hunger, fear and rage. New York: D. Appleton and Company.
      2. Dale, H. H. (1906). On some physiological actions of ergot. Journal of Physiology, 34, 163–206.
      3. von Euler, U. S. (1946). A specific sympathomimetic ergone in adrenergic nerve fibres (sympathin) and its relation to adrenaline and noradrenaline. Acta Physiologica Scandinavica, 12, 73–97.
      4. Blaschko, H. (1952). Amine oxidase and amine metabolism. Pharmacological Reviews, 4, 415–458.
      5. Burn, J. H., Rand, M. J. (1958). Noradrenaline in the sympathetic nervous system. Annual Review of Physiology, 20, 281–302.
      6. Axelrod, J. (1959). O-methylation of catechol amines in vivo. Science, 130, 800–801.
      7. Kopin, I. J. (1964). Storage and metabolism of catecholamines: the role of monoamine oxidase. Pharmacological Reviews, 16, 179–191.
      8. Langer, S. Z. (1977). Presynaptic receptors and regulation of the release of catecholamines. Pharmacological Reviews, 29, 1–46.
      9. Guyton, A. C., Hall, J. E. (1996). Textbook of medical physiology. Philadelphia: W.B. Saunders.
      10. Brunton, L. L., Lazo, J. S., Parker, K. L. (2006). Goodman & Gilman’s the pharmacological basis of therapeutics. New York: McGraw-Hill.
      11. Marik, P. E., Bellomo, R. (2013). A rational approach to fluid therapy in sepsis. British Journal of Anaesthesia, 111(1), 6–17. https://doi.org/10.1093/bja/aet170
      12. Rhodes, A., Evans, L. E., Alhazzani, W., et al. (2017). Surviving Sepsis Campaign: International Guidelines for Management of Sepsis and Septic Shock: 2016. Intensive Care Medicine, 43, 304–377. https://doi.org/10.1007/s00134-017-4683-6
      13. Evans, L., Rhodes, A., Alhazzani, W., et al. (2021). Surviving Sepsis Campaign: International Guidelines for Management of Sepsis and Septic Shock 2021. Intensive Care Medicine, 47, 1181–1247. https://doi.org/10.1007/s00134-021-06506-y


      Click here to display content from YouTube.
      Learn more in YouTube’s privacy policy.

      kas kasılması

      -ca++ sarkolemmdeki kalsiyum kanallarından myofibrillere camp,atpase veserca(kalsiyum pompaları) sayesinde hücrelere girerler ve saçılırlar.
      -troponin c kalsiyumu engeller.
      -troponin ı tropomyosinin kaymasını engeller.