Sinonim: iyatrojen, iatrogen, iatrogenic.
Tedavide veya teşhis koymada hekimin sözlü veya fiili olarak sebep olduklarıdır. (Bkz: İatro–jen)
Tıp terimleri sözlüğü
Sinonim: ἰητρός (iētrós), ῑ̓ᾱτρός (īātrós).
Antik yunancada doktor veya cerrahı ifade eden kelimedir. yine aynı dildeki ἰάομαι (iáomai, “iyileşme”) kelimesine -τρος (-tros, ) maskülen ekinin getirilmesi sonucu türemiştir.
kansere neden olan, yaratan. (bkz: carcinos) (bkz: gen)
şişmişten kaynaklanmakta olan. (bkz: onkos) (bkz: gen)
eski yunancada; şişmiş
Patogenez, bir hastalığın nasıl başladığını, nasıl geliştiğini ve organizma üzerindeki etkilerini açıklayan süreçler bütünüdür. Yunanca kökenli olan bu terim, “pathos” (hastalık, ıstırap) ve “genesis” (oluşum) kelimelerinden türetilmiştir. Tıpta patogenez, bir hastalığın başlangıcından iyileşmesine kadar olan biyolojik olaylar zincirini tanımlamak için kullanılır.
Bu süreç; bir enfeksiyöz etkenin (örneğin bir virüs ya da bakteri) konağa girmesinden başlayarak, çoğalması, doku hasarına neden olması, konakta bağışıklık yanıtının oluşması ve nihayetinde hastalığın semptomatik ya da asemptomatik olarak seyretmesini içerir.
Patojen, konak organizmada hastalığa yol açabilen herhangi bir mikrobiyal ajandır. Bunlar taksonomik olarak çok çeşitlidir ve şunları içerir:
Patojenite, bir mikroorganizmanın hastalık yapabilme potansiyelini ifade eder. Patojenite kavramı genellikle bir organizmanın patojenik olup olmadığı sorusuna yanıt verirken kullanılırken, virülans, bu potansiyelin ne kadar güçlü olduğunu, yani hastalığın şiddet derecesini tanımlar.
Bir enfeksiyonun patogenezi, genellikle aşağıdaki beş temel aşamada incelenir:
Hastalığın doğal seyrini izleyen süreç genellikle şu beş klinik dönemle tanımlanır:
Mycobacterium tuberculosis, aerosol yoluyla bulaşır. Solunumla alınan damlacıklar alveollere ulaştığında alveoler makrofajlar tarafından fagosite edilir. Ancak bakteriler lizozomal yıkımdan kaçar ve hücre içinde çoğalır. Granülom formasyonu, hastalığın kronikleşmesini sağlar.
SARS-CoV-2, ACE2 reseptörüne bağlanarak hücreye girer. Viral replikasyonun ardından, alveoler hücrelerde yaygın hasar ve sitokin fırtınası (özellikle IL-6 gibi proinflamatuar sitokinler) görülür. Bu süreç akut solunum sıkıntısı sendromu (ARDS) ve çoklu organ yetmezliğine yol açabilir.
Mikrobiyal patogenez, bir mikroorganizmanın konağı enfekte etme ve hastalığa yol açma kapasitesini ifade eder. Bu süreç, hem mikrobun invazyon kapasitesine hem de konağın bağışıklık sisteminin yanıtına bağlıdır. Bazı bakteriler toksin salgılayarak (ör. Clostridium tetani), bazıları ise konak hücre iskeletini manipüle ederek (ör. Listeria monocytogenes) patogenez oluştururlar.
Patolojik süreç, hücresel ve doku düzeyinde gerçekleşen ve organizmanın normal homeostatik işleyişini bozan olayları kapsar. Patojenik mekanizmalar arasında:
gibi moleküler olaylar yer alır.
Her hastalık patojenlere bağlı değildir. Örneğin:
da hastalık gelişiminde önemli yer tutar. Bu gibi durumlarda patogenez, mikrobiyal değil, endojen mekanizmalarla açıklanır.
“Patogenez” terimi modern tıpta hastalıkların gelişim süreçlerini tanımlamak için yaygın olarak kullanılırken, bu kavrama ilişkin düşünsel ve bilimsel temellerin tarihi oldukça derinlere uzanır.
“Patogenez” kelimesi, bilimsel literatürde özellikle 19. yüzyılın sonlarından itibaren kullanılmaya başlamıştır. Tıbbi literatürde terimin sistematik kullanımı ise 20. yüzyıl başlarında netleşmiştir. Latince ve Yunanca tıbbi terimlerin standardizasyonu sürecinde terminolojiye dâhil olmuştur.

LDL, yaklaşık% 50 kolesterolden, geri kalanı yaklaşık olarak eşit oranlarda protein ve fosfolipidlerden oluşur. LDL apolipoproteininin fonksiyonel olarak önemli ve karakteristik özelliği, hedef hücrelerin hücre membranlarında bulunan LDL reseptörü için bir ligand görevi gören ApoB-100’dür.
Bazı yazarların bir LDL lipoproteini olduğunu düşündüğü lipoprotein (a), apolipoprotein apo (a) ‘yı da içerir. Metabolizması büyük farklılıklar gösterir.

-Kovalent olmayan Protein ve lipidden oluşmuş bir aggerat(Proteide)dir.(Bkz; Lipo-protein)![]()
Yoğunluk kavramının kökleri Latince “kalın” veya “yoğun” anlamına gelen densus kelimesine dayanmaktadır. Bu sözcük 13. yüzyılda “kalınlık” anlamına gelen densitas ve ardından Eski Fransızca dempsité terimine dönüşmüştür. 16. yüzyıla gelindiğinde, Fransızca densité kelimesine dönüşmüş ve bu kelime daha sonra “çok yakın veya kompakt olma niteliğini” tanımlamak için 1600 civarında İngilizceye uyarlanmıştır. Fizikte, 1660’larda yoğunluk “birim hacim başına madde kütlesi” olarak anlaşılmaya başlandı.
En basit haliyle yoğunluk, birim hacim, alan veya uzunluk başına bir şeyin miktarı olarak tanımlanır. Örneğin, fiziksel bağlamda yoğunluk genellikle birim hacim başına kütle olarak ifade edilir (örneğin, santimetreküp başına gram).
Tıbbi yoğunluk, pratisyen hekimler ve uzmanlar gibi sağlık personelinin belirli bir alandaki toplam nüfusa oranını ifade eder. Genellikle 100.000 kişi başına düşen doktor sayısı olarak ifade edilir. Bu metrik, sağlık hizmetlerinin mevcudiyetini ve bir nüfusun tıbbi ihtiyaçlarını karşılama kapasitesini değerlendirmede çok önemlidir.
Genellikle basitçe “yoğunluk” olarak adlandırılan kütle yoğunluğu, bir maddenin kapladığı alana göre kütle miktarını (veya parçacık sayısını) temsil eder. Matematiksel olarak kütle yoğunluğu, bir nesnenin kütlesinin hacmine bölünmesiyle hesaplanır (yoğunluk = kütle/hacim). Bu kavram, malzemelerin karakterize edilmesine ve farklı koşullar altındaki davranışlarının tahmin edilmesine yardımcı olduğu için fizik, kimya ve çeşitli mühendislik alanlarında temeldir.
Yoğunluk, çeşitli bilimsel ve pratik uygulamalarda kritik bir rol oynar:
Radyolojide kütle yoğunluğu, CT (bilgisayarlı tomografi) ve MRI (manyetik rezonans görüntüleme) taramaları gibi görüntüleme tekniklerinde bir maddenin kompaktlığının temsilini ifade eder. Vücuttaki farklı doku ve materyallerin farklı yoğunlukları vardır ve bunlar taramalarda farklı tonlar veya yoğunluklar olarak görüntülenir. Yoğunluktaki bu değişimler radyologların ve tıp uzmanlarının farklı doku türlerini ayırt etmelerine, anormallikleri belirlemelerine ve durumları teşhis etmelerine yardımcı olur. Örneğin, kemik gibi daha yoğun dokular taramalarda daha parlak görünürken, yağ veya hava gibi daha az yoğun dokular daha koyu görünür.
Birim hacim başına kütle olarak tanımlanan yoğunluk kavramının kökleri eski uygarlıklara kadar uzanmaktadır, ancak bilimsel bir kavram olarak resmen Rönesans döneminde geliştirilmiştir. İşte yoğunluğun bilimsel bir kavram olarak geliştirilmesinde rol oynayan bazı kilit isimler:
Siraküzalı Arşimet (yaklaşık MÖ 287-212): Modern anlamda yoğunluğun “kaşifi” olmasa da Arşimet, yoğunlukla doğrudan ilişkili olan kaldırma kuvveti ilkesini ortaya koymasıyla tanınır. Banyo yaparken yaşadığı ünlü “Eureka” anı, bir nesnenin kendi hacmine eşdeğer bir su hacmini yerinden oynattığını fark etmesine yol açmış ve bu da göreli yoğunluğu anlamasına yardımcı olmuştur.
Galileo Galilei (1564-1642): Galileo, malzeme özellikleri ve bunların farklı koşullar altındaki davranışları üzerine yaptığı çalışmalarla yoğunluğun anlaşılmasına önemli katkılarda bulunmuştur. Farklı maddelerin kuvvetlere nasıl tepki verdiğini incelemiş ve yoğunluğun temel fikirlerine katkıda bulunmuştur.
Evangelista Torricelli (1608-1647): Galileo’nun öğrencisi olan Torricelli, basınç ve vakumla ilişkili olarak yoğunluk çalışmalarını ilerletmiş, bu da daha sonra akışkan dinamiği ve farklı ortamlardaki kütle yoğunluğunun anlaşılması çalışmalarına zemin hazırlamıştır.
Sir Isaac Newton (1643-1727): Newton en çok hareket ve evrensel çekim yasalarıyla tanınsa da, fizik alanındaki çalışmaları daha geniş mekanik ve malzeme çalışmalarının bir parçası olarak yoğunluk kavramının resmileştirilmesine yardımcı olmuştur.
Bu isimler, diğerlerinin yanı sıra, yoğunluk kavramının gelişimine katkıda bulunarak onu klasik fiziğin daha geniş çerçevesine entegre etmişlerdir. Yoğunluğun birim hacim başına kütle olarak modern tanımı, bu ilk bilim insanlarının kümülatif çabaları sayesinde fizik ve mühendislikte temel bir kavram haline gelmiştir.
Yorum yazabilmek için oturum açmalısınız.