īātrós

Sinonim: ἰητρός (iētrós), ῑ̓ᾱτρός ‎(īātrós).

Antik yunancada doktor veya cerrahı ifade eden kelimedir. yine aynı dildeki ἰάομαι (iáomai, iyileşme) kelimesine -τρος(-tros, ) maskülen ekinin getirilmesi sonucu türemiştir.

Patogenez


1. Tanım ve Genel Yaklaşım

Patogenez, bir hastalığın nasıl başladığını, nasıl geliştiğini ve organizma üzerindeki etkilerini açıklayan süreçler bütünüdür. Yunanca kökenli olan bu terim, “pathos” (hastalık, ıstırap) ve “genesis” (oluşum) kelimelerinden türetilmiştir. Tıpta patogenez, bir hastalığın başlangıcından iyileşmesine kadar olan biyolojik olaylar zincirini tanımlamak için kullanılır.

Bu süreç; bir enfeksiyöz etkenin (örneğin bir virüs ya da bakteri) konağa girmesinden başlayarak, çoğalması, doku hasarına neden olması, konakta bağışıklık yanıtının oluşması ve nihayetinde hastalığın semptomatik ya da asemptomatik olarak seyretmesini içerir.


2. Patojen ve Patojenite

Patojen, konak organizmada hastalığa yol açabilen herhangi bir mikrobiyal ajandır. Bunlar taksonomik olarak çok çeşitlidir ve şunları içerir:

  • Virüsler (ör. SARS-CoV-2, HIV)
  • Bakteriler (ör. Mycobacterium tuberculosis)
  • Mantarlar (ör. Candida albicans)
  • Protozoa (ör. Plasmodium falciparum)
  • Helmintler (ör. Ascaris lumbricoides)

Patojenite, bir mikroorganizmanın hastalık yapabilme potansiyelini ifade eder. Patojenite kavramı genellikle bir organizmanın patojenik olup olmadığı sorusuna yanıt verirken kullanılırken, virülans, bu potansiyelin ne kadar güçlü olduğunu, yani hastalığın şiddet derecesini tanımlar.


3. Patogenez Aşamaları

Bir enfeksiyonun patogenezi, genellikle aşağıdaki beş temel aşamada incelenir:

  1. Maruziyet (exposure): Konak organizmanın patojenle karşılaşması.
  2. Yapışma (adhesion): Patojenin konak hücrelere spesifik moleküler mekanizmalarla tutunması.
  3. İstila (invasion): Patojenin dokuya penetrasyonu ve çoğalması.
  4. Enfeksiyon (infection): Patojenin konağın bağışıklık sistemine karşı başarı sağlayarak yayılması.
  5. Bulaşma (transmission): Enfekte konaktan yeni konaklara geçiş süreci.

4. Hastalığın Klinik Aşamaları

Hastalığın doğal seyrini izleyen süreç genellikle şu beş klinik dönemle tanımlanır:

  1. İnkübasyon dönemi: Patojenin vücuda girdiği ancak henüz semptomların oluşmadığı süre.
  2. Prodromal dönem: Hafif ve özgül olmayan semptomların başladığı dönem.
  3. Hastalık dönemi: En belirgin semptomların gözlendiği, patolojik süreçlerin en aktif olduğu dönem.
  4. Gerileme (decline): Bağışıklık sisteminin ya da tedavinin etkisiyle semptomların azaldığı dönem.
  5. İyileşme (convalescence): Hasar gören dokuların iyileştiği, normal fizyolojik durumun yeniden sağlandığı dönem.

5. Patogenezin Klinik ve Moleküler Örnekleri

a. Tüberküloz Patogenezi:

Mycobacterium tuberculosis, aerosol yoluyla bulaşır. Solunumla alınan damlacıklar alveollere ulaştığında alveoler makrofajlar tarafından fagosite edilir. Ancak bakteriler lizozomal yıkımdan kaçar ve hücre içinde çoğalır. Granülom formasyonu, hastalığın kronikleşmesini sağlar.

b. COVID-19 Patogenezi:

SARS-CoV-2, ACE2 reseptörüne bağlanarak hücreye girer. Viral replikasyonun ardından, alveoler hücrelerde yaygın hasar ve sitokin fırtınası (özellikle IL-6 gibi proinflamatuar sitokinler) görülür. Bu süreç akut solunum sıkıntısı sendromu (ARDS) ve çoklu organ yetmezliğine yol açabilir.


6. Mikrobiyal Patogenez ve Evreleri

Mikrobiyal patogenez, bir mikroorganizmanın konağı enfekte etme ve hastalığa yol açma kapasitesini ifade eder. Bu süreç, hem mikrobun invazyon kapasitesine hem de konağın bağışıklık sisteminin yanıtına bağlıdır. Bazı bakteriler toksin salgılayarak (ör. Clostridium tetani), bazıları ise konak hücre iskeletini manipüle ederek (ör. Listeria monocytogenes) patogenez oluştururlar.


7. Etiyoloji ve Patogenez Arasındaki Fark

  • Etiyoloji, bir hastalığın nedenini ifade eder (ör. viral enfeksiyon, genetik mutasyon, toksik ajan).
  • Patogenez ise bu nedenin organizmada ne tür biyolojik süreçlerle hastalığa yol açtığını açıklar. Yani etiyoloji hastalığın nedeni, patogenez ise nasıl oluştuğu ve geliştiği sorularına yanıt verir.

8. Patolojik Süreç ve Patojenik Mekanizmalar

Patolojik süreç, hücresel ve doku düzeyinde gerçekleşen ve organizmanın normal homeostatik işleyişini bozan olayları kapsar. Patojenik mekanizmalar arasında:

  • Hücre iskeletinin bozulması
  • Toksin üretimi
  • Apoptoz veya nekrozu tetikleyen faktörler
  • İnflamatuar yanıtların aşırı aktive olması (ör. sitokin fırtınası)
  • Konakçı hücre yüzey reseptörlerine bağlanma

gibi moleküler olaylar yer alır.


9. Patojenik Olmayan Etkenlerle Hastalık Oluşumu

Her hastalık patojenlere bağlı değildir. Örneğin:

  • Genetik bozukluklar (ör. kistik fibrozis)
  • Toksik maddeler (ör. kurşun zehirlenmesi)
  • Otoimmün reaksiyonlar (ör. sistemik lupus eritematozus)

da hastalık gelişiminde önemli yer tutar. Bu gibi durumlarda patogenez, mikrobiyal değil, endojen mekanizmalarla açıklanır.


Keşif

Patogenez” terimi modern tıpta hastalıkların gelişim süreçlerini tanımlamak için yaygın olarak kullanılırken, bu kavrama ilişkin düşünsel ve bilimsel temellerin tarihi oldukça derinlere uzanır.


Patogenez Kavramının Tarihsel Keşfi ve Gelişimi

1. Antik Dönem (Hipokrat ve Galen Yaklaşımları)

  • Hipokrat (M.Ö. 460–370), hastalıkları dört beden sıvısının (kan, balgam, sarı safra, kara safra) dengesizliğine dayandırarak açıklamaya çalıştı. Bu, humoral teori olarak bilinir.
  • Galen (M.S. 129–200) ise bu yaklaşımı daha sistematik hale getirdi. Bu dönemde “hastalıkların nedeni” kavramsallaştırılmış olsa da, mikroorganizmaların hastalığa neden olduğu bilgisi henüz mevcut değildi. Dolayısıyla gerçek anlamda bir etiyolojik veya patogenetik anlayış henüz yoktu.

2. Orta Çağ (Teolojik ve Miasma Kuramları)

  • Hastalıklar genellikle tanrısal cezalar ya da kötü hava (miasma) ile ilişkilendirilmekteydi.
  • Bu dönemde bireysel organizmaların hastalıkla ilişkilendirilebileceği fikri yaygın değildi.

3. 17. Yüzyıl: Mikroskobun İcadı ve Gözlemsel Dönem

  • Antonie van Leeuwenhoek (1632–1723), mikroskopla bakteriyel yapıları gözlemleyerek “küçük hayvancıklar”ın (animalcules) varlığını belgeledi. Bu keşif, hastalık etkenlerinin gözle görülemeyecek kadar küçük olabileceği fikrini doğurdu.

4. 19. Yüzyıl: Mikrobiyal Patogenezin Doğuşu

a. Louis Pasteur (1822–1895)

  • Mikrop teorisinin (germ theory of disease) kurucularındandır.
  • Fermentasyon ve çürümenin mikroorganizmalardan kaynaklandığını gösterdi.
  • Aşı geliştirme çalışmalarıyla (şarbon, kuduz) patogenezin deneysel zeminini oluşturdu.

b. Robert Koch (1843–1910)

  • Koch, belirli mikroorganizmaların belirli hastalıklara neden olduğunu kanıtlamak için Koch postülatlarını ortaya koydu (1876).
  • Bacillus anthracis (şarbon), Mycobacterium tuberculosis (verem) ve Vibrio cholerae (kolera) bakterilerini izole etti ve bunların hastalığa yol açtığını deneysel olarak kanıtladı.
  • Bu çalışmalar, mikrobiyal patogenez kavramının bilimsel olarak tanımlandığı ilk çalışmalardır.

5. 20. Yüzyıl: Patogenez ve İmmünoloji

  • 20. yüzyılda, patogenez yalnızca mikroorganizmanın varlığıyla değil, konak organizmanın bağışıklık sistemiyle olan etkileşimiyle birlikte ele alınmaya başlandı.
  • Metchnikoff fagositozu keşfederek immün sistemin patogenezdeki rolünü açıklamaya katkı sağladı.
  • Virüslerin keşfi (örn. 1935’te Wendell Stanley’nin tütün mozaik virüsünü kristalize etmesi) patogenez anlayışını genişletti.

6. 21. Yüzyıl: Moleküler Patogenez ve Sistem Biyolojisi

  • Patogenez, artık moleküler düzeyde, genetik ifadeler, sinyal yolları, konak-patojen etkileşimleri ve inflamasyon döngüleri bağlamında modellenmektedir.
  • Moleküler Koch postülatları gibi modern kriterlerle mikroorganizmaların patojenik özellikleri genetik düzeyde sorgulanmakta ve tanımlanmaktadır.
  • Özellikle COVID-19 pandemisi, patogenez araştırmalarının ne kadar hızlı ve çok yönlü gelişebileceğini göstermiştir.

Kavramın Bilimsel Adlandırılması

“Patogenez” kelimesi, bilimsel literatürde özellikle 19. yüzyılın sonlarından itibaren kullanılmaya başlamıştır. Tıbbi literatürde terimin sistematik kullanımı ise 20. yüzyıl başlarında netleşmiştir. Latince ve Yunanca tıbbi terimlerin standardizasyonu sürecinde terminolojiye dâhil olmuştur.




İleri Okuma
  1. Shapiro-Ilan, D. I., Gouge, D. H., Koppenhöfer, A. M., & Fife, J. P. (2005). Applications of entomopathogenic nematodes for control of insect pests above and below ground in North America. Biocontrol Science and Technology, 15(9), 835–850.
  2. Kumar, V., Abbas, A. K., & Aster, J. C. (2014). Robbins and Cotran Pathologic Basis of Disease (9th ed.). Philadelphia: Elsevier/Saunders.
  3. Casadevall, A., & Pirofski, L. A. (2015). What Is a Pathogen? A Question That Begs the Point. PLOS Pathogens, 11(5), e1004252.
  4. V’kovski, P., Kratzel, A., Steiner, S., Stalder, H., & Thiel, V. (2021). Coronavirus biology and replication: implications for SARS-CoV-2. Nature Reviews Microbiology, 19, 155–170.


Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Low Density Lipoprotein (LDL)

  • Düşük yoğunluklu yağ proteinleri. (bkz: low) (bkz: density) (bkz: lipoprotein)
  • VLDL’nin (çok düşük yoğunluklu lipoprotein) modifikasyonundan sonra oluşan kolesterolden zengin lipoproteinlere (yoğunluk sınıfı 1.019-1.063 g / ml) düşük yoğunluklu lipoproteinler denir. LDL’nin fizyolojik görevi, kolesterolü karaciğerden ekstrahepatik dokuya taşımaktır.
  • Görevi, karaciğerden cholesterini extra hepatik dokuya taşımaktır.
  • Chalin sarılı vesikel-endosomen-lysosomen yoluyla ldl alınır.

LDL, yaklaşık% 50 kolesterolden, geri kalanı yaklaşık olarak eşit oranlarda protein ve fosfolipidlerden oluşur. LDL apolipoproteininin fonksiyonel olarak önemli ve karakteristik özelliği, hedef hücrelerin hücre membranlarında bulunan LDL reseptörü için bir ligand görevi gören ApoB-100’dür.

Bazı yazarların bir LDL lipoproteini olduğunu düşündüğü lipoprotein (a), apolipoprotein apo (a) ‘yı da içerir. Metabolizması büyük farklılıklar gösterir.

Embriyogenez

  • Embriyogenez, embriyonun oluşumuna yol açan biyolojik süreçtir; gelişim evreleri. (bkz: embriyogenez)
  • Yaklaşık 8 hafta sürer, yumurtanın döllenmesiyle başlar ve fetogenezin başlamasıyla sona erer. 
  • Embriyogenez dönemine embriyonik dönem denir.

Dansite

Yoğunluk kavramının kökleri Latince “kalın” veya “yoğun” anlamına gelen densus kelimesine dayanmaktadır. Bu sözcük 13. yüzyılda “kalınlık” anlamına gelen densitas ve ardından Eski Fransızca dempsité terimine dönüşmüştür. 16. yüzyıla gelindiğinde, Fransızca densité kelimesine dönüşmüş ve bu kelime daha sonra “çok yakın veya kompakt olma niteliğini” tanımlamak için 1600 civarında İngilizceye uyarlanmıştır. Fizikte, 1660’larda yoğunluk “birim hacim başına madde kütlesi” olarak anlaşılmaya başlandı.

En basit haliyle yoğunluk, birim hacim, alan veya uzunluk başına bir şeyin miktarı olarak tanımlanır. Örneğin, fiziksel bağlamda yoğunluk genellikle birim hacim başına kütle olarak ifade edilir (örneğin, santimetreküp başına gram).

Tıbbi Yoğunluk

Tıbbi yoğunluk, pratisyen hekimler ve uzmanlar gibi sağlık personelinin belirli bir alandaki toplam nüfusa oranını ifade eder. Genellikle 100.000 kişi başına düşen doktor sayısı olarak ifade edilir. Bu metrik, sağlık hizmetlerinin mevcudiyetini ve bir nüfusun tıbbi ihtiyaçlarını karşılama kapasitesini değerlendirmede çok önemlidir.

This content is available to members only. Please login or register to view this area.

Kitle Yoğunluğu

Genellikle basitçe “yoğunluk” olarak adlandırılan kütle yoğunluğu, bir maddenin kapladığı alana göre kütle miktarını (veya parçacık sayısını) temsil eder. Matematiksel olarak kütle yoğunluğu, bir nesnenin kütlesinin hacmine bölünmesiyle hesaplanır (yoğunluk = kütle/hacim). Bu kavram, malzemelerin karakterize edilmesine ve farklı koşullar altındaki davranışlarının tahmin edilmesine yardımcı olduğu için fizik, kimya ve çeşitli mühendislik alanlarında temeldir.

Yoğunluğun Amacı ve Önemi

Yoğunluk, çeşitli bilimsel ve pratik uygulamalarda kritik bir rol oynar:

  1. Kaldırma Kuvveti ve Yüzdürme: Yoğunluğu anlamak, bir maddenin bir sıvıya yerleştirildiğinde yüzeceğini veya batacağını belirlemek için gereklidir. Genel olarak, bir cismin yoğunluğu içine daldırıldığı sıvının yoğunluğundan daha azsa, cisim yüzer. Bu prensip, gemilerin kaldırma kuvvetinin dikkatlice hesaplanması gereken gemi yapımı gibi alanlarda çok önemlidir.
  2. Malzeme Tanımlama ve Karışım Kompozisyonu: Yoğunluk, saf maddeleri tanımlamak ve karışımların bileşimini karakterize etmek ve tahmin etmek için kullanılan önemli bir fiziksel özelliktir. Bilim insanları ve mühendisler, bir malzemenin yoğunluğunu ölçerek maddeleri tanımlayabilir ve saflıklarını değerlendirebilir.
  3. Tıbbi Uygulamalar: Tıpta yoğunluk ölçümleri, çeşitli durumların teşhis ve tedavisinde hayati önem taşır. Örneğin, kemik yoğunluğunun ölçülmesi, doktorların bir hastada osteoporoz olup olmadığını belirlemelerine olanak tanır; bu, kırılmaya eğilimli zayıf ve kırılgan kemiklerle karakterize bir durumdur. Kemik yoğunluğunun izlenmesi tedavi kararlarına rehberlik edebilir ve ciddi yaralanmaların önlenmesine yardımcı olabilir.
  4. Hemşirelik ve Sağlık Personeli: Hemşirelikte yoğunluk kavramı, sağlık hizmeti sağlayıcılarının mevcudiyetine kadar genişletilebilir. Nüfusa oranla hemşire ve ebe sayısını ifade eden hemşire ve ebe yoğunluğu, özellikle yetersiz hizmet alan bölgelerde sağlık hizmeti ihtiyaçlarının karşılanmasını sağlamak için kritik bir ölçüttür. Bu yoğunluk, bakım kalitesini ve farklı nüfus gruplarında sağlık ve refahı teşvik etme becerisini doğrudan etkiler.

Radyolojide Kitle Yoğunluğu

Radyolojide kütle yoğunluğu, CT (bilgisayarlı tomografi) ve MRI (manyetik rezonans görüntüleme) taramaları gibi görüntüleme tekniklerinde bir maddenin kompaktlığının temsilini ifade eder. Vücuttaki farklı doku ve materyallerin farklı yoğunlukları vardır ve bunlar taramalarda farklı tonlar veya yoğunluklar olarak görüntülenir. Yoğunluktaki bu değişimler radyologların ve tıp uzmanlarının farklı doku türlerini ayırt etmelerine, anormallikleri belirlemelerine ve durumları teşhis etmelerine yardımcı olur. Örneğin, kemik gibi daha yoğun dokular taramalarda daha parlak görünürken, yağ veya hava gibi daha az yoğun dokular daha koyu görünür.

Tarih

Birim hacim başına kütle olarak tanımlanan yoğunluk kavramının kökleri eski uygarlıklara kadar uzanmaktadır, ancak bilimsel bir kavram olarak resmen Rönesans döneminde geliştirilmiştir. İşte yoğunluğun bilimsel bir kavram olarak geliştirilmesinde rol oynayan bazı kilit isimler:

Siraküzalı Arşimet (yaklaşık MÖ 287-212): Modern anlamda yoğunluğun “kaşifi” olmasa da Arşimet, yoğunlukla doğrudan ilişkili olan kaldırma kuvveti ilkesini ortaya koymasıyla tanınır. Banyo yaparken yaşadığı ünlü “Eureka” anı, bir nesnenin kendi hacmine eşdeğer bir su hacmini yerinden oynattığını fark etmesine yol açmış ve bu da göreli yoğunluğu anlamasına yardımcı olmuştur.

Galileo Galilei (1564-1642): Galileo, malzeme özellikleri ve bunların farklı koşullar altındaki davranışları üzerine yaptığı çalışmalarla yoğunluğun anlaşılmasına önemli katkılarda bulunmuştur. Farklı maddelerin kuvvetlere nasıl tepki verdiğini incelemiş ve yoğunluğun temel fikirlerine katkıda bulunmuştur.

Evangelista Torricelli (1608-1647): Galileo’nun öğrencisi olan Torricelli, basınç ve vakumla ilişkili olarak yoğunluk çalışmalarını ilerletmiş, bu da daha sonra akışkan dinamiği ve farklı ortamlardaki kütle yoğunluğunun anlaşılması çalışmalarına zemin hazırlamıştır.

Sir Isaac Newton (1643-1727): Newton en çok hareket ve evrensel çekim yasalarıyla tanınsa da, fizik alanındaki çalışmaları daha geniş mekanik ve malzeme çalışmalarının bir parçası olarak yoğunluk kavramının resmileştirilmesine yardımcı olmuştur.

Bu isimler, diğerlerinin yanı sıra, yoğunluk kavramının gelişimine katkıda bulunarak onu klasik fiziğin daha geniş çerçevesine entegre etmişlerdir. Yoğunluğun birim hacim başına kütle olarak modern tanımı, bu ilk bilim insanlarının kümülatif çabaları sayesinde fizik ve mühendislikte temel bir kavram haline gelmiştir.

İleri Okuma

  1. Lide, D. R. (2004). CRC Handbook of Chemistry and Physics (85th ed.). CRC Press.
  2. Tipler, P. A., & Mosca, G. (2007). Physics for Scientists and Engineers (6th ed.). W. H. Freeman.
  3. Halliday, D., Resnick, R., & Walker, J. (2013). Fundamentals of Physics (10th ed.). Wiley.
  4. Giancoli, D. C. (2013). Physics: Principles with Applications (7th ed.). Pearson.
  5. Cengel, Y. A., & Boles, M. A. (2014). Thermodynamics: An Engineering Approach (8th ed.). McGraw-Hill Education.
  6. Serway, R. A., & Jewett, J. W. (2018). Physics for Scientists and Engineers with Modern Physics (10th ed.). Cengage Learning.
  7. Young, H. D., Freedman, R. A., & Ford, A. L. (2019). University Physics with Modern Physics (15th ed.). Pearson.