Digoksin

Ticari isimler; Digoxin Sandoz®, Juvisé®, Lanitop

“Digoksin” terimi, yüksük otu bitkisinin cins adı olan “Digitalis”ten ve farmakolojide doğal kaynaklardan türetilen maddeleri belirtmek için sıklıkla kullanılan “-in” son ekinden türetilmiştir. “Digi-” öneki, gelişiminin temel taşı olan bitkiye saygı duruşunda bulunurken, “-oxin” ise bitkinin organik kimyasal doğasını ifade eder.

Digoksin, yüksük otu bitkisinden elde edilen, kalp yetmezliği ve kardiyak aritmiler gibi çeşitli kalp rahatsızlıklarının tedavisinde yaygın olarak kullanılan güçlü bir kardiyak glikozittir. Tedavi aralığının dar olması ve yeni ilaçların bulunması nedeniyle kullanımı yıllar içinde azalmış olsa da tıbbi ilgi konusu olmaya devam ediyor. Bu makale Digoksin’in farmakolojik yönlerini, klinik endikasyonlarını ve güvenlik hususlarını ele almaktadır.

Kimyasal Yapı ve Etki Mekanizması

Digoksin, diğer bir kalp glikozidi olan Digitoksin’den, 12. karbon atomunda bir hidrojen molekülüne sahip olmasıyla ayrılır. Bu yapısal varyasyon farmakokinetiğini ve farmakodinamiğini etkiler.

Digoksinin temel etki mekanizması, kalp kası hücrelerinde Na+/K+-ATPaz’ın inhibisyonunu içerir. Bu inhibisyon, Na+ ve Ca2+ değişimini bozar, hücre içi Ca2+ konsantrasyonunun artmasına neden olur, bu da kalp kası kasılmalarının gücünü ve hızını artırır. Ek olarak ilacın baroreseptörlerin duyarlılığını arttırdığı ve nörohormonal etkilerini de açıkladığı düşünülmektedir.

Kalp Kası Üzerindeki Klinik Etkiler

Digoksin, aşağıda belirtildiği gibi kalp kası fonksiyonu üzerinde birkaç önemli etki gösterir:

  • Pozitif İnotropik Etki: Kalp kası kasılmalarının kuvvetini ve hızını artırır.
  • Negatif Kronotropik Etki: Kalp atış hızını düşürür.
  • Negatif Dromotropik Etki: Kalpteki elektriksel uyarıların iletimini yavaşlatır.
  • Pozitif Bathmotropik Etki: Ventrikül kaslarının uyarılabilirliğini arttırır.

Sonuç olarak digoksin atım hacmini iyileştirir, böbreklere kan akışını artırır ve idrar çıkışının artmasına yol açar. Ancak bu pozitif inotropik etkiler yalnızca sağlıklı kalp kası liflerinde görülür.

Klinik uygulamalar

Digoksin öncelikle akut ve kronik kalp yetmezliğinin yanı sıra atriyal fibrilasyon ve çarpıntının tedavisinde kullanılır. Dozaj ürün yönergelerine göre yapılır ve ilacın dar terapötik aralığı nedeniyle yakın takip gerektirir. Böbrek fonksiyon bozukluğu olan hastalarda doz ayarlaması gereklidir.

Kontrendikasyonlar ve Etkileşimler

Digoksin, aşırı duyarlılık, dijital zehirlenmesi, bazı kardiyak aritmiler gibi çeşitli durumlarda ve hipokalemi, hiperkalsemi ve hipomagnezemi gibi elektrolit dengesizliklerinin varlığında kontrendikedir.

İlaç, P-glikoproteinin bir substratıdır ve bu taşıyıcının inhibitörleri, digoksin serum seviyelerini yükseltebilir. Glikozit toksisitesinin artması nedeniyle kalsiyumun digoksinle birlikte intravenöz olarak uygulanmaması gerekir. Beta blokerler, kalsiyum kanal blokerleri ve diüretikler gibi bazı ilaçlar digoksinle etkileşime girebilir ve dikkatli takip gerektirir.

P-glikoprotein üzerindeki etki

Hem Digoksin hem de Eliquis, P-glikoprotein taşıma sisteminin substratlarıdır. Bu nedenle, bunların eş zamanlı alınması her ilacın düzeyini etkileyebilir ve dikkatli izlemeyi gerektirir. Digoksin seviyelerindeki bir artış digoksin toksisitesine yol açabilirken, Eliquis’in yüksek seviyeleri aşırı kanamaya neden olabilir.

Böbrek yetmezliği
Her iki ilaç da kısmen böbrekler yoluyla atılır. Böbrek yetmezliği olan hastalarda doz ayarlaması ve böbrek fonksiyonunun izlenmesi gerekebilir.

Hemodinamik Etkiler
Digoksinin pozitif inotropik etkileri, Eliquis gibi kalp kasılması üzerinde herhangi bir yararlı etki göstermeyen ancak pıhtı oluşumunu önlemek için gerekli olan antikoagülanlar tarafından bir şekilde dengelenebilir. Hastanın klinik durumuna bağlı olarak ilaçlardan birinin veya her ikisinin dozajının ayarlanmasına ihtiyaç duyulabilir.

Polifarmasi
Digoksin ve antikoagülanlar arasındaki etkileşim diğer ilaçlardan etkilenebileceğinden, diğer antiaritmikler, diüretikler veya antitrombosit ajanlar da dahil olmak üzere birden fazla ilaç kullanan hastaların özellikle dikkatli olmaları gerekir.

Klinik Kılavuzlar
Hem digoksin hem de antikoagülan reçete edilen hastalar için ilaç seviyelerinin, böbrek fonksiyonunun ve pıhtılaşma parametrelerinin rutin olarak izlenmesi şiddetle tavsiye edilir. Her iki ilaç sınıfının da dar terapötik pencereleri vardır ve etkileşimler kanama veya digoksin toksisitesi gibi olumsuz etkilere yol açabilir.

Yan etkiler

Dar terapötik penceresi nedeniyle digoksin sıklıkla kardiyak aritmiler, bulantı, kusma ve yorgunluk gibi olumsuz etkilere yol açar. Nadir durumlarda algı bozuklukları ve aşırı duyarlılık reaksiyonları gibi daha ciddi yan etkiler gözlemlenmiştir.

Digoksin, kalp hastalıklarının tedavisinde hayati ancak karmaşık bir araç olmaya devam ediyor. Kullanımı, farmakolojik profilinin, ilaç etkileşim potansiyelinin ve yakın terapötik izleme gerekliliğinin kapsamlı bir şekilde anlaşılmasını gerektirir.

Tarih

Digoksin, yüzyıllardır bilinen botanik bir tür olan yüksük otu bitkisinin (Digitalis purpurea) yapraklarından elde edilir. Yüksük otu’nun tıbbi kullanımı, 18. yüzyılda, etkilerini titizlikle belgeleyen ve 1785 tarihli “An Account of the Foxglove” adlı kitabında dozları tavsiye eden İngiliz doktor William Withering tarafından popüler hale getirildi.

19. ve 20. yüzyıllar boyunca yüksük otu bitkisinin aktif bileşikleri izole edildi ve sentezlendi; bu da digoksin ve dijitoksin gibi kardiyak glikozitlerin gelişmesine yol açtı. Digoksin, 1930’larda klinik uygulamaya girdi ve kalp tedavisi için daha istikrarlı ve etkili bir seçenek sundu.

Zaman İçinde Farmakolojik Etki
Digoksin 20. yüzyıl boyunca yaygın klinik kullanıma kavuştu. Kalp kası kasılma kuvvetini artıran güçlü inotropik etkileri nedeniyle kalp yetmezliği ve atriyal fibrilasyon gibi durumların tedavisinin temel dayanağı haline geldi. Ancak yeni ilaçların artması ve digoksinin dar terapötik penceresinin anlaşılması, son yıllarda kalp yetmezliğinde kullanımının azalmasına yol açmıştır.

Kaynak:

  1. Smith, T. W., et al. “Digitalis. Mechanisms of action and clinical use.” New England Journal of Medicine, vol. 318, no. 6, 1988, pp. 358–365.
  2. Rathore, S. S., et al. “The prognostic value of digoxin in patients with atrial fibrillation.” Journal of the American College of Cardiology, vol. 36, no. 2, 2000, pp. 546–549.
  3. Withering, William. “An Account of the Foxglove and Some of Its Medical Uses.” 1785.
  4. Hollman, A. “William Withering (1741-1799): The Birmingham years.” Circulation, vol. 96, no. 4, 1997, pp. 1014–1016.
  5. Baskett, Thomas F. “In the arms of Morpheus: the development of morphine for postoperative pain relief.” Canadian Journal of Anaesthesia, vol. 53, no. 6, 2006, pp. 533–543.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Meningokokal sepsis

  • ICD-10-GM A39.0: Meningokok menenjit;
  • ICD-10-GM A39.2: Akut meningokokal sepsis;
  • ICD-10-GM A39.3: Kronik meningokokal sepsis
  • Neisseria meningitidis bakterisinin neden olduğu menenjitin ciddi bir komplikasyonudur. (Bkz;
    Mening-o-kok-al) (Bkz; sepsis)
  •  
  • (Meningokok türleri A, B, C, Y ve W135) Iletilir.
    Tüm meningokok enfeksiyonlarının yaklaşık %70’ine serotip B ve yaklaşık %30’una serogrup C neden olur.

Klinik

  • Foudroyant (bebekler, küçük çocuklar), muhtemelen ergenlerde uzun süreli, ilk 24 saatte çoğu ölümle sonuçlanır.
  • Sepsis, menenjit
  • Bulanık, küçük benekli kanama, nekroz, yaygın damar içi pıhtılaşma, su birikintisi
  • Friderichsen sendromu, dolaşım yetmezliğinden ölüm (adrenal yetmezlik) olası
  • Grip benzeri enfeksiyonlar veya grip enfeksiyonları bağlamında, ek patojenler,
    • Gram-negatif diplokoklar, daha sık: C’den çok B suşu

Komplikasyonlar

  • Dolaşım yetmezliği,
  • ölüm

••• Dikkat: Yetersiz düzeyde yüksek ADH seviyeleri salınabilir (hiponatremi, nöbetler, beyin ödemi)

Enfeksiyon

  • Farenksin kolonizasyonu – istila – endotelyal hücre aktivasyonu, pıhtılaşma sisteminin aktivasyonu,
  • Trombosit sayısı, yayılmış intravasküler pıhtılaşma süreçleri, purpura (vasküler hasar), büyük damarların bile trombozu, nekroz
  • Kuluçka süresi genellikle 4 günden az

Teşhis

Küçük cilt nekrozunda (bakteriyel emboli), kan kültürü

Terapi

  • Penisilin G, seftriakson, dolaşım stabilizasyonu: hacim, katekolaminler
  • İzolasyon: 24 saat

Profilaksi:

  • Birincil profilaksi: aşılar
  • Çevre profilaksisi: rifampisin, siprofloksasin

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Flukonazol


1. Genel tanım ve ticari isimler

Flukonazol, triazol antifungaller grubuna ait, sistemik ve mukozal mantar enfeksiyonlarının tedavisi ve profilaksisinde yaygın kullanılan bir antifungal ilaçtır. Dünyada en bilinen ticari ismi Diflucan® olmakla birlikte pek çok jenerik preparat da mevcuttur. İlacın yapısal özellikleri ve farmakokinetik profili, onu özellikle Candida türlerine ve Cryptococcus neoformans’a bağlı enfeksiyonlarda bir “temel ilaç” konumuna yerleştirmiştir; bu nedenle Dünya Sağlık Örgütü’nün Temel İlaçlar Listesi’nde de yer almaktadır.

Flukonazolün klinik önemini artıran başlıca özellikleri şunlardır:

  • Yüksek oral biyoyararlanım (> %90)
  • Uzun eliminasyon yarı ömrü (yaklaşık 30 saat)
  • Beyin omurilik sıvısı (BOS) dahil vücut sıvılarına iyi penetrasyon
  • Böbrekler yoluyla büyük oranda değişmeden atılım
  • Görece iyi tolere edilebilir bir yan etki profili

2. Tarihçe ve adlandırma (etimoloji)

Flukonazol, Pfizer tarafından 1980’li yılların başında geliştirilmiş, 1981’de patentlenmiş ve 1988 civarında klinik kullanıma girmiştir. ABD’de FDA tarafından onayı 29 Ocak 1990 tarihinde verilmiştir.

Adlandırma (etimoloji):

  • flu- / fluo-: moleküldeki diflorofenil halkaya gönderme yapan “fluoro-” ön ekinden türetilmiştir.
  • -conazole: “miconazole türevi” anlamında kullanılan bir son ek olup, azol türevi antifungalleri tanımlayan uluslararası adlandırma geleneğinin parçasıdır.

Böylece fluconazole, yaklaşık olarak “flor içeren konazol türevi antifungal” anlamına gelir. “Konazol” son eki, imidazol ve triazol çekirdeği içeren geniş bir antifungal sınıfını (ketokonazol, mikonazol, itrakonazol, vorikonazol vb.) işaret eder; bu isimlendirme, farmakolojik sınıfın hızlıca tanınmasını sağlayan tipik bir INN (International Nonproprietary Name) örneğidir.


3. Kimyasal yapı ve sınıflandırma

  • Kimyasal sınıf: Triazol türevi antifungal
  • IUPAC adı: 2-(2,4-difluorofenil)-1,3-bis(1H-1,2,4-triazol-1-il)propan-2-ol

Molekül, iki adet 1,2,4-triazol halkası ve bir diflorofenil çekirdek etrafında örgütlenen simetrik bir yapıya sahiptir. Bu yapı:

  • Suda görece iyi çözünürlük
  • Oral ve intravenöz kullanım arasında öngörülebilir biyoyararlanım
  • Lipofilite ile hidrofilite arasında dengeli bir profil

sağlayarak, hem sistemik enfeksiyonlara ulaşacak doku penetrasyonunu, hem de dozlama kolaylığını mümkün kılar.

Sınıflandırma:

  • Farmakolojik sınıf: Azol antifungal (özellikle triazol)
  • ATC kodları: Dermatolojik kullanım (D01AC15) ve sistemik antifungal kullanım için ayrı kodlarla sınıflandırılır.

4. Farmakodinamik: Etki mekanizması

Flukonazol, azol grubunun tipik bir üyesi olarak ergosterol biyosentez yolunu hedef alır. Spesifik etki noktası:

  • Lanosterol 14α-demetilaz (CYP51, ERG11 ürünü) adlı, sitokrom P450 ailesine mensup fungal enzimdir.

Bu enzimin işlevi, lanosterolün 14α-demetilasyonu yoluyla ergosterol sentezini gerçekleştirmektir. Ergosterol:

  • Fungal hücre zarının yapısal bütünlüğü
  • Membran akışkanlığı ve geçirgenliği
  • Membrana bağlı enzimlerin fonksiyonu

için kritik bir sterol bileşenidir; mantar hücreleri için memeli hücrelerindeki kolesterol ile işlevsel açıdan yakın paralellik gösterir.

Flukonazolün etki mekanizması özetle:

  1. Flukonazol, triazol halkaları aracılığıyla CYP51’in hem grubuna bağlanır.
  2. Lanosterolün 14α-demetilasyonunu inhibe eder.
  3. Ergosterol sentezi azalırken, 14-metil steroller ve toksik ara ürünler hücre zarında birikir.
  4. Hücre zarının bütünlüğü ve işlevi bozulur; membran permeabilitesi artar.
  5. İçerik sızıntısı ve membrana bağlı proteinlerin (örneğin H⁺-ATPaz) işlev bozukluğu sonucu mantar hücresi ölümü veya en azından büyüme durması (fungistatik etki) ortaya çıkar.

Flukonazol çoğu Candida türü için fungistatik, bazı mantarlara (örneğin Cryptococcus spp.) karşı ise doz ve koşullara bağlı olarak fungisidal etki gösterebilir.

Seçici toksisite:

  • Memeli hücreleri ergosterol sentezlemez; hücre zarında kolesterol bulunur.
  • Flukonazol, fungal CYP51 enzimine memeli sitokrom P450 izoenzimlerine göre belirgin şekilde daha yüksek afiniteli bağlanır.

Bu iki özellik, flukonazolün mantarlara karşı seçici toksisitesinin temelini oluşturur. Bununla birlikte, insan karaciğerinde bazı sitokrom P450 izoenzimlerini (özellikle CYP2C19, kısmen CYP2C9 ve CYP3A4) inhibe etmesi, klinik düzeyde önemli ilaç etkileşimlerine yol açabilir.


5. Farmakokinetik özellikler

Flukonazolün farmakokinetik profili, klinikte kullanımını son derece pratik kılan bir dizi avantaj sunar.

5.1 Emilim

  • Oral biyoyararlanım: > %90; gıda ya da gastrik asidite varlığından anlamlı derecede etkilenmez.
  • Ağızdan alımdan sonra maksimum plazma konsantrasyonuna genellikle 1–2 saat içinde ulaşılır.

Bu özellikler, aynı dozun hem oral hem intravenöz yolla benzer sistemik maruziyet sağlamasına imkan verir ve pek çok durum için IV’den oral geçiş (switch) stratejisini kolaylaştırır.

5.2 Dağılım

  • Plazma proteinlerine bağlanma oranı düşüktür (yaklaşık %11–12).
  • Dağılım hacmi, vücut sıvılarına geniş yayılımı gösterir.
  • BOS’a penetrasyon yüksektir; BOS/serum konsantrasyon oranı yaklaşık %70–90 düzeyindedir.
  • Tükrük, balgam, vajinal sıvı, deri ve idrarda, çoğu zaman plazma konsantrasyonlarına benzer veya daha yüksek düzeylerde ilaç saptanır.

Bu dağılım özellikleri, özellikle kriptokokal menenjit, kandideminin sekonder odakları, vajinal kandidiyaz ve deri/mukozal Candida enfeksiyonları için etkinlik açısından kritik önemdedir.

5.3 Metabolizma

  • Flukonazol, insan vücudunda minimal derecede metabolize edilir; dozun büyük kısmı değişmeden atılır.
  • Hepatik metabolizma oranı yaklaşık %10–15 civarındadır.

Bu durum:

  • Uzun ve öngörülebilir bir yarı ömür,
  • Metabolit kaynaklı toksisite riskinin düşüklüğü,
  • Karaciğer yetmezliğinde göreli olarak daha öngörülebilir farmakokinetik

ile ilişkilidir (yine de belirgin hepatik yetmezlikte dikkat gereklidir).

5.4 Atılım

  • Eliminasyonun ana yolu böbreklerdir; dozun %60–80’i idrarla değişmeden atılır.
  • Eliminasyon yarı ömrü erişkinde ortalama yaklaşık 30 saat (20–50 saat aralığında) bildirilmiştir.
  • Yarı ömrün uzunluğu sayesinde günde tek doz, bazı endikasyonlarda ise haftalık doz rejimleri mümkün hale gelir.

Böbrek yetmezliği: Kreatinin klerensine paralel olarak flukonazol klerensi de azalır; ağır böbrek yetmezliğinde yarı ömür 90 saate kadar uzayabilir. Bu nedenle doz azaltımı veya doz aralığının uzatılması gereklidir.


6. Endikasyonlar ve klinik kullanım alanları

Flukonazol, çok sayıda mantar enfeksiyonunda hem tedavi hem de profilaksi amacıyla kullanılır. Klinik kılavuzlar ve ürün bilgileri temel alındığında başlıca endikasyonlar şu şekilde özetlenebilir:

6.1 Mukozal kandidiyazis

  • Orofaringeal kandidiyazis (pamukçuk)
  • Özofageal kandidiyazis
  • Vajinal kandidiyazis (vulvovajinal kandidiyaz, VVK)
  • Balanitis (Candida balaniti)

Vajinal kandidiyaz için yetişkinlerde klasik rejim 150 mg tek doz oral flukonazoldür; rekürren olgularda aylık 150 mg profilaktik dozlar kullanılabilir.

6.2 Sistemik ve invaziv kandidiyazis

  • Kandidemi
  • Dissemine kandidiyaz (intraabdominal, renal, hepatosplenik odaklar vb.)
  • Kandidüri (özellikle semptomatik ve yüksek riskli hastalarda)

Bu bağlamda flukonazol genellikle stabil, ağır olmayan tablolarda veya duyarlı türlerin söz konusu olduğu durumlarda, bazen ekinokandinlerden idame tedaviye geçiş amacıyla kullanılır.

6.3 Kriptokokal enfeksiyonlar

  • Kriptokokal menenjit: Özellikle AIDS’li hastalarda idame ve konsolidasyon tedavisinde; indüksiyon döneminde genellikle amfoterisin B ± flusitozin ile kombine veya onların ardından kullanılır.
  • Pulmoner kriptokokkoz gibi diğer kriptokokal enfeksiyonlarda da, hafif–orta şiddette olgularda tek başına veya diğer ajanlara alternatif olarak kullanılabilir.

6.4 Diğer mikotik enfeksiyonlar

Flukonazolün aktivite spektrumu, başta Candida ve Cryptococcus olmak üzere çeşitli mantarları kapsar; buna ek olarak bazı dimorfik mantarlara karşı da etkindir:

  • Coccidioidomycosis (özellikle meningeal tutulumda)
  • Histoplazmoz (itrakonazol tolere edilemediğinde alternatif)
  • Bazı dermatofit enfeksiyonları ve pityriasis versicolor

Bununla birlikte, Candida krusei (Pichia kudriavzevii) ve sıklıkla Candida glabrata (Nakaseomyces glabrata) gibi türler doğal veya kazanılmış flukonazol direnci nedeniyle, klinikte flukonazole genellikle dirençli kabul edilir.

6.5 Profilaksi

Flukonazol, aşağıdaki yüksek riskli hasta gruplarında Candida enfeksiyonlarının profilaksisi için kullanılabilir:

  • Uzamış nötropeni dönemine giren kemoterapi hastaları
  • İleri HIV enfeksiyonu olan, rekürren orofaringeal/özofageal kandidiyaz geçiren hastalar
  • Allojenik hematopoietik kök hücre nakli alıcıları
  • Bazı düşük doğum ağırlıklı prematüre bebekler (seçilmiş protokollerde)

7. Dozaj ve uygulama

Flukonazol; tablet/kapsül, oral süspansiyon ve intravenöz infüzyon çözeltisi formlarında mevcuttur. Doz, endikasyona, hastanın klinik durumuna, böbrek fonksiyonuna ve eşlik eden ilaçlara göre ayarlanır. Aşağıdaki aralıklar, sık kullanılan örnek rejimleri göstermektedir; gerçek klinik uygulama mutlaka güncel kılavuz ve uzman hekim değerlendirmesine dayanmalıdır.

Yetişkin örnek dozları (özet):

  • Vajinal kandidiyaz: 150 mg oral tek doz
  • Orofaringeal kandidiyaz: Genellikle ilk gün 200 mg, devamında günde 100 mg (7–14 gün)
  • Özofageal kandidiyaz: 200–400 mg/gün, tedavi süresi sıklıkla 2–3 haftayı aşar
  • Kandidemi / invaziv kandidiyaz: 400 mg/gün (ilk gün 800 mg yükleme dozu uygulanabilir)
  • Kriptokokal menenjit (idame/konsolidasyon): 400–800 mg/gün, süresi haftalar–aylar düzeyinde
  • Candida profilaksisi (yüksek riskli nötropenik hastalarda): 100–400 mg/gün

Çocuklarda doz: Genellikle mg/kg/gün üzerinden hesaplanır (örneğin 3–12 mg/kg/gün aralığında). Yenidoğan ve infantlarda doz aralığı ve sıklığı, yarı ömrün yaşa bağlı değişimi dikkate alınarak ayarlanır.

Böbrek yetmezliği:
Kreatinin klerensi azaldıkça idame dozu azaltılır (örneğin kreatinin klerensi <50 mL/dk ise doz %50’ye indirilebilir); hemodiyaliz seansları flukonazolü uzaklaştırdığı için diyaliz sonrası ek doz gerekebilir.


8. Kontrendikasyonlar ve dikkat edilmesi gereken durumlar

Mutlak kontrendikasyonlar:

  • Flukonazol veya diğer azol antifungallere karşı bilinen aşırı duyarlılık
  • QT aralığını uzatan bazı ilaçlarla birlikte kullanım (cisaprid, pimozid gibi ciddi aritmi riski taşıyan kombinasyonlar)

Dikkat gerektiren durumlar:

  • Önceden var olan karaciğer hastalığı veya flukonazol/diğer azollerle ilişkili hepatotoksisite öyküsü
  • QT uzaması, kardiyak aritmi öyküsü, elektrolit dengesizlikleri (hipokalemi, hipomagnezemi)
  • Eş zamanlı çoklu ilaç kullanımı (özellikle dar terapötik aralıklı ve CYP aracılı metabolize edilen ilaçlar)
  • Uzun süreli yüksek doz uygulamalar (örn. kriptokokal menenjit)

9. Yan etkiler

Flukonazol genellikle iyi tolere edilir; yan etkilerin büyük kısmı hafif ve geçicidir. Bununla birlikte, nadir fakat ciddi advers etkiler de bildirilmiştir.

Sık (≥ %1):

  • Baş ağrısı
  • Bulantı, kusma
  • Karın ağrısı, ishal
  • Hafif–orta derecede transaminaz yüksekliği
  • Deri döküntüleri

Daha seyrek:

  • İştahsızlık, yorgunluk, konstipasyon
  • Pruritus, ürtiker

Nadir fakat ciddi:

  • Şiddetli hepatotoksisite, kolestatik veya hepatoselüler patern, fulminan hepatik yetmezlik
  • Stevens–Johnson sendromu, toksik epidermal nekroliz gibi ağır kutanöz reaksiyonlar (özellikle immünsuprese hastalarda)
  • Anafilaktik reaksiyonlar
  • QT uzaması ve torsades de pointes tipi malign ventriküler aritmiler
  • Nörolojik etkiler (nadir nöbetler)

Uzun süreli yüksek doz flukonazol kullanımı ile, gebeliğin ilk trimesteri sırasında özgül bazı konjenital malformasyon kümeleri bildirilmiştir; ayrıca daha düşük dozlarla dahi spontan abortus riskinde artış saptandığını gösteren epidemiyolojik veriler bulunmaktadır (mutlak risk yine de düşük kalmakla birlikte).


10. İlaç etkileşimleri (CYP inhibisyonu ve QT uzaması)

Flukonazol, insan sitokrom P450 sistemi üzerinde özellikle:

  • CYP2C19 için güçlü,
  • CYP2C9 ve CYP3A4 için orta düzeyde bir inhibitördür.

Bu nedenle aşağıdaki ilaçlarla önemli farmakokinetik etkileşimler görülebilir:

  • Varfarin ve diğer kumarin antikoagülanlar: INR artışı, kanama riski
  • Oral sülfonilüreler (glibenklamid, glipizid vb.): Hipoglisemi riski artışı
  • Fenitoin, siklosporin, takrolimus, sirolimus: Plazma düzeylerinde artış, toksisite riski
  • Benzodiazepinler (midazolam, triazolam vb.): Sedasyon ve solunum depresyonu artışı
  • QT’yi uzatan ilaçlar (cisaprid, pimozid, bazı makrolidler, antiaritmikler vb.): Aritmi riskinde belirgin artış

Farmakodinamik düzeyde, QT aralığının uzaması potansiyeli, eşzamanlı elektrolit bozuklukları veya yapısal kalp hastalıkları ile birleştiğinde klinik açıdan anlamlı hale gelebilir; bu durumlarda EKG ve elektrolit izlemi önerilir.


11. Direnç gelişimi ve evrimsel perspektif

Flukonazol, uzun yıllar boyunca geniş kullanım görmüş, bu da özellikle Candida türleri arasında önemli ölçüde azole direnci gelişmesine yol açmıştır. Direnç, çoğu zaman kademeli olarak ve genellikle uzamış veya tekrarlayıcı tedaviler sırasında ortaya çıkar.

11.1 Moleküler direnç mekanizmaları

Flukonazol direncinin önde gelen mekanizmaları şunlardır:

  1. Hedef enzimde değişiklik (ERG11/CYP51 mutasyonları):
    • ERG11 genindeki nokta mutasyonları, lanosterol 14α-demetilazın yapısını değiştirerek flukonazole bağlanma afinitesini azaltır; buna karşın doğal substrat lanosterolün bağlanması korunur.
    • Klinik C. albicans izolatlarında tanımlanmış çok sayıda Erg11 mutasyonu, üç “hot-spot” bölgesinde kümelenme eğilimindedir.
  2. Hedef enzimin aşırı ekspresyonu:
    • ERG11 geninin transkripsiyonel aktivasyon artışı, daha fazla hedef enzim sentezlenmesine ve böylece flukonazolün göreli “dilüsyonuna” yol açar.
  3. Efülks pompa aşırı ekspresyonu:
    • ATP-binding cassette (ABC) taşıyıcıları ve major facilitator superfamily (MFS) pompalarının (örneğin CDR, MDR gen ürünleri) artmış ekspresyonu, hücre içi flukonazol konsantrasyonunu azaltır.
    • Özellikle C. glabrata ve bazı C. tropicalis izolatlarında bu mekanizma baskındır.
  4. Sterol biyosentez yolunun yeniden düzenlenmesi:
    • Ergosterol dışındaki sterollerin üretimi artarak membran fonksiyonlarını kısmen telafi edebilir; bu durum, azol direncini pekiştirir.
  5. Biyofilm oluşumu:
    • Candida biyofilmleri, matriks bariyeri ve değişen gen ekspresyonu nedeniyle flukonazole karşı anlamlı derecede daha dirençlidir.

11.2 Evrimsel ve ekolojik açıdan bakış

Evrimsel düzeyde bakıldığında, insan tarafından yaygın ve kronik azol kullanımı:

  • Fungal popülasyonlar üzerinde güçlü bir seçilim baskısı oluşturur.
  • Azol direnci kazandıran mutasyonların ve gen düzenleyici değişikliklerin pozitif seleksiyonuna yol açar.
  • Özellikle immünsuprese hasta popülasyonları ve yoğun bakım üniteleri, dirençli suşlar için bir “niş” haline gelir.

Bu süreçte:

  • Paraseksüel döngü, ploidite değişimleri ve genom yeniden düzenlenmeleri gibi mekanizmalar, Candida türlerinde genetik çeşitliliği artırarak azol direncinin yayılımını kolaylaştırabilir.
  • Dirençli suşların yayılması, yalnızca bireysel tedavi başarısızlığını değil, aynı zamanda hastane kaynaklı salgınlar ve global antifungal direnç epidemiyolojisi açısından da önem taşır.

Klinik pratikte bu, özellikle yüksek riskli hastalarda:

  • Tür düzeyinde doğru tanımlama (ör. C. albicans, C. glabrata, C. krusei vs.)
  • Antifungal duyarlılık testleri
  • Gerektiğinde ekinokandinler veya polienler gibi alternatif sınıflara geçiş

gibi stratejilerin önemini artırmaktadır.


12. Özel popülasyonlarda kullanım

12.1 Gebelik ve laktasyon

Epidemiyolojik çalışmalar:

  • Uzun süreli ve yüksek doz flukonazol (örneğin ≥400 mg/gün, ilk trimester boyunca) kullanımı ile belirli konjenital malformasyon kümeleri arasında ilişki olduğunu,
  • Daha düşük dozlarda dahi spontan abortus riskinde göreli bir artış (göreli risk artışı) bulunduğunu göstermektedir.

Bu nedenle:

  • Gebeliğin ilk trimesterinde yüksek doz ve uzun süreli sistemik flukonazol, genel olarak kaçınılması gereken bir seçenektir; sadece yaşamı tehdit eden veya başka seçenek olmayan durumlarda, sıkı risk–yarar değerlendirmesi ile gündeme gelebilir.
  • Üriner veya mukozal basit Candida enfeksiyonları için, gebelikte birinci basamak yaklaşım genellikle topikal azoller olarak önerilir.

Flukonazol, anne sütüne plazma düzeylerine yakın konsantrasyonlarda geçer. Kısa süreli düşük doz tedavilerde emzirme çoğunlukla mümkün kabul edilse de, uzun süreli yüksek doz rejimlerde, klinik durum özelinde değerlendirme yapılmalıdır.

12.2 Pediatrik hastalar

Flukonazol, neonatal dönem de dahil olmak üzere çocuklarda kullanılabilir; ancak farmakokinetik parametreler yaşa göre değişir:

  • Çocuklarda yarı ömür erişkinlerden genellikle daha kısadır (yaklaşık 17 saat civarında).
  • Yenidoğanlarda ise eliminasyon daha yavaştır; bu nedenle doz aralıkları daha geniş tutulabilir.

Dozlar genellikle mg/kg/gün üzerinden titizlikle hesaplanmalı ve özellikle böbrek fonksiyonları dikkate alınmalıdır.

12.3 Yaşlılar

  • Flukonazolün farmakokinetiği yaşlılarda genç erişkinlere benzerdir; ancak bu yaş gruplarında böbrek fonksiyon bozukluğu sık görüldüğünden, doz ayarlaması çoğunlukla kreatinin klerensine göre yapılmalıdır.

12.4 Böbrek ve karaciğer yetmezliği

  • Böbrek yetmezliği: Doz kreatinin klerensine göre azaltılmalı, hemodiyaliz sonrası ek doz düşünülmelidir.
  • Karaciğer yetmezliği: Flukonazol minimal metabolize edilse de, raporlanmış hepatotoksisite vakaları nedeniyle, orta–ağır karaciğer yetmezliğinde karaciğer fonksiyon testleri yakından izlenmelidir.

13. Diğer azollerle karşılaştırma ve klinik konum

Flukonazol, günümüzde azol spektrumunun “ilk kuşak” sistemik triazollerinden biri olarak düşünülür. İleri kuşak azollerle karşılaştırıldığında:

  • Avantajları:
    • Ucuz ve yaygın bulunur.
    • Farmakokinetiği öngörülebilir, terapötik ilaç düzeyi ölçümü çoğu zaman gerekmez.
    • Güvenlik profili görece elverişlidir; özellikle kısa süreli ve düşük doz rejimlerde.
  • Sınırlılıkları:
    • C. glabrata, C. krusei ve giderek artan sayıda azol-dirençli Candida suşuna karşı zayıf veya etkisiz.
    • Aspergillus spp. ve birçok küf enfeksiyonuna karşı yetersiz; bu alanlarda vorikonazol, posakonazol, izavukonazol gibi ajanlar tercih edilir.
    • Uzun süreli yüksek doz rejimlerde hepatotoksisite, QT uzaması ve gebelikte olası fötotoksisite gibi güvenlik sorunları gözetilmeli.

Buna karşın, hafif–orta şiddette Candida enfeksiyonları, kriptokokal menenjitin idame tedavisi ve belirli profilaktik endikasyonlarda, flukonazol hâlâ küresel ölçekte klinik pratiğin temel taşı olmaya devam etmektedir.




Keşif

1. Amfoterisin B’nin gölgesinde: 1970’lerin ve erken 1980’lerin sahnesi

Flukonazol sahneye çıkmadan önce sistemik mantar enfeksiyonlarının tedavisinde dünya neredeyse iki temel direğe dayanıyordu:

  • Amfoterisin B: Çok güçlü, ama nefrotoksisite ve infüzyon reaksiyonlarıyla ün salmış “altın standart” polien.
  • Ketokonazol ve diğer erken imidazol türevleri: Oral kullanılabilirlik sağlayan, ama hem hepatotoksisite hem de endokrin yan etkiler (örneğin testosteron sentezine müdahale) nedeniyle sınırlı kalmış ajanlar.

Bu dönemde yoğun bakım olanaklarının artması, kanser tedavisinde kemoterapi rejimlerinin agresifleşmesi ve organ nakillerinin yaygınlaşmasıyla, ciddi invazif mantar enfeksiyonları artık istisnai vakalar değil, klinik pratiğin giderek büyüyen bir parçası haline gelmişti. Aynı yıllarda, 1980’lerin başından itibaren HIV/AIDS pandemisi, özellikle kriptokokal menenjit ve uzamış kandidemi gibi enfeksiyonları, büyük şehir hastanelerinde günlük rutinin acı bir parçası haline getirdi.

Klinisyenler, damar yolunu harap etmeyen, böbreği çökertmeyen ama yine de sistemik olarak güçlü bir antifungal ajana ihtiyaç duyuyordu. İşte flukonazol araştırma programı, tam bu klinik baskının ve farmakolojik arayışın kesiştiği noktada doğdu.


2. Sandwich, İngiltere: 1978’de başlayan hedefli bir tasarım programı

Pfizer, 1970’lerin sonuna gelindiğinde İngiltere’nin Sandwich, Kent kentindeki araştırma laboratuvarlarında yeni bir antifungal tasarlamak üzere sistematik bir program başlattı. Bu programın resmi olarak 1978’de başladığı, daha sonra yayımlanan “Discovery of fluconazole, a novel antifungal agent” başlıklı makalede ayrıntılı biçimde aktarılır.

Programın liderlerinden biri, organik kimyacı Ken Richardson idi; Pfizer’in Sandwich’teki araştırma departmanında çalışan bu ekip, daha sonra flukonazol nedeniyle dünya çapında tanınacaktı. Ulusal Buluşçular Onur Listesi (National Inventors Hall of Fame) ve benzeri kaynaklarda, flukonazolün keşfi özellikle Ken Richardson’a atfedilir; ancak bu keşif, kolektif bir laboratuvar emeğinin ürünüdür.

Richardson’ın yanı sıra, erken ve temel katkılarıyla öne çıkan isimler arasında şunlar sayılır:

  • K. Cooper
  • M. S. Marriott
  • M. H. Tarbit
  • P. F. Troke
  • P. J. Whittle

Bu araştırmacılar, Pfizer’in Sandwich araştırma biriminde, hem tasarım hem de in vivo modeller üzerinde çalışan çekirdek kimya–farmakoloji ekibini oluşturuyordu.


3. Tasarım stratejisi: İmidazolden triazole, lipofilden polar bis-triazole

Programın başlangıç noktasında ekip, o dönem halihazırda bilinen azol antifungallerden hareket etti:

  • İmidazol iskeleti (örn. ketokonazol)
  • Ergosterol biyosentezinin C-14 demetilasyonu basamağını hedefleyen CYP51 (lanosterol 14α-demetilaz) inhibisyonu

Ancak erken çalışmalar gösterdi ki:

  1. İmidazol türevleri metabolizmaya fazla yatkındı, sistemik kalıcılık sınırlıydı.
  2. Yüksek lipofilite, bir yandan doku penetrasyonuna yardım ederken, diğer yandan plazma düzeylerinin öngörülemezliği ve toksisiteyi artırabilecek bir profil çiziyordu.

Bunun üzerine program, adım adım:

  • İmidazol halkasından 1,2,4-triazol halkasına kaydı (daha stabil, daha seçici bir yapı)
  • Molekülde polar grupların vurgulandığı, suda çözünürlüğü yüksek türevlerin tasarımına yöneldi
  • Tek azol halkası yerine, 1,3-bis-triazol-2-arilpropan-2-ol tipinde, iki triazol halkası taşıyan (“bis-triazole”) moleküllere odaklandı

Bu stratejinin amacı şuydu:

  • Hem oral hem intravenöz verilebilen,
  • Kan ve BOS dahil sistemik sıvılara iyi dağılan,
  • Görece hidrofilik, fakat hedef enzime bağlanabilecek ölçüde lipofiliteyi koruyan,
  • Metabolik yıkıma daha az maruz kalan bir antifungal elde etmek.

Sonuçta, bir dizi bis-triazol prototipi sentezlendi ve bunlar, sistemik ve yüzeyel mantar enfeksiyonlarının hayvan modellerinde test edildi.


4. UK-49,858: Bir aday molekülün öne çıkışı

Flukonazol, erken araştırma safhasında UK-49,858 kod adıyla anılıyordu. Bu bileşik:

  • 2-(2,4-difluorofenil)-1,3-bis(1H-1,2,4-triazol-1-il)propan-2-ol iskeletine sahipti,
  • Dikkat çekici derecede oral biyoyararlanım gösteriyordu,
  • Hem normal hem de immünsüprese hayvan modellerinde Candida enfeksiyonlarına karşı güçlüydü.

Hayvan çalışmalarında UK-49,858:

  • Sistemik Candida albicans enfeksiyonu modellerinde, ketokonazolden çok daha iyi performans gösterdi,
  • Bazı modellerde amfoterisin B ile kıyaslanabilir düzeyde sağkalım sağladı,
  • İmmünsüprese veya diyabetik hayvanlarda da etkinliğini korudu.

Bu preklinik veri yığını, tedricen tek bir molekül üzerinde yoğunlaşılmasına yol açtı:

  • Yeterli antifungal etkinlik,
  • Uzun yarı ömür,
  • Yüksek suda çözünürlük (formülasyon kolaylığı),
  • Görece elverişli güvenlik profili

hepsini bir arada en iyi sağlayan yapı, bugün bildiğimiz adıyla flukonazol oldu.


5. İnsan çalışmalarına geçiş: 1980’lerin klinik denemeleri

1980’lerin ortasına gelindiğinde, UK-49,858 artık yalnızca bir laboratuvar kodu değil, insan klinik denemelerine geçmek üzere olan bir adaydı. Çeşitli faz II benzeri erken çalışmalar:

  • Derin yerleşimli Candida enfeksiyonlarında,
  • Özellikle ciddi altta yatan hastalığı olan, ama nötropenik olmayan erişkinlerde,
  • Hem oral hem IV flukonazol rejimlerinin etkinliğini sınadı.

Bu erken klinik serilerde görülen ana temalar:

  • Günde tek doz, 50–100 mg’lık oral rejimlerin bile derin kandidiyazda anlamlı yanıt sağlayabilmesi,
  • Ketokonazol ve amfoterisin B ile kıyaslandığında tolere edilebilirliğin belirgin daha iyi olması,
  • Özellikle hepatotoksisite ve infüzyon toksisitesi açısından önemli bir iyileşme sunmasıydı.

Bu veriler, 1988 civarında ticari kullanıma girişin ve kısa süre sonra da ABD FDA başvurusunun önünü açtı. Flukonazol, birçok kaynakta 1988’de klinik kullanıma giren, 1990’da ise FDA onayı alan bir molekül olarak tanımlanır.


6. FDA onayı ve hızlandırılmış süreç: 1990

ABD Gıda ve İlaç İdaresi (FDA), flukonazolu Diflucan® ticari adıyla 29 Ocak 1990 tarihinde onayladı.

Bu onayın çarpıcı noktalarından biri, onay sürecinin görece kısa olmasıdır:

  • 1990 yılında onaylanan 23 yeni molekül arasında Diflucan, yaklaşık 9–11 aylık hızlandırılmış onay süreciyle öne çıktı; bu, o dönem için dikkat çekici derecede hızlı bir değerlendirme süresiydi.

Flukonazol, kısa sürede:

  • Hem mukozal kandidiyaz (özellikle ağız, özofagus, vajina),
  • Hem de sistemik kandidiyaz ve kriptokokal menenjit gibi ağır enfeksiyonlarda,

standart tedavi protokollerinin merkezine yerleşti.

Özellikle AIDS’li hastalarda:

  • Kriptokokal menenjit için indüksiyon sonrası konsolidasyon ve idame tedavisinde,
  • Rekürren orofaringeal ve özofageal kandidiyazın yönetiminde,

flukonazol mortaliteyi anlamlı biçimde azaltan, günlük pratiği değiştiren bir ajan haline geldi.


7. Keşfi yapan ekip: Kimyasal bir “orkestra”

Keşfin isimlendirilmesinde çoğu zaman Ken Richardson tek başına anılsa da, flukonazol araştırma programı kolektif bir takım çalışmasıydı. “Discovery of fluconazole, a novel antifungal agent” makalesinde yazarlar şöyle listelenir:

  • K. Richardson – Programın lider organik kimyageri, kavramsal tasarımın merkezinde yer alan ana figür
  • K. Cooper – Sentetik kimya ve bileşik optimizasyon çalışmalarında
  • M. S. Marriott – Preklinik etkinlik, in vitro/in vivo modeller
  • M. H. Tarbit – Farmakokinetik ve metabolizma çalışmaları
  • P. F. Troke – Deneysel enfeksiyon modelleri ve karşılaştırmalı hayvan çalışmaları
  • P. J. Whittle – Tasarım–etki–toksisite ilişkilerinin rafine edilmesinde

Bu isimler, Pfizer’in Sandwich, Kent’teki Araştırma Departmanı’na bağlıydı ve daha sonra yayımlanan birçok hayvan çalışmasının da yazar listelerinde tekrar tekrar karşımıza çıkar.

Böylece flukonazol, yalnızca “bir buluşçu”nun değil, klinik farmakoloji, sentetik kimya, farmakokinetik ve deneysel mikrobiyolojinin birlikte çalıştığı bir multidisipliner orkestranın ürünü olarak tarih sahnesine çıktı.


8. AIDS çağı, kriptokokal menenjit ve küresel erişim

1990’ların başında AIDS pandemisi küresel olarak derinleşirken, kriptokokal menenjit özellikle Sahra-altı Afrika’da, bağışıklık sistemi baskılanmış HIV pozitif bireylerde önde gelen ölüm nedenlerinden biriydi. Flukonazol, bu bağlamda üç düzeyde önemli oldu:

  1. Tedavi: Amfoterisin B’ye erişimin kısıtlı olduğu, yoğun bakım altyapısının zayıf olduğu yerlerde oral veya basit IV flukonazol protokolleri, tek başına ya da kombine kullanımla mortaliteyi azaltan pratik bir seçenek sundu.
  2. İdame (maintenance) ve sekonder profilaksi: Kriptokokal menenjit geçiren HIV pozitif hastalarda, CD4 düzeyi toparlanana kadar aylardır süren flukonazol idamesi, rekürrensleri belirgin ölçüde azalttı.
  3. İlaç bağış programları: Pfizer, 2000’li yılların başından itibaren düşük ve orta gelirli ülkelerde kriptokokal menenjitin tedavisi için geniş çaplı flukonazol bağış programları yürüttü; bu programlar Dünya Sağlık Örgütü ve çeşitli HIV/AIDS inisiyatifleriyle entegre edildi.

Bu dönemde flukonazol, bir yandan zengin ülkelerde kanser hastalarında invazif kandidiyaz profilaksisinin parçası olurken, diğer yandan yoksul ülkelerde AIDS’le mücadelede bir “hayat çizgisi”ne dönüştü.


9. Klinik kullanım alanlarının genişlemesi: “Sihirli hap” ve “gezgin hapı”

Flukonazolün popüler imajı, birkaç klinik özelliğin birleşmesiyle şekillendi:

  • Vajinal kandidiyaz için 150 mg’lık tek doz rejimin pratikliği,
  • Orofaringeal ve özofageal kandidiyazda günde tek doz kullanım kolaylığı,
  • Oral formunun iyi tolere edilmesi ve genellikle hafif yan etkilerle seyretmesi.

Bu nedenle bazı klinisyenler ve hasta toplulukları arasında flukonazol, özellikle:

  • “Mantar enfeksiyonu çıkarsa içerim, rahatlarım” düşüncesinin eşlik ettiği bir “sihirli hap”,
  • Seyahatte ayağa, kasığa, katlantı bölgelerine yerleşen kandidal enfeksiyonlar için valize atılan “gezgin hapı”

olarak anılır hale geldi (elbette bunlar resmi tıbbi terimler değil, pratiğin içindeki gayriresmi lakaplardır).

Bununla birlikte, rehberler giderek daha temkinli bir çizgiye kaydı; örneğin:

  • Basit vajinal kandidiyazda bile tekrarlayan tek doz kullanımların direnç seçilimi riskini artırabileceğine,
  • Diyabet veya uzun süreli kortikosteroid kullanımı gibi durumlarda indiscriminate profilaksinin, mantar florasını değiştirerek daha dirençli türlerin önünü açabileceğine dikkat çekilmeye başlandı.

Yine de flukonazol, özellikle vajinal kandidiyaz tedavisinde obstetrik ve jinekoloji pratiğinde, günümüzde de en sık reçete edilen ajanlardan biri olmaya devam eder.


10. Profilaksi: Nötropeniden yenidoğana uzanan koruyucu stratejiler

Flukonazol, zamanla sadece tedavi değil, profilaksi amaçlı da protokollere girdi:

  • Yoğun kemoterapi alan akut lösemi hastaları ve allojenik hematopoietik kök hücre nakli alıcılarında, nötropenik dönemlerde Candida enfeksiyonlarını önlemek için düşük–orta doz flukonazol rejimleri yaygınlaştı.
  • Çok düşük doğum ağırlıklı prematüre yenidoğanlarda, yoğun bakım ünitelerinde kandidemi insidansını düşürmek amacıyla flukonazol profilaksisi kullanılan randomize çalışmalar, belirgin risk azalışları bildirdi; bu sayede birçok ülkenin neonatal yoğun bakım protokollerine girdi.

Diğer yandan, daha heterojen bir grup olan:

  • Diyabetik hastalar,
  • Uzun süreli kortikosteroid ya da immünmodülatör kullanan bireyler,

için flukonazol profilaksisi, daha çok merkez ve vaka bazlı kararlarla yürütülmekte; burada odak, sadece klinik faydayı maksimize etmek değil, aynı zamanda direnç gelişimi riskini dengede tutmaktır.


11. Direnç çağının yükselişi: Candida albicans, C. parapsilosis ve C. auris

Flukonazol ne kadar yaygın kullanıldıysa, ona karşı direnç evrimi de o kadar hızlandı.

11.1. Candida albicans’ta mikroevrim ve paraseksüel döngü

2010’lu yıllar boyunca yapılan çalışmalar, Candida albicans’ın flukonazol karşısında:

  • ERG11 (CYP51) geninde nokta mutasyonları
  • Efülks pompa (CDR, MDR) aşırı ekspresyonu
  • Kromozom düzeyinde aneuploidi ve kopya sayısı değişiklikleri

gibi çok katmanlı mekanizmalarla direnç geliştirebildiğini gösterdi.

2019’da yayımlanan bir çalışma, flukonazol maruziyetinin ilaçla indüklenen çiftleşme yetkinliği ve paraseksüel rekombinasyon üzerinden, çoklu direnç mekanizmalarını aynı hücre soyu içinde birleştiren bir evrimsel yol sunduğunu göstererek bu tabloya daha da sofistike bir boyut ekledi.

11.2. Candida parapsilosis ve küresel direnç dalgası

Son yıllarda Candida parapsilosis’te flukonazol direncinin dünya çapında kümelenmiş salgınlar halinde ortaya çıktığı; bazı bölgelerde flukonazole direnç oranlarının dramatik şekilde arttığı gösterildi. Bu durum, cilt florasında kolonize olabilen ve kateterle ilişkili kandidemiye yol açabilen bu türü, yoğun bakım ve hematoloji üniteleri için kritik bir problem haline getirdi.

11.3. Candida auris: Flukonazole büyük oranda duyarsız yeni tehdit

Son on yılın en çarpıcı mantar tehditlerinden biri, Candida auris (son bazı kaynaklarda yeni taksonomik adlandırmalarla anılsa da klinik pratikte hâlâ bu isim kullanılıyor) oldu.

Çok sayıda çalışma ve saha raporuna göre:

  • C. auris izolatlarının %80–90’ından fazlası flukonazole dirençli,
  • Direnç oranları bazı serilerde %87–100 arasında bildiriliyor,
  • Dünya genelinde en az beş–altı genetik klad tanımlanmış durumda ve hemen hepsinde yüksek flukonazol direnci ortak bir tema.

Bu tablo, flukonazolü bir zamanlar “geniş spektrumlu, pratik” antifungal yapan pek çok özelliğin, günümüzün dirençli patojen manzarasında artık kendiliğinden başarı garantisi sunmadığını gösteriyor.


12. Kombinasyon stratejileri ve sinerji arayışları

Dirençli Candida suşlarına karşı tek başına flukonazolün gücünün azaldığı anlaşıldıkça, araştırmacılar kombinasyon tedavileri üzerinde yoğunlaştı.

Özellikle ilgi çeken hatlardan biri, flukonazolün bitkisel kökenli bileşiklerle kombinasyonu oldu:

  • Berberin + flukonazol kombinasyonunda, proteomik analizler, flukonazol dirençli C. albicans suşlarında reaktif oksijen türleri (ROS) artışı üzerinden sinerjik öldürücü etki gösterildiğini ortaya koydu.
  • Daha sonra berberin türevleri ve berberin hidroklorürle yeni kombinasyonlar test edilerek, çoklu hedeflere yönelen, dirençli Candida suşlarının duyarlılığını artıran mekanizmalar tanımlandı.

Başka bir araştırma hattı ise, statinler ve diğer lipid metabolizması üzerinde etkili ilaçların, flukonazol ile birlikte kullanımında sterol biyosentez yolaklarında “iki noktalı darbe” (dual hit) yaratma potansiyeli üzerinde duruyor; bu bağlamda statinlerin yeniden konumlandırılması (“drug repurposing”) tartışılıyor.


13. Yeni formülasyonlar: Niosomal jeller, topikal sistemler ve ötesi

Flukonazol bugün için yeni bir molekül değil; patentleri 2000’li yılların ortalarında büyük ölçüde sona erdi ve onlarca jenerik formu mevcut. Ancak farmasötik teknoloji, bu eski molekülü yeni şekillerde “yeniden keşfetmeye” devam ediyor:

  • Niosomal ve liposomal topikal jeller, flukonazolün deri ve mukozal dokulara penetrasyonunu artırmak, sistemik maruziyeti azaltmak ve dirençli dermatofitoz/pityriazis tablolarında daha yüksek lokal etkinlik sağlamak amacıyla çalışılıyor.
  • Kontrollü salım sağlayan implantlar ve uzun etkili parenteral taşıyıcı sistemler, özellikle kronik immünsuprese hastalarda “seyrek dozla yüksek süreklilik” sağlayabilecek yaklaşımlar olarak gündemde.

Bu çalışmaların ortak paydası, flukonazolün artık “yeni” bir kimyasal varlık olmamasına rağmen, formülasyon bilimi sayesinde terapötik profilinin hâlâ rafine edilebilir olmasıdır.


14. Günümüzde flukonazol: Eski bir molekül, yeni sorular

2020’lerin ortasına gelindiğinde flukonazol, küresel reçete istatistiklerinde hâlâ en sık kullanılan antifungallerden biri; yalnızca ABD’de milyonlarca reçeteyle ilk 200 ilaç arasında yer alıyor.

Eşzamanlı olarak:

  • Flukonazol dirençli C. albicans soylarının paraseksüel rekombinasyon ve kromozomal yeniden düzenlemelerle hızla evrimleştiğini,
  • C. parapsilosis ve C. auris gibi türlerde yüksek düzeyli primer flukonazol direncinin salgınlar halinde yayıldığını,
  • Flukonazol profilaksisinin, özellikle yüksek riskli ünitelerde hem mortaliteyi azalttığını, hem de direnç baskısını artırma potansiyelini beraberinde getirdiğini

gösteren geniş bir literatür birikmiş durumda.

Güncel araştırma gündemi, bu nedenle flukonazol etrafında üç ana soruya odaklanmış durumda:

  1. Evrimsel sınırlar: Flukonazole direnç geliştiren suşlar, fitnes maliyetleri nedeniyle belirli ekolojik ortamlarla sınırlı mı kalıyor, yoksa hastane ekosistemine entegre olarak kalıcı bir “yeni normal” mi oluşturuyor?
  2. Akılcı kullanım: Hangi hasta gruplarında flukonazol profilaksisi net mortalite/morbidite avantajı sağlıyor ve hangi senaryolarda bu avantaj, uzun vadeli direnç maliyetlerinden ağır basıyor?
  3. Kombinasyon ve yeniden konumlandırma: Flukonazol, yeni azoller, ekinokandinler, doğal ürünler veya yeniden konumlandırılmış ilaçlarla birlikte kullanıldığında, dirençli suşlara karşı hâlâ “koz” sunabilir mi?

Flukonazolün hikâyesi, bu açıdan tamamlanmış bir geçmiş anlatısı değil; aksine, modern antifungal tedavinin evrimsel dinamikleriyle birlikte yazılmaya devam eden, hâlâ aktif bir klinik ve mikrobiyolojik öykü niteliği taşıyor.


İleri Okuma
  1. Tucker, R. M., Haq, Y., Denning, D. W. et al. (1988). Pharmacokinetics of fluconazole in cerebrospinal fluid and serum in humans. Antimicrobial Agents and Chemotherapy, 32(3), 369–373. doi:10.1128/AAC.32.3.369 (journals.asm.org)
  2. Brammer, K. W., & Farrow, P. R. (1990). Pharmacokinetics and tissue penetration of fluconazole in humans. Reviews of Infectious Diseases, 12(Suppl 3), S318–S326.
  3. Brammer, K. W., & Coates, P. E. (1990). Pharmacokinetics and tissue distribution of fluconazole. Journal of Antimicrobial Chemotherapy, 25(Suppl B), 13–17. doi:10.1093/jac/25.suppl_B.13 (JSTOR)
  4. Pfizer. (1990). FDA Approval of Fluconazole. Pfizer internal/kurumsal doküman.
  5. Vanden Bossche, H., Marichal, P., Odds, F. C., Le Jeune, L., & Coene, M. C. (1993). Mechanisms of antifungal resistance in Candida albicans. Journal of Medical and Veterinary Mycology, 31(1), 35–52.
  6. Löffler, J., Kelly, S. L., Hebart, H. et al. (1997). Molecular analysis of cyp51 from fluconazole-resistant Candida albicans. Journal of Antimicrobial Chemotherapy, 40(6), 859–864. doi:10.1093/jac/40.6.859 (ScienceDirect)
  7. Pfizer. (2000’ler). Diflucan (fluconazole) – Summary of Product Characteristics. European Medicines Agency Article 30 Referral Annex III. (European Medicines Agency (EMA))
  8. Richardson, K., & Warnock, D. W. (2003). Fungal infection: diagnosis and management. Blackwell Science.
  9. Perfect, J. R., Dismukes, W. E., Dromer, F., Goldman, D. L., Graybill, J. R., Hamill, R. J., Harrison, T. S., Larsen, R. A., Lortholary, O., Nguyen, M. H., Pappas, P. G., Powderly, W. G., Singh, N., Sobel, J. D., & Sorrell, T. C. (2010). Clinical practice guidelines for the management of cryptococcal disease: 2010 update by the Infectious Diseases Society of America. Clinical Infectious Diseases, 50(3), 291–322.
  10. Pfaller, M. A. (2012). Antifungal drug resistance: mechanisms, epidemiology, and consequences for treatment. American Journal of Medicine, 125(1 Suppl), S3–S13.
  11. Negri, M., Martins, M., Henriques, M. et al. (2014). Early state research on antifungal natural products. Frontiers in Microbiology, 5, 1–15. doi:10.3389/fmicb.2014.00756 (PMC)
  12. Fan, X., Xiao, M., Liao, K. et al. (2019). Molecular mechanisms of azole resistance in Candida albicans clinical isolates from China. Clinical Microbiology and Infection, 25(7), 885–891. doi:10.1016/j.cmi.2018.10.012 (clinicalmicrobiologyandinfection.org)
  13. Zhang, J., Ma, L., Li, W. et al. (2019). The fungal CYP51s: their functions, structures, related drug resistance, and inhibitors. Frontiers in Microbiology, 10, 691. doi:10.3389/fmicb.2019.00691 (Frontiers)
  14. Pandey, N., Tripathi, M., Gupta, M. K., & Tilak, R. (2020). Overexpression of efflux pump transporter genes and mutations in ERG11 pave the way to fluconazole resistance in Candida tropicalis. Journal of Global Antimicrobial Resistance, 22, 374–378. doi:10.1016/j.jgar.2020.02.010 (PubMed)
  15. Lee, Y., Puumala, E., Robbins, N., & Cowen, L. E. (2023). Molecular mechanisms governing antifungal drug resistance. Nature Reviews Microbiology, 21, 317–332. doi:10.1038/s41579-023-00891-2 (Nature)
  16. Govindarajan, A., & McAllister, R. K. (2024). Fluconazole. In: StatPearls [Internet]. StatPearls Publishing, Treasure Island (FL). (NCBI)
  17. Xiong, H., Wang, L., Zhang, R. et al. (2025). Research progress on the drug resistance mechanisms of Candida species to fluconazole. Frontiers in Microbiology, 16, 1594226. doi:10.3389/fmicb.2025.1594226 (Frontiers)

Fizik muayene

Fizik muayene temelde 4 işlemden oluşur.

1.İnspeksiyon

Tüm kliniklerde hastaya yapılan ilk muayene işlemidir. Hasta, kliniğin branşına göre gerekli olan vücut bölgesini soyar (örneğin göğüs hastalıkları ve kardiyoloji kliniğinde göğüs, genel cerrahide karın). Fizik muayene de hastalığın teşhisi için önemli bilgiler sağlar. İnspeksiyonda hastanın cilt rengine (soluk, sararmış); venöz dolgunluk olup olmadığına; kolleteraller olup olmadığına; ciltte kabarıklık, şişlik, ameliyat izi, darp izi vs. olup olmadığına; skleralarının (göz akı) rengine; göz kapakları ve mukozalarının rengine ve birçok başka etkene bakılır.

2.Palpasyon

Hastanın söz konusu bölgesinin elle dokunarak muayene edilmesidir. Amaç bölgede herhangi anormal bir şişlik olup olmadığını tespit etmektir. Bu yüzden palpasyon mutlaka bilateral (simetrik) bir şekilde yapılmalıdır.

Palpasyonda atlanmaması gereken şayet muayene bölgesinde varsa lenf nodlarının büyüklüklerinin normal olup olmadığının kontrol edilmesidir.

Ayrıca palpasyonda hastanın kalp atışları veya solunum titreşimi de araştırılabilir. Bunlar da olup olmamaları, şiddetleri veya karakterleri belirlenerek hekime bazı bilgiler verir. Palpasyon yüzeyel palpasyon ve derin palpasyon olmak üzere ikiye ayrılır. Önce uygulanması gereken yüzeyel palpasyondur.

Palpasyonda ellerin soğuk olmaması önemlidir. Örneğin bir batın muayenesinde eller soğuk olursa istemsiz olarak ellediğimiz bölgedeki kaslar kasılır ve yanlış bulguya sebep olur.

3.Perküsyon

Perküsyon özellikle batında (karın) ve toraksta (göğüs) kullanılır. Sol elin orta parmağı hastanın muayene edilecek bölgesine koyulur, sesin şiddetinin azalmasını engellemek için diğer parmaklar cilde değmeyecek şekilde tutulur. Sağ elin başparmağı sol elin orta parmak ucuna vurulur. Vurma hareketi bilekten sağlanır,vurucu parmak oynatılmaz.

Perküsyonda amaç iç organların normalde boş ya da dolu olan kısımlarını test etmektir. İçi boş olan organlar ya da vücut kompartımanları timpanik ses (tiz) verirken, dolu organlar ya da içi dolu olan vücut kompartımanları mat (bas) ses verir. Normalde boş olması gereken bölgeden dolu ses alıyorsak bu bir patolojiolduğunu gösterir.

4.Oskültasyon

Hastanın söz konusu bölgesinin steteskop aracılığıyla dinlenmesidir. Bu yöntem genelde göğüs hastalıkları ve batın hastalıklarını araştırmada kullanılır. Organlardaki normal ve anormal sesler dinlenir.

Oskültasyon batın muayenesinde inspeksiyondan hemen sonra yapılır. Çünkü elle baskı yapıldığında batındaki iç organların normal kasılma ritimleri değişir ve yanlış bulguya sebep olur.

Dolaşım sistemi

  • Sinonim : kardiyovasküler sistem, circulatory system,  cardiovascular systemBlutkreislauf veya Kreislauf,  die BlutbahnBlutgefäßsystem
  • Maddelerin vücuttaki dolaşımını sağlayan organ sistemidir.

Nefes

Aramice naphşā/npheşā נפשא, Akadca napāşu soluk alma → Arapça nafas نفس  [#nfs faˁal ] soluk

  • Havanın akciğerlere alınıp verilme işlemidir
  • Aerobik organizmalar enerji açığa çıkarabilmek için solunum yoluyla oksijene ihtiyaç duyar. Nefes almak vücudun ihtiyacı olan oksijenin alınıp karbondioksidin atıldığı tek işlemdir. Gaz değişimi, akciğer alveolleri ve akciğer kılcal damarlarındaki kan arasında, gazların pasif difüzyonuyla meydana gelir. Kandaki çözünmüş gazlar, kalbin kanı pompalamasıyla dolaşım sistemi yoluyla tüm vücuda yayılır.
  • Normal fizyolojik sınırlar içerisindeki nefes almanın tıbbi terimi öpnedir.Karbondioksidin atılımına ek olarak nefes almayla vücuttan su da atılır. Alveollerden difüzyona uğrayan su sebebiyle nefes %100 nem içerir.
  • Nefes alma frekansı dakikada 5-36 kez gerçekleşmelidir.

Solunum fizyolojisi

  • İnsanlar vücuda O2’yi almak ve CO2’yi vücuttan atmak için nefes alırlar.
  • Solunum, kandaki gaz konsantrasyonlarını ölçen reseptörler aracılığıyla merkezi olarak kontrol edilir. Yüksek CO2 içeriği en güçlü solunum uyarısına neden olur.
  • Yetişkinlerde normal solunum hızı 12-15/dk civarındadır ve her nefeste yaklaşık 500 ml hava solunur ve verilir (tidal hacim = 7-8 ml x kg vücut ağırlığı).
  • Spontan solunum ile diyaframın ve interkostal kasların kasılması toraksın genişlemesine neden olur, bu da negatif bir basınç oluşturur ve hava akciğerlere akar.
  • İnspiratuar gaz akışına spontan solunum, yani negatif intratorasik basınç neden olur. Soluduğunuz hava burun boşluğundan (ısındığı, nemlendirildiği ve temizlendiği yer), boğazdan ve sesi geliştirmek ve solunum yollarını ve yemek yollarını ayırmak için kullanılan gırtlaktan geçer.
    • Solunum havası daha sonra sağ ve sol ana bronş yoluyla trakeya, daha küçük bronşlara, bronşiyollere ve son olarak gaz değişiminin gerçekleştiği alveollere ulaşır. Hava yollarının gaz değişiminin olmadığı hava ileten kısmına ölü boşluk denir ve ml cinsinden vücut ağırlığının yaklaşık iki katıdır (ölü boşluk = kg vücut ağırlığı × 2).
    • Solunum gazları, kan ve alveolar hava arasındaki kısmi basınç farkı temelinde değiştirilir (ilgili ortamdaki gazın basıncı; partiküller, denge sağlanana kadar yüksek kısmi basıncı olan bölmeden düşük olana geçer) . Venöz kandaki O2 kısmi basıncı yaklaşık 40 mmHg ve alveollerde 105 mmHg’dir. Bu nedenle alveollerden kana bir gaz akışı vardır. Arteriyel kandaki O2 kısmi basıncı daha sonra 100 mmHg civarındadır. CO2 durumunda, akış ters yönde davranır.

Direnç (Resistance)

Direnç terimi, inspirasyon ve ekspirasyon sırasında hava yollarının hava akımına karşı gösterdiği direnci tanımlar. Direnç esas olarak bronşların genişliğine bağlıdır. Bronşların lümeni ne kadar genişse, nefes almak o kadar kolay olur (ince pipete karşı kalın pipete). Bir astım krizi bronşları daraltır ve böylece dirençte büyük bir artış olur. Daha fazla çalışma gerektirdiği için nefes almak zorlaşır. Obstrüktif ventilasyon bozuklukları direncin artmasına neden olur.

Uyumluluk (Compliance)

Uyum terimi, akciğerlerin uzayabilirliğinin bir ölçüsüdür. Uyum ne kadar büyük olursa, akciğerleri şişirmek için o kadar az basınç gerekir. Uyum, hava yollarının genişliğine değil, akciğerlerin gerilebilir kısımlarının (alveoller ve iskele) özelliklerine bağlıdır. Akciğerler şişirilirse, başlangıçta zordur – bir balonda olduğu gibi – sonra hafifler ve akciğerler (balon) aşırı gerildiğinde tekrar ağırlaşır. Dolayısıyla nefes almanın kolay olduğu alan en fazla uyuma sahiptir. “Ağır” alanlara geçiş, üst ve alt bükülme noktası olarak adlandırılır. Pnömonide, akciğerin tek tek bölümleri daha az esnek hale gelir, bu nedenle akciğerler daha az elastik hale gelir – komplians azalır. Bu nedenle havalandırma, havayı akciğerlere zorlamak için daha fazla basınç gerektirir.

Fizyolojik ve mekanik solunum arasındaki fark

Fizyolojik spontan solunum ile mekanik ventilasyon arasındaki en önemli fark, mekanik ventilasyon ile solunum gazının pozitif basınçla akciğerlere zorlanması ve hastanın genellikle sırt üstü yatmasıdır. Mekanik ventilasyon hastanın solunum kaslarını rahatlatır, ancak genellikle dolaşım sistemi üzerinde güçlü bir etkisi vardır.

Mekanik ventilasyonun yan etkileri

Kan dolaşım sistemi

Pozitif intratorasik basınç, kalbe giden venöz dönüş akışını azaltır (ön yükü düşürür) ve dolayısıyla kalp debisinde, kan basıncında ve organlara giden kan akışında azalma olur. Bu, örn. böbrek kan akışının azalmasına neden olur, bu nedenle diürez azalır. Azalan venöz dönüş, kan basıncında bir düşüşe yol açar, bu nedenle hastaların sıklıkla sıvılara ve katekolaminlere ihtiyacı vardır. Şiddetli kardiyak yetmezliğin varlığında, ön yükün bu şekilde düşürülmesi, kardiyak rahatlamaya ve dolayısıyla sıklıkla klinik tabloda bir iyileşmeye yol açar.

Pulmoner yan etkiler

  • Alveollerdeki aşırı basınç onları aşırı gerer, bu da mikro yaralanmalara (ventilatör kaynaklı akciğer hasarı) ve mediatörlerin (ayrıca sistemik) salınımına yol açar. Ventilasyon basıncı ne kadar yüksekse (yaklaşık 30 – 35 cm H2O’dan), akciğer hasarı riski o kadar fazladır.
  • Entübasyon, hastayı, ekspirasyon sonunda (PEEP) akciğerlerde doğal bir artık basıncı korumak için gırtlağı kullanma olasılığından mahrum eder. Bu nedenle alveollerin ekspiratuar çökmesi meydana gelir. Sonuç olarak, pulmoner şant artmaya devam eder ve oluşan kesme kuvvetleri nedeniyle alveoller hasar görür (çökmüş alveoller inspirasyon sırasında açılır, ancak ekspirasyon sırasında tekrar çöker).
  • Hastanın sırtüstü pozisyonu, daha az havalandırılan akciğer alanlarının oluşmasına yol açar, Örn; omurgaya yakın bağımlı akciğer alanlarında bazal ve böylece ventilasyon-perfüzyon oranını değiştirmek için. Bu değişiklikler intrapulmoner şantta bir artışa yol açar, bu nedenle kanın bir kısmı oksijen almaz.
  • Havalandırılmamış alveollerin (atelektazi) perfüzyonundan veya perfüze olmayan akciğer alanlarının havalandırılmasından bir şant ortaya çıkar. Nazal solunum olmaması nedeniyle solunan hava yeterince nemlendirilmez ve solunum yolunun mukoza zarı kurur. Bu, havalandırma sisteminin inspiratuar koluna entegre edilmiş nemlendiriciler tarafından telafi edilir. Yetersiz nemlendirme, mukosiliyer klirensi kötüleştirir.
    • Bozulmuş öksürük refleksi ile birlikte, bozulmuş mukosiliyer klirens, solunum yolu enfeksiyonlarının oluşumunu teşvik eder.

İntraserebral basınç (ICP) üzerindeki etkiler

Artan intratorasik basınç, kalbe venöz dönüş akışını azaltır, bu da ICP’de bir artışa neden olabilir. Artış ne kadar büyükse, ortalama intratorasik basınç ve akciğerlerin kompliyansı o kadar büyük olur. ARDS’de akciğerler daha sert olduğu için yüksek intrapulmoner ventilasyon basıncının intratorasik basınca geçişi daha az olur. Bu, artan PEEP’nin ARDS hastalarında ICP üzerinde, en azından 10 mbar civarında PEEP değerlerine kadar hemen hemen hiçbir etkisinin olmadığı anlamına gelir.

PEEP

  • PEEP terimi, ‘Pozitif Ekspirasyon Sonu Basıncı ( Positive End-Expiratory Pressure )’ anlamına gelir, yani ekspirasyonun sonunda akciğerlerde hala pozitif bir basınç olduğunu ifade eder. Bu basınç korunmazsa alveoller çöker. Alveoli, şişirilmiş bir balona benzer şekilde hayal edilebilir. İlk başta biraz şişirilene kadar zordur, sonra kolaydır (= daha düşük bükülme noktası).
  • Havayı tekrar dışarı bırakırsanız, şişirmek için tekrar çaba göstermeniz gerekir. Ancak, hala biraz şişirilmiş olacak kadar (bükülme noktasının üzerinde) yeterli havayı bırakırsanız, tekrar şişirmek için çok daha az basınca ihtiyacınız olur. Normal şartlar altında, akciğerlerdeki PEEP, gırtlak (ekspiratuar sonunda vokal kordların kapanması) tarafından korunur ve böylece alveolar kollaps önlenir. Entübe hastalarda translaringeal tüp nedeniyle bu mümkün değildir ve yapay PEEP uygulanmadıkça alveolar kollaps meydana gelir.
  • Alveolar kollaps, yalnızca akciğerleri havalandırmak için daha fazla basınca ihtiyaç duyulduğu anlamına gelmez; Alveollerin tamamen çökmesi ve yeniden açılması, duvarlarına doğrudan zarar verir.
  • 5 cm H2O’nun altındaki PEEP klinik olarak etkisizdir ve bundan kaçınılmalıdır. Akciğerlere ventilasyondan mümkün olduğunca az zarar vermek için ventilasyon basıncı bu nedenle iki bükülme noktası arasında olmalıdır (= ekspiratuar kollaps ve inspiratuar aşırı şişirmenin önlenmesi). Solunum gazlarının difüzyonunu engelleyen akciğer hastalıkları (pnömoni, ARDS vb.) kompliyansı da azalttığından, PEEP seviyesinin gerekli inspiratuar oksijen konsantrasyonuna (FiO2) ayarlanması mantıklıdır.
FiO2 % PEEP cm H2O
30 – 405
40 – 508
50 – 60 10
70 – 8010-14
9014-18
10018-24

Kim solunum yardımcılarına / havalandırmaya ihtiyaç duyar?

Artık vücutlarına yeterli oksijen sağlayamayan ve CO2’yi ortadan kaldıramayan hastalar, nefes almayı tamamen devralmak için desteğe veya ventilatöre ihtiyaç duyar. Bu solunum yetmezliğinin nedenleri çeşitlidir (solunum regülasyonunun merkezi bozukluğu, pnömoni, bronş tıkanıklığı vb.) ve semptomatik olarak tedavi edilmelidir. Solunum yetmezliğini tanımak esastır. Aşağıdaki parametreler, mekanik solunum cihazları kullanma ihtiyacı hakkında bilgi sağlayabilir:

  • Solunum hızı >40 / dak veya <8 / dak
  • Siyanoz
  • O2 uygulanmasına rağmen paO2<50 mmHg veya paCO2 > 80 mmHg
  • Hava yolu tıkanıklığı (stridor, bronkospazm)
  • Koruyucu refleks eksikliği
  • invers nefes
  • Agonal nefes

Maske ile nefes

Hastaları ventilasyon maskesi ve resüsitasyon torbasıyla ventile etmek, her tıp uzmanının ustalaşması gereken temel bir beceridir. Acil bir durumda, genellikle hastalara oksijen vermenin tek yolu budur.

Endikasyon

Ventilasyon gerektiren tüm hastalar için temel önlem.

Avantaj

Hızlı bir şekilde kullanılabilir ve uygulanması nispeten kolaydır.

Dezavantaj

Etkili maske ventilasyonu, zor koşullar altında bile ancak düzenli eğitim ile mümkündür. Ancak, herhangi bir aspirasyon koruması sağlamaz.

Komplikasyon

Yanlış maske duruşu ve yüksek ventilasyon basınçları midenin aşırı şişmesine neden olur. Bu, havalandırmayı kötüleştiren yükseltilmiş bir diyaframa yol açar. Ayrıca yüksek karın içi basıncı aspirasyon riskini artırır.

Uygulama

  • Hastanın hava yolları Esmarch tutuşu ile hastanın kafası gerilir ve gerekirse protezler emilerek çıkarılır ve C kulp kullanılarak ventilasyon maskesi hastanın yüzüne yerleştirilir.
  • Resüsitatör, serbest solunum yollarını korurken (alt çeneyi C-tutamakla öne doğru çeker) yaklaşık 10-15 kez / dak. nefesle göğüs kafesi biraz yükselir ve alçalır.
  • Hava yollarının açık tutulması bir Guedel veya Wendl tüpü ile kolaylaştırılabilir. Her ikisi de üst solunum yolunun çökmesini önler, ancak aspirasyona karşı koruma sağlamaz!
  • Guedel tüpü, dışbükey tarafı aşağı gelecek şekilde ağza yerleştirilir ve daha sonra dış ucu hala dişlerin önünde olacak şekilde döndürülür.
  • Wendl tüpü kaygandır ve daha büyük burun deliğinden boğaza doğru itilir (dikkat: kanama riski!).
  • Inspiratuar oksijen konsantrasyonunu artırmak için, resüsitasyon cihazına (rezervuara) oksijen bağlamayı unutmayınız,

Non-invaziv ventilasyon (HF-CPAP)

  • Non-invaziv ventilasyon, ventilasyon için hastaya herhangi bir tüp veya trakeostom sokulmadığı anlamına gelir. Hasta, sıkıca oturan bir burun veya yüz maskesi veya sıkıca oturan bir kask aracılığıyla ventilatör tarafından desteklenir.
  • Prensip olarak, her türlü ventilasyon (kontrollü, yardımlı, CPAP) invaziv olmayan şekilde de uygulanabilir (= endotrakeal tüp olmadan). Ancak, non-invaziv ventilasyon herhangi bir aspirasyon koruması sağlamadığından ve uyanık hastalar genellikle kontrollü ventilasyon biçimlerini tolere edemediğinden, non-invaziv ventilasyon genellikle yalnızca yüksek akışlı CPAP (Hf-CPAP) veya basınç destekli ventilasyon ile birlikte ( PSV veya artırılmış spontan ventilasyon) kullanılır.
  • Yüksek akışlı sürekli pozitif hava yolu basıncı (Hf-CPAP) ventilasyonu ile hastaların yüksek inspiratuar solunum gazı akışı (akış) ile sabit pozitif basınç seviyesinde spontan olarak nefes alması sağlanır. Bu, hem inhalasyon hem de ekshalasyon sırasında akciğerlerdeki basıncın her zaman pozitif (PEEP) olduğu anlamına gelir. Bu alveolar kollapsı önler, havalandırılmayan akciğer alanları tekrar havalandırılır ve gaz değişimi düzelir. Non-invaziv ventilasyon, hastanın solunum işini azaltır, ancak tamamen yerine geçmez.

Endikasyon

Non-invaziv ventilasyon, spontan solunum yapan, uyanık ve solunum desteğine ihtiyaç duyan ancak solunum kasları henüz tam olarak tükenmemiş (örn. KOAH, pulmoner ödem, ekstübasyon sonrası) hastalarda kullanılır.

Avantajlar

Genellikle güçlü bir sedasyon veya analjezi ve invaziv müdahale (entübasyon) gerekli değildir.

Dezavantaj

Hastalar yeterince spontan nefes almalı, koruyucu refleksleri korunmalıdır. Bazı hastalar maske veya kaskı tolere etmez.

Komplikasyonlar

Non-invaziv ventilasyondan kaynaklanan komplikasyonlar nadirdir. Bununla birlikte, kusmaya ve asidik mide suyunun aspirasyonuna neden olan gastrik insuflasyon meydana gelebilir.

Uygulamak

  • Öncelikle hastalara ne yapacakları ve ne bekleyecekleri anlatılır (maske veya kask rahatsızlık verirse, dirence karşı ekshalasyon gerekir).
  • HF CPAP cihazının solunum gazı akışı ayarlanır (akış yaklaşık 40 l / dak, FiO2 gerektiği gibi, PEEP 5 – 8). Maske hastanın yüzüne sıkıca yerleştirilir veya kask takılır. Solunum yetmezliği HF-CPAP altında kötüleşmeye devam ederse veya dekompanse solunum yetmezliği düzelmezse, hasta invaziv olarak ventile edilmelidir.

İnvaziv ventilasyon

İnvaziv ventilasyonda hasta bir hortum (tüp) veya hava yolunu güvenceye almak için başka yollarla (trakeostoma, laringeal maske vb.) ventile edilir. Kullanılan ventilasyon modları kontrol edilebilir veya desteklenebilir. Non-invaziv ventilasyondan temel fark, hava yollarının güvenli olmasıdır (hastalar aspire edemez ve nispeten yüksek ventilasyon basınçları kullanılabilir).

Entübasyon

Hava yolunu güvence altına almanın en yaygın yöntemi endotrakeal entübasyondur. Ağız veya burundan (orotrakeal / nazotrakeal) trakeaya hastanın havalandırıldığı bir ventilasyon tüpü sokulur.

Larenks maskesi

Endikasyon

Laringeal maske, aç hastalarda ve kısa müdahalelerde (2 saat) anestezide kullanılır. Laringeal maske gırtlağa zarar vermediği için hastanın aspirasyon riski düşük olmalıdır.
Aspirasyona karşı mutlak koruma sağlar. Hastanın endotrakeal olarak entübe edilebileceği laringeal maskeler de vardır (örn. Fastrach).

Avantajlar

Laringeal maskenin kullanımı kolaydır, daha az invazivdir ve yaralanma riski düşüktür.

Dezavantaj

Laringeal maske aspirasyona karşı mutlak koruma sağlamaz ve ventilasyon sadece nispeten düşük ventilasyon basıncı ile gerçekleştirilebilir.

Komplikasyonlar

Laringeal maske ile ilgili en yaygın sorun, sıkı oturmaması ve solunum gazının dışarı sızmasıdır.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Uygulamak

  • Hasta entübasyon yapılacakmış gibi pozisyon verilir ve ağız açılır.
  • Laringeal maske, distal açıklık larinksin önünde durana kadar kör bir şekilde damak boyunca boğaza sokulur (birçok farklı varyant vardır!).
  • Şimdi gırtlak maskesinin hava yastığı şişirilir (bastırmaya gerek yok, kendisini konumlandırır) ve hasta gırtlak maskesi aracılığıyla havalandırılır.

Gelişmeler

  • Klasik laringeal maskenin piyasaya sürülmesinden bu yana, daha kolay yerleştirme, daha iyi oturma ve daha iyi aspirasyon koruması sunan çok sayıda geliştirilmiş versiyon geliştirilmiştir. Örneğin, I-Gel® Laringeal maskenin şişirilebilir bir manşeti yoktur, bunun yerine gırtlak girişini çevreleyen şekilli bir jel yastığı vardır.
  • Ek olarak, maskeye, örneğin üzerine bir mide tüpünün yerleştirildiği ve maskenin yerleştirildiği bir emme kanalı entegre edilmiştir, bu şekilde mide rahatlatılabilir (www.i-gel.com).

Özofago-trakeal kombinasyon tüpü

Endikasyon

Acil bir durumda, eğer endotrakeal entübasyon uygulanamıyorsa, alternatiftir.

Avantajlar

  • Kombinasyon tüpü (Frass tüpü), kör olarak veya bir laringoskop yardımıyla yerleştirilebilen çift lümenli bir tüptür.
  • Vakaların %98’inde kombi tüp yemek borusunda durur, ancak hasta hem yemek borusu hem de soluk borusu pozisyonunda ventile edilebilir.
  • Kombine tüp nispeten iyi aspirasyon koruması sağlar ve 37 Fr SA (= standart boyut) ve 41 Fr olmak üzere iki boyutta mevcuttur.

Dezavantaj

Kombinasyon tüpü nispeten sert ve kalındır (özellikle 41-Fr modeli), bu nedenle farinks-maksofarenks bölgesindeki mukoza zarında yaralanmalar mümkündür.

Komplikasyonlar

Larinks ve farinks yaralanmaları, tüp konumunu doğrulamada zorluklar (kombinasyon tüpü genellikle başlangıçta çok derine yerleştirilir, bu nedenle ventilasyon mümkün değilse 2 – 3 cm geri çekin!).

Uygulamak

  • Kombi tüp çift lümenli bir tüptür, yani iki ayrı tüpten oluşur.
  • Kombinasyon tüpü, laringoskopla veya laringoskop olmadan hastanın dili boyunca düz bir şekilde yerleştirilir ve işaret üst çene diş sırasına veya üst alveolar çıkıntıya ulaşana kadar ileri doğru itilir.
  • Şimdi hem proksimal orofaringeal balon hem de distal kaf belirtilen hacimlere şişirilir ve hasta ilk önce tüpün daha uzun, mavi ucu aracılığıyla ventile edilir.
  • Aynı zamanda akciğerler havalandırılıp havalandırılmadığını görmek için oskülte edilir. Akciğerlerden bir solunum sesi duyulabiliyorsa, tüp yemek borusundadır (neredeyse her zaman!) Ve solunan hava gırtlağın önündeki deliklerden soluk borusuna akar (gırtlak maskesine benzer; supraglottik olarak adlandırılır).
  • Distal manşet yemek borusunu kapatır ve büyük orofaringeal balon ağız boşluğunu kapatır, böylece hava sadece akciğerlere girebilir. Bu tüp lümeni yoluyla ventilasyon mümkün değilse, kombinasyon tüpü genellikle çok derindir (2 – 3 cm geri çekilir!) Veya kazara trakeaya yerleştirilmiştir. Bu durumda, normal bir endotrakeal tüp gibi ventilasyon için kombi tüpün daha kısa, şeffaf lümeni kullanılır.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Gırtlak tüpü

Endikasyon

Laringeal tüp, endotrakeal entübasyona nispeten yeni bir alternatiftir, esas olarak acil tıpta kullanılır ve basit ve güvenli kullanımı nedeniyle sağlık görevlileri tarafından da kullanılabilir.

Avantajlar

Laringeal tüpün kullanımı nispeten kolaydır ve yaralanma riski düşüktür.

Dezavantaj

Laringeal tüp, laringeal maske gibi aspirasyona karşı mutlak koruma sağlamaz.

Komplikasyonlar

Mukozal yaralanmalar, yetersiz havalandırma ve yetersiz mide içeriğinin aspirasyonu.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Uygulama

  • Laringeal tüp genellikle siyah işaret dişlerin üst sırasına (alveolar çıkıntı) ulaşana kadar kör olarak yerleştirilir. Daha sonra iki balon şişirilir (iki balon birbirine bağlanır ve aynı anda bir besleme hattı ile şişirilir) ve hasta gırtlak tüpünden havalandırılır.
  • Laringeal tüp neredeyse her zaman yemek borusunda durur.
  • Kombinasyon tüpünde olduğu gibi, iki bloke balon havayı supraglottikten akciğerlere yönlendirir.
  • Ventilasyon sırasında akciğerlerden solunum sesi duyulmuyorsa, tüp yanlış konumlandırılmıştır; Bu durumda laringeal tüpün tamamen çıkarılması ve yeniden takılması önerilir.
  • Standart gırtlak tüpü mideyi boşaltmak için kullanılamaz. Ancak bu arada mide sondasının yerleştirilmesini sağlayan başka bir model (laringeal tüp S II) vardır.

Koniyotomi ve trakeotomi

  • Sıradan insanlar tarafından ‘trakeal insizyonlar’ olarak bilinen müdahaleler, krikotirotomi ve trakeotomi, hava yolunu güvenceye almak için iki invaziv yöntemdir.
    • Krikotirotomi, yani ligamentum conicum’un (krikotiroidum) bölünmesi, tanımı gereği gırtlakta kesildiği için aslında trakeada bir kesi değildir. Bu yöntem sadece acil durumlar için uygundur ve daha uzun ventilasyon tedavisi için düzenli bir trakeotomiye dönüştürülmelidir.
    • Trakeotomi, çok deneyimli cerrahlar tarafından, acil durumlarda bile, ancak çoğunlukla iyi düzenlenmiş koşullar altında elektif olarak gerçekleştirilir.

Krikotirotomi

Endikasyon

Krikotirotomi, entübasyon veya hava yolunu güvenceye almak için supraglottik yöntemler (laringeal maske, kombinasyon tüpü vb.) başarısız olursa hava yolu tıkandığında kullanılır – sadece “havalandırma yapamıyor – entübe edilemiyor” acil durumlarda son çare olarak kullanılır.

Avantajlar

Krikotirotomi nispeten hızlı bir şekilde gerçekleştirilebilir ve alt hava yollarına doğrudan erişim sağlar. Bununla birlikte, özellikle entübe edilmesi zor olan hastalarda bağın tanımlanması genellikle zordur.

Dezavantaj

Krikotirotomi invaziv bir prosedürdür ve tamamen geçici bir çözümdür, çünkü krikotirotomi gırtlağa zarar verebilir.

Komplikasyonlar

Doğrudan damar yaralanması, aşırı kanamaya (esas olarak tiroid damarları) neden olabilir ve gırtlakta hasara neden olabilir. Bununla birlikte, bir felaket durumunda, krikotirotomi her zaman denenmelidir, aksi takdirde ölümcül sonuç çok olasıdır.

Uygulama
  • Baş kuvvetli bir şekilde hiperekstansiyondadır ve gırtlak palpe edilir. Yukarıdan: tiroid kıkırdağı – konik bağ – krikoid kıkırdak – trakeal parantez.
  • Deri ve ligamentum conicum bistüri ile kesilir (tercihen çapraz, sonra yara kendi kendine açılır) ve birkaç mm derinlikte gırtlağa ulaşılır.
  • Artık hastanın havalandırıldığı nefes borusuna ince bir tüp yerleştirilebilir. Kompresyon ile kanama durdurulur. Krikotirotomiyi açık tutmak ve tükenmez kalemle üflemek gibi sıradan basında yer alan prosedürler, uydurma hikayelerdir ve işe yaramaz!

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Periferik Venöz Kateter

Periferik venöz kateterler (PVC’ler), genellikle ön kol veya eldeki periferik venlere yerleştirilen küçük, esnek tüplerdir. İlaç, sıvı ve kan ürünlerinin verilmesi ve kan örneklerinin alınması için klinik ortamlarda yaygın olarak kullanılırlar.

Merkezi Venöz Kateterlerle (CVC’ler) Karşılaştırma:

PVC’ler, merkezi venöz kateterlerden birkaç önemli açıdan farklıdır:

  • Yerleştirme Yeri: PVC’ler periferik venlere yerleştirilirken, CVC’ler internal juguler, subklavian veya femoral venler gibi daha büyük merkezi venlere yerleştirilir.
  • Kullanım Süresi: PVC’ler genellikle flebit ve infiltrasyon riskinin daha yüksek olması nedeniyle genellikle 72-96 saate kadar kısa süreli kullanım için tasarlanmıştır. Bunun aksine, CVC’ler haftalarca ila aylarca süren uzun süreli erişim için tasarlanmıştır.
  • Endikasyonlar: PVC’ler tahriş etmeyen ilaçların ve sıvıların uygulanması için uygundur. CVC’ler vezikant ilaçların, parenteral beslenmenin veya uzun süreli intravenöz tedavinin gerekli olduğu durumlarda tercih edilir.
  • Yerleştirme Prosedürü: PVC’lerin yerleştirilmesi, görüntüleme rehberliği olmadan yatak başında gerçekleştirilebilen daha basit bir prosedürdür. Bunun aksine, CVC yerleştirme daha karmaşıktır ve genellikle doğru yerleştirmeyi sağlamak için ultrason veya floroskopi gibi görüntüleme tekniklerini gerektirir.

Bu ayrımları anlamak, uygun vasküler erişim cihazını seçmek, böylece hasta bakımını optimize etmek ve olası komplikasyonları en aza indirmek için çok önemlidir.

Periferik venöz kateterler (PVC’ler), yaygın olarak Abbocath®, Braunüle®, Flexüle®, Venflon® ve Viggo® gibi ticari adlarla bilinir ve intravenöz erişim için kullanılan temel tıbbi cihazlardır. İlaçların, sıvıların ve kan ürünlerinin verilmesini ve kan örneklerinin toplanmasını kolaylaştırırlar.

Yaygın Yerleştirme Yerleri:

PVC’ler çeşitli periferik venlere yerleştirilebilir ve her birinin kendine özgü avantajları ve hususları vardır:

  • Antekubital Fossa (Dirsek Damarı): Ortanca kübital ven belirgindir ve kolayca erişilebilirdir, bu da onu hızlı infüzyonlar için uygun hale getirir. Ancak dirsek eklemine yakın konumu, kol hareketinden dolayı kateterin yer değiştirmesi riskini artırır.
  • Dorsal El Damarları: Elin dorsal venöz ağı yüzeysel ve erişilebilirdir, ancak bu damarların daha küçük boyutu akış hızını sınırlayabilir ve flebit riskini artırabilir.
  • Ön Kol Damarları: Sefalik, bazilik ve median antebrakiyal damarlar gibi damarlar, eklem hareketinden kaynaklanan tıkanma riskini azaltarak erişilebilirlik ve hasta konforu arasında bir denge sunar.

Kateter Boyutları ve Renk Kodlaması:

PVC’ler çeşitli ölçü boyutlarında mevcuttur ve her biri kolay tanımlama için renk kodludur. Ölçü numarası, kateterin çapıyla ters orantılıdır; daha küçük bir ölçü numarası daha büyük bir çapı gösterir ve daha yüksek akış hızlarına olanak tanır.

Ölçü (G)RenkDış Çap (mm)Akış Hızı (mL/dak)Yaygın Kullanımlar
14Turuncu2,10240Hızlı sıvı replasmanı, travma, büyük cerrahi
16Gri1,70180Kan nakli, büyük hacimli infüzyonlar
18Yeşil1,3090Rutin infüzyonlar, kan nakli
20Pembe1,0060Rutin infüzyonlar, ilaçlar
22Mavi0,8536Pediatrik ve yaşlı hastalar, küçük damarlar
24Sarı0,7020Yenidoğan, pediatrik ve kırılgan damarlar

Not: Akış hızları yaklaşık değerlerdir ve kateter uzunluğuna ve üretici özelliklerine göre değişiklik gösterebilir.

Vasküler Erişimi Sağlama Prosedürü:

Hazırlık:

    • IV erişim endikasyonunu doğrulayın ve bilgilendirilmiş onam alın.
    • El hijyeni sağlayın ve uygun boyutta kateter, antiseptik solüsyon, eldiven, turnike ve pansuman malzemeleri dahil olmak üzere gerekli ekipmanı birleştirin.

    Yer Seçimi:

      • Damar boyutu, durumu ve tedavi türü gibi faktörleri göz önünde bulundurarak uygun bir damar seçin.
      • Enfeksiyon, flebit veya önceki kateterizasyon komplikasyonları belirtileri olan bölgelerden kaçının.

      Yer Hazırlığı:

        • Damarı tıkamak için seçilen yerleştirme yerinin üzerine bir turnike uygulayın. – Enfeksiyon riskini azaltmak için bölgeyi antiseptik bir solüsyonla temizleyin ve tamamen kurumasını bekleyin.

        Kateter Yerleştirme:

          • Steril eldivenler giyin ve kateteri ambalajından çıkarın.
          • Damarın sabitlenmesi için, yerleştirme yerinin altındaki cildi nazikçe gerginleştirin.
          • Kateter iğnesini, venöz girişi gösteren kan geri tepmesi görülene kadar 10-30 derecelik bir açıyla yukarı doğru yerleştirin.
          • Açıyı düşürün ve kateteri hafifçe ilerletin, böylece kanülün damar lümeninde olduğundan emin olun.

          İlerletme ve Sabitleme:

            • İğneyi sabit tutun ve iğneyi çekerken kateter kanülünü damara ilerletin.
            • Turnikeyi serbest bırakın ve kan sızıntısını en aza indirmek için kateter ucunun üzerine baskı uygulayın.
            • Kateter göbeğini gerektiği gibi IV uygulama setine veya tuzlu su kilidine bağlayın.
            • Kateteri yerinden çıkmasını önlemek için uygun bir pansumanla sabitleyin.

            Yerleştirme Sonrası Bakım:

              • Yerleştirme yerini kateter yerleştirme tarihi ve saati ile etiketleyin.
              • Enfeksiyon, infiltrasyon veya flebit belirtileri açısından yeri düzenli olarak izleyin.
              • Kateteri kurumsal protokollere göre veya komplikasyonlar ortaya çıkarsa değiştirin.

              Periferik venöz kateterizasyonla ilişkili komplikasyonları en aza indirmek için aseptik tekniklere ve uygun prosedür adımlarına uymak çok önemlidir.

              Keşif

              Periferik venöz kateterizasyonun (PVC) tarihi, erken başlangıcından modern yeniliklere kadar intravenöz (IV) tedavide önemli tıbbi gelişmeleri yansıtır.


              Antik Temeller

              • MÖ 4. Yüzyıl – Hipokrat Yazıları:
              • Veneseksiyon (kan alma) tekniklerinin erken tanımları, vasküler anatomiyi anlamak için temel oluşturdu.
              • Damarlar, terapötik müdahaleler için yollar olarak kabul edildi, ancak sıvı uygulaması için hiçbir cihaz mevcut değildi.

              17. Yüzyıl – İlk IV Uygulaması

              • 1665 – Christopher Wren:
              • İngiliz bilim adamı ve hekim, bir tüy kalem ve mesane kullanarak bir köpeğin damarına şarap ve afyon enjekte ederek kaydedilen ilk IV deneylerinden birini gerçekleştirdi.
              • Bu deney, damarlara doğrudan sıvı uygulaması için erişilebileceğini gösterdi.
              • 1667 – Jean-Baptiste Denis:
              • Hayvan kanı kullanarak ilk insan IV transfüzyonlarından birini gerçekleştirdi. Bu, kan transfüzyonu deneylerinde tartışmalı bir dönemi işaret etti ancak venöz erişimin potansiyelini vurguladı.

              19. Yüzyıl – Klinik Gelişmeler

              • 1831 – Thomas Latta:
              • İskoç bir doktor, kolera hastalarını intravenöz olarak tuzlu su uygulayarak başarıyla tedavi etti. Bu, IV sıvılarının en erken terapötik kullanımlarından biriydi ve hastalık yönetiminde hidrasyonun rolünü fark etti.
              • 1850’ler – Geliştirilmiş İğneler ve Şırıngalar:
              • Charles Gabriel Pravaz ve Alexander Wood, hassas IV iletimi sağlayan hipodermik iğneleri bağımsız olarak icat ettiler. Ancak, bunlar sürekli infüzyonlardan ziyade öncelikli olarak enjeksiyonlar için kullanılıyordu.

              20. Yüzyıl – Modern PVC Gelişimi

              • 1900’ler – Sterilizasyonda İlerlemeler:
              • Joseph Lister tarafından sterilizasyon tekniklerinin geliştirilmesi enfeksiyon oranlarını önemli ölçüde azaltarak venöz erişimi daha güvenli hale getirdi.
              • Cam şırıngalar ve yeniden kullanılabilir iğneler standart araçlar haline geldi.
              • 1940’lar – Tek Kullanımlık PVC Kateterler:
              • II. Dünya Savaşı sırasında, hızlı ve güvenli IV sıvı uygulamasına duyulan ihtiyaç kateter tasarımında yeniliklere yol açtı.
              • Polivinil klorür gibi plastik malzemeler tanıtıldı, kateterler tek kullanımlık hale getirildi ve enfeksiyon riskleri azaltıldı.
              • 1950’ler – Renk Kodlu Ölçüm Sistemi:
              • Kateter ölçüm cihazları için standart renk kodlaması, tanımlamayı basitleştirmek ve belirli klinik senaryolar için uygun seçimi sağlamak amacıyla tanıtıldı.
              • 1960’lar – Poliüretan ve Teflon’un Tanıtımı:
              • Teflon gibi esnek, biyouyumlu malzemeler hasta konforunu artırdı ve tromboflebit gibi komplikasyonları azalttı. – Venflon® ve Abbocath® gibi markalar ticari pazarda lider olarak ortaya çıktı.
              • 1970’ler – Güvenlik Özellikleri:
              • İğne batması yaralanmalarını önlemek için güvenlik mühendisliği yapılmış kateterlerin geliştirilmesi bir öncelik haline geldi.
              • Şirketler geri çekilebilir iğneleri ve koruma mekanizmalarını kateter tasarımlarına dahil etmeye başladı.

              21. Yüzyıl – Teknolojik Yenilikler

              • 2000’ler – Kapalı Sistem Tasarımları:
              • Kapalı sistem kateterlerin tanıtımı kan maruziyetini en aza indirdi, kontaminasyon risklerini azalttı ve sağlık hizmeti sağlayıcıları için güvenliği artırdı.
              • Gelişmiş Malzemeler ve Kaplamalar:
              • Antimikrobiyal kaplamaların (örn. klorheksidin ve gümüş) kullanımı kateterle ilişkili enfeksiyonları azaltmaya yardımcı oldu.
              • Geliştirilmiş biyouyumlu malzemeler uzun ömürlülüğü artırdı ve komplikasyonları azalttı.
              • IV Yerleştirme İçin Taşınabilir Ultrason:
              • Taşınabilir ultrason makinelerinin yaygın olarak benimsenmesi, özellikle zor venöz erişimi olan hastalarda başarılı ven kanülasyon oranlarını iyileştirdi.

              Modern Tıp Üzerindeki Etkisi

              PVC’lerin evrimi, malzeme bilimi, mühendislik ve tıbbi yeniliğin entegrasyonunu yansıtır. Periferik venöz kateterler artık klinik bakımda vazgeçilmezdir, IV tedavisi için güvenli, etkili ve çok yönlü bir yöntem sunar ve acil ve rutin tıbbi müdahalelerde önemli bir rol oynar.


              İleri Okuma
              1. Wren, C. (1665). Experiments and Observations. Philosophical Transactions of the Royal Society.
              2. Latta, T. (1831). Saline Injections in Cholera. The Lancet.
              3. Wood, A. (1853). Hypodermic Syringe and Its Applications. Edinburgh Medical Journal.
              4. Lister, J. (1867). On the Antiseptic Principle in Surgery. The Lancet.
              5. Kuhn, J. J. (1950). Development of Plastic Intravenous Catheters. Annals of Surgery.
              6. Peripherer Venenkatheter – Wikipedia. Retrieved from https://de.wikipedia.org/wiki/Peripherer_Venenkatheter
              7. Central Venous Catheter vs. Peripheral – This vs. That. Retrieved from https://thisvsthat.io/central-venous-catheter-vs-peripheral
              8. Intravenöser Zugang – Venenverweilkanüle legen – praktischArzt. Retrieved from https://www.praktischarzt.de/behandlung/intravenoeser-zugang/
              9. Central Venous Catheters: Which, When and How – Oxford Academic. Retrieved from https://academic.oup.com/bjr/article/96/1151/20220894/7498972
              10. Peripheral IV — Peripheral Intravenous Catheter (PIVC) – Cleveland Clinic. Retrieved from https://my.clevelandclinic.org/health/treatments/24930-peripheral-iv
              11. Peripheral Intravenous Access (IV) – Technique and Overview. The Procedure Guide. https://theprocedureguide.com/peripheral-intravenous-access-iv-technique-and-overview/
              12. Guide to IV Catheter Sizes: Gauge, Diameter, Length, Flow Rate. CIA Medical. https://www.ciamedical.com/insights/iv-catheter-sizes/
              13. Peripheral venous catheter. Wikipedia. https://en.wikipedia.org/wiki/Peripheral_venous_catheter
              14. How To Do Peripheral Vein Cannulation. MSD Manual Professional Edition. https://www.msdmanuals.com/professional/critical-care-medicine/how-to-do-peripheral-vascular-procedures/how-to-do-peripheral-vein-cannulation

              Click here to display content from YouTube.
              Learn more in YouTube’s privacy policy.

              Exposure

              • İngilzcede;
                1. Açıkta bırakma, maruz kalma
                2. (radyoloji) x ışını şutlama.
                3. (Nükleer Bilimler) Işınlama,maruz bırakma,poz, ışınlanma