Reja vu

yaşanılan bir olayın ileride tekrar yaşanacağını düşünme hissidir.

Deja entendu

Fransızcada;  “zaten duyulmuş” demektir, duyduğumuz bir şeyi daha önceden duyduğumuzu düşünme ancak emin olamama halidir.

Presque vu

Fransızcada “dilin ucunda” anlamındadır, hepimizin sıklıkla deneyimlediği, bir şeyi hatırlamak üzere olduğumuz, kelimenin “dilimizin ucunda” olduğu ancak hatırlayamadığımız durumlar için kullanılır.

jamais vu

Fransızcada; “asla görülmemiş” demektir, daha önce karşılaşmış olduğumuzdan emin olduğumuz bir durumda, kendimizi o durumla ilk defa karşılaşıyormuşuz gibi hissetme halidir. Belli dil bozukluklarında, bilinç kayıplarında ve epilepsi durumunda görülebilir.

Deja vu

Fransızcada; Déjà vu, zaten görülmüş, daha önceden görülmüş manasındadır.

Bilim literatüründe deja vu ilk defa 1928 yılında Edward Titchener’ın Bir Psikoloji Kitabı isimli kitabında tanımlanmıştır. Dr. Titchener, durumu şöyle izah etmektedir:

Beyin, bir deneyime yönelik olarak tam bir algı üretmeden önce, kısmi bir algı yaratır. İşte bu kısmi algı, daha önce deneyimlenmiş bir olay olduğu hissi yaratmaktadır.” 
Bilim camiasında deja vu, popüler kültürdekinin aksine geleceği görme veya müneccimlik olarak değil, hatırlanan veya oluşturulan bir anıda meydana gelen ve yeniden yaşanmışlık hissi uyandıran bir hafıza hatası olarak görülmektedir. 2004 yılında yapılan bir araştırmaya göre, her 3 insandan 2 tanesi ömründe en az 1 defa deja vu görmüştür.
1928’den bu yana konuyla ilgili birçok hipotez ileri sürülmüştür. Bunlardan en güçlüleri ve deneysel arkaplana dayananları hafıza ile ilişkili olan hipotezlerdir. 1941 yılında yapılan bir araştırma, deja vu’nun nasıl oluştuğunu güzel bir şekilde göstermektedir: Dr. Banister ve Dr. Zangwill, deneklerine bazı materyaller göstermiş ve onları öğrenmelerini istemiştir. Sonrasında, hipnoz yöntemiyle hipnoz-sonrası bilinç kaybı hali yaratmışlardır; böylece, hipnoz öncesi gösterilen materyallerle olan hafıza bağlantılarını zayıflatmayı hedeflemişlerdir. Daha sonrasında, deneklere hipnoz öncesinde gösterdikleri materyalleri yeniden göstererek, ne hatırladıklarını sormuşlardır. 10 denekten 3 tanesi, bu materyalleri daha önce gördüğünü, ancak nerede gördüğünü hatırlayamadıklarını ve deja vu yaşadıklarını söylemiştir.
Benzer şekilde, 2008 yılında Dr. Cleary tarafından yapılan bir araştırmada, deja vu’nun hafıza tiplerinden “benzerliğe dayalı tanımlama” ile ilgili olduğu gösterilmiştir. Sonrasında, 2012 yılında yapılan ve sanal gerçeklik kullanılan deneylerde, bu tip hafızanın gerçekten de deja vu ile yakından ilişkili olduğu ispatlanmıştır. Sanal gerçeklik içerisinde, o anda gösterilen bir sahnenin genel hatları, daha önceden görülen ancak tam olarak hatırlanamayan bir sahnenin genel hatlarıyla belli bir ölçekte uyuşuyorsa, kişi deja vu yaşadığını düşünmektedir.
Yapılan bazı diğer çalışmalar da, bu sonuçları farklı yönlerden desteklemektedir. Beynimiz, mükemmel çalışmaz. Dolayısıyla, sıklıkla hata yapar ve hafızada var olan bilgiler bozulabilir, çarpıtılabilir ya da silinebilir. Kimi zaman, hafızamızda yer eden bilgiler, şifreli bilinç kaybı (cryptoamnesia) denen bir sebeple büyük oranda silinebilir; ancak bir kısmı korunur. Daha sonra, benzer durumlarda bulunulduğunda, bu silik anı yeniden hatırlanmaya çalışılır, fakat bilgiler silindiği için tam olarak hatırlanamaz. Bu durumda da, deja vu yaşanır.
Kimi bilim insanları, deja vu’nun iki beyin lobu arasında verinin işlenme hızındaki mikrosaniyelik farklardan da kaynaklandığını ileri sürmüştür. Bir veriyle karşılaştığımızda, beynimizin sol lobu da, sağ lobu da bu veriyi kendi yapısı dahilinde işler. Normalde bu, neredeyse eşzamanlı olarak gerçekleşir. Fakat iki lobu birbirine bağlayan corpus callosum isimli köprüdeki nöral ağlarda meydana gelen aksama, iki tarafın verilerinin zamansal olarak birbiriyle örtüşmemesine neden olabilir. Bu da, esasında belki de 1 mikrosaniye önce sol beynin algıladığını, sağ beyin 1 mikrosaniye sonra algılamasına neden olur. Bu, şahısta aynı olayın iki defa, aralarında 1 mikrosaniye fark olacak şekilde algılanmasına neden oluyor olabilir. Dolayısıyla, esasında olay sadece 1 mikrosaniye önce olmuş olmasına rağmen, şahıs bunu iki defa işlediğinden deja vu yaşadığını düşünüyor olabilir. Oldukça mantıklı olan bu açıklama, tam olarak ispatlanamadığından bilim camiasında pek kabul görmemektedir; ancak araştırmalar sürmektedir.
Son olarak, deja vu’nun bazı hastalıklarla ilişkisi olmasından da söz etmekte fayda var. Tarih boyunca deja vu, şizofreni, anksiyete ve kişilik bozukluklarıyla ilişkilendirilmiştir. Ne yazık ki, bu hastalıklarla ilişkisi tam olarak ortaya konamamıştır. Fakat yan lop epilepsisi (temporal lobe epilepsy) isimli bir hastalıkla, doğrudan ilişkisi olduğu keşfedilmiştir. Bu ilişkiyi irdeleyen bilim insanları, deja vu’nun aşırı nöral elektrik boşalması sonucu oluştuğu fikrini ileri sürmüşlerdir. Normalde, epileptik olmasa da, her insan orta düzeyli epileptik nöbet geçirebilir. Bu tip bir elektrik boşalması, herhangi bir bireyde hafıza hatalarını doğurabilir ve deja vu’yu tetikliyor olabilir. Deja vu’nun görülme sıklığının, 10. kromozom üzerinde bulunan LGII isimli bir genle de alakalı olabileceği düşünülmektedir. Bu geni taşıyan insanlarda, orta düzeyde epilepsi durumu görülebilir.
Sebebi her ne olursa olsun, “parapsikoloji sahtekarları”nın iddiası gibi müneccimlik, peygamberlik veya doğaüstü herhangi bir diğer olayla ilgisi olmadığı oldukça açıktır. Sinirbilimsel araştırmaların her geçen gün güç kazanmasıyla, bu tip tam açıklanamamış biyolojik unsurlar da gün ışığına çıkarılmaktadır. Örneğin, kullanılan bazı ilaçların sinirler üzerindeki etkisinin, deja vu’yu arttırdığı gözlenmiştir. Dolayısıyla, yediğimiz besinlerin sinirler üzerindeki etkisi bile, bu olayları açıklayabilir.
Ayrıca bakınız;
  1. jamais vu
  2. Presque vu
  3. Deja entendu
  4. Reja vu
Hazırlayan: 
Kaynaklar ve İleri Okuma:
  1. ÇMB (Evrim Ağacı)
  2. Current Directions in Psychological Science
  3. British Journal of Psychology
  4. Consciousness and Cognition
  5. Wikipedia

Bakterileri Yalnız Olduklarına İnandırmak…

Oregon’daki West Linn Lisesi’ne giden Nicholas Miller (15), tehlikeli bir bakterinin iyi huylu türünden hastalığa yol açan biçimine değişmesini kafeinin durdurabileceğini veya geciktirebileceğini buldu.

Romanlar ve kısa öykülerde bölünmüş kişilikli karakterlere sıkça rastlanır. Kurt adamın ısırdığı veya lanetlediği insanlar da, dolunay çıktığında kurt adama dönüşürler. Babacan Dr. Jekyll bir iksir içtiğinde cani Mr. Hyde’a dönüşür. Fakat Oregon’lu bir delikanlı, böyle korkutucu bir ikinci kişiliğin ortaya çıkmasını engelleyecek bir yol buldu, en azından ölümcül olabilecek bazı bakteriler için.
Nicholas Miller, araştırmasını Pseudomonas aeruginosa türünün davranışları üzerinde yoğunlaştırdı. Oregon’daki West Linn Lisesi’nde 11. sınıfa giden Nicholas, bu bakterilerin tam bir bölünmüş kişilik bozukluğu sergilediklerini söylüyor. İyi huylu halden ölümcül hale bir çırpıda geçebilirler. Nereden ortaya çıktıklarını da bilemezsiniz.
Bu mikrop toprak ve suda yaşar veya hayvanların üzerlerinde, bazen de içlerinde bulunur; tabii insanların da.“Genellikle sıcak, karanlık ve nemli yerleri severler.” diye anlatıyor Nicholas. Deri mikrop barındırabilir. İnsanların nefes alma veya idrar atmasında kullanılan tüplü araçlar gibi tıbbi ekipmanlarda da bulunabilir. Neyse ki bu bakteriler genellikle problem yaratmaz.
Kafein, bakterilerin insanlarda yol açtığı bazı enfeksiyonları tedavi edebilir. Yeni bir araştırma, bazı durumlarda kafeinin, bu bakterinin (Pseudomonas aeruginosa) çoğalmasını ve ölümcül hale dönüşmesini önlediğini gösteriyor.
Bununla birlikte, çoğu P. aeruginosa enfeksiyonunda, bakteri grupları bir araya gelerek biyofilm denen yapışkan, pis bir tabaka oluştururlar. Biyofilm, içindeki mikropları onlara karşı yapılan ilaçlardan korumada yardımcı olur. Bu probleme ek olarak, birçok mikrop cinsi bir zamanlar onları öldüren antibiyotiklere artık cevap vermez duruma gelmiştir.
Fakat en kötüsü, uygun koşullar oluştuğunda P. aeruginosa’nın tam bir canavara dönüşmesidir. Ciddi deri döküntüleri oluşturabilir veya akciğer, böbrek ve idrar yoluna ulaşırsa yarattığı enfeksiyonla hızla ölüme sebebiyet verebilir. Bu mikrop, özellikle yanık hastalarında yaygın ve tehlikelidir.
Nicholas, mikrobun neden bazı durumlarda Jekyll’dan Hyde’a dönüştüğünü bilim insanlarının tamamen çözemediğini belirtiyor. Türün bazı üyelerinin birtakım kimyasallar salgıladıktan sonra bu dönüşümün gerçekleştiğini söylüyor Nicholas. Söz konusu kimyasallar yüksek seviyede bulunduğunda münferit bakteriler artık yalnız başlarına olmadıklarını anlıyorlar.
Kendi cinsinden kritik sayıda birey bulunduğunu algılama yetisine “çoğunluğu algılama” (quorum sensing) denir. (“Quorum” Latince bir sözcüktür. Günümüzde “bir kurulun bir karar alabilmesi için gerekli olan minimum kişi sayısı” anlamına gelmektedir.) Bakterilerden başka çoğunluğu algılama yöntemini kullanan organizmalar da vardır. Koloni halinde yaşayan birçok böcek de, ordularının başarılı bir saldırı başlatması için yeterli birliğin toplanıp toplanmadığını sezmede bu taktiği kullanır.
Nicholas, bilim insanlarının son günlerde farklı bir bakterinin iyi huylu halden enfeksiyon oluşturabilir duruma geçmesini durdurabildiklerini belirtiyor. Bilim insanları, bakterinin çoğunluğu algılamasını engellemek için kafein ve vanilya özü kullandılar. West Linn öğrencisi, bu maddelerin benzer şekilde P. aeruginosa’yı uysallaştırmak için de kullanılıp kullanılamayacağını incelemeye karar verdi.
Daha Az Ölümcül Kuzeniyle Çalışmak
P. aeruginosa çok tehlikeli olabileceği için Nicholas, mikrobun yakın ama daha az enfekte riski bulunan kuzeniyle çalıştı: P. putida. İki türün de genetik sisteminin birbirine çok benzer olduğunu belirtiyor Nicholas. Yani biriyle yapılan testler, uygulamanın diğerine karşı da işe yarayacağına dair iyi bir gösterge olacak.
Nicholas birkaç kapta P. putida yetiştirdi. Sonra her kaba bir test çözeltisi ekledi. Çözeltilerden biri suda çözünmüş kafeindi. Diğeri alkolde çözünmüş vanilyaydı. Üçüncü çözelti içme suyuydu. Sonuncusu ise vanilya özünde bulunan alkolle aynı yoğunlukta olmasını sağlayacak kadar suyla karışık alkoldü. Böylece kafein veya vanilya özü içeren çözeltilerle elde edeceği sonuçları karşılaştırabilecekti. Son iki çözeltinin bir etkisi olmazsa o zaman bakteri davranışındaki herhangi bir değişiklik, bu maddelerin içinde çözündüğü sıvılar nedeniyle değil, hedef maddeler (kafein veya vanilya) nedeniyle olacaktı.
Nicholas, beş gün sonra her kaptaki AHL denen bir maddenin yoğunluğunu ölçtü. AHL (N-Açil homoserin lakton’un kısaltılmışı), P. putida’nın çoğunluğu algılamada kullandığı sinyal molekülüdür.
Alkol de, su da mikropların AHL seviyelerini değiştirmedi. Fakat vanilya uygulaması AHL seviyesinde yüzde 10 azalmaya neden oldu. Kafein çözeltisi ise kocaman bir yüzde 55 düşüş sağladı. Nicholas bulgularını 12-18 Mayıs 2014’te Intel Uluslararası Bilim ve Mühendislik Fuarı’nda (Intel ISEF) finalist olarak sundu. Yarışma Society for Science & the Public tarafından düzenlendi ve Intel tarafından finanse edildi (SSP, Science News for Students dergisini yayınlamaktadır). Intel ISEF, her yıl bütün dünyadan en iyi lise bilim projelerini sergiye çıkarmaktadır.
Nicholas, her kaptaki P. putida hücre sayısını test başlangıcında ve beş günlük testin bitiminde saydı. Sayılarda bir değişiklik yoktu. Nicholas, kafein ve vanilyanın bakterileri öldürmediğini söyledi. Kullanılan çözeltiler sadece mikropların davranışında bir değişikliği harekete geçirdi. Uygulamadan geçen mikroplar, türünün diğer üyelerine o kadar yüksek sesle “Buradayım” sinyaliyle seslenemediler.
Nicholas, kafeinin gelecekte P. aeruginosa enfeksiyonlarını tedavi etmede yeni bir yol sunacağını sonuçların gösterdiğini söylüyor. Bu, özellikle kistik fibrozis hastaları için önemli olabilir. Mikrop, bu akciğer rahatsızlığına sahip hastalarda sıkça zatürreye neden oluyor. Nicholas, mikropların bu hastaların bir numaralı düşmanı olduğunu söylüyor.
Anahtar Sözcükler
antibiyotik: İlaç olarak reçete edilen mikrop öldürücü bir madde (Bazı durumlarda da canlı hayvanların büyümesini teşvik etmede kullanılan yem katkı maddesi). Virüslere karşı çalışmaz.
biyofilm: Kendini mutlaka katı bir yüzeye yapıştıran, bir veya daha çok tipte mikrop barındıran, yapışkan bir mikrop topluluğu. Biyofilmde yaşamak, mikropların etraflarındaki (zehir gibi) baskı yapan faktörlere karşı kendilerini koruma yoludur.
çoğunluğu algılama: Organizmaların kendi türünden bireylerin varlığını, genellikle üretip çevrelerine yaydıkları kimyasallar aracılığıyla anlama yetisi. Bireyler, belli bir miktar organizmanın yakında olduğunu fark edince genellikle davranış değiştirirler. Örneğin bakteriler iyi huylu halden ölümcül duruma dönüşebilirler.
direnç: (ilaca dirençteki gibi) Bir ilacın hastalığı, genellikle de mikrobiyal enfeksiyonu iyileştirmede gösterdiği verimliliğin azalması.
kafein: Sinir sistemini ve kalbi harekete geçiren bir uyarıcı. Çoğu bitkinin yaprak, çekirdek ve meyveleri kafein içerir. Kahve bitkisi ve çay ağaççığı için kafein, doğal bir böcek ilacı görevi görür. Bitkiyi yemeye çalışan böcekleri öldürür veya onlara zarar verir. Ayrıca bazı bitki ve bakteriler, hatta kurbağa ve köpekler için de zehirlidir.
patojen: Hastalık oluşturan organizma.
Pseudomonas aeruginosa: Adı bazen P. aeruginosa olarak kısaltılan bu yaygın bakteri, insanlar da dahil olmak üzere hayvanlarda hastalığa neden olabilir. Toprak ve suda yaşar, ayrıca insan derisinde de yaşayabilir. Normal koşullar altında zararsızdır, fakat bazı durumlarda enfeksiyonları, öldürücü hale dönüşebilir.
sinyal molekülü: Organizmanın üretip çevresine yaydığı bir madde. Çoğunluğu algılama yöntemini kullanan organizmalarda, sinyal molekülleri bireyin varlığını etraftaki benzer organizmalara yaymada kullanılır.
Görsel: Patrick Thornton/SSP & CDC/Janice Haney Carr

Kilo Verme Bilimi: Nedir ve Nasıl Değerlendirilmelidir?

Kilo kaybı, dünya genelinde giderek artan sayıda insan için kritik bir sağlık hedefidir. Bir zamanlar ağırlıklı olarak varlıklı toplumların bir sorunu olarak görülen obezite artık yaygın bir salgın haline gelmiştir. Son birkaç on yılda obezite oranlarındaki endişe verici artış, bu durumun anlaşılması ve ele alınmasının aciliyetinin altını çizmektedir.

Obezite Salgını

Obezite son 33 yılda eşi benzeri görülmemiş bir artış göstermiştir. Araştırmacılar 188 ülkeden elde edilen verileri analiz ederek obezite oranlarında önemli bir artış olduğunu belgelemiştir: dünya genelinde yetişkinler arasında %28, çocuklar arasında ise %47’lik şaşırtıcı bir artış. 1980’lerde obez ve aşırı kilolu bireylerin sayısı yaklaşık 857 milyondu. 2013 yılına gelindiğinde bu sayı 2,1 milyarın üzerine çıkmıştır.

Bu da dünya genelinde neredeyse her üç kişiden birinin obez olduğu anlamına gelmektedir. Bunu bir perspektife oturtmak gerekirse, mevcut obez birey sayısı 1927 yılındaki toplam dünya nüfusunu aşmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri yüksek bir obezite prevalansına (%13) sahip olmasına rağmen, obeziteye bağlı ölüm oranı (%5) diğer birçok ülkeye göre nispeten daha düşüktür.

Son 30 yılda kadınlarda obezitenin en hızlı arttığı ülkeler arasında Mısır, Suudi Arabistan, Umman, Honduras ve Bahreyn yer almaktadır. Erkeklerde ise en hızlı artış Yeni Zelanda, Bahreyn, Kuveyt, Suudi Arabistan ve ABD’de kaydedilmiştir.

Kilo Kaybını Anlamak

Kilo kaybı, diyet değişiklikleri, fiziksel aktivite ve davranışsal değişikliklerin bir kombinasyonu yoluyla vücut kütlesinin azaltılmasını içerir. Kilo vermenin arkasındaki temel ilke, tüketilen kalori miktarının harcanan kalori miktarından daha az olduğu bir kalori açığı yaratmaktır. Bununla birlikte, kilo verme bilimi fizyolojik, psikolojik ve çevresel faktörleri kapsayan çok yönlüdür.

Fizyolojik Faktörler:

  • Metabolizma: Bazal metabolizma hızı (BMR), vücudun dinlenme halindeyken temel fizyolojik işlevlerini sürdürmek için ihtiyaç duyduğu kalori miktarıdır. Bireysel BMR önemli ölçüde değişebilir ve kilo vermenin kolaylığını veya zorluğunu etkileyebilir.
  • Hormonlar: İnsülin, leptin, ghrelin ve tiroid hormonları gibi hormonlar iştah, metabolizma ve yağ depolanmasının düzenlenmesinde önemli rol oynar.
  • Genetik: Genetik yatkınlık yağ dağılımını, iştah düzenlemesini ve metabolik süreçlerin verimliliğini etkileyebilir.

Diyet Faktörleri:

  • Kalori Alımı: Kalori alımının izlenmesi ve azaltılması kilo kaybı için esastır. Bu, porsiyon kontrolü, daha düşük kalorili yiyeceklerin seçilmesi ve yüksek kalorili, düşük besinli yiyeceklerin tüketiminin azaltılması yoluyla sağlanabilir.
  • Makro Besin Dengesi: Karbonhidrat, protein ve yağ alımının dengelenmesi sürdürülebilir kilo kaybı için gereklidir. Örneğin yüksek proteinli diyetler tokluğu artırabilir ve kilo kaybı sırasında yağsız kas kütlesini koruyabilir.
  • Besin Yoğunluğu: Kalori içeriklerine göre vitaminler, mineraller ve diğer faydalı bileşikler açısından zengin olan besin yoğun gıdalara odaklanmak genel sağlığı destekler ve kilo yönetimine yardımcı olur.

Fiziksel Aktivite:

  • Egzersiz: Düzenli fiziksel aktivite kalori harcamasını artırır, yağsız kas kütlesini korur ve metabolik sağlığı iyileştirir. Hem aerobik egzersizler (örn. yürüme, koşma) hem de direnç antrenmanları (örn. ağırlık kaldırma) faydalıdır.
  • Egzersiz Dışı Aktivite Termojenezi (NEAT): Yürüme, temizlik ve bahçe işleri gibi günlük aktiviteler toplam günlük enerji harcamasına katkıda bulunur ve kilo kaybını önemli ölçüde etkileyebilir.

Davranışsal ve Psikolojik Faktörler:

  • Davranışsal Değişiklikler: Sağlıklı beslenme alışkanlıkları geliştirmek, gıda alımını kendi kendine izlemek ve gerçekçi hedefler belirlemek kilo kaybı için çok önemli davranışsal stratejilerdir.
  • Psikolojik Destek: Danışmanlık veya terapi yoluyla duygusal yeme, stres ve ruh sağlığının ele alınması kilo verme çabalarını artırabilir ve nüksetmeyi önleyebilir.

Çevresel ve Sosyal Faktörler:

Gıda Ortamı: Sağlıklı gıdalara erişilebilirlik ve fast-food satış noktalarının yaygınlığı beslenme tercihlerini ve obezite oranlarını etkileyebilir.
Sosyal Destek: Aile, arkadaşlar ve kilo verme topluluklarından alınan destek motivasyon, hesap verebilirlik ve pratik yardım sağlayabilir.

Kilo verme bilimi fizyolojik, diyet, fiziksel, davranışsal ve çevresel faktörlerin karmaşık bir etkileşimidir. Obezite salgınının ele alınması, kişisel yaşam tarzı değişikliklerini, halk sağlığı girişimlerini ve destekleyici ortamları içeren çok yönlü bir yaklaşım gerektirmektedir. Küresel nüfusun yaklaşık üçte birinin obez olarak sınıflandırıldığı günümüzde, bu yaygın sağlık sorunuyla mücadele etmek için hem bireysel hem de toplumsal düzeyde ortak çabalar gereklidir.

İleri Okuma

  • Hill, J. O., & Peters, J. C. (1998). Environmental contributions to the obesity epidemic. Science, 280(5368), 1371-1374.
  • Finkelstein, E. A., Trogdon, J. G., Cohen, J. W., & Dietz, W. (2009). Annual medical spending attributable to obesity: payer-and service-specific estimates. Health Affairs, 28(Suppl1), w822-w831.
  • Ng, M., Fleming, T., Robinson, M., Thomson, B., Graetz, N., Margono, C., … & Gakidou, E. (2014). Global, regional, and national prevalence of overweight and obesity in children and adults during 1980–2013: a systematic analysis for the Global Burden of Disease Study 2013. The Lancet, 384(9945), 766-781.
  • Bray, G. A., & Bouchard, C. (Eds.). (2014). Handbook of obesity: Clinical applications. CRC Press.
  • World Health Organization. (2021). Obesity and overweight. World Health Organization. Retrieved from WHO.

İNANILMAZ FOTOĞRAFLAR: Bir Bebeğin Dünya’ya Gelişi

İsveçli Fotoğrafçı Lennart Nilsson; anne karnında gelişmekte olan fetüsün fotoğraflarını çekmek için 12 yılını harcadı. Bu fotoğrafları çekerken makro objektifli Konvansiyonel kamera, bir endoskop ve bir de tarama özellikli elektron mikroskobunu kullandı. Nilsson fotoğrafları çekerken deyim yerindeyse tam bir işçi gibiydi anne karnında ve fotoğrafları kimi zaman yüzlerce kimi zamansa binlerce kez büyüttü. Nilsson’ın 1965’te, anne rahminde insan fetüsüne ait çekmiş olduğu ilk kare.

1- Fallop tüpündeki sperm.

11134012_821121637967578_3526510428790996519_n


2- Acaba çıkma teklifini kabul edecek mi?

11038247_821121634634245_8662579108859976370_n


3- Fallop tüpüne ait bir kare.

10428650_821121624634246_6911038882519555292_n


4- Yumurta hücresiyle iletişime girmeye çalışan iki sperm hücresi.

19117_821121641300911_918792129929308287_n


5- Ve iletişim gücü yüksek, kazanan sperm hücresi.

11127513_821121661300909_8725678861035626384_n


6- Ve burada da kazanma anına tanıklık ediyoruz.

1505622_821121677967574_4255678958073484106_n


7- 8. gün. İnsan embriyosu uterus duvarına tutunmuş.

11064664_821121681300907_3233216934972301735_n


8- Embriyoda gelişmeye başlayan beyin.

11127513_821121697967572_5396572086990383584_n


9- 24. gün. Yaklaşık bir aylık olan embriyoda henüz iskelet yapı oluşmamış ve 18. günde atmaya başlayan kalbi görüyoruz.

10645263_821121701300905_8641271355708529374_n


10- 4. hafta.

984300_821121731300902_5446919600561109079_n


11- 5. hafta. Yaklaşık 9 mm. Ağız, burun delikleri ve göz çukurlarıyla yüz hatları belirmeye başlamış.

1512315_821121744634234_568310171076001821_n


12- 40. gün. Embriyonik hücreler plasenta formunu oluşturmuşlar. Bu organ anne kanıyla embriyonun gereksinimlerini gideriyor. Gaz değiş-tokuşu, beslenme veya atıkların giderilmesi gibi.

11125_821121751300900_3184925406520664143_n


13- 8. hafta. Hızla büyüyen embriyomuz, fötal kesenin içinde koruma altında.

10376923_821121764634232_7451832276694152874_n


14- 16. hafta. Fetüsümüz gelişmeye başlayan elleriyle kendi vücudunu ve çevresini tanımaya çalışıyor.

19707_821121777967564_7513731884784299576_n


15- Temeli esnek kıkırdaktan oluşmuş iskelet yapımız. Henüz çok ince olan deri altından mükemmel kan damar ağımızı görebiliyoruz.

15521_821121811300894_945993920953165275_n


16- 18. hafta. Yaklaşık 14 cm. Fetüs, dış dünyasından gelen sesleri algılayabiliyor.

1512315_821121817967560_5660990693778382537_n


17- 19. hafta.

10997983_821121827967559_3875477947704782735_n


18- 20. hafta ve yaklaşık 20 cm. Lanugo tüyleri olarak bilinen saç yumağı yapı tüm başı kaplamış durumda.

11081180_821121844634224_5031769526840861247_n


19- 24. hafta.

11060904_821121854634223_434040812702715774_n


20- 26. hafta.

1619485_821121861300889_9207185863269569370_n


21- 6 aylık küçük insan, uterustan ayrılığına hazırlanıyor. Artık baş aşağı pozisyona doğru geçecek çünkü doğarken zorluk çekmek istemiyor.

11081442_821121874634221_2334977776830543324_n


22- 36. hafta. Ve yaklaşık 4 hafta içinde dünyamıza gözlerini açacak.

19117_821121911300884_310185993094754028_n

Teşekkürler Lennart Nilsson.

Kaynak: doktorlarsitesi

Homeopati nedir? : Tavşanın suyunun suyu

Diyelim ki uykusuzluk çekiyorsunuz….

Bir adet kahve çekirdeği alın, iyice havanda ezip toz haline getirin. Sonra bu tozu – evet tek bir kahve çekirdeğinin tozunu- yanınıza alarak bir deniz kenarına ya da büyükçe bir göle gidin. Yaşadığınız yere göre Ege kıyısı, Boğaz, Akdeniz veya Van gölü veya herhangi bir deniz olabilir. Ezdiğiniz bir adet kahve çekirdeği tozunu  tercihan dalgalı bir günde suya boca edin. Suyla iyice karışması için biraz bekleyin….

Artık denizden bir çorba kaşığı su içip, hızlıca yatağınıza gidebilir ve bu güçlü (!) karışımın etkisiyle mışıl mışıl uyuyabilirsiniz.

Bu yazdıklarım size tuhaf gelmiş olabilir, ama homeopatiye inanan ve onun etkili olduğunu düşünen pekçok insana garip gelmiyor. Homeopati, son yıllarda doğallık akımları ve alternatif tıbba olan ilginin artması ile gün geçtikçe daha popüler olmaya başladı. Yakın zamana kadar Türkiye’de pek bilinmezken, son birkaç aydır çeşitli radyo ve televizyon programları, haber siteleri ve bloglarda Homeopati ile ilgilenen, Homeopatik tedavi uyguladığını iddia eden kişiler ardarda boy göstermeye başladılar. Bu kişilerin yaptıkları açıklamaların ve verdikleri demeçlerin ortak bir yanı var: Hepsi, modern tıbbın nasıl bazı hastalıklar konusunda karşısında çaresiz olduğundan ve homeopatinin nasıl mucizevi bir şekilde iyileştirilemeyen hastalıklara karşı etkili olduğundan bahsediyorlar. Çoğu, homeopatik ilaçların hiçbir yan etkisinin olmadığının altını çiziyor.  Ama hemen hiçbiri Homeopati’nin gerçekte ne olduğunu anlatmıyor.  

Homeopati ile uğraşanlar, genelde homeopatinin ana prensiplerini anlatmamayı tercih ettiği için , çevremdeki insanlara, arkadaş ve akrabalarıma “Homeopati nedir?” diye sorduğumda sıklıkla iki cevap alıyorum:

  1. Homeopati bitkilerle yapılan doğal bir tedavi yöntemidir.
  2. Homeopati Akupunktur ya da Ayurveda  benzeri antik bilgeliğe dayalı bir tıbbi yaklaşımdır.

İşin tuhafı, insanların Homeopati hakkında bildiklerini sandıkları bu iki kavram da yanlış.  Homeopati ne bir bitkisel tedavi yöntemi, ne de tarihçesi antik çağlara dayalı. Aksine, 1700’lü yılların sonlarında Almanya’da yaşamış Samuel Hahneman isimli bir doktorun bulduğu, üç temel prensip çerçevesinde gelişmiş bir alternatif tıp akımı.

Gelin, homeopati’nin bu üç temel ilkesine biraz yakından bakalım.

Homeopati’nin Temel İlkeleri

1- “Benzer benzeri iyileştirir.”

Homeopati’nin en temel ilkesi benzer benzeri iyileştirir ilkesi: Homeopatik bakış açısına göre, bir belirti, ancak aynı belirtiyi ortaya çıkaran bir madde ile tedavi edilebilir.

Modern tıp, bir hastalık karşısında hastalığıa neden olan etmeni bulup, onu ortadan kaldırmaya çalışır. Oysa homeopati hastalıklara bir belirtiler bütünü olarak bakar ve tedavi için önerdiği maddeler bu belirtileri ortadan kaldırmaya yöneliktir.

Bir örnek ile açıklamaya çalışalım: Örneğin sıtma hastalığında, modern tıbbın hedefi sıtmaya neden olan ve alyuvar hücrelerimize yerleşerek onları tahrip eden Plasmodium falciparumisimli paraziti ortadan kaldırmaktır. Bu nedenle sıtma olan kişiye, bu parazitleri öldüren kinin içeren maddeler verilir. Plasmodium parazitleri öldüğünde, bu parazitlerin kan hücrelerimizi parçalaması sonucu ortaya çıkan üşüme, titreme ve ateş gibi belirtiler de ortadan kalkar.

Oysa Homeopati, sıtmaya üşüme, titreme ve terlemeden oluşan bir durum olarak bakar. Tedavi yaklaşımı, üşüme, titreme ve ateş belirtilerini ortadan kaldırmaktır. Bu nedenle hastaya sağlıklıyken alındığında bu yan etkileri gösteren bir maddeden yapılmış homeopatik ilaç tavsiye edilir.

Homeopatlar, inandıkları bu benzerlik ilkesi gereği, tedavi sırasında karşılaştıkları hastalığa benzer semptomlar oluşturacak maddeleri ilaç olarak kullanırlar.  Örneğin uykusuzluğun tedavisi kahve iken, kaşıntı tedavisinde ısırgan otu özütü kullanımı önerilir. Yine bu nedenle benzer belirtiler gösteren ancak ortaya çıkış nedeni birbirinden çok ama çok farklı olan hastalıklarda aynı homeopatik ilaçlar kullanılabilir. Örneğin hem cildin bazı mantar hastalıkları hem de bazı karaciğer problemleri kaşıntıya neden olurlar. Modern tıp, ilkinde mantarı ortadan kaldırmaya, ikincide karaciğer fonksiyonlarını düzeltmeye çalışırken, homeopati ile uğraşan bir kişi, her iki hastaya da muhtemelen sülfür veya ısırgan otu’nda yapılmış bir homeopatik çözelti reçete edecektir.

Benzerlik ilkesi gereği, sadece bitkisel maddeler değil, bitkilerin yanısıra mineraller, kimyasal bileşenler, hayvanlardan ve insanlardan elde edilen süt, kan, dışkı, idrar,  tırnak, yara kabukları, irin gibi maddeler homeopatik ilaç bileşeni olarak kullanılabilirler. Örneğin sıtmaya karşı koruyucu olduğu iddia edilen bir homeopatik çözeltinin içinde Afrika’daki sivrisineklerin ürediği bir gölden gelmiş ezilmiş çürümüş bitkiler kullanılmaktadır.

Bu bileşenler, genelde hastaların tarafından içerikleri anlaşılamayacak şekilde latince isimleri ile anılır ve bu şekilde pazarlanırlar.

Birkaç örneğe bakalım:

HOMEPATİK İSİM İÇERİK KULLANIM ALANI
Anthracinum suum Şarbon hastalığına yakalanmış koyun dalağı  Çıbanlar, siviceler
Arsenicum album Arsenik Grip, ishal, besin zehirlenmesi
Atropa belladona Güzelavrat otu  Yüksek ateş, başağrısı, deliryum
Malaria nosode Sivrisinek üreyen durgun suda yetişen çürümüş bitkiler Sıtma (koruyucu)
Castor equi At ayağındaki körelmiş başparmak kemiği Epilepsi, siğil, meme başı çatlağı
Mercurius vivus Cıva Frengi, diş problemleri, ter kokusu
Plutonium nitricum Plutonyum Radyasyon zehirlenmesi

Bu liste uzayıp gidiyor. İsterseniz internette biraz arama yaparak birbirinden tuhaf tedavi edici olduğu iddia edilen maddelere ulaşabilirsiniz.

Benim bulduğum en tuhaf ve de en gülünç ilaç ise İngiliz ünlü bir Homeopat tarafından geliştirilen Naufrigium helvetia, yani gemi batığı. Hayır sandığınız gibi bir bitki adı değil bu,gerçek bir gemi batığından alınmış bir parça tahta kıymıkla hazırlanan homeopatik çözelti. Sizce ne işe yarıyor olabilir? Evet, doğru tahmin ettiniz, bu bir deniz tutması ilacı!

2- “Seyreltme.”

Homeopati’nin ikinci ilkesi seyreltmedir. Bir önceki prensipte gördüğümüz maddelerin pekçoğu (cıva, plutonyum, güzelavrat otu, arsenik) seyreltilmedikleri takdirde hastanın ölmesine neden olacak denli zehirli maddeler. Bunu Homeopati’nin kurucusu Hahneman da biliyordu, bu nedenle homeopatide kullanılanmaddelerin seyreltildikçe daha etkin olacağını düşünüyordu. Bu, homeopati’yi bitkisel tedavilerden ayıran çok önemli bir başka özellik.

Peki homeopatik çözeltilerdeki aktif maddeler ne kadar seyreltiliyor?

Homeopatik çözelti yapmak için, önce ana tentür denen sıvıyı elde etmeye ihtiyaç var. Ana tentür, ilaç yapımında kullanılan homeopatik maddenin su veya alkolde çözülmesi ile hazırlanıyor. Çözülmeyen maddeler, havanda toz haline getirilip su veya alkol ile karıştırılıyorlar. Daha sonra ana tentür, 9 ölçü suyla karıştırılıyor ( 9 ölçü su, bir ölçü ana tentür). Elde edilen ve 1X denen bu çözeltideki aktif madde oranı 1/10, yani 10−1   1X’lik çözeltinin bir ölçüsü, tekrar 9 ölçü suyla karıştırıldığında bu defa 2X gücünde çözelti hazırlanmış oluyor.   2X’lik ( 1/100’lük, ya da 10−2 lik) çözeltiye aynı zamanda 1C de deniyor. (Anımsayalım; X= Roma rakamı ile 10, C= Roma rakamı ile 100)

Bu işlem tekrar tekrar yapıldığında 3C, 4C, 5C diye artan seyreklikte çözeltiler hazırlamak mümkün. Hazırlanan çözelti, daha sonra ya sıvı olarak, ya da şeker tabletlerine damlatılmak suretiyle hap halinde satılıyor.

Piyasada yaygın olarak satılan homeopatik ilaçlar genelde 30C gücündeler. 30C ne demek peki?

Mertebe olarak anlayabilmek için küçük bir tablo faydalı olabilir.

HOMEOPATİK DOZ DERİŞİM NOT
1C ( 2X) 1/100
=
10−2
Çözeltideki 100 molekülden biri etkin madde.
4C  1/100.000.000
=
10−8
Çözeltideki 1 milyon molekülden biri etkin madde.
6C 1/1.000.000.000.000
=
10−12
 Çözeltideki bir trilyon molekülden biri etkin madde.
12C 1/1.000.000.000.000.
000.000.000.000
=
10−24
Avagadro eşiği: Bir mol çözeltide, tek bir molekül etkin madde bulunma ihtimali %60 civarında. Sodyum klorür (homeopatik adıyla Natrum muriaticum ya da bildiğimiz adıyla softa tuzu) ile hazırlanan 12C çözelti, 0.77 gr sofra tuzunu, Atlantik Okyanusu kadar büyük bir su kütlesiyle karşıtırmakla eştir. Atlantik Okyanusunun ve bağlantılı denizlerin hacmi  3.55×108 km3 (3.55×1020 L)’dir.
24C 1/1.000.000.000.000.
000.000.000.000.
000.000.000.000
=
10−48
30C 1/1.000.000.000.000.
000.000.000.000.
000.000.000.000.
000.000.000.000.
000.000.000
=
10−60
Hahneman tarafında pek çok ilaçta tavsiye edilen derişim. Hastanın başlangıçta kullanılan etkin maddeden tek bir molekül alabilmesi için 1041 tablet (dünyanın kütlesinin milyar katı) ya da 1034 litre sıvı çözelti (Dünyanın hacminin 10 milyar katı) tüketmesi gerekli.
40C 1/1.000.000.000.000.
000.000.000.000.
000.000.000.000.
000.000.000.000.
000.000.000.000.
000.000.000.000.
000.000.000.000.
000.000.000.000.
000.000.000.000.000.000.
=10−80
1080 = Gözlenebilen evrendeki hesaplanan toplam atom sayısıdır. Bu derişimde, tüm evrende etkin maddenin tek bir molekülünün kalması beklenir.
200C 10−400 Popüler homeopatik grip ilacı Oscillococcinum‘un derişimi.

Gördüğünüz gibi Hahneman’ın önerdiği 30C’lik seyretilere ulaştığımızda, hastanın önerilen ilaçtaki etkin maddenin bir molekülünü alabilmesi için 1041 tablet (dünyanın kütlesinin milyar katı) ya da 1034 litre sıvı çözelti  (Dünyanın hacminin 10 milyar katı) tüketmesi gerekli.

Hahneman’ı bu düşüncesi yaşadığı dönem itibariyle çok tuhaf değildi, zira o yıllar maddenin yapıtaşlarına ait kimya ve fizik bilgisinden yoksun olduğumuz dönemlerdi. Ama artık bugün, Homeopatinin seyreltme prensibinin  yaşadığımız dünya ile uyumlu olmadığını ve fizik ve kimya biliminin temel ilkeleriye çeliştiğini biliyoruz.

Kesin olarak söyleyebiliriz ki 30C’lik bir homeopatik çözelti sudan başka birşey değildir ve içinde aktif hiçbir madde yoktur. Daha az seyreltilmiş çözeltilerde de aktif madde o kadar küçük miktardadır ki, biyolojik veya kimyasal olarak herhangi bir etki göstermesi beklenemez.

3- “Çalkalama.”

Seyreltme prensibinde gördüşümüz kadarıyla homeopatik çözeltiler aslında su veya tablet halinde satılmaları halinde şekerden başka birşey değil. Peki, homeopati ile uğraşanlar hastalarına bildiğimiz su ve şeker verir ve karşılığında yüzlerce lira alırken, bu maddelerin etkin ve tedavi edici olduğunu nasıl iddia edebiliyorlar?

Bu iddianın altında Homeopatinin 3. ve son prensibi olan Çalkalama prensibi yatıyor.

Hahneman da uydurduğu ilaçların derişiminin çok çok düşük olduğunun farkındaydı. Bu nedenle, çözeltiyi hazırlarken her bir adımda test tübünü iyice çalkalamak gerektiğini ileri sürdü.  İddiasına göre karışım seyreltilirken ne kadar çok çalkalanırsa, o kadar etkin hale geliyordu.

Günümüzde, homeopatlar çalkalama sırasında etkin madde moleküllerinin su molekülleri ile temas ettiğini, ve bunun ilacın etkinliğini artırmaya yeterli olduğunusöylüyorlar. Bu iddiaya göre, nihai üründe etkin madde olmaması önemli değil.  Zira yeterince çalkanan su molekülleri, daha önce içlerinde bulunan etkin madde moleküllerini hatırlıyorlarmış (!).  Göya, hafızası olan bu su molekülleri, vücuda girdikten hatırladıklarını sonra bağışıklık sistemine aktarıyor ve vücudun kendini iyileştirme sürecini başlatıyormuş! 

İleri bölümlerde homeopati’nin  gerçekten etkin olup olmadığını inceleyeceğiz. İnsanların nasıl olup da homeopatik ilaçlardan fayda gördüklerine inandıklarını anlatacağız. Onun için burada bu iddianın ne kadar doğru olduğunun detayına girmiyoruz.  Ama kısaca belirtmekte yarar var. Homeopati yanlılarının bu iddialarına rağmen, moleküllerin herhangi bir hafızası olduğunu gösteren hiç bir kanıt yok. Benzer iddialarda bulunan ve su moleküllerinin hafızası olduğunu iddia eden Masaru Emoto’nun nasıl bir şarlatan olduğunu ise daha önce Yalansavar’da yazmıştık.

Kaldı ki, eğer su moleküllerinin böyle bir hafızası olmuş olsa, o homeopatik çözeltinin içine girene kadar geçtikleri kanalizasyon sistemlerini, artıma havuzlarını, içinde belki de sanayi atıkları veya balık pislikleri de yüzen deniz ve göllerdeki karşılaştıkları diğer molekülleri de anımsamaları gerekmez mi?? 

Kaynaklar: yalansavar

Amerikadaki levye vakası

Phineas P. Gage (9 (?) Temmuz, 1823 – 21 Mayıs, 1860)[Notlar 1], geçirdiği akıl almaz kazanın ardından – büyük, demir bir sırık kafasından beyninin sol frontal lobunu parçalayarak geçmiştir – yaşamda kalmasıyla tanınan Amerikalı bir demir yolu inşaatı ustası. Bu yaralanmanın kişiliğinde ve davranışlarında değişikliklere yol açtığı kaydedilmiştir. Öyle ciddi değişiklikler olmuştur ki, arkadaşları ona artık “bizim Gage” diyememektedirler.

Long “Amerikadaki levye vakası” olarak da anılır. Bu vaka “merakımızı tüm öteki vakalardan daha çok kamçılayan,prognozlarımızı sarsan, hatta fizyolojik doktrinleri tamamen yıkan bir vaka” olarak değerlendirilmiştir.[Notlar 2] Phineas Gage beyinle, özellikle serebral bölümlerle[1], ilgili ilgili 19. yüzyılın ortalarında yürütülen tartışmaları etkilemiştir ve beynin belirli bölümlerine gelecek zararın kişiliği ve davranışı etkileyebileceğini ortaya koyan ilk vakadır.

Gage, nöroloji, psikoloji ve ilgili bilim dallarının eğitim programlarında yer edinmiş bir vakadır; kitaplarda ve akademik makalelerde sıklıkla kendisinden söz edilir. Bunun yanında popüler kültürde de görece küçük bir yeri vardır. Vakayla ilgili bilinen gerçekler oldukça azdır; buna karşın, beyinle ve zihinle ilgili birbirine tamamen karşı duran kuramların desteklenmesinde uzun yıllardır bu vakaya atıfta bulunulur. Yapılan bir anket[2] Gage’le ilgili yapılan sunumlarda – son zamanlarda bile – genellikle alabildiğine çarpıtılmış, abartılmış ve hatta gerçekle taban tabana ters bilgilerin kullanıldığını ortaya koymuştur.[kaynak belirtilmeli]

Gage’in, “yakışıklı, iyi giyimli ve kendine güvendiği hatta gururlu olduğu” belli olan dagerreyotipi bir portresi 2009’da kayıtlara geçmiştir. (Aşağıdaki fotoğraf.) Bir araştırmacı bu portrenin, Gage’in başına gelen en ciddi zihinsel değişikliklerin kazayı izleyen sınırlı bir zaman dilimi için etkili olduğu ve Gage’in daha sonraki yaşamında aslında oldukça iyi durumda bulunduğu, sosyal olarak çok daha uyumlu olduğu düşüncesini desteklediğini savunarak bunun bir sosyal kazanım [3] hipoteziyle örtüştüğünü öne sürmüştür. Gage’in ikinci bir portresi de 2010 yılında bulunmuştur. (Sağdaki fotoğraf.)

Kaza

13 Eylül 1848’de Gage, Rutland & Burlington Demiryolu için Vermont eyaletinin Cavendish kentinin dışında mıcır katmanı hazırlığı için kaya patlatmakta olan bir grup işçinin ustası olarak çalışmaktaydı. Gage’in görevlerinden biri, bir kaya parçasının gövdesine delik açıldıktan sonra barutu, fitili ve kumu doldurup karışımı deliğin içinde; uzun bir demir levye yardımıyla sıkıştırmaktı. [Notlar 3] Saat 16.30 sularında, kumun iyi yerleşememiş olmasından kaynaklanması olası bir patlama gerçekleşti:

… barut patladı ve o anda kullanmakta 3 santimetre genişliğindeki ve 45 santimetre uzunluğundaki gereci kafasına doğru fırlattı. Demir boru yüzünün yanından girip, … sol gözünün arkasından geçti ve kafasının üzerinden çıktı. [Notlar 4]

19. yüzyılda Gage’in “Amerikadaki levye vakası” olarak anılıyor olması okuyucuları yanıltabilir. O dönemde Amerika’da levyelerin ucunda, bugün “levye” sözcüğünden anlaşıldığı gibi, bükülmüş bir parça veya pençe yapısında bir bölüm olmuyordu. Gage’in “tepme levyesi”, “köşesiz ve kullanıldığı için görece aşınmış” bir silindirden ibaretti.[4]

Gage’in yüzüne önce giren uç sivriltilmişti ve bu sivrilme geriye doğru 30 santimetre sürüyordu. Bunun Gage’in yaşamını borçlu olduğu bir durum olması olası. Levye, öteki tepme levyeleri gibi değildi; bölgedeki bir demirci tarafından sahibinin isteğine göre yapılmıştı.[Notlar 5]

6 kilograma yakın ağırlıyla bu “ani ve beklenmedik ziyaretçi”[Notlar 6] 25 metreye yakın bir uzaklıkta “kana ve beyne bulanmış”[5] olarak bulundu.

Şaşırtıcı bir şekilde Gage birkaç dakika içinde konuşmaya başladı, çok az yardımla veya yardım almadan yürüyebiliyordu ve 1.25 kilometre uzaklıktaki dairesine gidene kadar bir römorkta dik bir biçimde oturabildi. Yanına gelen ilk doktor, Edward H. Williams oldu.

Beynin kasılmaları o kadar belirgindi ki daha aracımdan inmeden, kafasındaki yarayı fark ettim. Ben yarasını incelerken, Bay Gage nasıl yaralandığını çevresindeki bekleşenlere anlatıyordu. O sırada Bay Gage’in söylediklerine inanmadım, ona öyle gelmiş olabileceğini düşündüm. Bay Gage ise borunun kafasının içinden geçtiği konusunda ısrar ediyordu. … Bay Gage ayağa kalktı ve kustu. Kusarken harcadığı güç, yarım fincan miktarında beyni kafatasından dışarı itti. Bu parça yere düştü.[Notlar 7]

Bir saat sonra Dr. John Martyn vakayla ilgilenmeye başladı:

Burada bunu belirteceğim için kusura bakmayın ama o anda karşılaştığım görüntü, askeri ameliyatlara alışkın olmayan biri için alabildiğine korkunçtu; ne var ki, hasta acısını kahramanvari bir güçle içine gömdü. Beni görür görmez tanıdı ve canının çok yanmayacağını umduğunu söyledi. Bilinci tamamen yerinde amakanama yüzünden bitkin düşüyor gibiydi. Bedeni de yattığı yatakta, tam anlamıyla bir kan gölünün ortasında kalmıştı.[6]

Harlow’un yetenekli ellerine rağmen,[Notlar 8] Gage’in sağlığına kavuşması uzun ve zor bir süreci gerektiriyordu. Beynindeki basınç[Notlar 9] Gage’i 23 Eylül’den 3 Ekim’e kadar yarı bilinçli olduğu bir duruma soktu: “Kendisine bir şey söylenmezse seyrek olarak konuşuyor, yanıt verdiğinde de ya bir sözcük ya bir hece söyleyebiliyordu. Arkadaşları ve refakatçileri birkaç saat içinde gelecek bir ölüm bekliyordu; tabutunu, cenaze giysilerini bile hazırlamışlardı.” [7]

Bütün bunlara rağmen 7 Ekim’de Gage “kendi kendine ayağa kalkmayı başardı ve sandalyesine kadar bir adım yürüdü.” Bir ay sonra “merdiven inip çıkabiliyor, evinin yakınlarındaki meydana gidebiliyor” ve Harlow’un bir haftalık yokluğunda Gage “Pazar günleri hariç her gün sokaklarda geziniyor”, ailesinin yanına New Hampshire’a gitme isteği “arkadaşları tarafından engellenemiyor, Gage adeta yerinde duramıyordu.” Fazla gecikmeden ateşi yükseldi; ama kasımın ortalarında kendisini “her anlamda iyi hissediyor, yine evinin çevresinde gezintilere çıkıyor; başında herhangi bir ağrı sızı olmadığını söylüyordu.” Bu noktada Harlow’un gözlemi, Gage’in “eğer denetim altında tutulabilirse, iyileşme yoluna girmiş olduğu” yönündeydi.[8]

Notlar

  1. ^ 1. notu çevir.
  2. ^ Campbell, H.F. (1851) “Injuries of the Cranium—Trepanning”. Ohio Med. & Surg. J. 4(1):31–5, crediting the Southern Med. & Surg. J. (tarih bilinmiyor)
  3. ^ Macmillan 2000’de 25-27. sayfalar, patlayıcının yerleştirilmesiyle ilgili adımları ve bu kazanın yeri ve koşullarıyla ilgili bilgileri almak için yararlı olacaktır. 4 santimetreye yakın genişliği ve üç metreyi bulabilen derinliğiyle patlayıcı deliğinin el gereçleri kullanılarak delinmesi, iki işçinin yarım gün veya daha fazla süreli çalışmasını gerektirebilir. Her patlayıcı karışımın yerleştirilmesi, yerleştirileceği yerin ve kullanılacak barut miktarının tam olarak belirlenmesi için gereken çalışma düşünüldüğünde, Gage’in işçileri tarafından “çalıştıkları en çalışkan ve yetenekli usta” olarak değerlendiriliyor oluşuna ilişkin Harlow’un iddiası daha önemli gözükecektir.
  4. ^ Boston Post, 21 Eylül, 1848. Vermont, Ludlow’daki Ludlow Özgür Toprak Sendikası’ndan daha önce gelen bir habere (tarihi belirsiz) dayanarak hazırlanmış bir haber. Vikipedi’ye aktarılan metin, yayınlanan haberde yanlış belirtilmiş olan demirin uzunluğu ve genişliğiyle (Haberin aslında çevresi belirtilmiştir.) ilgili bilgilerin düzeltildiği bir metindir. (Resim açıklayıcıdır.) Bunun yanında “üst çene kemiğini parçalayarak” ifadesi de çıkartılmıştır çünkü bu gerçekte yaşanmamıştır. Harlow 1868, sayfa 342’de demirin izlediği yol açıklanmaktadır.
  5. ^ Bigelow (1850), 13-14. sayfalar ve Harlow (1868), sayfa 344’te Gage’in hayatta kalmasını sağlayan koşullar anlatılmaktadır: “Borunun biçimi – sivriltilmiş, yuvarlak ve görece aşınmış olması; bunlardan ötürü borunun baskı yapmamış ve şokun üzün sürmemiş olması.” Bigelow levyenin sivrilme uzunluğunu 25 santimetre olarak belirtmiştir ama gerçek uzunluk 30 santimetredir. (Alıntıda bu bilgi düzeltilerek verilmiştir.) Bilgi için Harlow (1848), 331. sayfa ve Macmillan (2000), 26. sayfa.
  6. ^ Bibliographical notices. Recovery from the Passage of an Iron Bar through the Head. By John M. Harlow, M.D., of Worburn. (1869). Boston Medical and Surgical Journal, March 18, 1869. 3(7)n.s.:116–117. A tone of bemused wonderment was common in 19th-century medical writing about Gage (as well as other victims of unlikely-sounding brain-injury accidents—see Macmillan 2000, pp. 66–7). Noting dryly that, “The leading feature of this case is its improbability…This is the sort of accident that happens in the pantomime at the theater, not elsewhere,” Bigelow (1850, p.13,19) emphasized that though “at first wholly skeptical, I have been personally convinced,” calling the case “unparalled in the annals of surgery.” Bigelow’s stature largely ended scoffing about Gage among physicians in general — one of whom, Harlow (1868, p.344) later wrote, had dismissed the matter as a “Yankee invention.” After Gage was joined by the cases of a miner who survived traversal of his head by a gas pipe, and of a lumbermill foreman who returned to work soon after a “picket saw” cut into his forehead to a depth of nine inches, the Boston Med. & Surg. J. (1870)[citation needed] pretended to wonder whether the brain has any function at all: “Since the antics of iron bars, gas pipes, and the like skepticism is discomfitted, and dares not utter itself. Brains do not seem to be of much account these days.” The Transactions of the Vermont Medical Society (1870)[citation needed] was similarly facetious: ” ‘The times have been,’ says Macbeth, ‘that when the brains were out the man would die. But now they rise again.’ Quite possibly we shall soon hear that some German professor is exsecting it.”
  7. ^ Williams’ın Bigelow’da geçen açıklamalarından alınmıştır. Bigelow (1850), 15–16. sayfalar.
  8. ^ Harlow wrote that Gage had been “a perfectly healthy, strong and active young man…nervo-bilious temperament, five feet six inches in height, average weight one hundred and fifty pounds, possessing an iron will as well as an iron frame; muscular system unusually well developed—having had scarcely a day’s illness from his childhood to the date of this injury.” (Nervo-bilious describes an unusual combination of “excitable and active mental powers” with “energy and strength [of] mind and body [making] possible the endurance of great mental and physical labor.”)[citation needed] He also emphasized the importance of the opening, created by the tamping iron, connecting Gage’s cranium to his mouth, as “without this opening in the base of the skull, for drainage, recovery would have been impossible.” As to his own role in Gage’s survival, he merely averred, “I can only say, along with good old Ambro[i]se Paré, I dressed him, God healed him” (Harlow 1868, pp.330, 344, 346) — an assessment Macmillan calls far too modest (Macmillan 2000, pp.12, 59–62, 346-7; and see Macmillan 2008, p.828–9; Macmillan (2001); and Barker 1995, pp.679–80 for further discussion of Harlow’s management of the case).
  9. ^ September 24: “Failing strength…During the three succeeding days the coma deepened; the globe of the left eye became more protuberant, with fungus pushing out rapidly from the internal canthus…also large fungi pushing up rapidly from the wounded brain, and coming out at the top of the head” (Harlow 1868, p.335). Here fungus does not mean a biological mycosis but rather (O.E.D.) a “spongy morbid growth or excrescence, such as exuberant granulation in a wound” i.e. part of the body’s own reaction to the injury (Macmillan 2000, pp. 54, 61-2).

Kaynakça: vikipedi

  1. ^ Barker (1995); Macmillan (2000) 7-9. bölümler
  2. ^ “a survey of published account ne demek?
  3. ^ “social recovery” ne demek?
  4. ^ Harlow (1848), sayfa 331.
  5. ^ Harlow 1848, sayfa 331.
  6. ^ Harlow (1848)’dan alınmıştır, sayfa 390.
  7. ^ Harlow (1848) ve Harlow (1868)’dan alınmıştır.
  8. ^ Harlow (1848), 391–393. sayfalar; Bigelow (1850), 17–19. sayfalar; Harlow (1868), 334–338. sayfalar.