Shigella

Sinonim: Şigela, Shigellen, 

  • Gram-negatif, Laktoz negatif, hareketsiz, spor oluşturmayan, fakültatif anaerob çubuk şekilli bir bakteri cinsidir.
  • escherichia coli ile filogenetiği büyük ölçüde aynıdır.
  • 4 alt grubu bulunur:
    1. Shigella dysenteriae: 10 serovar, hastalığın en ağır formuna sebep olur.
    2. Shigella flexneri: 13 serovar
    3. Shigella boydii: 15 serovar
    4. Shigella sonnei: 1 serovar
  • Bu bakteri cinsinin sebep olduğu enfeksiyona Şigelloz denir.

Patogenez

  • Öncelikli olarak virülans faktörlere sahiptir.
  • İleum ve kolon epitel hücrelerin altına,  m-hücreleri giriş kapısı olarak kullanarak girerler.
  • Hücreden hücreye yayılırlar. Takiben nekrozlar, kanamalar, perforasyonlar görülür.
  • Sito-, entero- ve nörotoksik aktiviteleri vardır.Ürettikleri toksinin etkisi Hemolitik üremik sendrom (HÜS)‘a sebep olabilir.

Hastalık belirtileri

  • Kuluçka süresi 2-3 gündür.
  • kolik şeklinde karın ağrıları
  • sıkça diyare (8-30 defa /günde) ve ağrılı (tenesmus)
    1. Mukuslu, beyaz dışkı (beyaz basur)
    2. Kanlı (kırmızı basur)
  • Ateş görülebilir ama alışıldık değildir.
  • Hastalık tedavi edilmezse, Su ve elektrolit kaybedilerek 7 gün sürebilir.
  • Küçük çocuklarda merkezi sinir sistemi belirtileri ve böbrek yetmezliği görülür.
  • reiter  sendromu görülebilir.

Epidemiyoloji

  • 100-200 tane hastalık etkeni enfeksiyon için yeterlidir.
  • Enfeksiyon kaynağı sadece insandır. Taşıyıcılık 1-4 hafta kadar sürer.
  • Hastalığın bulaşması fekal-oral, direkt, belirli seks pozisyonları, sinekler ile mümkündür.
  • İnsanlarda ne kadar çok bulunursa mikrobun yayılması da o kadar hızlı olur. Özellikle Shigella dysenteriae ve Shigella flexneri, hijyen koşulları ne kadar kötüyse,  ortamda o kadar çok bulunurlar.
  • Shigella sonnei, hijyenin gelişmekte olduğu ülkelerde yaz sonu daha çok görülür. Diğer türlere göre enfeksiyon için daha fazla bulunmaları gerekmektedir.
  • Çocuklarda bağışıklıkları gelişmekte olduğu için, hastalanma sayısı en fazla olan yaş grubudur.
  • dünya çapında 165 milyon vakadan, 100 milyonu 3. dünya ülkelerinde görülmüştür.1 milyonu ölümle sonuçlanmıştır.
  • avrupada, 2006-2009 yılları arasında 6000-8000 vaka görülmüştür.

Tedavi ve Profilaksi

  • Erkenden antibiyotik verilmelidir.
    1. Fluorchinolone
    2. Aminopenicilline
    3. Cotrimoxazol
  • Sıvı ve elektrolit takviyesi,
  • Yayılmayı engelleme,
  • Şuanda hastalık için bir aşı bulunmamıştır.

Salmonelloz

Sinonim: Salmonellosis, Salmonellose, Salmonellenenteritis

  • Salmonella cinsine bağlı olan patojenik bakteriler yüzünden meydana gelir. Salmonellosis bir tür akut bağırsak enfeksiyonudur.
  • zoonozdur.

Patogenez

  • Organizmanın, bağırsak mukozasına masif olarak girmesiyle enteritis oluşur.
  • mukoza tabakasından giriş:
    1. M- hücreleri ve enterositler sayesinde alınması(EGF-Rezeptörü)
    2. Hücreler sayesinde lamina propria‘ya giderler.
    3. Bir kısmı hayatta kalır ve makrofajlarda çoğalır.
  • Lokal iltihaba sebep olur ve bunu takiben kişi diyare olur.
  • Enfeksiyon genelde lokal kalır fakat zayıf bağışıklığa sahip kişilerde yayılarak genel enfeksiyona dönüşür.
  • mikroorganizmanın ürettiği endotoksin sebebiyle kişide ateş gözlemlenir.

Hastalık belirtileri

  • Kuluçka süresi: saatler ile bir kaç gün arasında değişiklik gösterir.
  • Aniden Gastroenteritis ve kolik tarzı karın ağrıları
  • Çoğunlukla yüksek ateş
  • Hafif formu(sadece diyare)da vardır.
  • en fazla 1 hafta sürer.
  • Kana ulaşması durumunda Sepsis, Endokarditis, OsteomyelitisMeningitis sebep olabilir.
  • Belirtisiz taşıyıcı olan kişilerde haftalar boyu, hastalık etkeni dışkıda var olabilir.
  • İyileşmeden sonra İrritabl barsak sendromu (İBS) görülür.

Epidemiyoloji

  • Enfeksiyon kaynağı
    1. Çiftlik hayvanları (özellikle kuş),
    2. Taşıyıcı insanlar
  • Enfeksiyon için 10^5 hastalık etkeni gerekir.
  • Hastalık dolaylı olarak kirli su ve yiyeceklerden bulaşır.
  • Avrupada 2006-2009 yılları arasında 140.000-160.000 vaka görülmüştür.

Tedavi ve Profilaksi

  • Antibiyotik tedavisi mecburi değildir.
  • Gerektiğinde erkenden Ciprofloxacin verilebilir.
  • su ve elektrolit eksikliğini giderir.
  • Hali hazırda aşı yoktur.
  • Yayılmasını önlemek için yapılması gerekenler:
    1. Yiyecek ve mutfak hijyenine dikkat edilmelidir.
    2. Yetkili makama başvurulmalıdır.

Kolik

Sinonim: colic, koliké

Antik yunancada κολικός ‎(kolikós)’dan gelen, latince coliculusdan gelen, fransız kelime colique‘dan gelmektedir.

  1. karın bölgesindeki şiddetli ağrı tutunması veya hastalığın sebep olduğu ağrı
  2. herhangi bir belirtiyi dindirmek için kullanılan tıbbi bitki.

Sırtımızı Kaşımak, Neden Daha Fazla Kaşınmasına Neden Olur?

Kuru deriden sivrisinek ısırıklarına kadar birçok sebeple bir yerlerimiz kaşınabilmektedir. Ancak bazı zamanlar, kaşınan bir yeri kaşımak sizi daha da fazla kaşındırır. Peki ama neden? Eğer ki vücudumuzun verdiği tepki “kaşınma” ise ve bunu tatmin ederek kaşıyorsak, neden daha da fazla kaşınmaktadır?

Washington Tıp Okulu’ndan bilim insanlarının 29 Ekim 2014’te yayımladıkları bir makale, kaşınan bir yeri kaşımanın hafif miktarda acıya neden olduğunu ve bu acının da beyinden serotonin hormonu salgılanmasına neden olduğunu ortaya koyuyor. Serotonin, “mutlu” hissetmemizi sağlayan hormondur. Ancak aynı zamanda bu hormon, kaşınan bölgelerin daha da fazla kaşınmasına neden olmaktadır! Yaptıkları bir yazılı açıklamada uzmanlar şöyle söylüyorlar:
“Sorun, acı uyaranlarını alan beynimizin, acıyı kontrol etmek için serotonin salgılamasıdır. Ancak serotonin, beyinden çıkıp omuriliğe ulaşır ve sinirden sinire resmen ‘atlayarak’, acının algılandığı nöronlardan uzaklaşıp, kaşınmaya neden olan nöronlara ulaşabilir. Bu da, kaşınmayı şiddetlendirir.”
 
Bu araştırmayı yürüten bilim insanları, genetiği değiştirilmiş bir fare soyunu kullandılar. Bu fareler, serotonin üretemiyorlardı. Bu hayvanlara kaşınmaya neden olan kimyasallar enjekte edildiğinde, normal şekilde serotonin üretebilen farelere göre daha az kaşındıkları fark edildi. Dahası, serotonin üretemeyen bu farelere serotonin enjekte edildiği anda, onlar da diğerleri gibi kaşınmaya başladılar.
Ne yazık ki bu bulgu, kaşınmaların sonsuza kadar tedavi edilebileceği anlamına gelmiyor. Bunun bir sebebi, insanlar için serotonin olmadan yaşam pratik olarak imkansızdır. Bu kimyasal mutluluğumuz haricinde, uykumuzu, rahatlama miktarımızı, gelişimimizi, büyümemizi ve kemik metabolizmasını da düzenler. Bir diğer nedense, insanların kaşınmayı nasıl deneyimlediğine dair halen araştırma eksikliklerinin bulunmasıdır. Araştırmanın baş yazarı Dr. Zhou-Feng Chen, şöyle söylüyor:
“Aynı şeyin insanlarda da geçerli olup olmadığını görmek istiyoruz. Farelerde olduğunu biliyoruz, ancak aynısının insanlarda olduğundan henüz emin değiliz. Ancak çok büyük ihtimalle, bunu gözleyeceğimizi düşünüyoruz.”
 
Temple Üniversitesi Tıp Okulu araştırmacılarından olan ve Temple Kaşınma Merkezi yöneticisi olan Dr. Gil Yosipovitch de şunları söyledi:
“Fareler ve insanlar birçok açıdan birbirinden farklıdırlar. Araştırmacıların sunduğu ilginç bir model, ancak kaşınan yerleri kaşıma sonucu oluşan vakaları çözmekten henüz çok uzağız. Kaşınmaya neden olan ve bu süreci etkileyen başka birçok bileşen var ve bu bulgunun hemen bir ilaca dönüştürülmesi mümkün olmayacaktır. Sorun şu ki, araştırmalar yapılmasına ve sonuçlar alınmasına rağmen insanların ‘Hey, neden bana serotonin baskılayıcı bir ilaç vermiyorsun, kaşınmam geçiversin?’ demeleri çok zordur. Henüz buralardan çok uzağız.”
 
Hazırlayan: ÇMB
 

Zombi Bakterilerle Tanışın!

Gümüş yüz yıllardır antimikrobiyel madde olarak kullanılıyor. Bakteriler bu gümüş parçacıklarını hücrelerine alıyorlar, ancak parçacıklar onlar için zehir etkisi yaratıyor. Ayrıca antibiyotiklerde olduğu gibi bakteriler gümüşe karşı direnç kazanamıyor. Bu araştırmada bilim insanları Pseudomonas aeruginosa türü bir bakteriyi gümüş nitrata maruz bıraktı. Kudüs Hebrew Üniversitesi’nden David Anvir, arkadaşlarıyla birlikte ölmüş olan bakterilerin adeta bir sünger gibi çevrede kalan gümüşü emdiğini söylüyor. P. aeruginosa ve zombiler aldıkları gümüş fazla olunca onu dışarı salmaya başlıyorlar ve bu da etrafındaki bakterilerin de gümüşe maruz kalmasına sebep oluyor. Yani mikrobiyal bir katliama! Anvir, “bu beklentimizden de öte. Ayrıca da yeni. Daha önce antibakteriyel maddelerin bakterileri nasıl öldürdüğü hiç gözlenmemişti” diyor.

Bazı bilim insanları ise “zombi” isminin yanlış olduğu görüşünde. Durham Üniversitesi’nden Peter Chivers yaptığı bir açıklamada bakterilerin teknik olarak öldüğünü belirtiyor. Yani “ölü bakterilerin, canlanıp diğer bakterileri öldürmesi gibi bir durum yok. Öyleyse onlara zombi diyemeyiz.”

Nano Boyutlara Veri Depolamak

Charles Sadron Enstitüsü ve Aix-Marseille Üniversitesi’nden bir grup bilim insanı, bazı verileri insan saçından 60.000 kat daha ince sentetik polimer üzerine kaydetmeyi başardı. Nature Communications dergisinde yayınlanan makalenin baş yazarı ve Charles Sadron Enstitüsü’nün yöneticisi olan Jean-Francois Lutz bu gelişmenin ilerleyen yıllarda terabaytlarca bilginin nano boyutlarda saklanabilmesine ön ayak olacağını söyledi. Şuanda, bir zettabayt (1 milyar terabayt) bir ton ağırlığında, kobalt alaşımlı depolama cihazları içerisine depolanabiliyor. Lutz’un kaydettiği bir zettabayt veri ise sadece 10 gram!

Sanal ortamda veriler 1 ve 0’ın verileri temsil edeceği şekilde kodlanıyor ve depolanıyor. Ekip bu sistemi kimyasallar üzerine aktarmış: Bazı bileşikler 1’i temsil ediyorken bazıları 0’ı temsil ediyor. Bu sayede oluşturulan sentetik polimerler hedeflenen verileri kayıt altında tutabiliyor. Bu işlenen verileri okumak için ise DNA dizilimlerini okurken kullanılan yöntemler kullanıldı.

Harvard Tıp Okulu’ndan bir grup ise DNA’nın içerisine veri kaydetmeyi başardı. DNA’da iki değil dört kod var. Bilgisayar ortamında oluşturulan 2 kod DNA’nın sahip olduğu kodlarlar (bazlarla) eşleştiriliyor. Ekip bu sayede 10 megabayt bilgiyi DNA içerisine yerleştirdi.

Ekip bu işlem sayesinde büyük miktarda veriyi arşivleyebileceklerini düşünüyor. DNA 10.000 yıldır değişime uğramadı ve bir damlasında petabaytlarca bilgi saklayabiliyor. Yani, manyetik disketlerden çok daha kullanışlı bir depolama aygıtı olabilir.

Ne yazık ki karşımızda önemli bir kısıtlama var. Sadece 10 mb veriyi bile depolamamız saatlerimizi alıyor. Bu bir filmin çok ama çok kısa bir kısmı. Bilim insanları umutsuz değil, iki ve ya üç yıl içerisinde tüm filmi bu şekilde depolayabileceklerini düşünüyorlar.

Kaynak: Popular Science Türkiye

Serotonin Sistemini Baştan Programlamamız Mümkün Olabilir!

Texas Üniversitesi ve Houston Üniversitesi’nde farklı alanlarda çalışan bir grup araştırmacı vücudumuzdaki serotonin salgılama sistemine müdahale etmeyi başardılar ve şu anda bu sistemle ilişkili rahatsızlıklar için daha etkili tedaviler bulmanın peşindeler.
Öncelikle serotonin hormonunu ve bunun salgılanma mekanizmasını tanıyalım. Serotonin başlıca sindirim sisteminde görev almasının yanında, beynimizdeki nöron ağlarını düzenleme özelliğine sahip önemli bir hormondur. Bu nöron ağları sirkadyan ritimler(vücudumuzda gün boyu değişen fizyolojik fonksiyonlar), algılama gibi önemli işlevler dahil olmak üzere çok önemli görevleri vardır. Serotonin salgılama mekanizmasının düzenlenmesi birçok rahatsızlıkta kullanılan tedavi metotlarından biridir. Serotonin bir nörotransmitter olarak büyüme, üreme, davranış ve yaşlanma gibi çok geniş bir yelpazede vücudun çeşitli bölgelerinde görevlere sahiptir. Serotonin eksikliği üzerine yapılan çalışmalar eksikliğinin ölümcül olacağını göstermiştir. C. elegans solucanlarında yapılan deneylerde serotonin hormonun çeşitli maddelerle azaltılması sonucu solucanlarda obezite ve değişik gelişim bozuklukları ortaya çıkmıştır.
Araştırma ekibi depresyondan obeziteye kadar neredeyse tüm rahatsızlıkların serotonin salgılama sistemiyle olan ilişkisini ve bu rahatsızlıkların ne gibi işlev bozuklukluklarına yol açtığını incelediler. Araştırmanın odak noktası hücre zarında bulunan serotonin reseptörleri oldu. Reseptörlerin her biri serotonin moleküllerinin bağlanması için uygun aktif alan sağlar ve bu serotonin molekülü reseptöre bağlandığında reseptör şeklini değiştirerek hücrenin içine sinyal gönderir.
Serotonin ile ilgili rahatsızlıklarda uygulanan geleneksel ilaç tedavileri bu aktif alanlarda oluşan etkileşimleri hedef alıyordu. Allosterik etki dediğimiz bir süreçte reseptörler kendilerine bağlanan proteinler yüzünden şeklini değiştir. Bu demek oluyor ki dışarıdan bir protein eğer reseptöre (bir diğer protein) bağlanırsa reseptörün üzerindeki bölgelerden bir veya birkaçıyla etkileşime girer ve reseptörde bir takım şekil ve fonksiyon değişikliklerine sebep olur. Prof. Kathryn Cunningham konuyla ilgili şunları söylüyor:
“Proteinlerdeki bu etkileşimleri göz önüne aldığımızda bu sistemle ilgili yeni bir şey keşfettik. Temel olarak yeni molekül dizileri yarattık ve bu molekülleri reseptöre bağlandığında allosterik etki gösterecek şekilde tasarladık.”
Araştırma ekibi 5-HT2C reseptörü, serotonin ve PTEN adlı başka bir molekül arasındaki etkileşime odaklanmayı tercih etti. Tıpkı serotonin gibi PTEN molekülleri de 5-HT2C reseptör işlevini aktif alan dediğimiz uzak bir mesafeden düzenliyordu. Bir diğer deyişle aynı reseptör üzerinde hem serotonin hem de PTEN adlı molekül eş zamanlı olarak etki gösterdi. İki molekülün aynı reseptör üzerinde etki etmesi allosterik etki yaratıyor ve hücrenin içine olan sinyalleri zayıflatıyordu. Prof. Scott Gilbertson deneyin bu kısmını şöyle açıklıyor
“Burada amacımız 5-HT2C reseptörünün sinyalleri göndermesini devam ettirmek ve PTEN molekülünün bağlandığı reseptörlerin sayısını azaltmak. Bunu yapmanın yollarından birisi ortama bu reseptöre benzeyen bir inhibitör koymak, inhibitörümüz PTEN molekülleriyle bağlanmaya çalışacak yani reseptörle bir anlamda rekabet edecek.”
 
İnhibitör olarak konulan molekül 5-HT2C reseptöründe PTEN molekülün bağlandığı bir parçası olarak seçildi. Bu tür protein parçaları peptit olarak adlandırılıyor. Burada kullanılan ise 3L4F peptididir. Deneylerde ortaya çıkan sonuçlara göre 3L4F peptidi 5-HT2C reseptöründe tetikleyici olarak görev alıyor. Bu peptid reseptöre bağlıyken hücrenin içine sinyal iletimini sağlıyor ancak inhibitör olarak kullandığımızda tek başına PTEN molekülüne bağlanıyor ve hiçbir etki göstermiyor.
Araştırmalar klinik tedavilerde kullanılmak üzere geliştiriliyor ve bu etkileşimler göz önüne alınarak çeşitli ilaçlar üretilmeye çalışılıyor. Ekip deneyin bir sonraki aşamasında 3L4F peptidin etkisini bu benzer etkilere sahip molekülün yarısının kesilmiş haliyle denedi. Bilgisayar üstünde yapılan moleküler modellemeler kullanılarak bu peptidin hangi moleküllerinin PTEN ile etkileştiğini belirlediler. Etkileşimin bilinmesi daha sonra benzer özelliğe sahip daha küçük moleküller tasarlamak açısından büyük önem teşkil ediyor. Cunningham bundan sonrası için şunları söylüyor:
“Artık işin temel mekanizmasını çözdük bundan sonrası yapılması gereken tedavi olarak kullanılmak üzere yeni moleküller oluşturmaktır.  Ayrıca PTEN ve 5-HT2C reseptörü arasındaki ilişki daha çok araştırma yapılması gereken bir konu ve birçok rahatsızlığın tedavisi için umut vadeden bir yer.”
Kaynaklar ve İleri Okuma:
  1. Case Western Reserve University
  2. BioSpace
  3. Biochemistry 5th ed – Jeremy M. Berg, John L. Tymoczko, Lubert Stryer
  4. Ben Arous J, Laffont S, Chatenay D (2009). Brezina, Vladimir. ed. “Molecular and sensory basis of a food related two-state behavior in C. elegans” PLoS ONE

Talidomid faciası ve Frances Oldham Kelsey’in mücadelesi

Frances Oldham Kelsey

Talidomid, ilk kez Batı Alman kimya firması Gruenenthal (bu firma hala aktif olarak çalışmaya devam etmektedir) tarafından 1 Ekim 1957’de piyasaya sedatif olarak verilmiş ve daha sonra yine firmanın önerisi ile  hamile kadınlardaki sabah rahatsızlıklarında (bulantı, kusma ile giden sorunlar) reçetesiz olarak kullanılmaya başlanmıştır. Sonraki yıllarda  değişik isimlerle başta Batı Almanya, İngiltere, Kanada olmak toplam 40 ülkede piyasaya verilmiştir. Ancak 1961 yılında bu ilaca bağlı özellikle kol ve bacak gelişim yokluğu (tıpta fokomeli olarak biliniyor) gibi ağır sekellere yol açtığı kanıtlanmış ve ama bu arada yaklaşık 10 bin çocuk Talidomid faciasından etkilenmiştir. Önce bu çocukların mental olarak da geri oldukları sanılmış ve bir çoğu akıl hastanelerinde tedavi edilmiştir. Oysa bu çocukların Grammy ödüllü dünyanın en önemli bas baritonlarından olan Thomas Quasthoff örneğinde olduğu gibi tamamen normal bir zekaya sahip oldukları, yalnızca kollarının küçük kanatlar gibi, bacaklarının ise kısa olduğu sonradan anlaşılmıştır. Bu çocukların öyküsü 2007 yılı yapımıContergan filminde anlatılmıştır.

Avrupa’nın henüz Talidomid faciasının tam olarak farkına varamadığı yıllarda Amerikan ilaç firması Merrel, Eylül 1960’da bu ilacı Kevadon ismi ile piyasaya sürmek üzere Amerikan İlaç ve Gıda Dairesi’ne (FDA) başvurmuş. İşte bu başvuru dosyası, rutin bir başvuru olarak ve Avrupa’da kullanıldığı için bir an önce onaylanması beklentisi ile  daha önce Güney Dakota’da aile hekimi olarak çalışan ve yakın bir zamanda FDA’ da yeni ilaçlara lisans veren birimde raportör olarak çalışmaya başlayan ve o zaman 46 yaşında olan Dr. Frances Oldham Kelsey’in önüne gelmiş.

İlacın güvenliği ile ilgili bazı veriler Dr.Kelsey’in dikkatini çekmiş ve Merrel firmasından özellikle ilaçla ilgili toksisite, dayanıklılık ve saflık konularında ek bilgiler istemiş. Bu yazışma ile Kelsey ile Merrel arasında mücadele başlamış olmuş. Merrel bilgi verdikçe Dr. Kelsey daha çok veri istemiş ve sonunda Merrel yetkilileri Dr.Kelsey’i patronuna şikayet ederek kendilerine küçük noktalar üzerinden bürokratik engel çıkardıklarını söylemiş. Sonraki yıllarda Dr. Kelsey bu dönemi anlatırken Merrel firmasının ruhsat almak için çok hevesli ve aceleci davrandığını, bu şekilde kendisi üzerinde baskı kurduklarını ve değerlendirme süreçlerini etkilemeye çalıştıklarını, kendisinin en başından itibaren firma yetkililerinin verdiği bilgiler konusunda şüphe duyduğunu, onlara güvenmediğini  söylüyor.

Dr. Kelsey’in Merrel’e olan direnişi sürerken şubat 1961’de İngiliz Tıp Dergisi’nde (BMJ), bir hekimin Talidomid’in bebeklerde kol ve bacak gelişimini bozduğunu belirten bir mektubu yayınlanmış ve bunu okuyan Dr. Kelsey, Merrel firmasına bu konuyu sormuş. Firma iç soruşturma başlattığını söylemiş ama Dr. Kelsey’in iddialarını yinelemesi üzerine  firma bu kez o klasik (bakınız sigara firmalarının akciğer kanseri konusunda söyledikleri) “Veriler bir sonuca varmak, karar vermek için yeterli değil” cevabını vermiş. İşte bu cevaptan tam 6 ay sonra ise Avrupa’dan “fokomeli epidemisi” ile Talidomid arasındaki ilişkiye ait raporlar gelmeye başlamış ve bir süre sonra Merrel firması Kevadon ile ilgili başvurusunu geri çekmiş. Böylece Avrupa’da binlerce bebek talidomid faciasından etkilenirken,  ABD’de yalnızca 17 bebek etkilenmiş.

Ülkemiz de Talidomid faciasından etkilenmeyen ülkeler arasındadır. Bunun sağlanmasında Ankara Üniversitesi Farmakoloji Profesörü Şükrü Kaymakçalan’ın toksisite çalışmalarını yeterli bulmaması  ve buna bağlı olarak ilacın ruhsat alamamasının rolü olmuştur. Yine aynı dönemde Prof. Dr. Süreyya Tahsin Aygün’ün bu ilacın tavuk embriyosu üzerinde teratojenik etkisini Sağlık Bakanlığı’na bildirdiği bilinmektedir. Sonuç olarak ülkemiz bu faciadan o zamanki Sağlık Bakanlığı’nın iyi işleyen bir kurum olmasının katkısı ile kurtulmuştur.

Talidomid ile ilgili öykü sonraki yıllarda daha çok kurbanların verdiği mücadele üzerinde devam etmiş, birçok ülke hükümeti bu kurbanlara tazminat öderken Gruenenthal firması, o bilinen Alman soğukkanlılığı ile kurumsal sorumluluğunu reddetmeyi sürdürmüştür.

Frances Oldham Kelsey’in kahramanlığı

Bu öyküde görevinin gereklerini yapan bir  bilim insanı ile karşı karşıyayız ama dönemin koşulları ve ilaç endüstrisinin güçlü etkileri düşünüldüğünde başta zamanın Amerikan başkanı JFK olmak üzere hemen herkes, Dr. Frances Oldham Kelsey’i “ bir yeni ilaç değerlendirilirken olağanüstü yargıya varma kapasite sayesinde bir trajediyi önlediğini” vurgulayarak “Kahraman” olarak anmıştır. Sonraki yıllarda 45 yıl boyunca FDA’da çalışan ve yeni ilaçlara izin verilme süreci ile ilgili yeni bir birim açılmasına öncülük eden Dr.Kelsey, ruhsatlandırma protokollerinin hazırlanması gibi konularda en önemli figür olarak hayatını sürdürmüştür. Yaşamının son yıllarını doğduğu topraklarda Kanada’da geçiren Dr. Kelsey, Kanada’ya geç gelmesinden dolayı ancak bu ilkbaharda Kanada’nın en büyük onur nişanı olan “Order of Canada” ile ödüllendirilmiştir. Bu ödülün verildiği anlara tanıklık eden kızı Christine Kelsey, annesin kendisini hep Kanadalı hissettiğini  ve bu ödülü sağken almasından büyük bir sevinç duyduğunu söylemiş.

Talidomid kurbanları tarafından “ Bir kahraman, yol gösterici bir melek ve inanılmaz bir insan” olarak tanımlanan Dr. Frances Oldham Kelsey, bir insanın dünyayı değiştirebileceğinin kanıtı olduğu kadar,  gebelikte ilaç kullanımı konseptini tamamen değiştiren bir bilim insanı olarak da bilim tarihinin en müstesna bölümünde yerini alarak bu dünyadan ayrılmıştır. Bize düşen onu anlamak ve eseri önünden saygıyla eğilmektir.

Biyomühendislik ürünü virüsler ile sağırlık tedavisi

Erken yaşlarda işitme duyusunun yitirilmesi vakalarının hemen hemen yarısının arkasında bebeklerin DNA’larındaki kimi bozukluklar yatıyor. Science Translational Medicine adlı organda sonuçları yayımlanan ve fareler üzerinde yürütülen araştırma, bir virüsün genetik bozukluğu ve işitme duyusunu kısmen düzelttiğini ortaya koydu.

biyomuhendislik sagirlik

Uzmanlar bu sonuçların, on yıl içinde bir tedavi geliştirilmesini sağlayabileceğini kaydediyor.
ABD ve İsviçre’deki araştırmacılar, bu deneyde kulak içindeki, sesleri beynin algılayabileceği elektrik sinyallerine dönüştüren ufak tüyler üzerinde odaklandı.

DNA’daki kimi değişimler bu tüyleri elektrik sinyali yaratamaz hale getiriyor ve sağırlık baş gösteriyor.
Araştırma ekibi, tüy hüclerine geçerek hatayı düzeltebilen genetiği değiştirilmiş bir virüs geliştirdi.

Bu virüs 115 desibellik gürültü yaratan rock konserlerinde oldukları farketmeyen “ağır düzeyde sağır” fareler üzerinde denendi. Farelerin kulaklarına enjekte edilen virüs, farelerin işitme duyularını normal düzeye çıkarmasa da, önemli gelişme sağladı.

Fareler, hareket halindeki bir otomobilde duyulan düzeyde gürültüyü (85 desibel) işitebilecek duruma geldi ve 60 gün boyunca süren deney boyunca sese karşı tepkilerini de değiştirdikleri gözlendi.

Boston Çocuk Hastanesi’ndeki araştırmacılardan Dr. Jeffrey Holt, BBC’ye yaptığı açıklamada “Bu deney son derece heyecan verici. Ama boş ümitler yaratmamak için temkinli bir iyimserlik içindeyiz. Bir tedavi yolu bulduk diyebilmemiz için, henüz zaman erken. Ancak çok da uzakta olmayan bir gelecekte genetik sağırlığın tedavisinde bu yola başvurulabilir ki, bu da önemli bir gelişme.” dedi.

Ortaya çıkardıkları sonucun uzun süreli olabileceğini kanıtlamak istediklerini vurgulayan araştırma ekibi, insanlar üzerine klinik deneylerine başlanması için henüz hazır olunmadığını söylüyor.

Virüs tedavisi kulağın içindeki tüy hüclerinin çoğunu değiştiriyor ama dış tüy hüclerini etkilemiyor. İç tüy hücreleri seslerin işitilmesine olanak sağlıyor; dış tüyler ise seslere karşı hassasiyeti ayarlıyor.
Söz konusu araştırmada, aile içinde yeni kuşaklara aktarılan türdeki sağırlıkların % 6’sının nedeni olan TMC1 genindeki değişim onarıldı.

Ancak sağırlıkla ilişkilendirilen 100’den çok ve birbirinden ayrı gen bulunuyor.
Elde edilen bulguların çok fazla yüksek sesli müzik dinlemenin sonucunda oluşan işitme kaybının düzeltilmesinde etkili olmadığı kaydedildi.

Kaynak: BBC Türkçe & biyomuhendislik

 

Uyku Eksikliği Vücudunuzda Nelere Neden Oluyor?

Yeterli uyuyamıyor musunuz? Gecede 6 saatten az uyunan sadece bir hafta bile 700 üzeri gen modifikasyonunun dahil olduğu ciddi sağlık sorunlarına yol açabilir. Kronik uyku azlığının diğer belirtileri ise kan çanağı gözlerden 4 kata kadar fazla felç riskini içeriyor.
İnsanlar vücut fonksiyonları düzgünce yerine getirebilmek için her gece 7-9 saat arası uykuya ihtiyaç duyarlar fakat 2013’te Gallup sitesinin yaptığı araştırmaya göre yetişkin Amerikanların yalnızca %59’u yeterli uyuyabiliyor. Karşılaştırma yapmak gerekirse 1942 yılında 7-9 saat uyuyan insanların oranı %84 idi. Ankete katılanlardan %14’ü ise gecede 5 saat ya da daha az uyuyabildiğini belirtti. Bu çoğu insanın refahını ve sağlığını ciddi bir şekilde tehdit etmek için yeterli.
Acenta tarafından yürütülen bir anketle CDC’ye göre ise yetersiz uyku bir salgın, insanların %35,3’ü geceleri ortalama 7 saatten az uyuyor. Şaşırtıcı olarak, %37,9’luk kısım ise günün ortasında uyuklayacak kadar yorulduğunu belirtti, buna karşın üzücü %4,7’lik kısım ise arabanın direksiyonunda uyuduklarını itiraf etti.
WebDM uyku azlığının kazalara, zeka noksanlığına, cinsel dürtü hissizliğine, hafızayı zayıflattığına, depresyona neden olduğuna ve kilo alımına sebep olduğunu iddia ediyor. 2005 yılında 32-49 yaş grubu arasındaki 10.000 yetişkin ile yapılan ankete göre geceleri 7 saatten az uyuyan bireyler önemli derecede obeziteye yatkınlar. Mart ayında Journal of Neuroscience’da yayınlanan araştırmada uzatılmış uyanıklık süresi fareleri uyanık ve tetikte tutmakla sorumlu beyin kökünün bir parçası olan ponsta bulunan “locus cerelius” hücrelerini kalıcı olarak hasara uğrattığı bulundu.
Araştırmanın başyazarı ve Pensilvanya Üniversitesi’nde Tıp Doktoru olan Sigrid Veassey şöyle söylüyor:
“Uyku kaybının geri dönülmez hasara yol açabileceği konusunda şu an kanıta sahibiz. Bu deney basit yapılı bir hayvan üzerinde yapılmış olabilir fakat bize insanlarda buna çok özenli biçimde dikkat etmemiz gerektiğini öneriyor.”
British Columbia Üniversitesi’nden Najib T. Ayas ise Washington Post’a şunları söyledi:
“Toplumsal yapı olarak günlük 24 saat ve haftalık 7 günden oluşan bir düzene geçiyoruz ve sonuç olarak gittikçe artan bir şekilde eskiden olduğu gibi uyumuyoruz. Ancak şu an gerçek manada hayatımızı nasıl etkilediğini anlamaya başlıyoruz ve önemli gözüküyor.”
Belluville Hastanesi Uyku Düzensizlikleri Merkezi eski müdürü Dr. Joyce Walseban’a göre ruh hali ve uyku düzeni aynı
 nörotransmitterleri kullanıyor. Bundan dolayı bir insanın uyku kaybı varsa ya da depresyona sahipse bunu söylemek çok zor.
CDC insanların uyku ihtiyaçlarının aşağıdaki çizelgeye göre ölçmesini öneriyor. Buna karşın bireylerin ihtiyaç duyduğu uyku süresinin çeşitli olduğu için sihirli bir rakam mevcut değil. Bu tahminler sizi yeterli uyuyup uyumadığınız konusunda yaklaşık bir değer belirtiyor.
Kaynak: PolicyMic