Mayalar

  • 3-5 (max. 10) μm çapında, tomurcuklanarak çoğalan bir mantarlar üyesi tek hücreli ökaryotik canlılardır.
  • Günümüzde birçok alanda örneğin en yaygın örnekleri arasında ekmeğin kabartılması ve alkollü içki fermantasyonu gösterilebilir. Geleneksel gıda fermantasyonu ile beraber tıp ve endüstri alanlarında da sıklıkla kullanılmaktadırlar.
  • Blastosporlar, psödo hif oluşturur.
  • Kültüründe küçük, krem beyazı koloniler görülür.
  • Filogenetik çok farklı çeşitleri vardır.
  • Cinsler;
    1. Trichosporon
    2. Geotrichum
    3. Rhodotorula
    4. Saccharomyces; geniş çapta yayılmıştır. Yiyecekler ile vücuda girer. Zayıf bağışıklığa sahip kişilerde genel enfeksiyona sebep olur.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

  • Mayalar, yuvarlak ila oval ve boyutları 2 ila 60 mm arasında değişen ökaryotik, tek hücreli organizmalardır. Resmi bir taksonomik grup değil, tek hücreli maya, büyüme formunu gösteren birbiriyle ilgisiz bir mantar grubudur.
  • Mikroskobik morfolojik özelliklerin, bu organizmaları ayırt etmeye veya tanımlamaya yardımcı olmada sınırlı faydası vardır.
  • Mısır unu agarındaki mikroskobik morfoloji, ticari bir sistem kullanılarak elde edilen biyofiziksel profille (yani, bir mikroorganizmanın tanımlanmasında kullanılan biyokimyasal ve fiziksel özelliklerin bir kombinasyonu) birlikte düşünüldüğünde faydalıdır.
  • Klinik örneklerin doğrudan mikroskobik ve histopatolojik incelemesinde mayaların farklılaşması genellikle imkansızdır, ancak bazen belirli bir organizma için tanımlamayı öneren veya patognomonik (yani benzersiz) olan belirli özellikler görülür.
  • Mayaları ayırt etmede yararlı olan önemli morfolojik özellikler arasında hücrelerin boyutu, bir kapsülün varlığı veya yokluğu ve geniş tabanlı veya dar boyunlu tomurcuklanma yer alır.
    • Örneğin, bir kapsülün kanıtıyla boyuttaki değişkenlik ve dar boyunlu tomurcuklanma, Cryptococcus spp.’yi ayırt etmek için yardımcı olabilecek özelliklerdir.
    • Candida spp. Tıbbi açıdan önemli mayalar ve maya benzeri organizmalar, Ascomycota ve Basidiomycota dahil olmak üzere farklı taksonomik gruplara aittir.
  • Genel olarak mayalar, blastokonidia oluşumu (tomurcuklanma) ile eşeysiz olarak ve askosporlar veya basidiosporlar üreterek cinsel olarak çoğalırlar.
    • Tomurcuklanma süreci, maya hücre duvarının zayıflaması ve ardından dışarı doğru sarkması ile başlar.
    • Bu süreç, tomurcuk veya yavru hücre tamamen oluşana kadar devam eder. Tomurcuğun sitoplazması, orijinal hücre için sitoplazma ile bitişiktir.
    • Son olarak, anne ve kız maya hücreleri arasında bir hücre duvarı bölmesi oluşturulur.
      • Kız hücre genellikle en sonunda ana hücreden ayrılır ve tomurcuklanma bölgesinde bir artık kusur meydana gelir (yani, bir tomurcuk yara izi).

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

  • Bazı çevresel uyaranlarla maya, farklı morfolojiler üretebilir. Tübüler hale gelen ve tabanında daralma olmayan hücre duvarının dışa doğru kesilmesine germ tüpü denir; gerçek hipha oluşumunun ilk aşamasını temsil eder. Alternatif olarak, tomurcuklar uzar, ayrışamaz ve sonraki tomurcukları oluşturmazsa, psödohifalar oluşur; bazılarına göre bunlar sosis bağlarına benzer.
  • Pseudohyphae, mantar hücre sınırlarını belirleyen gerçek hücre içi bölünmeden ziyade hücre duvarı daralmalarına sahiptir.
    • Makroskopik olarak, birçok maya nemli, kremsi koloniler olarak görünebilir.
  • Maya, parlak veya mukoid bir kolonyal görünümle sonuçlanan bir kapsül oluşturabilir. Maya parlak pigmentler üretebilir veya hiyalin veya melanize (dematiaceous) görünebilir. Mikroskobik ve makroskopik morfoloji, biyokimyasal analiz ile birlikte geleneksel olarak mayanın tanımlanması için kullanılmıştır.
    • Bununla birlikte, fenotipik özellikler belirsiz olabilir ve nükleik aside dayalı yöntemler veya matris destekli lazer desorpsiyon iyonizasyon uçuş süresi kütle spektrometresi (MALDI-TOF MS) kullanılarak daha fazla karakterizasyon gerektirebilir.
  • Ticari olarak temin edilebilen maya tanımlama sistemlerinin geliştirilmesi, her büyüklükteki laboratuarlara doğru, standartlaştırılmış yöntemler sağlamıştır. Bazı ticari sistemler, çok sayıda mayanın biyokimyasal profillerini içeren kapsamlı bilgisayar veri tabanlarına sahiptir. Kullanılan karbonhidratların ve diğer substratların reaksiyonlarındaki varyasyonlar, bu sistemler tarafından sağlanan mayaların tanımlanmasında dikkate alınır.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

  • Tüm laboratuvarlar için ticari olarak mevcut sistemler önerilir.
    • Cryptococcus neoformans’ın olası tanımlanmasını ve Candida albicans’ın kesin tanımlanmasını sağlayan bazı daha ucuz ve hızlı tarama testleri ile birlikte kullanılabilirler.
    • Mayaların daha hızlı karakterizasyonu için sunulan daha yeni tanı araçları arasında CHROMagar Candida (BD Diagnostics, Sparks, MD) ve C. albicans peptit nükleik asit floresan in situ hibridizasyonu (PNA FISH) (AdvanDX, Woburn, MA) bulunmaktadır.
    • Bazı laboratuarlar geleneksel sistemleri kullanmayı tercih edebileceğinden, bu bölümde sunulan bilgiler, mayaların tahmini tanımlanması için hızlı tarama yöntemlerini, ticari olarak temin edilebilen sistemleri ve yaygın olarak karşılaşılan maya türlerini tanımlamak için geleneksel bir şemayı tartışır.
  • Mayalar ve maya benzeri mantarların neden olduğu mantar enfeksiyonlarının sayısı son yıllarda önemli ölçüde artmıştır. Bu enfeksiyonların çoğu çeşitli Candida türlerinden kaynaklanmıştır. Bununla birlikte, diğer mayalar da özellikle bağışıklığı zayıflamış konakçılarda önemli hastalığa neden olur çünkü mayalar birçok fırsatçı enfeksiyonun nedenidir.
  • İmmün sistemi baskılanmış hastalarda hastalığa neden olmanın yanı sıra enfeksiyonlar, cerrahi sonrası hastalarda, travma hastalarında ve uzun süreli kalıcı venöz kateterleri olan hastalarda da yaygındır. Bu mayalardan bazıları, yaygın olarak kullanılan antifungal ajanlara dirençlidir, bu da hızlı, uygun tanımlama ve bazı durumlarda antifungal duyarlılık testi ihtiyacını vurgular.

Mantarlar

Sinonim: Pilze, fungus

  • Ökaryot tek hücreli veya çok hücreli üyeleri bulunanan canlılar alemidir. Hayvanlar ve bitkiler aleminden basit morfolojik yapıda olmalarına karşın, bakterilere göre daha karışık yapıdadırlar.
  • Latincesi fungi, yunancası mykes‘tir.
  • Bütün tipik hücre organelleri bulunur.
  • Nükleik genomu hücre çekirdeğinin içindeki kromozomlardadır.
  • 300.000 ile 1 milyon çeşit türü vardır.
  • Yeryüzündeki biyo kütlenin 1/4’ünü mantarlar oluşturur.
  • Bazılar bitkilerin büyümesi için gereklidir(mikoriza). Bazıları bitkilerin parçalanıp, ayrıştırılmasında gereklidir.(çürükçül)
  • Bazı gıdaların üretiminde gereklidirler.
    1. Alkol fermantasyonu
    2. Peynir üretimi
    3. Mayalı hamur
    4. Doğu asya yiyecekleri v.b.
  • Bazı ilaç üretiminde gereklidir.
    • Antibiyotik, Kortizon, statinler v.b.
    • Aşılar (HBs)
  • yaklaşık 150 türü insan patojenidir. Bu türler insanlarda enfeksiyona neden olabilir.
  • Hücre duvarı mekanik olarak stabildir.
  • Mantarların bazı şubeleri şunlardır:
    1. Asklı mantarlar (Ascomycota)
    2. Bazitli mantarlar (Basidiomycota)
    3. Mucoromycotina

Üreme

  • Eşey çoğalma (Teleomorf)
    • 2 haploid hücrenin(morfolojik olarak birbirinden farklı olmayan gametlerdir) konjugasyonu sonucu mayoz bölünme ile devam eder. Çift tipleri “+ veya – ” olarak genetiği tarif edilir.
    • Sadece mantarlar farklı çift tiplerinden mayoz sporlar oluşturur.
    • Spor haznelerine Sporangia denir.
  • Eşeysiz çoğalma (anamorph, vejatatif)
    • Hayat döngüsünün çoğunu bu kısım oluşturur.
    • Konidiyum(aseksüel spor) oluştururlar. Bunların renk ve form gibi özellikleri mantarın türünü tespit etmek için kullanılır.
    • Tıpla ilgili birçok mantar türünün cinsiyet şekli belli değildir.

Hastalık tipleri

  • Alerji
    1. Küf mantarı en sık sebebidir.
    2. Hassasiyet bozuklukları
    3. Ekzojen alerjik Alveolitis, kötüleşerek akciğer fibrözüne dönüşebilir.
  • Mikotoksin yüzünden zehirlenme 
    • Farklı küf mantarları tarafından oluşturulur.
      1. Kanserojen, hepatoksik ve nefrotoksiktirler.
      2. Örneğin; Aflatoksin B (Aspergillus flavus), Patulin (Penicillium cinsi), çavdar mahmuzu alkolidi (Claviceps purpurea)
    • Gıdalar ile birlikte vücuda alınır. En sık tropik veya subtropik bölgelerden gelen tarımsal ürünlerde veya ağaçtan düşen meyvelerde bulunur.
    • Saccharomyces cerevisiae ürettiği etil alkolle zehirleme yapar.
  • Enfeksiyonlar çoğu zaman bağışıklığın düşmesini fırsat bilerek oluşur.

Güneşlenme Dosyası – 1: UV Işınları, D Vitamini ve Kanser

tumblr_m53im5Jgr01qewb27o1_1280

Yaz mevsimi her yıl olduğu gibi bu yıl da pek çok soruyu beraberinde getirdi: Güneşe çıkalım mı? Çıkacaksak ne kadar çıkalım? UV (ultraviyole) ışınları gerçekten zararlı mı? Ya güneşe çıkmadığım için D vitamini eksikliği olursa? Güneşten ne kadar korunmalı? Güneş kremi kullanmak sağlığa zararlı mı?….

Bu yazı dizisinde bu soruları cevaplamaya çalışıp ortalıkta dolanan güneşlenme safsatalarını çürüteceğiz. İlk bölümde güneş ışınları, ultraviyole ışınlar ve cildimize olan etkilerini inceleyeceğiz, ikinci bölümde ise sık tartışılan güneş kremleri konusuna değineceğiz.

Dünyamızı Isıtan ve Aydınlatan Güneş

Güneş, 4.5 milyar yıldır dünyamızı ısıtan ve aydınlatan yıldız. Biz burada olsak da olmasak da bir o kadar yıl daha dünyayı aydınlatıp ısıtmaya devam edecek, ve yaklaşık 5 milyar yıl sonra bir kızıl dev haline gelip güneş sistemindeki gezegenleri yutacak, ardından da yakıtı bitince sönük bir beyaz cüce olarak yaşantısına devam edecek.

Dünya üzerinde yaşayan tüm canlılar, hayatta kalmalarını Güneş’e borçlular. Güneş’te meydana gelen nükleer reaksiyonlar sayesinde oluşan enerji, elektromanyetik dalgalar halinde Dünya’ya gelerek Dünya’nın aydınlanmasını ve ısınmasını sağlıyor. Güneş hemen hemen elektromanyetik tayfta yer alan her tür ışınımı salıyor: X-ışınları, ultraviyole (morötesi) ışınlar, görünür ışık, infrared (kızılaltı) ışıklar ve hatta radyo dalgaları. Dünyanın atmosferi bu ışınların en tehlikeli ve ölümcül olanlarını kısmen süzüyor, süzülmeyen ışınlar ise bizlere ulaşıyor.

Bu yazıda, güneşlenme ile olan bağlantısından dolayı sadece ultraviyole ışınlarından bahsedeceğiz.

Ultraviyole Işınlar: UVA, UVB ve UVC

UV ışınlar, güneşten dünyaya ulaşan elektromanyetik spektrumun gözle göremediğimiz bir parçasıdır. Dalga boyları görünür ışıktan daha küçük olduğu ve gözlerimizdeki mercek UV ışınları süzdüğü için için normalde insan gözü ile bu ışınları göremiyoruz. (Nadiren, göz merceği olmayan bazı insanlar UV ışınların çok az bir kısmını görebiliyorlar.)

Atmosferden geçerek dünyaya ulaşan üç tür UV ışın var:  UVA, UVB ve UVC.

visiblelightuvdiagram

 

 

  • UVA: Dalga boyu 315- 340 nm arasında değişiyor. Ozon tabakası tarafından hiç süzülmediği için yeryüzüne ve bize en az filtrelenerek ulaşan UV ışını UVA. Derimize değdiğinde en derin katmanlara dek nüfüz eden ve bronzlaşmaya neden olan bu UV türü.  Yakın zamanda dek zararlı olmadığı düşünülen UVA’nın da artık oldukça zararlı olduğunu biliyoruz.  Solaryumlarda kullanılan bronzlaşma ampülleri UVA yayıyorlar. UVA aynı zamanda camdan da geçebiliyor, o nedenle eğer camlarda UVA filtreli film yoksa, araba içinde veya kapalı mekanda pencere önünde bile UVA’ya maruz kalmak olası.
  • UVB: Dalga boyu 280 – 315 nm arasında değişiyor. Çoğunluğu atmosfer tarafından emilse de, kayda değecek miktarı bize ulaşıyor. Güneş altında kaldığımızda oluşan güneş yanığına neden olan ve kalıcı DNA hasarı nedeniyle kanserojen olduğunu en uzun zamandır bildiğimiz UV türü. UVB ışınları camdan geçemiyorlar.
  • UVC: Dalga boyu 100-280 nm arasındadır. Bu UV ışını atmosferdeki oksijen atomları ile reaksiyona girerek oksijenden ozon oluşmasını sağlıyor. Bu reaksiyon sayesinde de yeryüzüne hemen hemen hiç ulaşmıyor. Bakteri öldürme özelliği nedeniyle UVC lambaları sterilizasyon ve pastörizasyon amaçlı kullanılıyor.

UV ışınlarının hem faydalı, hem zararlı yönleri var. Kemik gelişiminde önemli bir yeri olan D vitamini, derimizde UV ışınları ile sentezleniyor. Ayrıca Multiple Skleroz ve mevsimsel depresyon gibi rahatsızlıklarda da UV ışınlarının olumlu etkileri gözlenmiş.

Ancak bu olumlu etkilerine rağmen, tüm UV ışınları kanserojen ışınlar. Buna rağmen  pek çok ‘doğallık’ savunucusu sitede bu ışınların zararsızmış gibi lanse edildiğini görüyoruz.  En başlarda solaryumlar ilk moda olduğunda UVA ışınlarının zararsız olduğu iddia edilirken, son aylarda internette dolanan yalan yanlış bilgilerle hazırlanmış güneşlenme takvimlerinde büyük bir sorumsuzluk örneği olarak UVB sanki hiç zararı yokmuş gibi okuyuculara sunuluyor. Oysa hem UVA hem UVB, hemen her tür cilt kanserine neden oldukları gibi, cilt yaşlanmasını hızlandırıyor ve gözde katarakt oluşmasına  neden oluyorlar. Ayrıca bir diğer yaygın göz hastalığı olan ve ilerleyen yaşlarda körlükle sonuçlanan maküler dejenerasyon (sarı nokta hastalığı)  oluşumunda da rol oynadıkları düşünülüyor.

Capture

Tıp dünyası (farklı söylemlerle gündeme oturmaya çalışan marjinal birkaç medya hekimi hariç) bazı faydaları olsa da kanserojen etkilerinin de olması nedeniyle UV ışınlardan kaçınmak gerektiğinde hemfikir.

Gelin UV ışınlarına maruz kalmanın ne gibi sorunlara neden olduğuna biraz daha yakından bakalım:

Yaşlanma:

nejmicm1104059_f1

Cildimizde ilerleyen yaşla birlikte görülen istenmeyen pek çok değişikliğin altında UV ışınları yatıyor. UV ışınlarına maruz kalan ciltte, mutasyonlar ve kimyasal reaksiyonlar sonucu kollajen sentezi bozuluyor, cildin elastikliği kayboluyor. Güneşe tekrar tekrar maruz kalmakla, özellikle cildin derin tabakalarına ulaşan UVA ışınları, taze hücre üreten dermis tabakasında hasara yol açıyor. Böylece cildin yenilenmesi yavaşlıyor; ciltte lekeler, benler ve damarlar beliriyor; kanserleşme ihtimali barındıran sertleşmiş nodüller ortaya çıkmaya başlıyor. Dudakların rengi solarken, güneş gören yerlerde kırışıklar başlıyor ve bunlar zamanla derinleşiyorlar. Yaş ilerleyip ciltteki UV hasarı zamanla birikerek arttıkça bu değişiklikler daha gözle görülür hale geliyor. Bu nedenle son yıllarda çoğu kozmetik kremi güneş koruyucu faktörler içeriyorlar, çünkü cildinizin kırışıp yaşlanmasını engelleyecek en önemli müdahale UV ışınlarından kaçınmak.

Kanser:

squamous_cell_carcinoma

Cilt kanserleri en sık görülen kanserlerden biri. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre her yıl yaklaşık 2-3 milyon insana cilt kanseri tanısı konuyor, 66.000 kişi de cilt kanserleri nedeniyle ölüyor.

Farklı türlerde cilt kanserleri mevcut. Bunlardan en ciddi olan malign melanom, tüm cilt kanserlerinin %3’üne sebep olsa da, cilt kanseri yüzünden olan ölümlerin %75’inin nedeni. Daha sık görülen iki tür cilt kanseri bazoselüler kanser (BCC) ve skuamöz hücreli kanserler (SCC). Bunlar melanom kadar habis (yani kötü huylu) değiller ve diğer uzak organlara yayılmıyorlar, ancak tedavi edilmedikleri zaman komşu dokulara yayılarak çirkin görünüme, ciddi şekil bozukluklarına daha ileri vakalarda ise ciddi fonksiyonel problemlere (örneğin burun şekil bozukluğu nedeniyle solunum problemleri, dudak şekil bozukluğu nedeniyle konuşma bozukluğu)  hatta nadir de olsa ölüme sebep olabiliyorlar.

450px-Melanoma_vs_normal_mole_ABCD_rule_NCI_Visuals_Online

Bugün, tüm cilt kanserlerinin oluşumunda güneş ışınlarının, daha doğru bir ifade ile UV ışınların rol oynadığını biliyoruz. UV ışınları, cilt hücreleri içindeki DNA’yı mutasyona uğratarak bu hücrelerin genetik yapısını değiştiriyor ve kanserleşmeye gidecek değişiklikleri tetikliyor. Yüksek enerjili UVB ışınlarının DNA’ya hasar vererek kansere yol açabileceği uzun zamandır biliniyordu, ancak yakın zamana dek daha düşük enerjili UVA ışınlarının kansere neden olmadığı düşünülmekteydi. Hatta bu nedenle solaryum cihazları  ‘Sadece UVA içerdiğinden kansere neden olmaz’ diye pazarlanıyordu. Ancak artık, enerji olarak daha zayıf olsalar da, UVB’ye göre yeryüzüne 30-50 kat daha fazla ulaşan ve çok daha derin tabakalara nüfuz edebilen UVA ışınlarının da kanser oluşumunda rol oynadığı kanıtlandı. Son yıllarda yapılan çalışmalar, UVA ışınlarının epidermisin bazal tabakasında yer alan keratin içeren hücrelere zarar verdiğini ve zarar gören bu keratinositlerin kanser oluşumunu başlattığı yönünde. Örneğin sadece UVA yayan solaryum cihazı kullanarak bronzlaşan kişilerin cilt kanserine yakalanma oranları daha fazla! Bu oranın solaryum kullanma miktarına göre artış gösteriyor olması, solaryum kullanımının cilt kanseri oluşumunda etkili olduğunun bir göstergesi. Solaryum kullananlarda bazal hücreli cilt kanserleri 1,5, skuamöz hücreli cilt kanserleri 2,5 kat daha sık görülüyor. Genç yaşta düzenli solaryuma gitmeye başlayan kişilerde melanom görülme ihtimali ise %75 daha fazla.

Kısacası, hem UVA hem UVB’ye maruz kalma her tür cilt kanserine yakalanma riskini arttırıyor. Elbette ki bu etki, UV ışınların dozu, maruz kalınan süre ve kişinin cilt rengine göre değişkenlik gösterebiliyor. Örneğin daha açık ton cilde sahip kişiler daha yüksek risk altında.

Tekrarlanan, uzun süreli güneşlenmeler BCC ve SCC riskini arttırıyor. Bu tür cilt kanserleri genelde cildin güneşe maruz kalan kısımlarında görülüyor ve yaşla, ya da güneşe maruz kalınan yıllar arttıkça, ortaya çıkma oranları da artıyor.

Peeling sunburned back

Diğer cilt kanserlerinden farklı ve daha tehlikeli olan melanom ile güneş bağlantısı ise biraz daha karmaşık. Melanom, güneşe maruz kalmayan yerlerde (ayak tabanı, genital bölge vs.) de ortaya çıkabildiğinden son yıllara dek güneşle olan ilgisi epey tartışmalıydı. Hatta kısa süreli güneşlenmenin cildin güneş yanığına dayanıklılığını artırarak melanom riskini azalttığı düşünülüyordu. Ancak son çalışmalar, özellikle genç yaşta, defalarca şiddetli güneş yanığı (hani şu su toplayıp soyulduğumuz cinsten) geçirmiş kişilerde malign melanom riskinin daha fazla olduğunu gösteriyor. Sürekli solaryum kullanıcılarında da melanom vakalarında kayda değer oranda artış gözlenmesi üzerine, bugün tıp dünyası malign melanom oluşumunda da UV ışınlarının önemli etkisi olduğu yönünde hemfikir. Son yapılan moleküler analizlerde de melanom oluşumunda rol oynayan mutasyonun, UV ışını tarafından yapılan tahribatla uyumlu olduğuve UV’ye maruz kalan melanom hücrelerinin metastaza (diğer dokulara yayılmaya) meyillerinin arttığı saptanmış. Avustralya’da yapılan bir çalışmada da, gençlerde görülen malign melanom vakalarının güneş kremi kullanılmaya başladıkça düştüğü gözlenmiş.

Bağışıklık sistemi zayıflığı:

UV ışınlarının bir başka olumsuz etkisi de bağışıklık sistemine yönelik. Şiddetli güneş yanıklarının hemen ardındaki 24 saat içinde vücuttaki akyuvar sayısında düştüğü ve dağılımlarının bozulduğu gözlenmiş. Vücuda giren enfeksiyonlarla uğraşan ve kanserleşmiş hücreleri temizlemekle görevli akyuvarların sayılarının azalması ve fonksiyonlarının bozulması enfeksiyona davetiye çıkarıyor. Çok şiddetli yanıklardan sonra soğuk algınlığı belirtileri göstermeniz veya dudağınızdaki uçuğun azıp yeniden patlaması bu yüzden. Biliminsanları, UV ışınlarının bağışıklık sistemine olan bu olumsuz etkisinin melanom oluşmasında da rol oynadığını düşünüyorlar.

Göz hasarları:

UV ışınlarının bir başka istenmeyen etkisi de kataraktlar. Göz merceğimizin şeffaflığını kaybederek opaklaşmasına katarakt diyoruz. Yaşlılık, sistemik hastalıklar gibi nedenlerin yanı sıra, yüksek miktarda UV ışınlarına uzun süre maruz kalmak da katarakta yol açan etmenlerin başında geliyor.

UV ışınları ayrıca gözdeki retina tabakasına da zarar veriyor.  Örneğin en sık karşılaşılan körlük nedeni olan maküler dejenerasyon (sarı nokta) hastalığında rol oynadıkları düşünülmekte.

Yukarıdaki tüm sağlık sorunları göz önüne alındığında UV ışınlarının yarattığı risk ortada. Hal böyleyken, pek çok alternatif tıp sitesi veya farklı söylemlerle medyada boy göstermeyi seven hekimler sorumsuzca beyanatlarda bulunuyor, insanları öğlen vakti güneşe çıkmaya teşvik ediyor, UV ışınlarının zararlı olmadığını iddia ediyorlar. Bu iddialarının ardında da bir dayanakları var: D vitamini

D vitamini ve sağlığımız

 

D vitamini, gerçekten de bedenimizin fonksiyonlarının düzgün çalışması için Pics of Rickets disease from the Internet.gerekli olan hayati maddelerden biri. Ana görevi kalsiyum ve fosfor gibi minerallerin kemik dokusu tarafından emilimini düzenlemek. D vitamininin aynı zamanda bağışıklık sistemi fonksiyonlarında da rol oynadığı tahmin ediliyor. D vitamini eksikliği, raşitizm dediğimiz, çocukların kemiklerinde mineral yoksunluğu hastalığına neden oluyor. D vitamini eksikliği olan çocukların kemikleri gelişemiyor, vücutlarından çeşitli deformiteler ortaya çıkıyor ve kemikleri kırılgan hale geliyor. Yetişkinlikte ortaya çıkan D vitamini eksikliği (osteomalazi) de benzer belirtilere neden oluyor.

D vitamini, güneş yardımı ile cildimiz tarafından sentezlenen bir molekül. Besinlerle aldığımız 7-dehidrokolesterol, cilt hücrelerimizde UVB yardımı ile D vitaminine dönüştürülüyor ve yağ hücreleri içinde depolanıyor. Buradan, vücudun ihtiyacı olacak kadar miktar, karaciğer ve böbreklerde gerçekleşen bir dizi kimyasal tepkime sonucunda kana salınıyor.

Son yıllarda D vitamini üzerinde yapılan son çalışmaların ışığında günlük D vitamini dozu ihtiyacımız yeniden tespit edildi. Şu an için önerilen miktar günde 400 – 1000 IU (10 – 25 mikrogram) arasında değişiyor. Elbette gelişmekte olan çocuklar ve hamilelik gibi özel durumlarda bu miktarlar değişebiliyor.

Vücudumuzun ihtiyacı olan D vitaminini sentezlemek için kısa bir süre güneş altında olmak yeterli.  Örneğin ülkemizin de içinde bulunduğu Akdeniz kuşağında haftada iki defa 5 – 30 dk. kadar kol ve bacaklar açık olarak güneşte kalmak günlük D vitamini ihtiyacını karşılıyor. Bu süre yaz mevsiminde 5 dk. iken, kışın ve bulutlu havalarda 30 dk. Kuzey ülkelerinde ve bulutlu bölgelerde daha uzun süre gerekiyor. Örneğin İskandinavya’da bulutlu bir kuzey sabahında bu süre 2 saate kadar çıkabilir.

Güneş ışını haricinde besinlerle de az miktarda da olsa D vitamini alıyoruz. Özellikle balık yağı, ciğer, yumurta sarısı gibi hayvansal gıdalar ve kimi mantarlar da D vitamini içeriyorlar. Örneğin bir teneke ton balığı konservesinde 269 IU, 100 gr sardalyada 193 IU, bir yumurta sarısında 42 IU D vitamini var. Ancak unutmamak gerekli ki, pişirmek D vitaminin %50’sinin kaybına neden oluyor. Yani çiğ balık yemediğiniz ve yumurta içmediğiniz sürece tüm D vitamini ihtiyacınızı sadece besinlerden doğal yolla almak kolay değil.

Neyse ki teknoloji ve gıda bilimi sayesinde bugün çoğu gıdalara D vitamini ilave ediliyor. Sütler, yoğurt, peynir, kahvaltılık mısır gevrekleri ve müsliler, ekmekler genellikle D vitamini katkılı üretiliyor. Bu katkılar sayesinde güneş ışınlarının kanserojen etkisine maruz kalmadan da D vitamini ihtiyacını gidermek mümkün.

flat,800x800,070,f.u1

D vitamini eksikliği, genelde bebeklerde, hamilelerde,  çok yaşlı kişilerde veya D vitamini bulunduran besinleri çeşitli nedenlerle tüketmeyen ve güneşe de hiç çıkmayan kişilerde görülüyor. Bebeklerde görülmesinin en büyük nedeni anne sütü ile besleniyor olmaları. Anne sütü bebek için gerekli pek çok önemli besin maddesini içeriyor, ve kesinlikle bebek beslenmesinde ilk tercih olmalı. Ancak anne sütünün fakir olduğu belki de tek besin maddesi D vitamini, özellikle annenin D vitamini depoları dolu değilse. O nedenle bebeklere genelde damla şeklinde D vitamini takviyesi yapılıyor. Benzer şekilde evlerinden hiç çıkmayan ve iyi beslenmeyen yaşlılar ile, sürekli vücutlarının hemen her tarafını örten giysiler kullanan kişilerde de D vitamini eksikliği görülme ihtimali var. Bu durumlar için tablet veya enjeksiyon formunda D vitaminleri de mevcut. Kısacası, artık güneşin olumsuz etkilerine maruz kalmadan, eksiklik halinde D vitamini takviyesi yapmak mümkün.

Takviye demişken, pek çok şey gibi D vitaminin de fazlası zarar. Dışarıdan D vitamini takviyesi kullanacakların aldıkları  D vitamini dozuna dikkat etmeleri gerekli, zira yüksek doz D vitamini kanda kalsiyum yüksekliğine ve buna bağlı böbrek hasarına neden oluyor. Çocuklarda D vitamini fazlası ise zeka geriliği ve anormal kemik oluşumları ile seyredebiliyor. Vücudumuz Güneş aracılığı ile D vitamini sentezlediğinde sadece ihtiyacı kadar D vitamini üretmesine rağmen, dışarında D vitamini aldığımızda böyle bir kontrol mekanizması yok. O nedenle eksikliğinden emin olmadıkça takviye kullanmamak, kullanılıyorsa da doz ayarını dikkatli yapmak önemli.

D vitaminleri ve Kanser

D vitaminleri ile kanser ilişkisi şu an tıp dünyasında oldukça tartışmalı bir konu. Gerçekten de, kanser hastalığı ile D vitamini eksikliğinin bağlantılı olduğu gösteren bazı çalışmalar var.  Ancak bu çalışmaları eleştiren ve bulguların neden sonuç ilişkisi olmadığını öne süren karşıt çalışmalar da mevcut. Bu karşıt çalışmalar, D vitamini eksikliğinin kanser yaptığını iddia eden çalışmaların bulgularının yanlış olduğunu, vitamin eksikliğinin kansere neden olmaktan ziyade, kanser olan kişilerin D vitamini metabolizmalarının bozulduğunu ve bu nedenle D vitamini seviyelerinin düşük bulunduğunu öne sürüyor.

Bu konudaki tartışmalar bununla da kalmıyor.  Bu iki görüşün tamamen aksi yönünde olup, yüksek doz D vitamininin pankreas kanseri gibi bazı kanserlerin görülme sıklığını artırdığınailişkin yayınlar olduğu gibi, D vitamin takviyesinin herhangi bir etkisi olmadığını gösteren çalışmalar da mevcut.

Kısaca…. D vitamini ile kanserin ilişkisi var mı, yok mu, varsa ne yönde, henüz tam bilmiyoruz!

Korku Tüccarları

sek

Ne yazık ki tartışmalı konular medyada boy göstermeyi seven ve insanları korkutarak gerek sattıkları takviye ürünler, gerek bilimsel dayanağı olmayan diyet ve tıbbi öneriler sunarak hayatını kazanan tıbbi şarlatanlar için ideal konular. Sözdebilim seven, güncel literatürü takip etmek yerine sansasyonel iddialardan ilham alan bu tip medyatik hekimler, D vitamini eksikliğini tüm kanserlerin nedeni gibi lanse ederek insanları korkutuyor, sorumsuz bir şekilde insanların kanserojen UV ışınlarına maruz kalmaya veya gereksiz yere yüksek doz D vitamini kullanmaya teşvik ediyorlar.

İnternette veya televizyonda, herkesin bildiği ve inandığı şeylerin aksine bir iddia ortaya atıp ‘ezber bozmak’ son yıllarda moda haline geldi. Bizim medyamız da sağolsun, rating uğruna, herkesin bildiği şeyleri söyleyen kişilere değil, sansasyonel şeyler söylemeyi seçen kişilere programlarına yer ayırıyor. Bu moda sayesinde, gerek ekranlar gerekse internette sağlık açısından son derece sakıncalı, tehlikeli ve sorumsuz önerilerin istilasına uğruyoruz: “UV ışınları kanser yapmaz”dan tutun da, “öğlen vakti güneşe çıkın”, “yüksek doz D vitamini kanseri önler”e kadar her türlü safsata mevcut.

Peki Ne Yapmalı?

Gördüğünüz üzere UV ışınları ve D vitamini bağlantısı oldukça karmaşık. Vücudumuz ideal miktarda D vitaminini güneş ışınlarıyla sentezliyor gibi görünse de, güneşe uzun süre maruz kalmak beraberinde ciddi sağlık risklerini getiriyor. Eskiden ortalama insan ömrünün 40 yıl olduğu zamanlarda bu belki çok önemli değildi, ama artık beklenen ömrün 70-80 yıl olduğu çağımızda güneşin yıllar içinde biriken  kanserojen etkisi oldukça ciddi bir sorun oluşturuyor. Bu nedenle sağduyulu olmak, uzun vadeli etkileri düşünerek davranmak ve en önemlisi küçük çocukları güneşin olumsuz etkisinden korumak önemli:

 

  • Özellikle saat 10:00 – 16:00 arasında, UV miktarının en yüksek olduğu saatlerde güneş ışığından mümkün olduğunca kaçının. Mağara veya zindanda yaşamadığınız sürece, dış ortamda dolanırken aldığınız UV zaten D vitamini senteziniz için muhtemelen yeterli olacaktır. Unutmayın, D vitamini sentezleyeceğim diye güneş altında geçireceğiniz her saat, kanser olma, katarakt olma riskinizi artırırken cildinizin de yaşlanmasına neden oluyor.
  • D vitamini ihtiyacınızı, vitaminle zenginleştirilmiş besinlerden almaya çalışın. Vitamin eksikliği görülme riski olan gruptaysanız doktor kontrolünde vitamin takviyesi alın.
  • Vücudunuzdaki benleri her ay dikkatle kontrol edin. Sayıca artış, benlerde renk ve şekil bozukluğu, değişikliği, kabuklanma, kanama, kaşınma gibi belirtiler ortaya çıkması halinde hemen bir dermatoloğa görünün.
  • Güneşte yanmaktan, kabarıp soyulmaktan kaçının. Özellikle küçük çocukların yanmasını mutlaka önlemeye çalışın. Çocukluk veya ergenlik çağında beş defa güneşte ciddi şekilde yanmak, melanom olma riskini %80 oranında artırıyor.
  • Plajda güneş banyosu yapmayın, solaryuma girmeyin. Bronzlaşacağım diye melanom olmaya inanın değmez, ayrıca bronzlaşma sonucu cildiniz çok daha hızlı kırışacaktır.
  • Güneş altına çıkıyorsanız uzun kollu ve paçalı, güneşten koruyucu kıyafetler giymeye çalışın. Mümkünse geniş kenarlı bir şapka ve mutlaka UV filtreli bir güneş gözlüğü takın.
  • İnternette dolaşan UVA iyidir UVB kötüdür söylemlerine itibar etmeyin. İkisi de zararlı.
  • İlla güneş altına çıkacaksanız – mesela yüzmek için- mutlaka en az SPF 15, ideali SPF 30 güneş kremi kullanın.

 

Ama güneş kremleri hakkında da bir sürü spekülasyon var, hangi kremi kullanalım?” diye sorduğunuzu duyar gibiyim….. İsterseniz bu yazıyı daha fazla uzatmayalım, hangi güneş kremi sorusunun yanıtını da bir sonraki bölümde verelim.

sun-safety-children

 Yazan: Işıl Arıcan 

Kaynaklar

  1. The International Agency for Research on Cancer Working Group on artificial ultraviolet (UV) light and skin cancer (2007), The association of use of sunbeds with cutaneous malignant melanoma and other skin cancers: A systematic review. Int. J. Cancer, 120: 1116–1122. doi: 10.1002/ijc.22453
  2. The dark side of sunlight and melanoma. Taylor, JS. Science, 20 February 2015: Vol. 347 no. 6224 p. 824
  3. Ultraviolet-radiation-induced inflammation promotes angiotropism and metastasis in melanoma. Bald T, Quast T, Landsberg J, et al. Nature. 2014 Mar 6;507(7490):109-13. doi: 10.1038/nature13111
  4. Understanding UVA and UVB. Skincancer.org
  5. Skin cancer prevention and early detection. American Cancer Society.
  6. Estimating the global disease burden due to ultraviolet radiation exposure. Lucas RM., McMichael AJ., Armstrong BK., Smith WT. International Journal of Epidemiology 2008;37:654–667 doi:10.1093/ije/dyn017
  7. Protection Against Exposure to Ultraviolet Radiation. World Health Organization.
  8. The association of use of sunbeds with cutaneous malignant melanoma and other skin cancers: A systematic review. The International Agency for Research on Cancer Working Group on artificial ultraviolet (UV) light and skin cancer. Int. J. Cancer: 120,1116–1122 (2006)
  9. Sunburns and risk of cutaneous melanoma, does age matter: a comprehensive meta-analysis. Dennis LK, VanBeek MJ, Beane Freeman LE, Smith BJ, Dawson DV, Coughlin JA. Annals of epidemiology. 2008;18(8):614-627. doi:10.1016/j.annepidem.2008.04.006.
  10. Sun exposure and vitamin D sufficiency.  Gilchrest BA. Am J Clin Nutr August 2008 vol. 88 no. 2 570S-577S
  11. Vitamin D status and ill health: a systematic review.  Autier P.,  Boniol M., Pizot C., Mullie P. The Lancet. Volume 2, No. 1, p76–89, January 2014
  12. Vitamin and Mineral Supplements in the Primary Prevention of Cardiovascular Disease and Cancer: An Updated Systematic Evidence Review for the U.S. Preventive Services Task Force. Fortmann S., Burda BU., Senger CA., Lin JS., Whitlock, EP. Ann Intern Med. 2013;159(12):824-834. doi:10.7326/0003-4819-159-12-201312170-00729
  13. Anticancer Vitamins du Jour—The ABCED’s So Far. Byers T. Am J Epidemiol. 2010 Jul 1; 172(1): 1–3.
  14. Reduced Melanoma After Regular Sunscreen Use: Randomized Trial Follow-Up. Green AC., Williams GC, Logan V, Strutton GM. Journal of Clinical Oncology. January 20, 2011 vol. 29 no. 3 257-263

 

Pasteurella

Sinonim: Pasteurellen 

  • Fransız kimyacı ve mikrobiyolog Louis Pasteur tarafından tavuk kolerasına sebep olan  Pasteurella multocida keşfetmesiyle bu cins ilk defa keşfedilmiştir.
  • Gram negatif, fakültatif anaerob bakteri cinsidir.
  • Tıptaki en önemli türü: Pasteurella multocida
  • hayvanlarla temasdan sonra irinli flegmondan, apseli enfeksiyona kadar değişen hastalık tablosuna sahiptir.
  • Kedi ısırığı sivri dişler yüzünden derin yaralanmaya sebep olduğundan dolayı, başta eller olmak üzere Osteomyelitis ve septik artrite sebep olur.
  • tedavide Amoxiclav kullanılır.

Francisella

Sinonim: Francisellen

  • Gram negatif bakteri cinsidir.
  • Anthropozoonosis etkenidir.
  • Bu bakteri cinsine 1922’de Tularemi’ye sebep olan Francisella tularensis ‘i keşif eden amerikan biyolog  Edward Francis’in ismi verilmiştir.
  • Tularemi‘ye sebep olur.
  • kuzey yarım küreye yayılmıştır.
  • Hastalığın aktarımı hayvanlarla temas, gıda, su, toz, eklem bacaklılar ile olur.
  • hastalığın teşhisi çoğunlukla serolojik olarak mümkündür.
  • Antibiyotik:
    1. Streptomycin,
    2. Gentamicin,
    3. Doxycyclin,
    4. Ciprofloxacin

Tularemi


1. Etken Mikroorganizma

Francisella tularensis, küçük, Gram-negatif, kokobasil şeklinde, zorunlu aerop ve kapsüllü bir bakteridir. Hücre içi paraziti olarak makrofajlar içinde çoğalabilir. Dört alt türü tanımlanmıştır, ancak en fazla patojen olan alt tür Francisella tularensis tularensis (Tip A)’dir. Daha az virülan olan alt tür F. tularensis holarctica (Tip B) ise genellikle Avrupa ve Asya’da, özellikle de Türkiye’de görülmektedir.

Bu bakterinin bulaşıcılığı son derece yüksektir: yalnızca 10-50 bakteri ile enfeksiyon gelişebilir. Bu özelliği nedeniyle biyolojik silah olarak da sınıflandırılmaktadır (Kategori A patojen).


2. Epidemiyoloji

2.1. Coğrafi Dağılım

Tularemia; Kuzey Amerika, Avrupa ve Asya’da endemiktir. Türkiye’de de bazı bölgelerde endemik olarak bulunmaktadır. Özellikle su kaynaklı salgınlar kış aylarında daha fazla bildirilmiştir.

2.2. Türkiye’de Endemik Bölgeler

  • Emen-Beyşehir (Konya)
  • Yukarçıgil-Ilgın (Konya)
    Bu bölgelerde özellikle su kaynaklarına yakın yerleşimlerde salgın riski daha yüksektir.

2.3. Konakçı ve Taşıyıcılar

Tularemia doğada çok çeşitli canlılarda bulunabilir:

  • Kemirgenler: Tavşanlar, sincaplar, fareler.
  • Haşereler: Keneler (Dermacentor spp., Amblyomma spp.), sivrisinekler, at sinekleri.
  • Reservuarlar: Doğal yaşamda su kaynakları ve toprak.

3. Bulaş Yolları

  • Deri ve mukozal temas: Enfekte hayvanların dokunulması, derideki çatlaklardan girmesi.
  • Vektörle bulaş: Enfekte kene veya sinek ısırığı.
  • Sindirim yoluyla bulaş: Pişmemiş veya az pişmiş enfekte et tüketimi; kontamine su içilmesi.
  • İnhalasyon: Laboratuvar ortamında aerosolize formun solunması.

İnsandan insana bulaş gösterilmemiştir.


4. Klinik Belirtiler

Tularemia’nın klinik formu bulaş yoluna göre değişir. Başlıca klinik formlar şunlardır:

4.1. Ulseroglandüler Form

  • Deride papül ve ardından ülser oluşumu
  • Bölgesel lenfadenopati
  • En sık rastlanan formdur (kene ısırığı ile bulaşan)

4.2. Glandüler Form

  • Deri ülseri olmadan sadece lenf bezi büyümesi

4.3. Orofaringeal Form

  • Boğaz ağrısı, disfaji, servikal lenfadenopati
  • Patojenin kontamine su ya da gıdayla alınmasına bağlı

4.4. Oculoglandüler Form

  • Konjonktivit, gözde ağrı ve kızarıklık
  • Preauriküler lenfadenopati
  • Gözle temastan sonra gelişir

4.5. Pnömonik Form

  • Öksürük, göğüs ağrısı, dispne
  • İnhalasyon yoluyla bulaş
  • En ciddi ve mortalitesi yüksek form

4.6. Tifoidal Form

  • Ateş, halsizlik, hepatosplenomegali, yaygın lenfadenopati
  • Belirti olmadan sistemik yayılım

4.7. Yaygın Semptomlar

  • Ani başlayan yüksek ateş
  • Baş ağrısı
  • Kas ağrıları, kırıklık
  • Bulantı, kusma, ishal

5. Tanı Yöntemleri

5.1. Klinik Şüphe

  • Epidemiyolojik öykü (kemirgen teması, kene ısırığı, endemik bölgede ikamet)
  • Yüksek ateş ve bölgesel lenfadenopati

5.2. Serolojik Yöntemler

  • Mikroaglütinasyon testi
  • ELISA: IgM ve IgG antikorlarının varlığı
  • Serokonversiyon en erken 7-10 günde başlar

5.3. Moleküler Yöntemler

  • Polimeraz Zincir Reaksiyonu (PCR): En hızlı ve güvenilir tanı yöntemi

5.4. Kültür

  • Zor ve tehlikelidir; özel besiyeri (sistein zengin) gerektirir
  • Biyogüvenlik seviyesi 3 laboratuvarda yapılmalıdır

6. Tedavi

6.1. Etkili Antibiyotikler

  • Streptomisin: İlk tercih, intramüsküler uygulama
  • Doksisiklin: Oral tedavi seçeneği (tetrasiklin grubu)
  • Gentamisin: Aminoglikozid grubu, intravenöz uygulanabilir
  • Kloramfenikol: Alternatif tedavi (göz formunda da kullanılır)

6.2. Tedavi Süresi

  • Genellikle 10-14 gün
  • Orofaringeal ve tifoidal formlarda tedavi daha uzun sürebilir (21 güne kadar)

6.3. Dirençli Olduğu Antibiyotikler

  • Beta-laktam antibiyotikler (Penisilin, sefalosporinler)
  • Sulfonamidler

Bu grupların kullanımının etkisiz olduğu bilinmektedir.


7. Korunma ve Kontrol Önlemleri

  • Kişisel korunma: Haşere kovucuların kullanılması, eldiven giyilmesi
  • Hayvansal ürünlerin iyi pişirilmesi
  • Şüpheli su kaynaklarından uzak durulması
  • Vaka bildirimi ve epidemiyolojik takip

8. Laboratuvar Güvenliği

Francisella tularensis son derece bulaşıcı olduğu için laboratuvar çalışanlarının aerosol maruziyetine karşı Biyogüvenlik Düzeyi 3 (BSL-3) önlemlerini alması gereklidir.


Keşif

1. İlk Tanımlama ve Bakterinin İzolasyonu

Francisella tularensis‘in keşfi, 20. yüzyılın başlarına dayanmaktadır. Bakteri ilk kez 1911 yılında, Amerika Birleşik Devletleri’nin Kaliforniya eyaletindeki Tulare County bölgesinde, George W. McCoy ve Charles W. Chapin adlı bilim insanları tarafından sıçan vebası araştırmaları sırasında izole edilmiştir. Araştırmacılar bu mikroorganizmayı, ölen kemirgenlerin (özellikle sincapların) dokularında izole etmiş ve yeni bir tür olarak tanımlamışlardır.

Bu ilk izolasyonun ardından mikroorganizma, Bacterium tularense adıyla tanımlanmıştır; burada “tularense” ismi, keşfin yapıldığı Tulare bölgesine ithafen verilmiştir.


2. İnsanlarda İlk Vaka ve Klinik Tanımlama

1914 yılında Amerikalı patolog Edward Francis, bir laboratuvar kazası sonucunda kendisi bu hastalığa yakalanmış ve klinik semptomlarını ayrıntılı biçimde raporlamıştır. Aynı zamanda birkaç yıl boyunca hastalığın bulaşma yolları, konakçıları ve vektörleri üzerine kapsamlı çalışmalar yapmıştır. Bu katkılarından ötürü bakteri daha sonra onun onuruna yeniden adlandırılmış ve Francisella tularensis ismini almıştır.

Francis, bu bakterinin doğada tavşanlar ve kemirgenlerde yaygın olduğunu, insanlara ise çoğunlukla haşere ısırıkları veya doğrudan temas yoluyla bulaştığını göstermiştir. Ayrıca hastalığın farklı klinik formlarını tanımlamış ve özellikle ulseroglandüler formu ilk detaylandıran bilim insanı olmuştur.


3. Epidemiyolojik ve Biyolojik Silah Potansiyeli Araştırmaları

II. Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında, Francisella tularensis, Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği başta olmak üzere bazı ülkelerin biyolojik silah programlarında incelenmiştir. Çünkü son derece düşük dozlarla enfeksiyon oluşturabilen, solunum yoluyla da bulaşabilen ve yüksek mortaliteye yol açabilen bu bakteri, potansiyel bir biyoterör ajanı olarak değerlendirilmiştir.

Bu çerçevede 1950’li yıllardan itibaren, ABD’de canlı atenüe edilmiş bir tularemi aşısı (LVS – Live Vaccine Strain) geliştirilmiştir. Ancak bu aşı yaygın kullanım görmemiş, sadece risk gruplarında (örneğin laboratuvar personeli) sınırlı olarak uygulanmıştır.


4. Türkiye’de İlk Vaka ve Epidemiyolojik Farkındalık

Türkiye’de tularemiye dair ilk vaka bildirimi 1936 yılında yapılmıştır. Ancak hastalık uzun yıllar boyunca tanınmamış, çoğu zaman yanlış teşhis edilmiştir (örneğin tüberküloz, bruselloz veya basit adenit vakaları olarak değerlendirilmiştir). 1988 yılından itibaren ise Sağlık Bakanlığı tarafından bildirimi zorunlu hastalıklar listesine dahil edilmiştir.

2000’li yıllarda moleküler tanı yöntemlerinin yaygınlaşmasıyla birlikte, Türkiye’de özellikle İç Anadolu, Karadeniz ve Marmara bölgelerinde tulareminin sanılandan daha yaygın olduğu anlaşılmıştır. Bu dönemde çevresel kaynaklar, su örnekleri ve kemirgen rezervuarları üzerine geniş çaplı epidemiyolojik araştırmalar yapılmıştır.


5. Taksonomik Gelişmeler ve Genomik Dönem

Bakterinin genomu ilk kez 2005 yılında tam olarak dizilenmiştir. Bu gelişme sayesinde bakterinin virülans faktörleri, hücre içi yaşam mekanizmaları ve evrimsel ilişkileri daha ayrıntılı biçimde analiz edilmiştir. Ayrıca moleküler filogenetik analizler sonucunda, F. tularensis’in farklı alt türleri (tularensis, holarctica, mediasiatica, novicida) tanımlanmıştır.


Tarihsel Gelişim Kronolojisi

YılOlayBilim İnsanları / Kurum
1911İlk izolasyon – Tulare CountyGeorge W. McCoy & Charles W. Chapin
1914İnsan vakası ve tanımıEdward Francis
1928Hastalığın adı “tularemia” olarak netleştiABD Sağlık Hizmetleri
1950’lerBiyolojik silah araştırmaları ve canlı aşı geliştirmeABD Ordusu
1936Türkiye’de ilk vaka bildirimiYerli sağlık otoriteleri
1988Türkiye’de bildirimi zorunlu hastalık olarak tanımlandıTürkiye Sağlık Bakanlığı
2005Genom dizilimi ve moleküler sınıflamaGenomics konsorsiyumu


İleri Okuma
  • McCoy, G. W., Chapin, C. W. (1912). Bacterium tularense, a new pathogenic organism from ground squirrels. Journal of Infectious Diseases, 10(1), 61–72.
  • Francis, E. (1921). Tularemia. Journal of the American Medical Association, 76(10), 706–714.
  • Jellison, W. L. (1959). Tularemia in North America: A Summary. Annals of the New York Academy of Sciences, 70(3), 19–24.
  • Saslaw, S., Eigelsbach, H. T. (1963). Prophylactic effect of live tularemia vaccine in volunteers. New England Journal of Medicine, 270(15), 747-750.
  • Dennis, D. T., Inglesby, T. V., Henderson, D. A. (2001). Tularemia as a biological weapon: medical and public health management. JAMA, 285(21), 2763-2773.
  • Keim, P. et al. (2005). Whole-genome analysis of Francisella tularensis reveals insights into pathogenesis and evolution. Nature Genetics, 37(2), 153–160.
  • Sjöstedt, A. (2007). Tularemia: history, epidemiology, pathogen physiology, and clinical manifestations. Annals of the New York Academy of Sciences, 1105(1), 1-29.
  • Maurin, M., Gyuranecz, M. (2016). Tularaemia: clinical aspects in Europe. The Lancet Infectious Diseases, 16(1), 113-124.
  • Hestvik, G., Warns-Petit, E., Smith, L. A. et al. (2017). The status of tularemia in Europe in a one-health context: a review. Epidemiology & Infection, 145(3), 456–466.
  • Karadenizli, A., Akyar, I. (2020). Türkiye’de Tularaemi: Epidemiyoloji, Klinik ve Laboratuvar Tanı. Klimik Dergisi, 33(1), 3–10.

Brucella

Sinonim: Brucellen

  • Maltada malta ateşinden ölen ingiliz askeri
    David Bruce (1855-1931) tarafından keşfedilmiştir.
  • Gram negatif kısa bakteri cinsidir.
  • anthropozoonosis bir etkendir.
    1. Brucella abortus: Morbus Bang, sığırdan bulaşır.
    2. Brucella melitensis: Malte ateşi, Koyun ve keçiden bulaşır.
    3. Brucella suis: domuzdan bulaşır.
  • Akut ve kronik genel enfeksiyonlar görülür.Birçok organda belirti gözlemlenir.
  • Dünyada yılda 500.000 vaka görülür. Orta avrupada çok nadirdir.(2011’de 5 vaka)
  • Kan, liquor ve kültür aracılığıyla etken tespit edilir.
  • Antibiyotik tedavisi:
    1. Doxycyclin,
    2. Rifampicin,
    3. Cotrimoxazol,
    4. Fluorchinolone