Aynı anda hem anatomi laboratuvarının taş kokusunu hem de kütüphane raflarındaki parşömen tozunu duyumsatan bu öykü, “semioval merkez”in—centrum semiovale’nin—bin yıl boyunca yavaş yavaş nasıl görünür kılındığının hikâyesidir. Bir yarımkürenin kalın, fildişi parlaklığındaki beyaz cevher kütlesi olarak bugün kolayca işaret ettiğimiz yapı, aslında her dönemin kullandığı aletlere, yöntemlere ve zihinsel modellere göre başka başka şekiller almıştır.
Galen’le başlar: hayvan beyinlerinin damarlı karanlığında, kavernöz sinüsün ve ventriküllerin gölgesinde dolaşan bir göz. Galen, “corpus callosum medyası”ndan söz ederken, bugünün terminolojisiyle birebir örtüşmeyen ama şaşırtıcı biçimde isabetli bir tasvirle, kalın bir lif kütlesinin korteksi başka kütlelere bağladığını sezer. İnsana değil hayvana bakmaktadır; gene de söylediği her söz, sonraki yüzyıllarda insan beynine çevrilecek bir projektörün voltajını artırır. Korteksin altında, odacıkların çevresinde, bir “medeniyet yolu” gibi uzanan liflerden söz eder; tam adını koymaz ama yönünü gösterir.
Aradan bin üç yüz yıl geçer, ahşap masaya yatırılmış insan beyni ilk kez bu kadar dikkatle, bu kadar sistematik soyulur. Andreas Vesalius, 1543’te yayımladığı görkemli ciltlerde yarımkürelerin içinde kalın, açık renkli bir kütlenin semioval yayılımını çizer. Onun kalemi, beyaz cevhersiz bir korteks düşünmenin imkânsızlığını yerleştirir anatominin merkezine. Vesalius’un asıl armağanı, yalnızca güzel gravürler değildir; kesit düzlemlerini, diseksiyon basamaklarını ve betim dilini standartlaştıran bir metodolojidir. Bu metodoloji, kütleyi “görünebilir” kılar; çünkü görünürlük yalnızca gözle değil, yöntemle de üretilir.
Sonra Montpellier’den yükselen bir ses: Raymond Vieussens. 17. yüzyılın ince uçlu kalemleri arasında onun çizgisi farklıdır; beyaz cevheri, çevresindeki gri kıvrımların arasından açık renkli, belirgin bir yarım oval kütle olarak ayıklar. “Centrum semiovale” sözü, metinlerinde yankılandığında, bir topografyanın hem adı hem kimliği olur. Vieussens, yalnızca bir isim vermekle kalmaz; liflerin demetlenmesini, kütlenin “kütle” gibi davranışını, yani kıvrımları birbirine bağlayan hatların bir arada akışını tasvir eder. Beyaz cevheri tek tek tellerden değil, örgülü halatlardan yapılmış bir halat demeti gibi resmeder.
Aynı yüzyılda, Oxford’un taş duvarları arasında Thomas Willis, serebrumun “ışınsal tacı”ndan—corona radiata—söz eder. Bu benzetme, centrum semiovale’yi yalnız bir kütle olmaktan çıkarır; derinlerdeki çekirdeklere ve talamusa doğru saçılan bir ışın demetinin kaynak alanı hâline getirir. Willis’in damar haritası ile sinir lifleri haritası üst üste bindirildiğinde, kütlenin bir anda klinik bir kimliği de olur: eğer arterlerin uç bölgeleri daralırsa ışınlar söner, takatsizleşir; “watershed” dediğimiz sınır bölgelerinin kırılganlığı böylece anlam kazanır. Semioval merkez, yalnızca anatominin değil, patolojinin de sahnesine çıkar.
19. yüzyıla gelindiğinde, beyaz cevher artık içinden geçen hikâyelerle konuşur. Paul Broca, karşı yarımkürenin homolog alanlarını birleştiren komissural liflerin—en başta corpus callosum’un—kortikal dille nasıl işbirliği yaptığını gösterir. Broca, konuşmanın yerleşimini tarif ederken aslında beyaz cevherin “geçiş hakkını” da tarif eder; çünkü bir merkezin merkez olabilmesi, üzerinden geçen yollarla mümkündür. Carl Wernicke ise, bağlantı liflerini—assosiyasyon yollarını—işitsel kavrayıştan anlamsal bütünleşmeye uzanan işlevlerle eşler. Bu kez centrum semiovale, kıvrımlar arasında yanlamasına seyreden kısa ve uzun assosiyasyon liflerinin, altındaki projektör yollarla birlikte aynı mekânda düğümlendiği geniş bir “aktarım meydanı”na dönüşür. Meydan kalabalıklaştıkça, harita büyür; Meynert ve Flechsig miyelinizasyon zamanlamalarını tanımlar, Dejerine bağlantıların klinik sendromlarını kitaplaştırır. Semioval merkez, çarpan her klinik vaka ile biraz daha belirginleşir.
20. yüzyıl, mikrotom bıçaklarının ve gümüş impregnasyon tekniklerinin yüzyılıdır. Weigert boyaları, Marchi yöntemleri ve sonrasında Klingler’in buz kristali diseksiyonları, lif demetlerini kütleden ayıklar; centrum semiovale’nin, yalnızca “üstte açılan bir ova” değil, her doğrultuda gerilen bir tekstür olduğunu gösterir. Klingler’in donmuş beyinde lifleri pul pul ayıran tekniği, bugün hâlâ laboratuvar masalarında, parmak uçlarına beyaz cevher hissi bırakan bir ritüeldir: parmak, gergin bir tel demetine dokunur; “bu, superior longitudinal fasciculus” dersiniz; parmak yön değiştirir; “bu, inferior fronto-occipital fasciculus”; derinlerde, corona radiata’nın “ışınları” talamik saplara incelir.
Ve sonra manyetik alanlar çağında bir kırılma: difüzyon ağırlıklı görüntüleme, su moleküllerinin mikroskobik dansını makroskobik bir pusulaya çevirir. Difüzyon tensör görüntüleme (DTI) ile anizotropi haritaları çıkar; fraksiyonel anizotropi, orta hatta ve subkortikal merkezlerde parlaklaşır; centrum semiovale, hem harita hem kavşak olarak belirir. Traktografi algoritmaları, voxel’ların içindeki yön bilgisini birleştirerek lif yayılımlarını “çizer”. Artık semioval merkez, yalnızca bir diseksiyon düzlemi değil; ekranda 3B yayılımlarla canlanan bir trafik düğümüdür. Üstte kısa U-liflerinin kıvrımdan kıvrıma atlayışı, arkada superior longitudinal fasciculus’un uzun kemeri, derinde talamokortikal projektörlerin ışınsal çıkışı aynı hacimde üst üste gelir. Klinik görüntülemede, küçük damar hastalığının leukoaraiozis lekeleri sıklıkla bu merkezde yakalanır; çünkü uzun ışınların “uç bölgeleri” kan akımının sınırlarında seyreder. Hipoksik-iskemik yaralanmalarda centrum semiovale’nin seçici duyarlılığı, yenidoğandan yetişkine uzanan geniş bir literatürde anlatılır; fraksiyonel anizotropideki düşüşler, zihinsel işlemleme hızındaki yavaşlamalarla ve yürütücü işlevlerdeki aksaklıklarla istatistiksel ipler kurar. İnme sonrası motor iyileşmede, corona radiata içindeki kortikospinal liflerin korunma derecesi, prognoz grafiğini çoğu kez tek başına büker.
Bugünün çok kabuklu görüntüleme dünyasında, tensörün ötesine geçilir; çok-lifli modeller, krosing-fiber bölgelerinde yön ayrımını inceltir. Centrum semiovale, işte bu krosing fenomeninin klasik sahnesidir: superior longitudinal fasciculus’un posterior yayları, kortikospinal demetle ve callosal radyasyonlarla orada kesişir. High-angular resolution diffusion imaging (HARDI) ve constrained spherical deconvolution, bir vokselin içinde iki, kimi zaman üç ayrı doğrultuyu ayıklayabildiğinde, eski “bulanıklık” çözülür; semioval merkez, bir örümcek ağının düğüm noktası gibi, gerilim doğrultularını ayrı ayrı gösterir. Niceliksel manyetik rezonans—myelin-su görüntüleme, NODDI, magnetization transfer—beyaz cevherin yalnız yönünü değil, mikro yapısal içeriklerini de ayrıştırır; oligodendrositlerin sessiz emeği rakamlara dönüşür.
Patoloji laboratuvarında bu rakamların yankısı vardır. Küçük damar hastalıklarının damar duvarı kalınlaşmaları, periventriküler ve subkortikal beyaz cevherde, özellikle centrum semiovale’de difüz gliyoz alanları bırakır. Multipl sklerozun erken plakları sıklıkla burada görünür; U-liflerinin korunması ile derindeki demetlerin seçici tutulumu, klinik-görüntüleme korelasyonlarına nüans katar. Travmatik aksonal yaralanmada, corpus callosum’la birlikte centrum semiovale’nin “kayıp bağlantı” izi, fraksiyonel anizotropi haritalarında silikleşir; yürütücü işlev ve dikkat ağları, bağlantı ekonomisindeki bu ince daralmayı davranışa tercüme eder.
Eğitim salonunda hâlâ bir tebeşir çizgisi hüküm sürer: “Korteksin altındaki geniş, yarım oval beyaz cevher alanı.” Fakat tebeşirin tozu artık tek başına yetmez. Öğrenci, Klingler diseksiyonundan bir lif demetini parmaklarının arasında yuvarlayıp mikroskop altında myelin lamellerinin ışığını görür; sonra aynı hacmi traktografiyle sanal olarak sıyırır; sonra nöropsikolojik bir testte, bağlantı ekonomisinin bir birime çevrilmiş etkisini izler. Semioval merkezin hikâyesi, böylece üç boyutlu ve çok katmanlı bir anlatıya dönüşür: antik bir sezgiyle açılır, erken modern metodolojiyle isim kazanır, 19. yüzyılın bağlantı diliyle işlev bulur, 20. yüzyılın histolojisiyle dokusallaşır, 21. yüzyılın difüzyon fiziğiyle yön ve yoğunluk kazanır. Aynı kütle, her yüzyılda başka bir aletin ışığı altında yeniden keşfedilir; her keşif, bir öncekini yanlışlamaktan çok tamamlar. Çünkü centrum semiovale, tam da adı gibi, merkezin yarım oval bir metaforudur: içinden geçen her yol, merkezin tanımını biraz daha genişletir; yollar arttıkça merkez, merkezin kendisi olmaya devam eder.
Yorum yazabilmek için oturum açmalısınız.