Cinsel yolla bulaşan, Trichomonas vaginalis adlı kamçılı hayvanın sebep olduğu bir hastalıktır. Kadınlarda vajinanın, erkeklerde idrar yollarının iltihaplanmasıyla kendini gösterir. 5-6 gün içinde Metronidazol maddesiyle tedavi edilebilir.

Tıp terimleri sözlüğü
Cinsel yolla bulaşan, Trichomonas vaginalis adlı kamçılı hayvanın sebep olduğu bir hastalıktır. Kadınlarda vajinanın, erkeklerde idrar yollarının iltihaplanmasıyla kendini gösterir. 5-6 gün içinde Metronidazol maddesiyle tedavi edilebilir.

Sinonim: Semiquantitative Analysis
Nicellik ölçer. Bir maddenin içindekilerin ne olduğunu değil, bu maddenin içinde bulunanların ne kadar olduğunun ölçülmesidir. Örnek: İdrar ölçümleri için kullanılan Stix’ler.
Blood urea nitrogen (BUN)
“Üre” terimi Latince idrar anlamına gelen “urina” kelimesinden gelmektedir. CO(NH2)2 kimyasal formülüne sahip bir bileşik olan üre, memelilerin idrarındaki ana azot içeren maddedir. Suda yüksek oranda çözünür ve karaciğerdeki üre döngüsü tarafından amonyak ve karbondioksitten üretilir.

Klinik bir tanı aracı olarak kan üre nitrojeni (BUN) ölçümü, bileşiğin ilk keşfinden bu yana önemli ölçüde gelişmiştir. Üre döngüsü ilk olarak 1932 yılında Hans Krebs ve Kurt Henseleit tarafından tanımlanmış ve amonyağın karaciğerde üreye dönüştürüldüğü biyokimyasal yol aydınlatılmıştır. Bu keşif, nitrojen metabolizması ve böbrek fonksiyonu arasındaki ilişkinin anlaşılmasında temel oluşturmuştur.
Kan Üre Azotu (BUN) Seviyeleri: BUN, kandaki bir atık ürün olan üre nitrojen miktarının bir ölçüsüdür. Üre, üre döngüsü yoluyla karaciğerde oluşur ve protein metabolizmasının önemli bir son ürünüdür. Böbrekler tarafından atılır.
Normal İşlev: Böbreklerin kandaki atıkları etkili bir şekilde filtrelediğini gösterir.
Yüksek BUN Seviyeleri: Aşağıdakilere bağlı olabilecek bozulmuş böbrek fonksiyonuna işaret eder:
Düşük BUN Seviyeleri: Şunlarla ilişkili olabilir:
Yüksek BUN: 20 mg/dL’den yüksek olması böbrek yetmezliğine işaret edebilir ancak dehidrasyon, kalp yetmezliği veya idrar yolu tıkanıklığından da kaynaklanabilir. Kalıcı yüksek BUN, altta yatan nedeni belirlemek için daha fazla araştırma gerektirir.
BUN ve Kreatinin Oranı: Böbrek fonksiyonunu değerlendirmek için genellikle birlikte kullanılır. Normal bir oran yaklaşık 10:1 ila 20:1’dir. Artmış bir oran dehidrasyon veya gastrointestinal kanama gibi durumlara işaret edebilirken, azalmış bir oran karaciğer hastalığına işaret edebilir.
BUN, böbrek fonksiyonunu ve genel metabolik sağlığı değerlendirmek için kritik bir belirteçtir. BUN seviyelerinin düzenli olarak izlenmesi, böbrek sağlığı hakkında değerli bilgiler sağlayarak potansiyel sorunların erken tespitine ve yönetimine olanak tanır.
Sinonim: Alkaptonurie
Otozomal rezesiv bir Tyrosin metabolizması bozukluğu hastalığıdır. Bu hastalıkta Homogentisat- Dioxygenase enzimi bozukluğu ya da eksikliği, Homogentisat parçalanma ürünü miktarının urinde ve vücutta artmasına sebep olur. Vücutta miktarı artan bu madde, kıkırdak dokunun, eklemlerin, gözün bağ dokusunun renginin değişmesine, koyulaşmasına neden olur. Aynı zamanda böbrek taşlarına ve kalp kapakçıklarının kireçlenmesine de sebebiyet verir.

Latincede in– “üstünde” + cubare “yatmak” —>incubare “yumurtadan çıkmak, kelimenin tam anlamıyla ‘üzerine yatmak, dinlenmek” —geçmiş zamandaki zarfı —>incubationem (nominatif incubatio) “yumurtlama” —>inkübasyon
Hastalık yapıcı organizma, vücuda girdiği zaman üremeye başlar. Üreyerek hastalık belirtilerini ortaya çıkaracak sayıya gelmesi belli zaman alır. Mikrobun vücuda girdikten hastalık belirtilerinin ortaya çıkmasına kadar geçen zamana kuluçka süresi denir.
İnkübasyon, yumurtaların veya laboratuvar koşullarında belirli deney organizmalarının, özellikle bakterilerin gelişimini sağlamak için tek tip sıcaklık ve nem koşullarının sürdürülmesidir.
Kuluçka dönemi, bir kişinin bir virüse yakalanması ile semptomların görülmeye başlaması arasında geçen süredir. Örneğin, su çiçeğinin kuluçka süresi 14-16 gündür. Koronavirüs için kuluçka süresi, maruz kalma anından itibaren 2 ila 14 gün arasındadır.
Yumurta kuluçkası, ovipar (yumurtlayan) hayvanların yumurtasının, yumurta oluşumu ve yumurtlama salınımından sonra yumurta içinde bir embriyo geliştirdiği süreçtir.
Kuluçka türleri nelerdir?
Kuluçka yöntemi, kuluçka makinesi tipleri ve mevsimsel kuluçka
İki ana inkübasyon türü vardır:
Bir yumurta için yumurtlamadan çatlamaya kadar geçen tam kuluçka süresi 20 ila 21 gündür.
Kuluçka dönemi, enfeksiyon veya etkenle temas ile enfeksiyon semptomlarının veya belirtilerinin başlaması arasında geçen süredir.
Bir problemin tanımlanmasını ve bilinçli olarak çözülmeye çalışılmasını içeren hazırlık; bir çözüm ortaya çıkmadığında bilinçli çalışmanın durduğu, ancak bilinçsiz olarak devam ettiği kuluçka; içgörü anını kapsayan aydınlatma; çözümün rafine edildiği ve onaylandığı doğrulama.
Enfeksiyonun beş aşaması vardır: kuluçka. prodromal.
Genel olarak, aktif bir enfeksiyonu olan kişiler şunları yaşayabilir:
Kuluçka dönemi, patojenin konağa (hastaya) ilk girişinden sonra akut bir hastalıkta ortaya çıkar. Bu süre zarfında patojen konakçıda çoğalmaya başlar. Ancak, hastalık belirti ve semptomlarına neden olmak için yeterli sayıda patojen partikülü (hücre veya virüs) mevcut değildir.
İyi kalitede verimli yumurtaların inkübasyonunun dört ana şartı şunlardır: Bir termometre veya termokupl ile kontrol edilen doğru ve eşit sıcaklık. Havalandırma oranı ve su uygulaması ile kontrol edilen doğru nem. Havalandırma ile kontrol edilen doğru oksijen ve karbondioksit konsantrasyonları.
Ön kuluçka, genellikle teknoloji odaklı bir iş fikrini veya projeyi içeren, tek başına veya bir ekiple çalışmaya başlamış ancak bu fikri gerçeğe dönüştürmek için şirketleşmemiş startup’ların yer aldığı süreçtir.
Sinonim: B2 Vitamini, Laktoflavin, Lactoflavin
Diğer adıyla B2 vitamini ya da ilk kez sütten elde edildiği için Latincede süt anlamına gelen lacto kelimesinden türeyen laktoflavindir. Hayvanlarda sentezlenmeyen bu vitamin,
Göz yorgunluğu ve katarakt önlenmesi için kullanılır. Karbonhidrat, yağ ve protein metabolizmasına yardımcı olur. Deri, tırnak ve saçların oksijen kullanımına destek verir, kepek oluşumuna engel olur.
Sinonim: Influenza A virus






Nöraminidaz inhibitörü, tedavi için olan seçeneklerden biridir.
Sinonim: Anthelminthika, Anthelmintic
Bağırsak solucanlarını düşürücü, öldürücü ilaç.
Vater memeciği (papilla duodeni major; Papilla Vateri), ortak safra kanalının (ductus choledochus) duodenuma açılmadan hemen önce ana pankreas kanalıyla (ductus pancreaticus, Wirsung kanalı) birleşmesiyle oluşan hepatopankreatik ampullanın (ampulla hepatopancreatica, “Vater ampullası”) duodenal lümene yansıyan mukozal kabartısıdır. Bu kabartının tepesindeki ağız, safra ve pankreatik sekresyonların duodenuma kontrollü salınımını sağlar. Terminolojik olarak “ampulla” lümen içindeki genişlemeyi, “papilla” ise duodenal mukozaya bakan çıkıntıyı ifade eder; günlük klinik dilde iki kavram sıklıkla birbirinin yerine kullanılsa da anatomik olarak ayrıdır. Papillayı çevreleyen düz kas yapısı “Oddi sfinkteri” olarak adlandırılır.
Yapı, 18. yüzyıl başlarında Abraham Vater tarafından tasvir edilmiş; 19. yüzyıl sonlarında Ruggero Oddi, bölgedeki düz kas tabakasının sfinkterik özelliklerini tanımlamıştır. Bu nedenle “Vater papillası/ampullası” ve “Oddi sfinkteri” eponimleri birlikte kullanılagelmiştir.
Embriyogenezde hepatik divertikül, intra- ve ekstrahepatik safra yollarını oluşturur. Pankreas, dorsal ve ventral iki tomurcuktan gelişir; duodenumun rotasyonu ve ventral tomurcuğun dorsale katılımıyla ana pankreas kanalı, koledokla birleşerek majör papilla düzeyinde sonlanır. Dorsal kökenli aksesuar kanal (ductus pancreaticus accessorius, Santorini), çoğunlukla minor papilla ile ilişkilidir. Pankreas divisumda ana drenaj aksı minör papilla üzerinden seyreder; bu varyasyon, pankreatik akış dinamiklerini ve klinik yaklaşımı etkileyebilir.
Majör duodenal papilla, duodenumun inen parçasının (pars descendens) posteromedial duvarında, plicae circularis arasında yer alır. Çoğu bireyde minör papilla, majör papillanın proksimalinde ve hafifçe anterior-superiorunda küçük bir mukozal kabarıklık olarak izlenir. Papilla düzeyinde koledok ile ana pankreas kanalının oluşturduğu kısa ortak segment (ortak kanal) kişiden kişiye değişen uzunlukta olabilir; ayrıca kanalların ayrı ayrı duodenuma açıldığı varyasyonlar da mevcuttur. Yakın komşulukta pankreatikoduodenal damar demeti, pankreas başı, distal koledok ve duodenal duvarın kas ve submukozal katmanları yer alır.
Papillanın yüzeyi, duodenumun villöz yapılı, tek sıralı prizmatik epitel ile döşelidir; duktal girişe yaklaştıkça safra ve pankreatik duktus epiteline geçiş gösterir. Lamina propria, mukozal bezler, ince kas demetleri ve elastik lifler içerir. Oddi sfinkteri üç ana bileşene ayrılarak betimlenir: koledok çevresindeki sfinkterik lifler (sphincter choledochi), pankreatik kanal çevresindeki lifler (sphincter pancreatici) ve ampulla etrafındaki ortak lifler (sphincter ampullae). Bu kompleks, lümen çapını ve akım yönünü ayarlayan halka ve oblik liflerden oluşur.
Arteriyel beslenme, başlıca süperior ve inferior pankreatikoduodenal arterlerin (gastroduodenal arter ve süperior mezenterik arter dalları) duodenal ve pankreatik dallarıyla sağlanır. Venöz dönüş, eşlenik pankreatikoduodenal venler aracılığıyla portal sisteme olur. Lenfatik drenaj pankreatikoduodenal, hepatik ve çölyak düğümlere yönelir. Otonom innervasyon, çölyak ve süperior mezenterik pleksuslar üzerinden sempatik, n. vagus aracılığıyla parasempatik liflerle sağlanır; enterik sinir ağı (Auerbach–Meissner) bölgesel motiliteyi koordine eder.
Papilla düzeyindeki akım, Oddi sfinkterinin bazal tonusu ve fazik kasılmalarıyla düzenlenir. Safra, postprandiyal dönemde kolesistokinin (CCK) etkisiyle keseden dışarı atılırken sfinkter gevşer ve koledok basıncı düşer; vagovagal refleksler ve nitrerjik inhibitör nöronlar bu gevşemeyi destekler. Sekretin, pankreatik bikarbonat sekresyonunu artırır; gastrik ve duodenal hormonlar ile yerel parakrin aracılar (ör. VIP, NO) ince ayar yapar. Duodenal basınç, duktal basınç ve sfinkter tonusu arasındaki denge, safranın ve pankreatik özsuyun retrograd kaçışını önleyecek şekilde kurgulanmıştır.
Papilla ve ampulla düzeyindeki patolojiler çoğunlukla obstrüktif kolestaz ve/veya pankreatik kanal tıkanıklığı ile seyreder. Ağrısız sarılık, koyu idrar, akolik dışkı, pruritus, sağ üst kadran veya epigastrik ağrı, pankreatit atakları ve intermittan kolanjit tabloları görülebilir. Fizik muayenede ikter, kaşıntı izleri, bazen palpabl safra kesesi saptanabilir. Laboratuvarda kolestatik patern (ALP, GGT yüksekliği) ve pankreatitte amilaz/lipaz artışı ön plandadır.
Majör papilla düzeyinde taş sıkışması akut kolanjit veya pankreatite yol açabilir. Endoskopik sfinkterotomi ve balon/basket ile ekstraksiyon standart tedavidir; geniş taşlarda mekanik litotripsi veya büyük balonla sfinkteroplasti seçenekleri kullanılır. İntraduktal stentleme, drenaj ve basamaklı tedaviler ileri taş yükünde uygundur.
Biliyer veya pankreatik tipte, sfinkterik basıncın uygunsuz artışı ve/veya yapısal darlık ile karakterizedir. Klinik olarak bilyer kolik benzeri ağrı, enzim dalgalanmaları ve duktal genişleme görülebilir. Tanıda EUS ve MRCP ile organik nedenlerin dışlanması; seçilmiş olgularda (güncel eğilimler doğrultusunda sınırlı olmak üzere) manometri düşünülebilir. Tedavi, dikkatle seçilmiş hastalarda endoskopik sfinkterotomi veya botulinum toksin enjeksiyonu gibi yaklaşımları içerebilir.
Papilla ve Oddi sfinkteri düzeyinde taş, ödem veya fonksiyon bozukluğu, pankreatik akımın engellenmesine bağlı akut pankreatiti tetikleyebilir. ERCP, eşlik eden kolanjit veya radyo-grafik koledok obstrüksiyonu olan ağır olgularda erken dönemde endikedir.
Ampuller karsinomlar “intestinal tip” ve “pankreatikobiliyer tip” olarak histolojik ve immünohistokimyasal alt tiplere ayrılır; bu alt tipler prognoz ve tedavi yanıtı üzerinde etkilidir. Klinik olarak ağrısız sarılık, kilo kaybı ve kolestatik enzim yüksekliği dikkat çeker. Tanı, EUS eşliğinde biyopsi ve ERCP sitolojisiyle desteklenir. Cerrahi rezeksiyon standardı pankreatikoduodenektomidir; seçilmiş erken evre lezyonlarda sınırlı cerrahi veya genişletilmiş endoskopik rezeksiyon tartışılabilir. Adjuvan tedavi kararları, histopatolojik risk faktörlerine göre verilir.
Papilla düzeyindeki girişimlerin en önemli komplikasyonu post-ERCP pankreatittir; risk faktörleri arasında zor kanülasyon, genç kadın cinsiyet, normal bilirubin, sfinkter disfonksiyonu ve papillektomi yer alır. Profilakside uygun hasta seçimi, minimal travmatik teknikler, rektal NSAİİ, agresif intravenöz hidrasyon ve gerekirse geçici pankreatik stent kullanımı etkili stratejilerdir. Kanama, perforasyon, kolanjit ve papiller stenoz diğer komplikasyonlardır; erken tanı ve hedefe yönelik yönetim, morbiditeyi belirgin azaltır.
Pediatrik hastalarda duktal çaplar ve papilla boyutu daha küçüktür; konjenital anomaliler (ör. koledok kisti, biliyer atreziler) periampuller bölgenin değerlendirilmesini önemli kılar. Yaşlılarda periampuller divertikül ve koledokolitiazis sıklığı artar; antikoagülan/antiagregan kullanımına bağlı girişim stratejileri dikkatle planlanmalıdır.
Endoskopide papilla, duodenal plicae arasında değişken yükseklikte bir mamilla olarak görülür; ostium yönelimi, papillektomi ve sfinkterotomi hattını belirler. Intraduktal uzanım şüphesinde EUS, lokal evreleme ve tedavi seçiminde belirleyicidir. Patoloji raporlarında histolojik alt tip, diferansiyasyon derecesi, lenfovasküler/perinöral invazyon ve intraduktal yayılımın uzunluğu mutlaka belirtilmelidir.
İnsanın maddeyle kurduğu ilişkinin en eski sahnelerinden biri, berrak bir sıvının bir anda bulanıp dibe beyaz bir kar gibi çöken tanelere dönüşmesini hayretle izlediği andır. “Precipitasyon” dediğimiz bu dönüşüm—çözelti içinden yeni bir katı fazın doğuşu—yalnızca kimyagerin cam tüpünde değil; gökyüzünde yağış, laboratuvarda antijen–antikor halkası, metalin içinde sertleştirici tanecik ve yeraltı suyunda mineral birikimi olarak da karşımıza çıkar. Aşağıda, bu çokyüzlü olgunun keşif tarihini, onu anlamak için kafa yoran “kaşifleri” ve bugün ulaştığı araştırma ufkunu, disiplinler arası bir hikâye örgüsü içinde, akıcı ama ayrıntıdan ödün vermeden izliyoruz.
Simyacılar, metalleri “arındırırken” ve boyaları, camı, ilaçları hazırlarken çökelmeye çoktan güvenmeye başlamışlardı. Ortaçağ İslam ve Avrupa simya metinlerinde, metal iyonlarının çökerterek ayrılması, “ruhların” tuzlara bağlanması gibi imgelerle anlatıldı; bu metinlerde tarif edilen bazı reçeteler, günümüz gravitmetrik ve ayırma kimyasının erken nüveleriydi. Rönesans madencisi Georgius Agricola’nın cevher zenginleştirme betimleri, Johann Rudolph Glauber’in “Glauber tuzu” olarak anılan sodyum sülfatı kristal halinde elde etmesi ve camda altın kolloidiyle mor renk veren Andreas Cassius’un ünlü “Cassius moru” gibi örnekler, çökelmenin gözle görülür mucizesini teknik bir beceriye dönüştürdü. Robert Boyle’un deneyci yaklaşımı, kimyasal dönüşümlerin “gözlenir belirtileri” arasında çökelmeyi merkezi bir yere koyarken, 18. yüzyılda Torbern Olof Bergman’ın “seçici bağlanma” (affinite) tabloları, hangi iyon çiftlerinin birbirini çözeltiden “düşüreceğini” öngörmeye çalışan ilk sistematik dil oldu. Lavoisier’nin yeni kimyası, Proust’un sabit oranlar yasası ve Berzelius’un analitik disiplinine giden çizgi, çökelmeyi nicel kimyanın çalışkan atı haline getirdi.
Bir çökelti tanesi, önce mikroskobik bir çekirdek olarak doğar; kritik boyutun üzerinde yaşar, altında kaybolur. Wilhelm Ostwald’ın olgunlaşma ilkesi, küçük kristallerin çözünüp büyüklerin büyüdüğü “enerji cimrisi” evrimi anlattı. 20. yüzyıl ortasında LaMer–Dinegar yaklaşımı, “ani çekirdeklenme” ardından difüzyonla büyüme şemasını, kolloidal tekdüze tanecik sentezlerinin temel reçetesine dönüştürdü. Lifshitz–Slyozov–Wagner teorisi, bu olgunlaşmaya nicel omurga kazandırdı. Bugün in-situ SAXS/WAXS, elektron mikroskobu ve senkrotron ışınlarıyla, bir çökelti tanesinin saniyeler içinde doğuşunu ve şekil değiştirişini izlemek gündelik bir deney pratiği.
“Precipitation”, gökyüzünde yağış olarak da insanın gündelik kaderini belirledi. 15. yüzyılda Joseon Kore’sinin standart yağmur ölçeri Cheugugi, yağışı sayıya döken ilk devlet ölçeğindeki girişimlerden biriydi. Luke Howard’ın bulut sınıflaması, atmosferin tipografyasını çizdi; 20. yüzyılda radar meteorolojisinin öncüleri, yağış hücrelerini ekrana taşıdı. Marshall–Palmer damlacık boyut dağılımı, yağmurun mikrofiziğini, yer radarları ve uydular ise (TRMM ve onu izleyen küresel yağış misyonları) tropiklerden kutuplara yağışı haritalamayı mümkün kıldı. Yağış artık yalnız “yağdı–yağmadı” değil; damlacığın doğuşundan birleşmesine, buz kristalinden eriyişine kadar bir mikrofizik senaryosu olarak çözümleniyor.
İmmünolojide çökelme, bir buluşun birden fazla bilimi nasıl dönüştürebileceğinin dersidir. 1890’ların sonunda Rudolf Kraus’un tanımladığı “prepititin reaksiyonu”, çözünür antijenlerin özgül antikorlarla görünür bir çökelti oluşturabildiğini gösterdi. Jules Bordet’nin bağışıklık tepkilerini çözümleyen çalışmaları, antijen–antikor komplekslerinin ölçülebilir bir kimyaya sahip olduğunu pekiştirdi. 1930’larda Michael Heidelberger ve çalışma arkadaşlarının nicel prepititin analizleri, antikorların protein doğasını ikna edici biçimde ortaya koydu; immunokimya, “preparatif” bir bilim olmaktan “ölçen” bir bilime dönüştü. 1940’lar ve 50’lerde Oudin’in tek yönlü, Örjan Ouchterlony’nin çift difüzyon teknikleri, Grabar ve Williams’ın immünoelektroforezi; 1960’larda Mancini–Carbonara–Heremans’ın radyal immünodifüzyonu ve Laurell’in “roket” immünoelektroforezi, çökelti çizgilerini tanıya ve miktar tayinine dönüştürdü. Moleküler biyoloji çağında immünopresipitasyon ve kromatin immünopresipitasyonu (ChIP), protein ve DNA-protein komplekslerini hedef seçici şekilde çekip almanın, ardından dizileme ve proteomikle evrene açılmanın kapısı oldu.
Bir metalin içinde doğan çökeltiler, makro dünyaya dayanım olarak yansır. 1906’da Alfred Wilm, Al-Cu alaşımlarında “yaşlandırma” ile bekledikçe artan sertliği—çökelmeyle sertleşmeyi—gözledi; 1930’larda André Guinier ve George Dawson Preston’ın adını taşıyan GP bölgeleri, atom ölçeğinde kümelenmenin nasıl başladığını gösterdi. Nikel esaslı süperalaşımlardaki düzenli γ′ fazı, modern türbin kanatlarının sıcaklığa meydan okuyan omurgasıdır. Bugün çok ölçekli modelleme, CALPHAD tabanlı denge hesapları ve faz-alan yöntemleriyle, çökelti morfolojisi (küre, iğne, plaka), arayüz gerilimi ve elastik uyum gerilmeleri birlikte ele alınarak milimetrelik bir kanadın içinde nanometrelik bir çökelti tasarlanıyor. Katmanlı imalatın (eklemeli üretim) hızlı soğuma mikroyapıları, sonradan uygulanan ısıl işlemlerle hedef çökelti popülasyonlarına “işleniyor”.
Yeraltı suları, kireçtaşı mağaralarında sarkıt-dikit olarak kalsit çökelirken; jeokimyasal denge, karstik manzaraları yavaşça oyup biçer. Endüstride Bayer prosesi, boksitten alüminayı önce çözdürüp sonra kontrollü çöktürerek kazanır. Su arıtımında alüm ve demir tuzlarıyla flokülasyon-çökelme, bulanıklığı ve fosforu alır; arıtma çamuru teknolojileri, ağır metal ve organikleri ko-çöktürme ve kristalizasyonla immobilize eder. Atık sudan strüvit (MgNH₄PO₄·6H₂O) geri kazanımı, döngüsel ekonominin kristal bir sembolüne dönüşmüştür. İlaç mühendisliğinde anti-çözücüyle nano-kristal çöktürme, düşük çözünürlükteki etkin maddeleri biyoyararlanıma hazır granüller haline getirir.
Çavdar mahmuzundan elde edilen ana alkaloittir ve ilaç olarak migren ve baş ağrıları tedavisinde kullanılır.

Yorum yazabilmek için oturum açmalısınız.