Levodopa

Levodopa, “levorotatory” (sola dönen) ve “dopa” kelimelerinin birleşiminden türetilmiştir:

  • Levo-: Latince laevus (“sol”) kökünden gelir; kimyada optikçe sola dönen izomerleri tanımlar.
  • DOPA: Dihydroxyphenylalanine kelimesinin kısaltmasıdır; tirozin amino asidinden türeyen bir bileşiktir.

Dolayısıyla levodopa, “optikçe sola dönen dihidroksifenilalanin” anlamına gelir ve bu izomer biyolojik olarak aktiftir.


Parkinson hastalığı ve huzursuz bacak sendromunun tedavisinde bir köşe taşı olan levodopa, her zaman karbidopa veya benserazid gibi periferik dekarboksilaz inhibitörleri ile birlikte uygulanır. Bu kombinasyon, periferik yan etkileri azaltırken merkezi sinir sistemi (MSS) dopamin seviyelerini artırır. Ayrıca, Stalevo® gibi formülasyonlar terapötik sonuçları daha da optimize etmek için katekol-O-metiltransferaz (COMT) inhibitörü entakapon içerir.

Levodopa’nın (L-Dopa) Kimyasal Özellikleri

Kimyasal olarak L-3,4-dihidroksifenilalanin olarak bilinen Levodopa, tirozin amino asidinin bir türevidir.


1. Moleküler Formül ve Yapı

  • Moleküler Formül: C₉H₁₁NO₄
  • Moleküler Ağırlık: 197,19 g/mol
  • Yapısal Özellikleri:
    • Levodopa, bir benzen halkasına bağlı iki hidroksil grubu (-OH) olan bir katekol türevidir.
    • Bir amin (-NH₂) grubu ve bir karboksil (-COOH) grubu içeren bir amino asit yapısına sahiptir, bu da onu amfifilik yapar.

2. Fiziksel Görünüm

  • Hal: Katı
  • Renk: Beyaz ila hafif kirli beyaz kristal toz
  • Koku: Kokusuz
  • Çözünürlük:
    • Suda az çözünür (20°C’de ~0,5 g/L).
    • Seyreltik asitlerde az çözünür, çözünürlüğü artıran tuzlar oluşturur.
    • Alkol ve eter gibi organik çözücülerde pratik olarak çözünmez.

3. Stereokimya

  • Levodopa biyolojik olarak aktif L-izomeridir (levorotatory).
  • Levodopanın D-izomeri farmakolojik aktivitesinin olmaması nedeniyle terapötik olarak kullanılmamaktadır.

4. Fonksiyonel Gruplar

  • Kateşol Grubu (3,4-dihidroksibenzen):
    • Dopamin sentezi için bir öncü olarak hizmet etme yeteneğinden sorumludur.
    • Oksidasyon-redüksiyon reaksiyonlarında yer alır.
  • Amino Asit İşlevleri:
    • Bazlarla tuz oluşumuna izin veren bir karboksil (-COOH) grubu içerir.
    • Amino (-NH₂) grubu, dopamin oluşturmak için enzimatik dekarboksilasyona katılır.

5. İstikrar

  • Oksidasyona Duyarlı:
    • Levodopa oksijen, ışık veya nem varlığında kararsızdır.
    • Koyu renkli ürünler oluşturmak üzere oksidatif bozunmaya uğrayarak etkinliğini azaltır.
  • Saklama Koşulları:
    • Hava geçirmez kaplarda, ışık ve nemden korunarak saklanmalıdır.

6. pKa Değerleri

  • Karboksil Grubu: pKa ≈ 2.32
  • Amino Grubu: pKa ≈ 8.72
  • Bu değerler levodopanın farklı pH ortamlarındaki çözünürlüğünü ve iyonizasyonunu etkiler ve vücuttaki emilimi ve dağılımı için kritik öneme sahiptir.

7. Kimyasal Özelliklerin Farmakokinetik Etkileri

  • Kan-Beyin Bariyeri Penetrasyonu:
    • Küçük moleküler boyutu ve polar grupları nedeniyle levodopa, aktif amino asit taşıyıcıları aracılığıyla kan-beyin bariyerinden taşınır.
  • İlaç Doğası:
    • Katekol ve amin grupları levodopayı L-aromatik amino asit dekarboksilaz (DOPA dekarboksilaz) tarafından enzimatik olarak dopamine dönüştürülen bir öncü (ön ilaç) yapar.

8. Enzimlerle Reaksiyon

  • Levodopa geçer:
  • Öncelikle merkezi sinir sisteminde Dekarboksilasyon (dopamine).
  • O-metilasyon (katekol-O-metiltransferaz, COMT tarafından), azaltılmış aktiviteye sahip bir metabolit olan 3-O-metildopa (3-OMD) oluşturur.

Farmakodinamik ve Etki Mekanizması

Levodopa, kan-beyin bariyerini geçerek (dopaminin kendisi tarafından ulaşılamayan bir başarı) ve MSS içinde dopamine dekarboksilasyona uğrayarak bir ön ilaç görevi görür. Bu dönüşüm, özellikle substantia nigra içinde olmak üzere Parkinson hastalığının karakteristik dopaminerjik nöron dejenerasyonunu telafi eder. Bunun sonucunda dopaminde meydana gelen artış bradikinezi, rijidite ve titreme gibi motor semptomları hafifletir. Karbidopa ve benserazid gibi periferik dekarboksilaz inhibitörleri levodopanın MSS dışında dopamine dönüşümünü inhibe ederek periferik yan etkileri azaltır ve levodopanın santral dönüşüm için kullanılabilirliğini artırır.

Farmakokinetik

Levodopa ince bağırsaktan hızlı emilim gösterir, biyoyararlanımı gastrik boşalma hızlarından ve taşıma mekanizmaları için rekabet edebilen amino asitlerin varlığından etkilenir. İlacın plazma yarılanma ömrü yaklaşık 1,5 saattir ve terapötik seviyeleri korumak için günlük birden fazla doz gerektirir. Dekarboksilaz inhibitörleri ile birlikte uygulanması levodopanın yarılanma ömrünü uzatır ve MSS penetrasyonunu artırır. Uzatılmış salımlı formülasyonlar, daha stabil plazma konsantrasyonları sağlamak ve böylece motor dalgalanmaları azaltmak için geliştirilmiştir.

Dozaj ve Uygulama Şekli

Levodopa için dozaj rejimi hastalığın şiddeti, hasta yanıtı ve tolere edilebilirliğe göre bireyselleştirilir. Başlangıçta tipik olarak düşük dozlar uygulanır ve yan etkileri en aza indirmek için kademeli titrasyon yapılır. Kısa yarılanma ömrü nedeniyle, levodopa günde birden fazla kez, genellikle günde altı doza kadar uygulanır. Huzursuz bacak sendromu için genellikle yatmadan bir saat önce tek bir doz alınır. Emilimi optimize etmek için, levodopanın yemeklerden 30 dakika önce veya bir saat sonra alınması önerilir, çünkü diyet proteinleri alımını engelleyebilir.


Levodopa’nın Piyasadaki Formları

Levodopa, Parkinson hastalığının motor semptomlarını yönetmek amacıyla çeşitli farmasötik formlarda ve farklı kombinasyonlarla piyasada bulunmaktadır. Tek başına nadiren kullanılır; genellikle periferik dönüşümünü önlemek ve biyoyararlanımı artırmak amacıyla karbidopa veya benserazid gibi dopamin dekarboksilaz inhibitörleri ile kombine edilir.


1. Oral Tablet Formları

a) Levodopa + Karbidopa

  • Standart tablet veya film kaplı tablet formundadır.
  • Ticari örnekler: Sinemet®, Parcopa®
  • Yaygın dozlar: 100 mg levodopa + 25 mg karbidopa / 250 mg + 25 mg

b) Levodopa + Benserazid

  • Ticari örnek: Madopar®
  • Yaygın dozlar: 100 mg levodopa + 25 mg benserazid / 200 mg + 50 mg

2. Kontrollü Salım (CR / ER / XR) Formları

  • Gece boyunca semptom kontrolü sağlamak amacıyla geliştirilmiş uzun salımlı formlar.
  • Ticari örnekler: Sinemet CR®, Madopar HBS®, Rytary® (ABD)
  • Avantajı: Dalgalanmayı (on-off fenomeni) azaltma potansiyeli.

3. Dispersible / Efervesan Tabletler

  • Suya atılarak çözünen ve hızlı etki gösteren formlar.
  • Genellikle sabahları hızlı başlangıç için kullanılır.
  • Ticari örnek: Madopar® Dispersible

4. İnfuzyon Formları

a) Levodopa + Karbidopa Jejunal İnfuzyon (LCIG)

  • Ticari örnek: Duodopa® / Duopa®
  • Gastrointestinal yolla (perküten endoskopik gastrostomi ile) doğrudan jejunuma verilen jell form.
  • İleri Parkinson’da “motor dalgalanma”yı azaltmak için kullanılır.

5. Kombinasyon Ürünleri (Üçlü Kombinasyonlar)

a) Levodopa + Karbidopa + Entakapon

  • Entakapon bir COMT inhibitörüdür; levodopa’nın etkisini uzatır.
  • Ticari örnek: Stalevo®
  • Yaygın dozlar: 100/25/200 mg (levodopa/karbidopa/entakapon)

6. Orally Disintegrating Tablet (ODT) Formları

  • Ağızda çözünerek yutma zorluğu olan hastalarda kolaylık sağlar.
  • Ticari örnek: Parcopa®

Not: Ticari isimler ülkeye göre değişiklik gösterebilir; aynı kombinasyon farklı isimlerle pazarlanabilir.



Yan Etkiler

Uzun süreli levodopa tedavisi çeşitli yan etkilerle ilişkilidir:

  • Motor Komplikasyonlar: Kronik kullanım, istemsiz hareketlerle karakterize motor dalgalanmalara ve diskinezilere yol açabilir.
  • Nöropsikiyatrik Semptomlar: Hastalarda konfüzyon, halüsinasyonlar, depresyon, anksiyete ve kompulsif kumar oynama ve hiperseksüalite dahil olmak üzere dürtü kontrol bozuklukları görülebilir.
  • Gastrointestinal Sorunlar: Bulantı, kusma ve anoreksi, özellikle tedavi başlangıcında yaygındır.
  • Kardiyovasküler Etkiler: Ortostatik hipotansiyon ve daha seyrek olarak aritmiler ortaya çıkabilir.
  • Uyku Bozuklukları:** Gündüz aşırı uykululuk hali ve ani uyku başlangıcı atakları bildirilmiştir.

İlaç Etkileşimleri

Levodopa’nın etkililik ve güvenlilik profili çeşitli ilaç etkileşimlerinden etkilenebilir:

  • Monoamin Oksidaz İnhibitörleri (MAOI’ler):** Seçici olmayan MAOI’lerle eş zamanlı kullanımı hipertansif kriz riski nedeniyle kontrendikedir.
  • Antipsikotikler:** Dopamin antagonistleri levodopanın terapötik etkilerini azaltabilir.
  • Demir Takviyeleri:** Demir tuzları levodopa emilimini azaltabilir; bu nedenle uygulama zamanları kademelendirilmelidir.
  • Yüksek Proteinli Diyetler:** Diyet proteinleri emilim için levodopa ile rekabet edebilir ve potansiyel olarak etkinliğini azaltabilir.

Kontrendikasyonlar ve Önlemler

Levodopa, ilaca karşı aşırı duyarlılığı olan hastalarda, dar açılı glokomda ve seçici olmayan MAOI kullananlarda kontrendikedir. Kardiyovasküler hastalığı olanlarda, psikotik özellikleri olan psikiyatrik bozukluklarda ve 25 yaşın altındaki kişilerde dikkatli olunması tavsiye edilir. Potansiyel faydaları risklerinden daha ağır basmadığı sürece hamilelik sırasında kullanımı genellikle kontrendikedir.

Keşif

Levodopa’nın (L-Dopa)** tarihi, nörofarmakoloji ve nörodejeneratif hastalıkların tedavisindeki daha geniş ilerlemeleri yansıtan olağanüstü bir bilimsel keşif, azim ve yenilik hikayesidir. Doğal bir bileşik olarak tanımlanmasından Parkinson hastalığı tedavisinde altın standart haline gelmesine kadar levodopanın yolculuğu biyokimya, nöroloji ve klinik tıptaki dönüm noktalarını bir araya getiriyor.


1. L-Dopa’nın Erken Keşfi

Hikaye 1910 yılında, biyokimya alanında öncü olarak kabul edilen Polonyalı kimyager Casimir Funk ‘ın amino asitleri yaşamın temel yapı taşları olarak tanımlamasıyla başlar. L-Dopa’nın spesifik izolasyonu ilk olarak 1913 yılında Japon araştırmacı Dr. Nagai Akira tarafından Vicia faba (bakla) tohumlarından elde edilmiştir. O zamanlar biyolojik önemi bilinmese de, bu dönüm noktası gelecekteki keşifler için kimyasal bir temel oluşturdu.

1930’larda araştırmacılar tirozin içeren biyokimyasal yolları araştırdılar ve L-Dopa dopaminin öncüsü olarak tanımlandı. Bu bulgu önemliydi ancak dopamin henüz beyin fonksiyonlarıyla ilişkilendirilmediği için akademik bir merak olarak kaldı.


2. Dopamin ve Beyin

1950’ler beyin kimyasının anlaşılmasında sismik bir değişim getirdi. İsveçli biyokimyacı Arvid Carlsson dopaminin sadece norepinefrinin öncüsü olmadığını, kendi başına önemli bir nörotransmitter olduğunu gösterdi. 1957 yılında Carlsson, Parkinson semptomları gösteren hayvanların beyinlerinde dopamin seviyelerinin önemli ölçüde azaldığını gösterdi.

Carlsson’un ekibi ayrıca L-Dopa uygulamasının bu hayvanlarda motor fonksiyonu geri kazandırdığını keşfetti. 1959’da yayınlanan bu buluş, dopamin eksikliğini Parkinson hastalığına bağlayan ilk doğrudan kanıtı sağladı. Carlsson’un çalışması kendisine 2000 yılında Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü kazandırarak sinirbilim üzerindeki derin etkisinin tanınmasını sağlamıştır.


3. İlk İnsan Denemeleri

Hayvan çalışmalarından insan deneylerine sıçrama 1960’ların başında gerçekleşti. Avusturyalı nörolog Walter Birkmayer ve farmakolog Ole Hornykiewicz ilerlemiş Parkinson hastalığı olan hastalara L-Dopa uyguladı. 1961’de yayınlanan sonuçları olağanüstüydü: hareketsiz kalan hastalar hareket etme, konuşma ve hatta yürüme becerilerini yeniden kazandılar. Bu, dopamin replasman tedavisinin şafağını işaret ediyordu.

Ancak, L-Dopa’nın ilk formülasyonları sorunluydu. Klinik faydalar elde etmek için yüksek dozlar gerekmiş, bu da bulantı, kusma ve periferik dopamin dönüşümüne bağlı kardiyovasküler komplikasyonlar gibi ciddi yan etkilere yol açmıştır.


4. Oyunu Değiştiren Karbidopa İlavesi

1970’lerde karbidopa ve benserazid gibi periferik dekarboksilaz inhibitörlerinin geliştirilmesiyle önemli bir dönüm noktası yaşanmıştır. Bu bileşikler levodopanın beyin dışında dopamine erken dönüşümünü önleyerek yan etkileri önemli ölçüde azalttı ve terapötik etkinliği artırdı.

Levodopa ile karbidopa kombinasyonu (Sinemet® olarak pazarlanmaktadır) Parkinson tedavisinde devrim yaratmıştır ve günümüzde de tedavinin temel taşı olmaya devam etmektedir. Bu yenilik, levodopanın daha düşük dozlarda kullanılmasını sağlayarak yan etkileri en aza indirirken merkezi sinir sistemindeki kullanılabilirliğini en üst düzeye çıkarmıştır.


5. Uzatılmış Salımlı Formülasyonlar ve Yardımcı Tedaviler

1980’ler ve 1990’larda levodopa tedavisinde, motor dalgalanmalar (açma-kapama fenomeni) ve diskineziler (istemsiz hareketler) gibi sınırlamalarını ele alan iyileştirmeler görüldü. Daha stabil plazma seviyeleri ve daha düzgün semptom kontrolü sağlayan uzatılmış salımlı formülasyonlar piyasaya sürülmüştür.

Aynı dönemde, levodopanın etkisini uzatmak için katekol-O-metiltransferaz (COMT) inhibitörleri (örn. entakapon) ve monoamin oksidaz-B (MAO-B) inhibitörleri gibi yardımcı tedaviler geliştirilmiştir. Bu gelişmeler levodopanın Parkinson hastalığı yönetiminde altın standart olma konumunu daha da sağlamlaştırmıştır.


6. Modern Yenilikler ve Zorluklar

Son yıllarda, araştırmacılar levodopanın uzun vadeli komplikasyonlarını ele almaya çalışmışlardır. Bir pompa aracılığıyla doğrudan ince bağırsağa verilen levodopa-karbidopa bağırsak jelinin (LCIG) geliştirilmesi, ilerlemiş Parkinson hastalığı olan hastalar için sonuçları iyileştirmiştir.

Ayrıca, gen terapisi, dopamin agonistleri ve kök hücre tedavilerine yönelik çalışmalar levodopanın rolünü tamamlamaya devam etmekte ve nörodejeneratif bozukluklara daha kapsamlı bir yaklaşım için umut vermektedir.


İleri Okuma
  1. Cotzias, G.C., Van Woert, M.H., Schiffer, L.M. (1967). Aromatic amino acids and modification of parkinsonism. New England Journal of Medicine, 276(7), 374–379.
  2. Koller, W.C., Hutton, J.T., Tolosa, E., Capildeo, R. (1999). Immediate- and controlled-release carbidopa/levodopa in Parkinson’s disease: a 5-year study. Archives of Neurology, 56(4), 482–488.
  3. Hauser, R. A., & Holford, N. H. (2002). Quantitative Description of Loss of Clinical Benefit Following Withdrawal of Levodopa-Carbidopa and Bromocriptine in Early Parkinson’s Disease. Movement Disorders, 17(5), 961-968. doi:10.1002/mds.10224
  4. Katzenschlager, R., & Lees, A. J. (2002). Treatment of Parkinson’s Disease: Levodopa as the First Choice. Journal of Neurology, 249(Suppl 2), II19-II24. doi:10.1007/s00415-002-1204-6
  5. Nyholm, D., Nilsson Remahl, A.I., Dizdar, N., Constantinescu, R., Holmberg, B., Jansson, R., … & Widner, H. (2005). Duodenal levodopa infusion monotherapy vs oral polypharmacy in advanced Parkinson disease. Neurology, 64(12), 2168–2173.
  6. Poewe, W., Antonini, A., Zijlmans, J.C., Burkhard, P.R., Vingerhoets, F. (2010). Levodopa in the treatment of Parkinson’s disease: current status and new developments. Journal of Neurology, 257(Suppl 2), S253–S264.
  7. Pahwa, R., & Lyons, K. E. (2010). Levodopa-Related Wearing-Off in Parkinson’s Disease: Identification and Management. Current Medical Research and Opinion, 26(4), 841-849. doi:10.1185/03007991003687001
  8. Olanow, C. W., & Schapira, A. H. V. (2013). Levodopa: Efficacy and Side Effects. Movement Disorders, 28(7), 980-984. doi:10.1002/mds.25554
  9. Connolly, B. S., & Lang, A. E. (2014). Pharmacological Treatment of Parkinson Disease: A Review. JAMA, 311(16), 1670-1683. doi:10.1001/jama.2014.3654
  10. Antonini, A., Fung, V.S., Boyd, J.T., Slevin, J.T., Hall, C., Chatamra, K. (2015). Effect of levodopa–carbidopa intestinal gel on dyskinesia in advanced Parkinson’s disease patients. Movement Disorders, 30(4), 500–509.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Virüsler: Düşmanımın Düşmanı Dostumdur!

Söz konusu kanser olduğunda enfeksiyonlar iki tarafı keskin kılıç gibidir. Bir açıdan bakılacak olursa, enfeksiyonlar bizim düşmanımızdır. İnsan papillomavirüsü gibi bazı virüslerin tümör gelişimine yol açabilecek pre-malign (habis öncesi) lezyonlar yarattıkları bilinen bir gerçek. Virüsler ve bakteriler gibi patojenlerin yol açtığı kronik iltihapların da kanser oluşumuyla bağı olduğu başka bir gerçek.
Ancak kanser ve enfeksiyonlar arasındaki ilişkinin başka bir yüzü daha var. Enfeksiyonlar tümör gelişimini durdurabilir. Kansere karşı olan savaşımızda patojenlerin müttefikimiz olabilme potansiyelleri melanom hastalarında üçüncü fazdaki klinik bir deneyin sonuçlarını gördükten sonra onaylandı. Bu çalışmada hastaların tedaviye olan yanıtları, tümörlere genetiği değiştirilmiş bir virüs enjekte edildikten sonra hatrısayılır derecede gelişti. Aslında bu halka yeterince duyurulmamış olsa da, patojenleri kansere karşı bir silah olarak kullanma fikri yeni değil ve başlangıç tarihi bir asırdan öncesine dayanıyor.
İyileşmeden Önce Daha da Hastalanmak
1891 yılında, cerrah William B. Coley kansere karşı alternatif tedaviler aramaya başlamıştı. Genç bir hastasını sağ kolundaki bir sarkoma (kas dokusu tümörü) kaybettikten sonra yıkılan Coley daha iyi bir yol bulmaya karar verdi. Eski tıbbi kayıtlara bakarak daha önce streptokok bakterisinin sebep olduğu yılancık hastalığını geçirmiş kişilerde kanserin gerilediğini gördü. Öğrendiği bu yeni bakış açısı ile heyecanlanan Coley ilk tedavisini tümöre direkt olarak streptokok kültürü enjekte ederek 1891 senesinde gerçekleştirdi. Hastanın takiben ateşi fırlasa ve ölümün eşiğinden dönse de hayatta kaldı ve bakteri saldırısı bittikten sonra tümörü tamamen ortadan kayboldu. Bu hasta sekiz yıl boyunca hiçbir sorun olmadan yaşadıktan sonra kanserin nüks etmesi sebebiyle hayatını kaybetti.
Akabinde Coley sarkom hastalarından bazılarını, her ne kadar tedavinin öldürücü olma riski olsa da, bu yöntemle tedavi etmeye çalıştı. Daha sonra tekniğinin güvenliğini geliştirmek için streptokoklarla ısıya dayanıksız bir bakteri tipi olan serratia bakterilerini birleştirerek bu karışımı denedi. Bu bakterilerin bölünerek çoğalma ve yılancık hastalığına sebep olma gibi bir özellikleri yoktu, ancak gene de vücudun bağışıklık tepkisini uyandırabiliyor ve lokal iltihap gerçekleştirebiliyorlardı. Anladığımız üzere, bu yerel iltihap ve akabinde bağışıklık hücrelerinin tümör bölgesine intikal etmesi bu tedavinin başarısındaki anahtar ögelerdi. Bu yöntem Coley’in toksinleri adı verilen ve günümüzde ilk başarılı immunoterapi olan tedavi yönteminin bir örneği olarak tarihe geçmiştir.
Bakteriyel Anti-Kanser Tedavisi
Mesane kanseri de bakterilerin kansere karşı başarılı olarak kullanıldığı bir örnektir. Mesane kanseri teşhis edilmiş hastaların %70 kadarının kasları işgal etmemiş bir tümörü vardır, bu da tümörün mesane içinde rahatça erişilebilir durumda olduğu manasına gelir. Bu durumlarda basit bir ameliyatla tümörün tamamı alınabilir. Ancak maalesef bu kanserin nüks oranı oldukça yüksek olup, risk kategorisine göre %30 ile %75 arasında değişmektedir.
Bacillus Calmette-Guerin (BCG) formülünün mesane içine enjekte edilerek koruyucu bir etki sağlamasına dair ilk makale 1976 yılında basıldı. BCG’nin en bilinen kullanımı verem aşısı şeklindedir. BCG aşısı, uzun bir süre in-vitro (yapay ortamda) kültürde bekletilmiş ve zayıflatılmış büyükbaş cinsi bakterilerden yapılmaktadır. Genel olarak sağlıklı hayvan ve insanlarda verem yaratma ihtimali olmasa da, aşı halen canlı bakterileri barındırmaktadır. Bu bakteriler büyütülebilir ve mesane içine enjekte edilebilir.
Bu yöntem tedaviden sonraki üç yıl içinde kanser nüksü riskini kemoterapi ilaçlarına kıyasla iki kat azaltmıştır. Ancak gene de canlı patojenleri kullanmanın çeşitli yan etkileri vardır, mesane tahrişi ve grip tarzı belirtiler bunların arasındadır.
Arama Kurtarma Ekibi Olarak Virüsler
Ancak kansere karşı kullanılabilen tek mikroorganizma bakteri değildir. Bazı virüslerin onkolitik özellikleri vardır (yani özellikle gidip kanser hücrelerine bulaşır ve öldürür) dahası, virüsler laboratuvar ortamında sıfırdan geliştirilebilir, böylece genetik modifikasyona da müsaittirler.
Virüsler fazlasıyla evrimleşmiş tipte bulaşıcı ajanlardır. Bir hücreye girdiklerinde kendi genetik bilgilerini virüsün içine aktarırlar veya söz konusu uçuk virüsü ise hücrenin DNA’sını patlatır. Hücre bu genetik bilgiyi kendisininmiş gibi kullanır ve kodlanan viral proteinleri üretmeye başlar. Bu sayede hücre habersizce daha fazla ve daha fazla viral partikül üretir, ta ki patlayana kadar. Bu yeni yapılan virüsler de kurtularak komşu hücrelere saldırırlar.
Şanslıyız ki hücrelerimizin virüsün stoplazmaya girişini “hissetme” ve proteinlerin üretimini durdurarak veya intihar ederek bu süreci durdurma özellikleri vardır. Bu sıkıca denetlenen fonksiyonun adı “programlı hücre ölümü” olup virüsün daha fazla yayılmasını engeller.
Kanserle alakalı olan ilginç nokta ise bu habis hücreler pek çok genetik mutasyonun ardından hem virüslere karşı kendilerini koruyabilme hem de programlı hücre ölümü gerçekleştirebilme özelliklerini yitirirler. Hatta işin en başında habis olmalarının sebebi ölememeleridir. Yani özellikle tümör hücrelerini hedeflerken sağlıklı hücreleri es geçen virüsleri kullanmak mantıklı bir yöntem olabilir.
Son yapılan üçüncü fazdaki bir klinik deneyde, genetiği değiştirilmiş bir herpes simplex virüsü (HSV) olan talimogene laharparepvec (T-VEC) kullanıldı. Normal HSV iyi evrimleşmiş ve hücrelerimizin viral sensörlerinden saklanmayı becerebilen bir virüstür. Ancak bu terapötik HSV genetik olarak “aptallaştırılmış” olduğu için sağlıklı hücreler tarafından kontrol altına alınabilirken tümör hücrelerini istila edebilmekte. Virüsün çoğalma özelliği ise elinden alınmamış olduğu için küçük bir doz virüs bile tüm tümör hücreleri yok olana kadar kendini kopyalamaya devam edebilir. Dahası, tümör hücrelerinde GM-CSF faktörünü açığa çıkartarak bağışıklık sistemi hücrelerini tümör bölgesine çekebilmek gibi bir özelliği mevcut. T-VEC’in etkisi bu şekilde katmerlenmiş oluyor, hem tümör hücrelerini direkt olarak yok ederken bağışıklık hücrelerini de bu savaş alanına çekerek işi bitirmelerini sağlıyor.
Daha önceki örneklerle kıyaslandığında bu tedavi genel olarak daha güvenli, tedavi yüzünden ölen kimse yok ve çok az hasta rahatsızık yüzünden tedaviyi kesmiş durumda (%4). Dahası, bu tedavinin başarısı emsalsiz durumda, hastaların %16.3’ü en az altı boyunca remisyona (hastalığın izinin görülmediği “çekilme” dönemi) girerken bu oran kontrol tedavisinde %2.1’de. Daha hafif şiddette melanomu olan hastalar ve ilk olarak bu tedaviyi almak isteyen hastalarda etkiler daha da yüksek durumda.
Bu veriler kansere karşı immunoterapinin etkisini zenginleştirmek için mikrobik enfeksiyonların potansiyelini göstermekte ve onkoloji alanında yeni tedavilerin geliştirilmesi için yolu açmaktadır.
 
Kaynak: IFLS

E-test


Etest (Epsilometer Testi)
Etest, mantarlara veya bakterilere karşı antimikrobiyal ajanların Minimum İnhibitör Konsantrasyonunun (MİK) belirlenmesinde kullanılan kantitatif bir yöntemdir. Katı ortamda hassas MİK tayini için hem difüzyon hem de seyreltme yöntemlerinin prensiplerini birleştirir.

Metodoloji

Bakteriyel Süspansiyonun Hazırlanması:

    • Bakteriyel numune 0,5 McFarland standardına eşdeğer bir yoğunluğa ayarlanır.

    Agar Plaka Hazırlanması:

      • Mueller-Hinton agarı (veya test edilen mikroorganizma ve antibiyotik için uygun bir ortam) büyüme ortamı olarak kullanılır.
      • Ayarlanmış bakteriyel süspansiyon, tek tip bir bakteri tarlası oluşturmak için steril bir çubuk kullanılarak agar yüzeyine eşit şekilde yayılır.

      Etest Şeritlerinin Yerleştirilmesi:

        • Önceden tanımlanmış bir antibiyotik gradyanı içeren Etest şeritleri agar yüzeyine yerleştirilir.
        • Şerit ile agar arasında uygun temasın sağlanmasına dikkat edilir.

        İnkübasyon:

          • Plakalar 35°C‘de 18–24 saat inkübe edilir.

          MİK Okuması:

            • İnkübasyondan sonra, şeridin etrafında eliptik bir inhibisyon bölgesi oluşur.
            • MİK değeri, inhibisyon elipsinin kenarının Etest şeridindeki ölçekle kesiştiği noktanın belirlenmesiyle belirlenir.

            Avantajları

            • Kesin MİK değerleri sağlar.
            • Basit ve uygulaması kolaydır.
            • Çok çeşitli mikroorganizmalar ve antibiyotikler için uygundur.


            Keşif

            1. Kavram Geliştirme ve İlk Araştırma

            • 1980’ler: Hem difüzyon hem de seyreltme yöntemlerinin avantajlarını birleştirerek niceliksel MİK değerleri sağlamak için gradyan tabanlı bir antimikrobiyal duyarlılık testi kavramının tanıtılması.

            2. Ürün Geliştirme ve İlk Doğrulama

            • 1988: İsveçli bir şirket olan AB BIODISK tarafından Etest’in piyasaya sürülmesi, ticari olarak satılan ilk MİK gradyan şerit testini işaret ediyor.
            • 1990’ların başı: Etest’i et suyu mikroseyreltme ve agar seyreltme gibi standart MİK belirleme yöntemleriyle karşılaştıran kapsamlı doğrulama çalışmaları yayınlandı.

            3. Düzenleyici Onay ve Klinik Kabul

            • 1992-1995: ABD ve Avrupa dahil olmak üzere temel pazarlarda rutin klinik kullanım için düzenleyici onay.
            • Doğrulama çalışmaları, bir dizi mikroorganizma ve antibiyotik için doğruluğunu ve tekrarlanabilirliğini doğrulamaktadır.

            4. Uygulamaların Genişletilmesi

            • 1995-2000:
            • Antifungal ajanlar için Etest şeritlerinin tanıtımı, kapsamının mantar enfeksiyonlarına genişletilmesi.
            • MRSA ​​(Metisiline Dirençli Staphylococcus aureus) ve VRE (Vankomisine Dirençli Enterokoklar) gibi klinik izolatlarda direnç modellerinin belirlenmesinde kullanımının artması.

            5. Klinik Kılavuzlara Entegrasyon

            • 2000’ler:
            • Etest’in CLSI (Klinik ve Laboratuvar Standartları Enstitüsü) ve EUCAST (Avrupa Antimikrobiyal Duyarlılık Testi Komitesi) gibi kuruluşlarınkiler de dahil olmak üzere antimikrobiyal duyarlılık testi için standart klinik kılavuzlara ve protokollere dahil edilmesi.
            • Ortaya çıkan antimikrobiyal direnci izleyen çalışmalarda kullanımı.

            6. İlerlemeler ve Teknolojik İyileştirmeler

            • 2010’lar:
            • Daha fazla hassasiyet ve kararlılık için şerit tasarımı ve üretiminde iyileştirmeler.
            • Çoklu ilaca dirençli patojenleri hedefleyen daha yeni antimikrobiyalleri kapsayacak şekilde gradyan şeritlerinin genişletilmesi.

            7. Güncel Uygulamalar ve Gelecekteki Yönler

            • Günümüz:
            • Etest, MİK değerlerini belirlemek için klinik mikrobiyoloji laboratuvarlarında yaygın olarak kullanılan bir araç olmaya devam etmektedir.
            • Devam eden gelişmeler, gelişmiş doğruluk ve verimlilik için dijital analiz ve otomasyona odaklanmaktadır.
            • Otomatik mikroskopi ve AI destekli duyarlılık testi gibi yeni nesil tanı platformlarıyla potansiyel entegrasyon.


            İleri Okuma

            1. Bolmström, A., & Karlsson, I. (1988). A new MIC test based on an antibiotic gradient in an agar medium: An evaluation of the Etest. Journal of Antimicrobial Chemotherapy, 22(5), 647–652. https://doi.org/10.1093/jac/22.5.647
            2. Kronvall, G., & Karlsson, I. (1991). Multiple-zone agar diffusion testing with a novel antimicrobial susceptibility testing device. Journal of Clinical Microbiology, 29(5), 947–950. https://doi.org/10.1128/jcm.29.5.947-950.1991
            3. Brown, D. F. J., & Brown, L. (1991). Evaluation of the Etest for susceptibility testing of clinical isolates. Journal of Antimicrobial Chemotherapy, 27(2), 185–192. https://doi.org/10.1093/jac/27.2.185
            4. Jorgensen, J. H., & Turnidge, J. D. (1995). Antimicrobial susceptibility testing: A review of general principles and contemporary practices. Clinical Infectious Diseases, 20(4), 761–770. https://doi.org/10.1093/clinids/20.4.761
            5. Espinel-Ingroff, A., Pfaller, M. A., & Messer, S. A. (1999). Comparison of Etest and reference broth microdilution methods for testing antifungal susceptibilities of filamentous fungi to voriconazole and four other antifungal agents. Journal of Clinical Microbiology, 37(12), 3946–3951. https://doi.org/10.1128/jcm.37.12.3946-3951.1999
            6. Wootton, M., Howe, R. A., & Walsh, T. R. (2001). Comparison of Etest with broth microdilution and disk diffusion methods for susceptibility testing of colistin. Journal of Antimicrobial Chemotherapy, 48(4), 569–571. https://doi.org/10.1093/jac/48.4.569
            7. Rodríguez-Tudela, J. L., Alcázar-Fuoli, L., & Mellado, E. (2007). Evaluation of Etest for determining MICs of antifungal agents against clinical isolates of Aspergillus spp. Journal of Clinical Microbiology, 45(7), 2189–2191. https://doi.org/10.1128/jcm.00490-07
            8. Humphries, R. M., Ambler, J., Mitchell, S. L., Castanheira, M., Dingle, T., Hindler, J. A., & Koeth, L. (2018). Multicenter evaluation of colistin broth disk elution and colistin agar test: New CLSI susceptibility testing methods for colistin. Journal of Clinical Microbiology, 56(2), e01962-17. https://doi.org/10.1128/jcm.01962-17


            bouillon

            • Fransıcada;
              1. Çorba
              2. Kaynayan sıvıdan çıkan baloncuklar
              3. Sıvının güçlükle yutulması
              4. Elbisenin kırışması

            MacConkey agar

            Sinonim: Mc Conkey-Agar

            • Royal Commission on Sewage Disposal için çalışan ingiliz bakteriyolog Alfred Theodore MacConkey (1861-1931) tarafından geliştirilen besiyerdir.
            • Gram negatif bakteriler, enterik bakteriler, laktoz fermantosyonu yapan bakteriler için kullanılan selektif besiyerdir.
            • Laktozu fermantatif yıkan bakterileri (Ör: Escherichia coli)  kırmızıya boyar, diğer gram negatif bakteriler ise renksiz kalır. Fakat mikroplar tarafından kırmızı, pembeye çevrilir.

            Besiyeri

            Sinonim:  besiortamı, growth mediumculture medium, Nährmedium, Kulturmedium, Bouillon, Nährbouillon, Nährlösung, Nährboden

            • mikroorganizmaları veya hücreleri gelişimini desteklemek amacıyla laboratuvar ortamında hazırlanmış sıvı veya jel olan besleyici ortamlara verilen genel addır

            İçindekiler;

            • Su
            • Protein ve peptonlar
            • Şeker (enerji kaynağı)
            • Metaller, Tuz ve eser miktarda diğer elementler
            • Özel büyüme faktörleri (ÖR: NAD)
            • Tampon çözeltiler (Sitrat veya fosfat)
            • Ayrıca duruma göre Safta tuzu, antibiyotikte eklenebilir.
            • İndikatörler (çoğu pH’a bağlı renk değiştiştirir.)
            Besiyer Tipleri
            • Katı besiyerler (Agar-Agar); Kırmızı alglerden (Solieria robusta) elde edilir.
              Kaynatılarak çözülür. 45º altında katıdır. Normalde konsantrasyonu 1-2%’dir.
            • Sıvı besiyerler; mikroorganizmaların büyüyüp, geliştiğini sıvının bulanıklaşmasından algılanır.

            Gram boyası

            • Danimarkalı bakteriyolog  Hans Christian Gram (1853–1938) tarafından geliştirilmiş bakterileri sınıflandırmak için kullanılan mikroskopik inceleme yöntemidir. Bu metodu, 1884 yılında, pnömokoklar (Streptococcus pneumoniae) ile Klebsiella pneumoniae bakterilerini ayırt edebilmek için geliştirmiştir.
            • Gram-pozitif bakterilerin kristal viyole/iyot kompleksini tutma özelliğine sahip peptidoglikan yapıda hücre duvarları vardır. Hücre duvarlarının ağsı ve kat kat peptidoglikandan oluşan yapısı boya parçacıklarını tutar.
            • Gram-negatif bakterilerin hücre duvarı ise sadece ince bir peptidoglikan katmanında oluşur ve boyaları tutamaz. Gram-negatif bakterilerde aynı zamanda lipid yapıda bir dış zar duvardır.
            •  Alkol, Gram-pozitif hücre duvarının su kaybedip büzüşmesine neden olur bu yüzden boya tanecikleri moleküllerin arasına sıkışır. Gram-negatif bakterilerdeki ince olan peptidoglikan katman boya parçalarını tutamaz; alkol dış zardaki lipitleri çözünce boya dağılır, hücrenin rengi açılır. Renk açılması adımı önemlidir ve belli bir yetenek gerektirir çünkü Gram-pozitif olma kesin bir sonuç vermeyebilir. Renk açılmasının ardından birinciden farklı ikinci bir boya (safranin or fuchsin) uygulanır, bu boya rengi açılmış hücreleri boyayarak onların görünmelerini sağlar. Gram pozitifler birinci boyayla mora boyandıkları için ikinci boya onların rengini etkilemez, ama Gram negatif olanlar pembe-kırmızı olurlar.
            Gram pozitif Staphylococcus aureus (mor), Gram negatif Escherichia coli (kırmızı)

            Genellikle (istisnalar mevcuttur), Gram-negatif bakteriler hastalık yapıcı kuvvetleri açısından daha tehlikelidirler. Gram-negatiflerin dış zarlarının üstünde, antikorlarınbağlanmasını engelleyen bir sümük tabakaları vardır. Bakterinin dışında kapsül bulunması da hastalık yapıcı etkinliğini arttıran (virülans) faktörlerdendir. Gram-negatif bakteriler bütün bunlara ek olarak, dış zarlarında lipopolisakkarit bulunur, bu yangının (enflamasyonun) artmasına neden olan bir endotoksindir. Yangı o derece şiddetli olabilir ki septik şok meydana gelebilir. Gram-pozitiflerin ise hücre duvarlarını koruyan dış zarları yoktur ve vücudun ürettiği lizozim enzimi çıplak peptidoglikan katmanlarına zarar vererek bakteriyi imha eder. Gram-pozitifler bu özellikleri yüzünden penisilin gibi beta-laktam antibiyotiklere daha duyarlıdırlar

            Click here to display content from YouTube.
            Learn more in YouTube’s privacy policy.

            Işık mikroskobu

            Sinonim: optical microscope, light microscope, Lichtmikroskope, Lichtmikroskopie

            • Bakteriler ışık mikroskopunda 1000 kat büyütülerek gözlemlenebilir.
            • Mantarlar ve Protozoalar 400 kat büyütülerek gözlemlenebilir.
            • Preparatları;
            1. Doğal Preparat; Yaşayan, boyasız ve hareketli hücrelerden oluşur.
            2. Boyalı Preparat; sabit sıcaklıkta, Monokrom(metil mavisi, Fuchsine) veya polikrom(Gram, Ziehl Neelsen) renklendiren hücrelerden oluşur.