Kapak fotoğrafı “süperbeyinler galerisi” olarak dikte edilmiş bir çalışma olup, yazıda da okuyacağınız üzere 1.5 olarak tespit edilen eşik değerine göre memeli beyinleri arasında neokorteks kıvrımına göre bir ayırım yapmak üzere tasarlanmıştır.
Neokorteks, konuşmamızı düşünmemizi ve hayal etmemizi sağlayan beyin bölgesidir. Evrimsel süreçte bu bölgenin genişlemesinin altında yatan mekanizma, henüz anlaşılabilmiş değil. Son günlerde beynin evrimi araştırmalarını çok ileri taşıyacak bulgular rapor edildi. Bu rapor, Max Planck Moleküler Biyoloji ve Genetik Enstitüsü başkanı olan Wieland Huttner tarafından yönetilen bir araştırma ekibi tarafından kaydedildi. 100 memeli beyninde Jiransefal indeksini (beyin kabuğunun kıvrılma indeksi) analiz eden ekip, memeli türleri iki yarı gruba ayıran bir eşik değerini tespit etti.Buna göre, eşik değerinin üzerindeki beyinler yüksek derecede ve çok sayıda kıvrıma sahipken, altında kalan türler çok daha az kıvrımlı beyine sahip. Ayrıca en az bunun kadar önemli olan bir diğer bulguya göre, türler arası kıvrım farkları, türlerin evrimiyle doğru orantılı olarak evrimleşmedi.
Araştırmacılar 100 den fazla farklı memeli türünün beyin kesitlerini inceleyerek jiransefal* indeksine baktılar.Böylece neokorteksin kıvrılma miktarlarını her tür için tespit ettiler. Veriler gösteriyor ki, çok kıvrıma sahip olan neokorteks atalardan gelen bir özellik – 200 milyon yıldan daha önceki ilk memeli atalarda kıvrımlı beyin mevcuttu – . Aynı beyin büyüklüğü gibi kıvrılma miktarı da memeli soyları arasında artış ve azalma göstermektedir. Yaşam tarihi bu özelliklerden etkilemiş ve onları etkilemiş gibi görünüyor : Örneğin, az kıvrımlı ya da kıvrımsız beyinlere sahip olan memeliler dar alanlarda küçük sosyal gruplar halinde yaşamışlar, yüksek ve çok sayıda kıvrıma sahip olan neokorteksli memeliler büyük sosyal gruplar halinde çok fazla habitata yayılmış durumdalar.
Endeksin eşik değeri olarak tespit edilen 1.5; memelileri iki ayrı gruba ayırıyor : Yunuslar ve tilkiler mesela yüksek kıvrımlı yani eşik değerinin üstünde olan gruba aitler. Beyinleri son derece kıvrımlı bir yapıya sahip ve 7 milyarın üzerinde nörondan oluşuyor. Bunun sebebi ise simetrik bölünme yeteneğine sahip temel projenitörlerin (embiriyo düzeyinde bölünerek olgun hücreleri oluşturacak olan öncül hücreler) bu hayvanların beyin oluşumu evrelerinde görev alıyor olması. Buna karşın, deniz ayısı ve fare gibi memelilerin bazal öncülleri (bazal projenitör)’nin bölünme kapasitelerinin düşük olması dolayısıyla daha az nöron üretmesi ve daha az kıvrımlı ya da kıvrımsız beyinlerinin olması sonuuc görülüyor.
Beyin Gelişiminin Hızı ve Süresi
Memelilerin yüksek derecede kıvrımlı beyinleri sadece çok sayıda nöron içermekle kalmıyor, aynı zamanda daha yüksek hızda gelişiyor. Gebelik günleri boyunca alınan kayıtlara göre, yüksek derecede beyin kabuğu kıvrımına sahip olan memeliler, her gün bazında beyin 14 kat daha ağır beyinlere sahipler. Eşik değeri ile ayrılan bu iki gruba ait türler arasındaki farklar, farklı programlar üzerinden olmasa da daha uzun nörojenik periyotlarla açıklanabiliyor. İnsan fetüsünün nörojenik periyodu(nöronların oluşması süreci), apelerden 8-9 gün daha uzun. Bu da şempanzelerden 3 kat daha büyük beyinlere sahip olmamıza neden oluyor, ki bu da bizi insan yapan özelliklerin başında gelmektedir.
jiransefal*: Beyin yüzeyinde derin kıvrımlar (sirkonvolüsyonlar) içeren yüksek memeli sınıfı (lissensefal’in tersi).
Referans : Eric Lewitus, Iva Kelava, Alex T. Kalinka, Pavel Tomancak, Wieland B. Huttner. An Adaptive Threshold in Mammalian Neocortical Evolution. PLoS Biology, 2014; 12 (11): e1002000 DOI: 10.1371/journal.pbio.1002000
Diyelim ki, yaşadığınız şehirde bir virüs ortaya çıktı ve kısa süre içinde insanların yarısından çoğunu zombiye çevirdi. Bu zombiler önlerine çıkan herkesi ölüyorlar. Ama özellikle ilgilendikleri bir kan grubu var. Bunun kokusunu uzaktan bile alabiliyorlar. Uzun süren ve yorucu bir kaçıştan sonra bir binanın ikinci katına sığınmayı başardınız. Burada yiyeceklerle dolu bir depo ve size yardımcı olabilecek tıbbi malzemeler var. Ama sizden önce sığınan, altı tane de yaralı var. Virüsü kapmış olabileceklerini düşünüyorsunuz… Birkaç gün içinde hepsi güçsüz düşüp etraftaki sedyelerde uzanmaya başladılar. Onlara malzemelerin el verdiği ölçüde yardımcı oluyorsunuz. Zombiler bulunduğunuz yere ulaşırsa kaçabilecek durumdaki tek insan sizsiniz. Yaralılardan birinin kan grubu zombilerin tercih ettiğinden. Onu gruptan ayırıp sedyesini bulunduğunuz katın sonundalki ufak bir odaya taşıdınız. Çünkü bu odada pencere bulunmuyor ve zombiler onun kokusunu burada olduğu sürece alamazlar. Geri dönerken dışarıda kalabalık bir zombi grubu gördünüz. Siz onu taşımadan hemen önce sevdikleri kan grubunun kokusunu almışlar, sığındığınız binaya doğru koşarak geliyorlar.
Önünüzde iki seçenek var
1. Hiçbir şey yapmayabilirsiniz ve bu durumda en fazla birkaç saat içinde zombiler binaya girmeyi başarır. Sevdikleri kan grubuna sahip yaralıya ulaşmadan önce koridordan geçer ve diğer beş kişiyi öldürüp sonra bu odaya ulaşırlar. Siz de o sırada üst katlara doğru kaçar, şansınızı denersiniz.
2. Sizden önce gelenler, zor durumda kalırlarsa kullanabilecekleri bir güvenlik sistemi kurmuşlar. Sistem birinci kata ölümcül gaz pompalayacak şekilde çalışıyor. Fakat sistemde kaçak var. Çalıştırırsanız bu özel kan grubuna sahip olan yaralının odasına da gaz vermiş olacaksınız. Yaralıyı taşıyabileceğiniz başka bir boş oda yok Eğer bunu seçersiniz yaralıyı ve beraberinde binaya girmeye çalışan zombi grubunu öldürmüş, olursunuz. Ama kapıyı kapatıp koridorun diğer ucundaki yaralıların yanına kaçabilir, böylece kendi canınızı hem de diğer beş kişiyi kurtarabilirsiniz.
Gazı açar mıydınız?
Bu, Harvard Üniversitesi Ahlaki ve Bilişsel Araştırmalar Laboratuarı`nda yenilikçi nöropsikiyatri çalışmaları yapan Psikoloji ProfesörüJoshua Green ve ekibinin gönüllülere yönelttiği olası senaryolardan biri. Araştırmacılar bu senaryoları Ahlak Algısı Testine (The Moral Sense Test) katılanlara yönelttiklerinde her iki seçeneğin de tercih edilme oranının eşit olduğu görüldü. Ardından katılımcılarla grup halinde yapılan söyleşide tercih nedenlerini sorgulayıp şu tabloyla karşılaştılar: Gazı açanlar. bunun ahlaki açıdan en doğru seçim olduğunu çünkü böylece daha çok insan kurtarabileceklerini söylüyorlardı. Diğerleriyse buna karşı çıkıyor, başka insanlara kurtarabilme ihtimaline rağmen bir kişiyi bile öldürmenin yanlış olduğunu düşünüyordu.
Joshua Green, test esnasında katilımcıların beynini MR cihazıyla taradığı için böyle bir ikilemin karşısında zihinlerinde neler olup bittiğini de öğrenebiliyoruz. Zor bir karar aldıkları için tüm katılımcıların kanındaki oksijen seviyesi yükseliyor ve buna bağlı olarak beyin fonksiyonlarında bir hareketlenme görülüyor.
Bu durum MR sonuçlarına sarı öbekler olarak yansıyor. Aslında bir karar verdiğimiz her seferde beynimiz olağanüstü seviyede enerji ihtiyacı duymakta .Yani MR sonuçlarında şaşılacak bir durum yok. Ama dikkat çekici olanı: gazı açarak daha fazla kişinin hayatını kurtaranların beyinlerinde tam karar verdikleri anda bu öbeklerin çok daha fazla sayıda oluştuğu görüldü. Bu durum, gazı açmaya karar verenlerin daha fazla beyin gücü harcadıklarını gösteriyor. Green’e göre, bu gruptakiler içgüdüsel olarak ağır basan diğer seçeneği bastırıp ahlaki açıdan daha fazla sorgulamaya girişmiş oluyorlar. Green’in sözleriyle özetleyecek olursak: ‘Hepimizin zihninde otoriter bir hâkimiyet kurmuş olan ve bizim iç ses olarak adlandırdığımız bir mekanizma var. Buna vicdan da diyebilirsiniz. Ben de size bunun beyninizdeki bağlantıların duygusal anlamdaki yansıması olduğunu söyleyebilirim. Baskı altındayken yaptığımız ilk şey bu sesi dinlemek ve önceden tanımlanmış olan bir tepki vermek olur. Bunu bastırıp vereceğiniz kararı enine boyuna ölçmekse hem daha fazla zamanınızı alır hem de çok daha fazla enerji ihtiyacı demektir.” Green’in çalışma grubunda bulunan ve testin tasarlanmasında büyük payı olan Brown Üniversitesipsikologlarından Fiery Cushman “Aslında ahlaki açıdan ikilemlerde kalıyor olmamızın asıl sebebi beynimizde iki farklı seçeneğin mevcut olması”diyor. Diğer seçimi yapanlarla anlaşmazlık yaşıyoruz çünkü zaten beynimiz de bu seçenekleri birbirleriyle savaştırıp duruyor.
Peki, birini diğerlerinin hayatını kurtarmak için öldürmek gerçekten doğru bir karar mı? Bu, filozofların da asırlardır üzerinde düşündüğü önemli bir soru. Hatta aynı çelişki mahkeme salonlarında da sıklıkla yaşanıyor. Böyle bir durumda hesaba katılması gereken şey kişinin niyeti mi olmalı? Bu karar hem doğru hem de adil olabilir mi? Green ve Cushman gibi sinirbilim uzmanları tartışmaya farklı bir perspektiften yaklaşıyor, cevabı etik kararları aldığımız esnada beynimizde gerçekleşen biyolojik aktiviteler üzerinden yorumluyorlar. Bu, ahlak ve etiğe bilimsel bir yaklaşım olarak özetlenebilir. Böyle alternatif yaklaşımlar sayesinde daha iyi seçimler yapmak için yeni olanaklar yaratma imkânı bulabiliriz. Sonuçta beynimizde neler olup bittiğini anlarsak kendiyle çelişen ve uzun süredir sahip olduğumuz bazı önyargılardan kurtulma şansı bulur stres altında daha iyi kararlar alabiliriz.
Dürtülerimiz otoriter bir tavırla ipleri elinde tutmak için bizi zorluyor. Oysa onların da diğer duygulardan farkı yok. Böyle bir durumda içinde bulunduğumuz koşulları aklın süzgecinden geçirerek doğru bir seçim yapmak zorlaşıyor. Çünkü beynimiz bu işlem için daha fazla zamana ve daha çok enerjiye ihtiyaç duyuyor.
“ÇOĞUNLUĞUN İYİLİĞİ” ETİK OLARAK DOĞRU BİR YAKLAŞIM MI?
Joshua Green, yüksek öğrenim yıllarında dünyaca ünlü düşünürlerden Immanuel Kant ve John Stuart Mill`in fikirlerine büyük ilgi duymuş. Kant, etik değerlerin kutsal olduğunu ve tartışılamayacağını söylüyordu. Ona göre bu değerler aşılmaması gereken sınırı temsil etmekteydi. Mill ise ahlak ve etiğin çoğunluğun iyiliği için hizmet etmesi gerektiğini savunan bir akım olan faydacılığı daha doğru buluyordu. “Faydayı ahlaki meselelerde nihai karar verici olarak kabul ediyorum demişti. Faydacılık, bir eylemin ahlaken kabul edilebilir olup olmadığının, o eylemin sonuçlarına bakılarak belirlenebileceğini öne sürer. Özetle, en fazla sayıda kişinin mutluluğu eylemin kabul edilebilir olduğunu gösteriyor. Birçoğumuza mantıklı gelse de faydacılık ilkesinin büyük bir kusuru var. Örneğin, madem çoğunluğun faydası daha önemli, bir doktor ameliyat esnasında hastasının en fazla 2 yıl ömrünün kaldığını görüp onu öldürmeyi seçer ve ondan aldığı organlarla beş kişinin hayatını kurtarmaya kalkışırsa ne olacak? Tam bu noktada psikolojide “kestirme yollar” diye adlandırılan (heuristics), pratik deneme/yanılma yöntemiyle hedefe varmaya yönelik çözüm üretme tekniği devreye giriyor. Bir doktorun hastasını öldürmeyi seçip daha fazla kişinin hayatını kurtarmaya kalkması da böyle bir kestirme yol.
TRAMVAY İKİLEMİ
Güzel bir havada biraz yürüyüş yapmak istediniz ve tramvay hattı boyunca yürüyüşe çıktınız. Az sonra arkanızdan yaklaşmakta olan tramvaym sesini duydunuz. Ama yaklaştıkça çığlık sesleri de gelmeye başladı. Dönüp baktığınızda içindeki beş kişinin camlara çıkıp çığlık çığlığa yardım istediğini gördünüz. O anda farkına vardınız ki tramvayda bir sorun var ve duramıyor, gittikçe hızlanıyor. Hemen ileride bir makas ayrımı olduğu gözünüze çarptı. Tramvayın yolunu değiştirerek yavaşlamasını sağlayabilir, bu beş kişinin hayatını kurtarabilirsiniz. Ama bir sorun var Bu kez diğer yoldaki simitçiye çarpacak. Hem makası değiştirip hem de simitçiyi uyararak kadar zaman yok. Makasın koluna uzanır ve yolunu değiştirir miydiniz?
Peki. senaryoya yeni bir bölüm daha ekleyip yönünü değiştirmek yerine bir de az ilerideki iri kıyım adamı raylara iterek tramvayın durdurabileceğinizi fark ettiğinizi varsayalım. Yine diğer beş kişiyi kurtarmış olacaksınız. Bunu yapar mıydınız?
60`lı yıllarda İngiliz Filozof Philippa Foot tarafından ortaya atılan bu paradoks ahlak ve etik konusuna farklı bir boyut daha ekliyor. Eğer tramvaydaki beş kişinin hayatını kurtarmaya karar vermişsek birçoğumuz için birini raylara itmektense makasın koluna çevirip tramvayı simitçiye çarptırmak daha kabul edilebilir bir durumdur. Çünkü bir insanı öldürmekle başka bir insanın ölmesine neden olmak arasında ahlaki açıdan büyük bir fark olduğuna inanıyoruz.
Fareler üzerinde yapılan deylerde, bazı genlerin kapalı duruma getirilmesiyle karakterlerinin tamamen değişebildiği görmesi beyindeki gri madde sayısının azalmasına ve ilkel beyin olarak adlandırılan amigdalanın daha aktif olmasına sebep oluyor. Böylece“sürüngen benlik”: diğer bir deyişle agresif “kaç ya da savaş” kişiliği öne çıkıyor.
Green her birimizin içinde Kant ve Mill`in farklı bakış açılarının sürekli birbiriyle çekiştiğini düşünüyor. Bu yüzden her zaman aynı türden bir seçim yapacağımızın garantisi yok. Her seferinde zihnimizde aynı ahlaki sorgulamayı yapıyor ne zaman böyle bir durumda kalsak yine bir tanesini seçmek zorunda kalıyoruz. Sinirbilim uzmanıAntonio Damasio, Descartes`in YanıIgısı adlı kitabında, konuyu irdelerken duygularla bağlantısına odaklanıyor ve geçirdiği bir kaza sonrasında mantıklı kararlar alma yetisini kaybeden hastayı örnek veriyor. Yapılan incelemelerde hastanın prefrontal korteksinin alt orta bölgesinde (alna yakın bölgenin merkezi) bulunan duygularla iliskili kısmın zarar görmüş olduğu anlaşılıyor. Bu örnekten yola çıkan Damasio, duyguların da mantıklı karar verme sürecinde rol oynadığına dikkat çekiyor. Joshua Green de bu bulgunun çok önemli bir aydınlanma anı olduğunu düşünüyor: “Beyninde böyle bir hasar medyana gelmiş insanlar içgüdüsel duygularını kaybediyor. Dolayısıyla diğerleri tramvay ikilemiyle karşı karşıya kaldıklarında çözüm için kendi içlerinde zorlu bir savaş verirken onlar için aynı seçimi yapmak bu kadar zor değil. Eğer iri kıyım adamı raylara itmek daha kolay bir çözümse bunu rahatlıkla yapabilirler. Ancak kendilerine yaptıklarının ahlaki açıdan doğru olup olmadığı sorulacak olursa afallar, ne söylemeleri gerektiğini bilemezler.”
Ahlak felsefi bir kavram gibi görünüyor olsa da aslında nörolojik bir fenomen. Princeton Üniversitesi’nden Jonathan Cohen, beynin hedefe ulaşmak için gerçekleştirdiği süreçleri ve buna dahil olan dikkat, düşünce gibi mekanizmaları inceliyor. Green, Cohen`le ortaklaşa gerçekleştirdiği başka bir deneyde fMRI kullanarak tramvay ikilemi esnasındaki zihinsel süreci de inceleme fırsatı bulmuş. Deneklere önce kendileriyle ilgisi olmayan bir ölüm sahnesi gösterilmiş. O esnada beyinlerinde üç farklı bölgede aktivite olduğu tespit edilmiş. Bunlar duygularla ilişkili olan orta frontal girus, arka singulat girus ve açısal girus bölgeleri Bu bölgelerin hepsi beyin kıvrımında yer alıyor. Ancak tramvay ikilemi söz konusu olduğunda bu kez muhakemeyle alakalı bir bölge olan dorselateral prefromal korktekste hareketlenme olduğu tespit edilmiş. Bu sonuçlar, katılımcıların ölümle doğrudan ilişkili oldukları durumlarda duygularını bastırarak muhakeme yeteneklerine başvurmaya çalıştıklarını gösteriyor. Ancak adamı tramvayın önüne itmekle makası çevirmek arasında seçim yapanlann oranına bakıldığında %60`ının makas çevirmeyi ya da hiçbir şey yapmamayı tercih ettikleri görüldü. Anlaşılıyor ki çoğunluğun iyiligi için birine zarar vermeyi göze almışsak bile bunu direkt olarak yapmak yerine ölüme sebebiyet vermeyi tercih ediyoruz Bu da fiziksel şiddete başvurma konusunda isteksiz olduğumuzun bir göstergesi. Ama zorunda kaldığımız anlarda bu mekanizma bir oto-pilot gibi devreye giriyor. Böyle bir anda mümkünse şiddetin daha ‘zarif’ olan biçimine yöneliyoruz
AĞLAYAN BEBEK
Çevresel koşullar ve bağlı olduğumuz toplum beyinlerimizin çalışma mekanizmasını değişime uğratabilme gücüne sahip. Ahlaki değerler her toplumda farklı.
İşin boyutlarını biraz daha büyüten bir başka araştırmada gönüllülere şöyle bir soru yöneltildi: Bir savaşta olduğunuzu hayal edin. Evleri arayan askerlerden gizlenmek için kalabalık bir insan grubuyla bir evin bodrumuna sığındınız. Sessiz olmanız gerek ama bebeğiniz ansızın ağlamaya başlıyor. Sesi bastırmak için elinizi ağzına kapatıyorsunuz. Çünkü askerler bu sesi duyacak olursa sizi, bebeğinizi ve oradaki tüm diğer insanları öldürecekler. Ama ağzını bu şekilde kapamaya devam ederseniz bebeğiniz havasız kalıp ölecek. Böyle bir durumda ne yapardınız?
Bu soruların hepsi de birbirinden acımasız detaylar ve seçiminiz ne olursa olsun ölümlü bir son içeriyor. Ama deneylerin başarılı olabilmesi için böyle ikilemler kullanılarak katılımcıların zorlanması gerek. Tüm diğer testlerle kıyalandığında katılımcıların cevap vermekte en zorlandıkları soru buydu. Diğerlerinden farklı olarak bu senaryoda hiçbir şey yapmamak tüm insanların yanı sıra hem kendi hem de bebeğinizin hayatını tehlikeye atmak anlamına geliyor. Ya bebeğinizi öldürecek ve herkesi kurtaracaksınız ya da herkes ölecek. Test, böyle bir durumda sahneye mutlaka bir kahramanın çıkacağını, anne bebeği susturmazsa onun bunu yapacağını söylüyor. Bu nedenle test bireysel değil, grup halinde uygulandı ve geri sayım süresi içinde bunu yapmayı göze alan kişinin önündeki düğmeye basması istendi. Testin uygulandığı her bir farklı grupta mutlaka bir kişinin bu role soyunduğu görüldü. Ancak hiçbir gönüllü risk iyice büyümeden önce düğmeye basamadı fMRI sonuçları, faydacılık yönünde karar alıp bebeği susturan ve adamı tramvayın önüne iten bireylerin beyinlerinde diğerlerine oranla daha fazla aktivite olduğunu gösteriyor. Böyle senaryolarda herkesi kurtarmak gibi bir seçeneğimiz olmadığı için iddia ettiğimizin aksine, ahlaki değerlerimizi bir tarafa bırakıp bilincin sadece işinize yarayacak kısımlarını kullanarak beynin otomatik duygusal kontrol sistemini harekete geçiriyoruz.
DİLBİLİMDEN AHLAKİ DEĞERLERE
MIT Dilbilim ProfesörüNoam Chomsky ve filozofJohn Mikhail bu sonucu destekleyen bir teori öne sürdüler. Daha önce Noam Chomsky`nin bazı dilbilgisi kurallarını içsel olarak bildiğimize dair yapmış olduğu açıklamadan yola çıkan ikili, tramvay probleminde de aynı durumun geçerli olabileceğini düşündü. Testi bu kez hem çocuk hem de yetişkinlere uyguladılar ve ahlaki hükümlerimizin temelinde sonradan öğrenilen değil kalıtsal ve içten gelen bir inancın yattığı sonucuna vardılar. Çocuk veya yetişkin olsun , neredeyse hepsi makası çevirmenin göze alınabilir, diğerininse asla kabul edilemez bir durum olduğunu söyluyordu. Mikhail ‘Neden kavramsal açıdan farklı düşünen çocuklar da tıpkı yetişkinler gibi aynı seçimi yapıyor? Bu ortak bir vicdanın varlığını işaret ediyor. diyor.
“BİR KİŞİNİN ÖLÜMÜ TRAJEDİ, BİN KİŞİNİN ÖLÜMÜ İSTATİSTİKTİR.”
Stalin`in bu ünlü sözü çok önemli bir bilimsel gerçeğe vurgu yapıyor Deyim yerindeyse ahlaki açıdan çuvalladığımız durumlardan biri de insan hayatına verdiğimiz değerin değişken oluşu. Birden fazla insanın tehdit altında olduğu senaryolarda daha duyarsız hale gelebiliyoruz. Joshua Green bu durumun sebebini de anlamak istedi ve katılımcılara şu soruyu yöneltti: Bir kurtarma botu kullanıyorsunuz ve göreviniz 50 metre ileride boğulmak üzere olan birini kurtarmak. Tam denize açıldığınız anda bir çağrı daha geliyor ve diğer yöne doğru, aynı uzaklıkta bir teknenin battığı birkaç yolcunun boğulmak üzere olduğu bildiriliyor. Bu sırada ikinci bir kurtarma ekibinin de kalabalık grubu kurtarmak için yola çıktığını ama daha uzak bir yerden geldikleri için yetişme ihtimallerinin zayıf olduğunu da biliyorsunuz. Her ikisini de kurtarmak için yeterli zamanınız yok ve bir seçim yapmanız gerekiyor. Bu çalışmada farklı bir sonuçla karşılaşıldı. Katılımcılar seçimlerini yaptıkları anda, beynin olasılık ve riski ölçen birimi insula harekete geçiyordu. Memeli hayvanlar, buradan gelen sinyallere karşı güven duyuyorlar çünkü bunlar genelde yemek ve alakah doğru yönlendirmeler oluyor. Örneğin bir sincap gözüne kestirdiği fındıklara başka bir hayvana yem olmadan ulaşabilecekse bu bölgeden onay sinyali alıyor. Sinyal tıpkı istatistiki verilere benzer bir yöntemle, tüm riskler ve tüm olasılıkların gözden geçirilmesiyle oluşturuluyor. Bu sonuç, kurban sayısı arttığında duygusal bağlantımızın azalıp hesaplama günümüzün ortaya çıktığını gösteriyor. Bu son deneyde karşılaşılan ilginç bir durum daha var. Eğer kurbanların olduğu sahneye bizzat tanıklık etmişsek durum değişiyor, gördüklerimiz neticesinde rakamlara bağlı olmaksızın güçlü bir vicdani sürece giriyoruz. Green`e göre bunun anlamı beynimizdeki tüm sistemlerin ahlaki karar sürecinde önemli bir rol oynuyor olması.
SOSYAL BİR VARLIK OLMA EĞİLİMİ
Bağış yaptığımızda beynin ödül merkezi devreye giriyor. Beynimiz fedakarlık, cömertlik, suçluluk duygusu ve şefkat gibi etik davranışları destekliyor. Bunlar için her seferinde bizi ödüllendiriyor.
İkilem senaryolarının tümü bu kadar iç karartıcı değil örneğin iyilik yapmanın verdiği haz üzerine odaklanan çalışmalar da var. Jordan Grafman ve Jorge Moll`un testleri de bu kategoride yer alıyor. 19 katılımcının her birine 128$ önererek şu seçeneği sundular. Parayı alıp buradan hemen uzaklaşabilir veya bir kısmını toplumsal bir dava için bağışlayabilirsiniz. Parayı bağışlayan katılımcıların beyin taramaları, dopaminin salgılandığı yer olan ventral tegmentum bölgesinde aşırı hareketlilik olduğunu gösterdi. Dopaminbeynin ödül olarak gördüğü durumlarda devreye giriyor. Genelde seks veya yemek gibi haz veren durumlarda salgılanıyor. Moll, “Nöral yapımızın, fedakarlık, cömertlik, suçluluk duygusu ve şefkat gibi toplumdan yana davranışları desteklediğini” söylüyor. Testte en yüksek miktarı bağışlayanların beyninde, limbik sistemde yer alan ve sosyal bağlılıkla ilişkilendirilen septal bölgede diğerlerinde görülmeyen bir hareket tespit edildi. Beynin bu birimi anne ve bebek arasındaki ilişkiyi yürüten, süt üretimini sağlayan oksitosin hormonu açısından zengin. Moll bunun evrimsel süreçte devraldığımız bir eğilim olduğunu düşünüyor. Çünkü sosyal bağlar kurmak ve annelik içgüdüsü, türümüzün devamlığını sağlayan faktörlerden. Bu yüzden grup dayanışmasına sembolik anlamlar yüklüyor, sosyal değerleri el üstünde tutuyoruz.
DÜŞÜNDÜĞÜNÜZ HER ŞEYE İNANMAYIN
Duygu ve sezgilerimiz ahlaki seçimlerimize `fabrika ayarları` gibi hizmet ediyor. Tabii eğer muhakeme gücümüzü bir kılavuz gibi kullanİyorsak. Sezgilerimiz, günün her anında binlerce, hatta bazen milyonlarca veriyi çabucak işleyip doğru kararlar verebilmek ve hayatımıza devam edebilmemizi sağlamak adına çok önemli bir rol üstleniyor. Fakat etik değerler söz konusu olduğunda sandığımız kadar güvenilir değiller. Evrimsel geçmişte sorunları ele alış şeklimizi iyileştirdikleri de ortada. Ancak modern çağın insanı için yeterli olduklarını söyleyemeyiz. Zihnimizde gerçekleşen düşünce süreçIeri için de aynısı geçerli. Bu durumda yapılacak en iyi şey ipleri ele alıp süreci yönlendirmek. Yani stres altında ya da karmaşık durumlarda sağlıklı seçimler yapabilmek için öncelikle muhakeme becerimizi kullanmamız gerek.
Tüm bu deneyler sayesinde artık beynimizin ahlaki konulardaki işleyişi konusunda bilgi sahibiyiz. Duygularımız alarm verdiğinde mantıksal düşünceye sırtımızı dönmemeli, sağlıklı kararlara ulaşmak için her ikisini bir arada kullanmalıyız. Araştırmalar, refleksif yönelimlerimizi bir kenara bırakmayı öğrendiğimizde duygularmızın kölesi olmaktan çıkıp sağlıklı seçimler yapan bireylere dönüştüğümüzü gösteriyor.
Söz konusu yazımızda anti-bakteriyel ürünlerin sağlığımıza verdiği zararları tartışırken, bu ürünlerin sıradan sabunlardan daha iyi olduğuna dair de bir delilin olmadığına değinmiştik.
Geçtiğimiz günlerde Journal of Antimicrobial Chemotherapy yayımlanan yeni bir araştırma da daha önce yazdığımız bu yazıyı destekleyen nitelikte bulgulara erişti.
Kore’deki bilim insanları; yaptıkları çalışma ile el yıkama sırasında anti-bakteriyel sabun kullanımının sıradan sade sabunlardan daha etkili olmadığını ortaya koydular.
Bildiğimiz gibi anti-bakteriyel ürünlerin en bilindik etken maddesi triclosan isimli antiseptik bir bileşiktir. Çalışmada triclosanın bakteriler üzerindeki etkisi iki yolla incelendi. İlk olarak; sabunlardaki triclosanın 20 bakteri türü üzerindeki etkisi incelenirken, ikinci olarak da 16 sağlıklı yetişkinin katıldığı bir çalışma ile ellerden bakterileri temizleme noktasında anti-bakteriyel sabunlar ve anti-bakteriyel olmayan sabunlar karşılaştırıldı. Elde edilen sonuçlarda günlük yaşam koşullarında anti-bakteriyel sabunların sıradan sade sabunlardan mikropları temizleme noktasında daha etkin olmadığı bulgusuna ulaşıldı.
Araştırmacılar; 22°C’de (oda sıcaklığı) ve 40°C ‘de 20 saniye boyunca %0.3 triclosan konsantrasyonuyla (yasal olarak maksimum sınır) insan elleri yıkama koşullarını oluşturdular. Sonuç olarak yaklaşık 9 saatten sonratriclosan konsantrasyonunun gözle görülür derecede etkili olduğu görüldü. Ancak gündelik yaşamdaki el yıkama koşulları göz önüne alındığında 9 saat oldukça uzun bir zaman. Makale yazarları; anti-bakteriyel sabunların etkinliği ile ilgili reklam ve tüketici algısının yeniden ele alınması gerektiğini söylüyorlar.
Araştırma Referansı: S.A. Kim, H. Moon, K. Lee and M.S. Rhee. Bactericidal effects of triclosan in soap both in vitro and in vivo. Journal of Antimicrobial Chemotherapy, September 2015 DOI: 10.1093/jac/dkv275
Amerikalı bilim insanları, yüzeyleri kapladığında istenildiği gibi gösteren ince yapay deri üretmeyi başardılar.
Science dergisinde yayımlanan araştırmaya göre, söz konusu yapay deri binlerce nano ölçekli noktayla ışığı yansıtarak düz bir görünüm sağlıyor.
Bilim insanları bu yapay derinin bir özelliğini daha keşfettiler: “Görünmezlik pelerini” gibi kullanılabilen deri, bira göbeklerini gizleyerek, kaslı ve dümdüz bir karın gibi gösterebiliyor.
Araştırmayı yürütenlerden California Üniversitesi’nden Xiang Zhang, “İlk defa istenildiği gibi şekil verilebilen bir pelerin ürettik. İnsanları gizlemek istiyorsanız, artık bu mümkün” diyor.
Ancak görünmezlik belli bir noktaya kadar mümkün. Pelerin giyen kişi bir anda ortadan yok olmuyor. Bunun yerine önden ve bazı açılardan bakıldığında arzu edildiği şekilde görülebiliyor.
Amaç bu deriyi giyerek istenilen görünümü sağlamak. Ancak giydikten sonra etrafta dolaşmaya başlarsanız, yarattığınız ilüzyon bozulabilir.
‘Görünmezlik pelerinleri çadır gibiydi’
Daha önce de görünmezlik pelerinleri üretilmeye çalışılmış ancak pratikte işe yaramamıştı.
Zhang,daha önce üretilen görünmezlik pelerinlerinin vücudun 3-4 katı büyüklükte, hantal bir şey olduğunu ve giyildiği zaman her yere bu ağır pelerinle gidilmesi gerektiğini söylüyor.
Londra’daki Imperial College’dan Sir John Pendry de bu alanda çalışan önemli uzmanlardan. Pendry, eski üretilen görünmezlik pelerinlerinin bir sihirbaz pelerininden çok içine girilen çadırlar gibi olduğunu söylüyor.
Image copyrightREUTERSImage captionÜretilen yapay derinin üzerinde nano ölçekli altın noktalar bulunuyor ve ışığın istenildiği gibi yansıtılmasını sağlıyor.
Xiang Zhang ve arkadaşlarının ürettiği pelerin ise mikroskobik boyutlarda olmasıyla dikkat çekiyor. İnce yapay derinin üzerinde nano ölçekli altın noktalar bulunuyor ve ince tabakalar dahi kaplanabiliyor. Farklı boyutlardaki altın noktalar ışığı nasıl alacağını ve yansıtacağını ayarlıyor. Böylece yansıyan ışık, bakanların algısını değiştirebiliyor ve deriyi giyen kısım farklı görünebiliyor.
Böylece giyen kişi vücudunda beğenmediği yerlerin düz ya da kaslı görünmesini sağlayabiliyor.
Zhang da “Örneğin yağlı göbeği olan biri, mesela ben, daha fit görünmek için bu deriyi üzerine geçirebilirim ve sankı kaslı bir göbeğim varmış gibi görünebilirim” diyor.
Araştırmacı, gelecekte bu tür derilerin ciddi yüz yaralarını da kapatabileceğini belirtiyor.
Profesör Pendry de araştırmacıların doğru soruna eğildiklerini kaydederek, “Pelerinlerin kalın olması sorununa akıllıca bir çözüm üretmişler ve çok ince bir pelerin yapmayı başarmışlar” değerlendirmesinde bulunuyor. Pendry, bunun görünmezlikten ziyade görünümü farklı kılabilen, kullanışlı bir teknoloji olduğunu ifade ediyor.
Muhtemelen hepimizin tanıdığı en az bir psikopat vardır, çünkü nüfusun %1 ila %4’ü arasında değişen bir toplamın psikopatik ölçekte bir yerlere denk düştüğü tahmin ediliyor. Bu insanlar genellikle aşırı özgüvenli, manipülatif kişilik sahibi ve empati ve vicdan azabı yoksunudurlar. Bunun yanı sıra hepsi olmasa da bu kişiliklerin bazıları şiddete meyillidir. Psikopatların bir çoğu toplum içerisinde kendilerini belli etmeden bulunurlar. Psikologlar; psikopatiyi giderek yaygınlaşan mental bir hastalık olarak ele alıyorlar.
Psikopati toplum içerisinde genellikle kriminal vakalar ve cinayetler ile ilişkilendirilir, fakat birçok insan psikopati ölçeğine sokulabilecek kriterlerin bazılarını sergilerler. Bu insanların büyük çoğunluğu normal yaşamlarını sürdürürler ve asla bir kimseye zarar vermez ya da bir kimseyi öldürmez. Sıkılganlık, patolojik yalanlar, yüzeysel çekicilik ve dürtüsellik gibi özellikler PCL-R (bireyin potansiyel psikopatisini belirlemekte kullanılan psikolojik bir ölçek) testindeki 20 işaretten yalnızca bir kaçı. Herhangi bir ölçekte olduğu gibi, neyin normal ve neyin psikopatik olduğunun kesin bir ayrımı yok.
Sinirbilimci James Fallon; katillerin ve suçluların beyin taramalarına yoğunlaşarak beyindeki empati kurma ile ilgili bölgedeki aktiviteyi “normal” insanlarınki ile karşılaştırdı. Beyindeki ilgili bölge; empati sahibi insanlarda PET taramaları sırasında aktif iken, psikopatlarda ise inaktif durumda olduğu bulgusuna ulaşıldı. Fallon aynı zamanda da kendi ailesi ve arkadaşlarının tarama sonuçlarını kullanarak Alzheimer üzerine de çalışmalar yürüttü.
Alzheimer çalışmaları için görüntülere odaklanan Fallon; bir şeyin inaktif olduğunu fark etti: Taramalardan birisi, suçlu psikopatlar üzerindeki çalışmadan –beynin empati ile ilgili bölgesinde aktivitenin meydana gelmediği– elde edilen taramalara benziyordu. Bunun yanlış bir kümeye denk geldiğini düşünen Fallon, daha iyi bir kontrol için bu resmin kimin beyninden elde edilen görüntü olduğunu görmek istedi ve anonimleştirme kodunu kırdı. Evet veriler; Fallon’un kendi beynine ait verilerdi. Taramaları inceleyen meslektaşları; Fallon’un belirli psikopatik davranışların işaretlerini gösterdiğini doğruladılar.
University of New England ‘dan kriminolog ve adli antropolog olan Xanthe Mallett; bir görüşme sırasında birisinin psikopat olup olmadığını belirten belirli işaretlerin var olduğunu söylüyor. Psikopatlar oldukça iyi oyunculardır, dolayısıyla sözlü ve fiziksel ipuçlarının ne kadar örtüştüğüne bakılmalıdır. Bir başka işaret ise; kişisel mesafedir. Yapılan bir çalışmaya göre; yüksek oranda soğuk insanlar, kişiler arası daha kısa mesafeleri tercih ediyorlar.
Öyleyse, eğer ağır bir psikopat tanınabilirse, bu insanlar tedavi edilebilir mi? Cevap; muhtemelen hayır. Çünkü; ilk olarak bu insanlar yardım arayışına girmeye yatkın değildirler. İkinci olarak ise; empati yoksunudurlar ve neredeyse hiçbir şey onları değiştiremez.
Streptomyces aureofaciensadlı bakteriden üretilen geniş spektrumlu bir antibiyotik çeşididir. 1948 yılında keşfedilmiştir. 1990’larda Nubian mumyalarında da aynı maddeye rastlanmıştır. (Nubia= Afrika’nın kuzeydoğusunda tarihi bir krallık)
Bakteride Aminoasit-T-RNA’nın ribozomal RNA’daki 30-S altbirimine bağlanmasını engeller; dolayısıyla translasyonu ve protein biyosentezini engeller. Bu yolla bakteriostatik olarak etki eder. Gram negatif, gram pozitif ve gram boyasıyla boyanmayan bakterilere de etki eder.
Kullanım alanları:
Genellikle akne tedavisinde kullanılan Tetracyclinler; solunum yolu, idrar yolu, deri, bağırsak enfeksiyonlarında, brusella ve veba gibi hastalıklarda kullanır.
Kontraindikasyonlar:
Demir, alüminyum ve kalsiyum gibi maddelerle etkisiz kaldığı için, bu ilaçları kullanırken mide asidini düzenleyici ilaçlar, demir preparatları ve süt tüketilmemesi önerilir. Ayrıca yüksek miktarda güneş ışığına maruz kalmak da bu ilacın toksik yan etkilerine neden olabilir.
Florida Üniversitesi’nden bir bilim insanı, bir uçuş simülasyonunu kullanabilen canlı bir “beyin” üretti. Bu “beyin”, bilim insanlarına, beyin hücrelerinin bir ağ halinde nasıl çalıştıklarını inceleme konusunda yepyeni, alışılmamış bir yöntem sunabilir.
“Beyin”, bir farenin beyninden alınıp cam bir kapta kültürlenmiş 25,000 canlı nöron (sinir hücresi) topluluğu. Bu topluluk, bilim insanlarına, beyni hücresel seviyede gerçek zamanlı olarak inceleme fırsatı veriyor. Bilim insanları, beyin hücrelerinin etkileşimini izleyerek epilepsi gibi sinirsel bozukluklara nelerin sebep olduğunu anlamayı ve bunlara cerrahi olmayan müdahaleler yapabilmeyi umuyor. Bir nevi yaşayan bilgisayarlar oldukları için, beyinler bir gün İHA’ları (İnsansız Hava Araçları) uçurmak ya da insanlar için tehlikeli olan görevleri (arama-kurtarma ya da bombaların hasar değerlendirmesi gibi) gerçekleştirmek için kullanılabilirler. Çalışmayı yürüten Florida Üniversitesi (UF) Biyomedikal Mühendisliği profesörü Thomas DeMarse şöyle söylüyor:
“Beyinlerin nasıl işlem yaptığıyla ilgileniyoruz. Beyin, öğrenme ve hafıza işlenmesini düşünürsek, size 5 yaşındaki haliniz hakkında sorular sorarsam bile bir takım bilgilere erişebilirsiniz. Bu, bellek için muazzam bir kapasite. Aslında bakarsanız; siz, bir bilgisayarın basitçe başarabileceğini andığınız oldukça basit görevleri yapıyorsunuz, ama bilgisayar aslında bunları yapamaz.”
Bilgisayarlar bazı tür bilgileri işleme konusunda çok hızlı olsalar da, insan beyninin esnekliğine yaklaşamazlar, diyor DeMarse. Özellikle, beyinler evdeki bilinmeyen bir eşyayı masa ya da lamba olarak tanıma gibi bazı işlemleri kolayca yapabilirken, bunları günümüzün bilgisayarlarına programlamak oldukça zordur.
“Eğer bu nöral (sinirsel) ağların, örüntü tanıma gibi işlemleri nasıl yaptıklarının kuralını çıkarabilirsek, bunu alışılmamış bilgisayarlar yaratmak için kullanabiliriz.”
DeMarse’ın deneysel “beyni”, “çoklu-elektrot demeti – multielectrode array” (özellikle nöronları elektronik devrelere bağlamada kullanılan bir cihaz) adlı özel olarak tasarlanmış bir plaka ve sıradan bir masaüstü bilgisayar aracılığı ile bir F-22 uçuş simülatörüyle etkileşime giriyor.
“Temel olarak, tabandaki bir şebekede düzenlenen 60 elektrodun olduğu bir kap. Bunun üzerine, farelerden aldığımız kortikal (kortekse ait) nöronları koyuyoruz. Bu nöronlar hızla birbirlerine yeniden bağlanmaya başlıyorlar ve yaşayan bir nöral ağ oluşturuyorlar – bir beyin.”
Beyin ve F-22 simülatörü çift yönlü bir bağlantı kuruyorlar, tıpkı nöronların vücudumuzu kontrol etmek için birbirlerinden sinyaller alması ve bu sinyalleri değerlendirmesi gibi. DeMarse’a göre; bilim insanları, sinir hücrelerinin simülatörle nasıl etkileştiğini inceleyerek, nöral bir ağın nasıl bağlantılar kurup işlemler yapmaya başladığını çözebilir.
DeMarse nöronları kaba ilk koyduğunda, ıslatmış kum tanelerinden çok da farklı değiller. Ne var ki, tek tek duran nöronlar kısa bir sürede, birbirlerine doğru mikroskobik hatlar genişletmeye başlıyorlar, sinirsel işlemleri temsil eden bağlantılar yapıyorlar.
“Birinin bir işlemi (hattı) genişlettiğini, sonra geri çektiğini, sonra yeniden genişlettiğini görüyorsunuz. Bunu, sadece yanında kimin olduğunu anlamaya çalışarak birkaç kere yapabilir, ta ki bağlantı kendisini kurmaya başlayana kadar. Beyin, ağını, canlı bir bilgisayar olacağı noktaya getiriyor.”
Uçak simülasyonu kontrol etmek için nöronlar ilk önce bilgisayardan uçuş durumu hakkında bilgi alıyorlar: Uçak düz ve belli bir yükseklikte mi uçuyor, yoksa sağa veya sola mı eğilmiş? Nöronlar veriyi analiz ediyorlar ve uçağın kontrollerine sinyaller yollayarak karşılık veriyorlar. Bu sinyaller uçuş yolunu veya şeklini değiştiriyor ve buna bağlı yeni bilgiler nöronlara geliyor. Bu sayede de bir geri besleme sistemi oluşturuluyor. DeMarse ekliyor:
“En başta, bu beyini uçuş simülatörüne bağladığımızda, uçağı nasıl kontrol edeceğini bilmiyor. Bu yüzden önce bağlıyorsunuz ve uçak rastgele sürükleniyor. Ve veriler geldikçe, bu veriler yavaş yavaş nöral ağı ‘ayarlıyor’ (modifiye ediyor), ağ da gitgide uçağı uçurmayı öğreniyor.”
Beyin, şu an, açık bir gökyüzünden fırtınalara çok çeşitli hava durumlarında sanal uçağın yüksekliğini ve yalpasını kontrol edebiliyor. Bunlara rağmen, DeMarse’ın belirttiğine göre, burada asıl amaç nöronların bir ağ olarak nasıl etkileştiği hakkında temel bir fikre sahip olmak.
“Burada gerçekleşen işlemlerin tek bir nöronla yapılmadığını gösteren tonla veri var. İşleme özelliği, aslında beynin inanılmaz işleme gücünü ortaya çıkarmak için işbirliğinde bulunan yüzlerce ya da binlerce nöron tarafından ortaya çıkarılan bir özellik.”
DeMarse ve Jose Prince’in – UF’te saygın bir elektrik mühendisi ve aynı zamanda üniversitenin Sayısal Nöromühendislik Labaratuvarı’nın yöneticisi- $500,000’lık proje desteği var. Ulusal Bilim Vakfı’ndan gelen bu proje desteğiyle, DeMarse, nöronların nasıl işlemler yaptığını gösteren bir matematik model yaratacak. Georgia Teknoloji Enstitüsü Biyomedikal Mühendisliği Bölümü’nden, kültürlenmiş beyin hücrelerini, öğrenme ve bellek konularını çalışmak için kullanan Yardımcı Doçent Steven Potter, bu yaşayan nöral ağların çok çeşitli mühendislik ve nörobiyoloji araştırmalarında kullanıldığını söylüyor. DeMarse da, UF’e gelmeden önce Potter’ın Georgia Tech’deki laboratuvarında doktora sonrası araştırmacıydı. Potter:
“Yeni bir şeyler öğrenirken hayvanların (ve insanların) beyninde nelerin değiştiği konusuna birçok insan ilgili. Bizler oluşturdukları ağa ve hücresel mekanizmalara inmeye çalışıyoruz, ancak bunu canlı hayvanlarda yapmak çok zor. Ve bunun mühendislikteki amacı da bu sistemden beynin bilgiyi nasıl işlediğiyle ilgili fikirler edinmek.”
DeMarse’a göre; “beyin” bir uçuş simülasyonunu başarıyla kontrol edebilse de, daha detaylı uygulamalara henüz çok yolumuz var. DeMarse:
“Daha yeni başlıyoruz. Ama bu modeli kullanmak, beyindeki girdi-çıktılar arasındaki önemli bilgi parçalarını anlamamıza yardım edecek. Ve tahmin ediyorsunuzdur ki, bunun hakkında daha çok bilgi edindikçe, nöronların bu işlemlerini geniş bir uygulama yelpazesinde daha çok kullanabilirsiniz.”
Avustralya halkı arasındaysa “cimpi cimpi” (“gympy gympy” ya da “gimpi gimpi”) olarak bilinen, bilimsel tür adı Dendrocnide moroides olan bu bitkinin kalp şeklindeki yapraklarına ve dikenli gövdesine dokunacak olursanız, acı içerisinde kusabilirsiniz. Bitkinin etkisi öylesine güçlü ve neden olduğu acı öylesine dayanılmaz ki, tarihte bazı insanlara şaka olsun diye “tuvalet kağıdı” olarak verilen bu bitkinin, acı nedeniyle şaka kurbanlarını öldürdüğü bile iddia ediliyor. Efsaneler ve raporlar arasında bitkiyle temasa geçen atın acıya dayanamayarak bir tepeden aşağı atladığı ve bir polis görevlisinin de acıya dayanamayarak intihar ettiği de buılunuyor. Gerçekten de hiç şakası olan bir bitki değil.
Bitki bazı botanikçiler tarafından “Dünya’nın en korkulu bitkisi” olarak tanımlanıyor. Oldukça hafif ve geniş yapraklı olan bitki, aynı zamanda çok hızlı bir şekilde büyüyebiliyor. Ne yazık ki alçak bölgelerdeki yağmur ormanlarında yaşayabilen bu bitkinin soyu, küresel iklim değişimi nedeniyle tehdit altında bulunuyor.
Bitkiye en ufak bir dokunma bile, çok şiddetli bir acıyı ve kusma isteğini tetikleyebiliyor. Daha ilk dokunuşta bitkiden vücuda geçen nörotoksik kimyasallar, dokunulan bölgede ateş içinde kalarak yanmayla kıyaslanabilir düzeyde acı veriyor. Sadece birkaç dakika içerisinde koltuk altları, boğaz ve kasıklarda bulunan lenf nodları kabarmaya ve şişmeye başlıyor. Bitkiye sadece dokunmak değil, yakınında bulunmak da tehdit unsuru… Çünkü bitki sürekli olarak üzerindeki kılsı uzantılarını döküyor. Eğer ki bitkiye yeterince yakın mesafedeyseniz, bu kıllar vücudunuza ulaştığında birebir aynı etkiye neden olabiliyor. Bitkinin savunma mekanizması o kadar güçlü ki, yıllardır ölü olan bir bitkiye dokunmanın bile aynı etkilere neden olabileceği belirtiliyor.
Bitkiyi araştırmaya çalışan bilim insanları da çok büyük zorluklar çekiyorlar. Güvenli kıyafetler ve eldivenler ile yaptıkları çalışmalarda bile, ufacık temaslar büyük sorunları beraberinde getiriyor. Cimpi cimpileri araştıran bilim insanları birçok sefer burun kanaması, istemsiz ve sürekli hapşırma gibi semptomlardan şikayetçi oluyorlar. Üstelik bitkinin iğne ve kılsı yapılarından geçen nörotoksinin etkisi günler ila aylar arasında değişen bir süre boyunca devam edebiliyor. Temas edilen bölgede kırmızı noktacıklar da belirebiliyor. Bitkiye sadece dokunmakla aldığınız nörotoksin miktarı, bir insanı, bir köpeği ve bir atı kolaylıkla öldürebilecek miktarda!
Yukarıda sözünü ettiğimiz efsaneler bir yana, iyi bir şekilde raporlanmış örnekler de var. Örneğin bitkinin üzerine düşerek yüz ve karın bölgesinde kısa bir süreliğine temas eden bir kişi, sonrasında olanlarla ilgili şunları söylüyor:
“İlk 2-3 gün boyunca olan acı dayanılmazdı. Ne uyuyabildim, ne de iş yapabildim. Şiddetli acı 14 gün kadar devam etti. Ancak ilk günden beri var olan batma hissinin tamamen geçmesi 2 seneyi buldu. Her soğuk duş aldığımda, tekrardan hissettim. Bunun verdiği acıyla yarışabilecek hiçbir şey yok. Bildiğiniz en kötü acıdan en az 10 kat daha kötüdür.”
Bu batma hissinden sorumlu olan kimyasalın “moroidin” isimli bir madde olduğu belirlendi. Bu kimyasal, triptofan ile histidin arasında bulunan sıradışı bir karbon-azot bağı sayesinde oluşuyor. Her ne kadar acıların kesin bir tedavisi bulunmuyor olsa da, temas eden kişilere 1’e 10 oranında seyreltilmiş hidroklorik asidi iğnelerin battığı yere sürerek, iğneleri derhal vücuttan çıkarmak tavsiye ediliyor.
Son bir vaka ise, araştırmacı Marina Huxley… 3 yıl boyunca bitkiler üzerinde çalışan Huxley, koruyucu kıyafet giymesine rağmen bitkiden etkilendi. Acı verici yanma ve batma hissi saatlerce sürdü ve sürekli olarak hapşurdu, gözleri sulandı, burnu aktı. Ancak bitkiyle çalışmaya devam ettikçe, semptomların da şiddeti artmaya başladı. Öyle ki, bir keresinde hastaneye kaldırılması ve semptomları baskılamak için steroid tedavisi görmesi gerekti.
Multipl Skleroz, omurilik ve beyinde iletici sinir tellerini koruyan miyelin kılıfın hasar görmesi sonucu ortaya çıktığı bilinen bir hastalıktır. Kılıfın hasar gördüğü bölgelerde skleroz; yani sertleşmiş dokular yer almaktadır. Bu bölgelerde mesaj iletimi engellenebilir.
Yapılan son bir araştırmaya göre, genetik olarak daha az D vitamini üreten insanların; Multipl Skleroz için oldukça büyük risk taşıdıkları görülmüş. Ancak, bilim adamlarının değindiği bir başka nokta, karanlığa bir tür cevap olarak salgılanan Melatonin hormonunun, hastalığa sahip olan insanlarda hastalığın etkisini azalttığı yönünde.
Dünya çapında iki milyondan fazla insanın sahip olduğu, kas zayıflaması, ağrı ve acı gibi semptomları görülen bu sinir sistemi hastalığının tedavisinde, yapılan araştırmaların önemli bir katkısı olacağı şüphesiz.
Daha önce yapılan araştırmalar da düşük D vitamini seviyeleri ile Multipl Skleroz arasında bağıntılar kurmaya çalışmış; fakat bunun bir tesadüf olup olmadığı belirsiz kalmıştı. 25 Ağustos’ta PLOS Medicine’da yayımlanan çalışmada bilim adamları, binlerce Avrupalı’nın gnetik datası üzerinde çalışmış; ve düşük D vitamini seviyeleri ile yükselen Multipl Skleroz riski arasında 3 temel genetik değişimi incelemiş.
Çalışmanın öncülerinden McGill Üniversitesi Genetik Epidemiyolojisti Brent Richards; elde ettikleri bulgulara göre, yüksek Multipl Skleroz geliştirme riski bulunan bireylerde; sözgelimi ailesinde bu hastalığı taşıyan bireyler olması durumunda, bireyin yeterli derecede D vitamini alımını sürdürmesinin hayli önemli olduğuna dikkat çekiyor. Düşük D vitamini seviyesini normale getirmek oral takviyelerle mümkün.
Bilim adamları aynı zamanda, D vitamini ile Multipl Skleroz arasında mevsimsel bir paradoks olduğunu da belirtiyor. Güneşli ilkbahar ve yaz günlerinde; D vitamini seviyesinin yüksek olmasının gerektiği zamanlarda, hastaların Multipl Skleroz semptomlarını daha çok yaşamaya eğilimli olduğu görülmüş. Eylül ayında Cell dergisinde yayımlanan bir çalışma; sonbahar ve kış dönemlerinde geçtiğmiz 5 yıl içinde 139 hastaya semptomların %32 oranınnda daha az nüksettiği gözlemlenmiş. Bu noktada; sonbahar ve kış dönemlerinde kişilerin uyku süresince salgıladığı Melatonin hormonunun seviyesinin yükselmesi de cabası.
Fareler üzerinde yapılan bir çalışmada da, Melatonin hormonunun salgılanımının az olduğu durumlarda skleroz ile ilgili daha çok komplikasyon yaşadığı görülmüş.
Ancak çalışmanın diğer yazarlarından Francisco Quintana, Melatonin’i Multipl Skleroz için bir ilaç olarak kullanmanın sakıncalı olduğunu; yan etkilerinin unutulmaması gerektiğini ekliyor. Quintina’ya göre; hastalığın semptomlarının mevsimsel nüksetmesinde her ne kadar Melatonin sorumlu gibi görünse de; D vitamininin önemli bir rol oynadığı da açık.
Çalışmayı son derece heyecan verici bulan bilim adamları; Multipl Skleroz tedavisinde D vitamini ile Melatonin bağıntısını daha da geliştirme yönünde.
Yorum yazabilmek için oturum açmalısınız.