
Tel Aviv Üniversitesi’nden araştırmacılar, kafein ve alkol tüketiminin DNA’nın yaşlanma ve kanserle ilişkili olduğu düşünülen genlerinde değişime yol açabileceğini söyüyorlar.
Tıp terimleri sözlüğü

Tel Aviv Üniversitesi’nden araştırmacılar, kafein ve alkol tüketiminin DNA’nın yaşlanma ve kanserle ilişkili olduğu düşünülen genlerinde değişime yol açabileceğini söyüyorlar.
1969 yılına kadar biyologlar, şapkalı mantarların ve funguslara (mantar ailesi) ait diğer üyelerin bitki olduklarını düşünmüşlerdi. Aslında funguslar, bitkilerden ziyade, hayvanlarla daha yakından akrabadırlar; ancak kendilerine has farklılıkları bulunduğundan hepsinden ayrı bir şekilde sınıflandırılmışlardır.
Bu gizemli organizmalarla ilgili yapılan son çalışmaların sonuçları, doğal yaşamın karışıklıkları ile ilgili daha öğrenecek çok şeyimiz olduğunu göstermiştir. Yapılan yeni bir çalışmayla mantarların; bitkilerin birbiriyle olan ilişkilerine yardım ettikleri, besin maddelerini paylaştıkları, hastalıklara ve zararlı organizmalara karşı kendilerini savundukları ortaya çıkarılmıştır.
Şapkalı mantarların sap ve şapkalarından çok daha fazlası toprak zeminde uzanmaktadır. Bu organizmaların birçoğu yeraltında ince, ipliksi bir kitle halinde bulunmaktadır ve buna miselyum tabakası denmektedir. Birbiriyle ilişki halinde olan mantar filamentleri (ipliksi yapılar); mikoriza adlı mantar kökleri aracılığıyla ağaçlar da dahil tüm bitkilere yardım etmekte, bitkilerin birbirlerine bağlanmalarını sağlamaktadır.
Bilim insanları, toprak üstü bitki örtüsünün yaklaşık yüzde 90’ının fungusarla karşılıklı yarar ilişkisi (mutualist ilişki) içinde olduklarına inanmaktadır. Bitkiler, fotosentez yaparak mantarlara besin sağlamakta, bunun karşılığında mantarlar da filamentleri aracalığıyla bitkilerin suyu ve mineralleri absorbe etmelerini sağlamaktadır. Bitkiler bu sayede kendilerini hastalıklardan ya da diğer tehditlerden koruyacak kimyasalları üretmektedir.
Mikolojist Paul Stamets’in misel tabakasına (miselyum) “Dünya’nın doğal internet ağı”ismini yakıştırmasının nedeni, misel tabakasının yapısı ve fonksiyonları itibariyle birbirlerine fiziksel anlamda uzak bulunan bitkiler arasındaki ilişkileri sağlamasıdır. Kendisi ayrıca bu ilişki ağının beyin hücrelerine çok benzediğini de belirtmiştir. Discover’ın bir makalesine göre; “Beyin hücreleri ve miselyum, çevresel uyarılar doğrultusunda yeni bağlantılar geliştirir ya da mevcut olanları yok eder. Her ikisi de sinyallerini hücresel ağa iletmek amacıyla, kimyasal habercileri kullanırlar.”
British Columbia Üniversitesi’nde Suzanne Simard tarafından yapılan bir çalışmada; douglas göknarı ve kağıt huş ağacının miselyum tabakası ile karbon alışverişiyaptıkları, başka çalışmalarda da buna ek olarak nitrojen ve fosfor alışverişi yaptıkları gösterilmiştir. Simard daha yaşlı ve büyük ağaçların, daha genç olanlara bu süreç esnasında yardımcı olduğuna inandığını belirtmiştir. Küçük ağaçların yaşamlarının daha büyük “ana ağaçlar”a bağlı olduğunu ve bu yaşlı ağaçların kesilmesinin, küçük ağaçları ve fideleri daha korunmasız bıraktığını bulmuştur.
Çin’de yapılan araştırmalarda zararlı fungus saldırısına uğrayan ağaçların miselyum tabakası aracılığıyla diğer ağaçları uyardıkları saptanmıştır. Aberdeen Üniversitesi’ndeki biyologlar tarafından aynı zamanda yaprak biti saldırısına uğrayan ağaçların da diğer ağaçları uyarabildikleri saptanmıştır.
Dünya üzerindeki her şeyin birbiriyle ilişkili olduğunu görmek bu konudaki farkındalığımızı arttırmaktadır. “Ana ağaçlar”ı kesmenin küçük ağaçları etkilediğini öğrenmek gibi, aslında bütün eylemlerimizin ekosistemde nasıl da istenmeyen sonuçlar doğurabileceğini anlamamızı sağlamaktadır.
Bilim insanları aynı zamanda fungusların; ekmek, bira ve şarap yapımında insanlara da yardımcı olduğunu bulmuşlardır. Paul Stamets mantarların petrol sızıntılarını temizlemede, çiçek hastalığına karşı savunmada, PCB (Bifenil poliklorinat) gibi toksik kimyasalları arıtmada ve radyasyona maruz kamış alanların radyasyondan arındırılmasında da kullanılabileceğine inanmaktadır.
Stamets’in mantarlara olan ilgisinin en önemli nedenlerinden biri de, birçok mantarın dünya yüzünde tanınmasını sağlayan büyüleyici özelliklerinden biri olan halüsinojen etkileridir. Stamets üniversite yıllarındaki zamanının çoğunu Ohio ormanlarında geçirmiş ve ilk “sihirli mantar”ını (psilobisin içeren mantar) burada denemiştir. Mantarın onun üzerinde derin bir etkisi olmuş ve ilk deneyiminden sonra, ısrarla devam eden kekemeliği son bulmuştur. Sonrasında, mantarların yaşam alanını yok eden ağaç kesimi işini bırakmış ve Olympia-Washington’daki Evergreen State Koleji’nde funguslar üzerindeki araştırmalarına başlamıştır.
O günden beri Stamets’in araştırmaları fungusların; nükleer arıtma, su filtrasyonu, biyoyakıt sağlama, tarımsal verimi arttırma gibi birçok işte kullanılabileceği gibi büyüleyici sonuçlara ulaşmıştır.
Araştırmalar aynı zamanda şapkalı mantarların psikotropik özelliklerinin yararlarınada dikkat çekmektedir. 144 Şapkalı mantar türünün psilosibin içerdiği tespit edilmiştir. Yerliler uzun seneler boyunca, halüsinojenik mantarları törensel, ruhsal ve psikolojik amaçlarla kullanmışlardır ve bunun güzel sonuçlar doğurabileceği anlaşılmıştır. Psilosibinin beyin aktivitelerini arttırdığı gösterilmiştir. Araştırmacılar aynı zamanda depresyon, anksiyete, korku vebenzeri bozuklukları yenmede kullanılacak kimyasallar bulmuş, bu kimyasalların yaratıcılığı arttırdığı, kişileri yeni deneyimlere açık hale getirdiği bulunmuştur. Bu sayede bu kimyasallar postravmatik stres bozukluğu tedavisi, bağımlılık tedavisi ve palyatif bakımda da kullanılabilecek potansiyeli taşımaktadır.
Biz insanlar, o kadar çok teknolojik ve bilimsel buluşa imza atıyoruz ki, bu durum bizde bazen doğanın çok üstünde ya da dışında bir yerlerde olduğumuz ve her şeyi ondan daha iyi başarabileceğimiz hissiyatını yaratıyor. Bazense sıradan bir şapkalı mantar gibi büyüleyici bir yaşam biçimi, bizim kendini beğenmişlik hissimizi sarsıyor ve bize daha henüz üstünde yaşadığımız dünya ile ilgili öğrenecek çok şeyimiz olduğunu hatırlatıyor.

Otomobil kullanırken uyuya kalmamak için, ders çalışmadan önce enerji vermesi için ya da yalnızca tadını sevdiğimiz için birçoğumuz enerji içeceği tüketiyoruz. Fakat, çoğu insanın enerji ihtiyacını ‘karşılamak’ için içtiğienerji içecekleri aslında sanıldığı kadar masum değil.
Enerji içecekleri içerisinde bulunan kafein, yüksek oranlarda alındığında insan sağlığı için tehlike oluşturabilir. Bu sebeple de enerji içeceklerinin günde en fazla 1 ya da 2 kutu tüketilmesi önerilir. Fakat, acaba enerji içeceklerinin tek zararı kafein mi?
Bilim insanları, bu içeceklerin insan sağlığına zararlarını araştıran yeni bir çalışmayı sonlardılar. Yalnızca 480 mlenerji içeceğinin vücuda verdiği zararları araştıran bu çalışmanın sonuçları adeta bir uyarı niteliği taşıyor. Araştırmanın bulgularına göre; yalnızca 480 mililitre tüketilse dahi, enerji içecekleri sağlıklı yetişkinlerin kan basıncını ve stres hormonunu seviyelerini arttırıyor. Stres hormonu seviyelerindeki ve kan basıncındaki enerji içecekleri tarafından tetiklenen bu artış, ciddi kalp ve damar rahatsızlıklarına yol açabilecek kadar fazla.
Mayo Clinic’den bilim insanları tarafından yürütülen bu çalışmaya, ortalama yaşları 29 olan ve 14’ü erkek 11’i kadın olmak üzere 25 kişi dahil edildi. Sigara kullanmayan katılımcıların ayrıca herhangi bir sağlık problemi de bulunmuyordu.
Yürütülen çalışmada, piyasada rahatlıkla bulunabilecek enerji içeceği markalarından birisi kullanıldı ve katılımcılardan bu içeceği 5 dakika içerisinde içmeleri istendi. Aralığı rastgele seçilmek üzere bu katılımcılardan bu davranışı iki hafta içerisinde bir gün daha tekrarlamaları istendi. Katılımcıların tükettiği bu enerji içeceği içerisindeki uyarıcıların (taurine ve kafein gibi) miktarları da, piyasadaki diğer içeceklerden fazla değildi.
Denekler, enerji içeceklerini tükettikleri anların öncesinde ve 30 dakika sonrasında bir dizi teste tabi tutuldular-kafein ve şeker seviyeleri, kan basıncı ve kalp atış hızı ölçümleri gibi. Ayrıca bilim insanları, kan içerisinde stres hormonu olarak bilinen noradrenalin seviyesini de ölçtüler. Bu hormon, kalp atış hızını ve kan basıncını arttırırken aynı zamanda kavga esnasında ya da bir durumdan kaçarken kullanılmak için depolanmış şekerlerin de salınımını sağlıyor.
Araştırmanın verilerine göre; şaşırtıcı olmayacak bir sonuç olarak enerji içecekleri içtikten sonra kafein seviyelerinin arttığı görüldü. Kan basıncı ve kalp atış oranı seviyeleri ise enerji içecekleri içilmeden önce ve hiç içilmediği günlerde normal seviyelerdeydi. Fakat, enerji içeceği tükettikten hemen sonra, deneklerin noradrenalinseviyelerinde, kan basınçlarında ve kalp atış hızlarında artış gözlemlendi. Gözlemlenen bu artışlar da kalp rahatsızlıkları riskinin yükselmesine işaret ediyor.
The Journal of the American Medical Association’da yayımlanan araştırmanın sonuçları, dar bir denek grubu üzerinde yapılmış olsa da, enerji içeceği tüketmenin vücut üzerinde kısa sürede yarattığı değişiklikler hakkında bilgi vermesinin yanı sıra bir uyarı niteliği taşıyor. Bu sebeple, enerji içeceği tüketirken daha dikkatli olunması sağlığınız için en iyisi olabilir.
Kaynak: Bilimfili
Science Alert ‘Just one energy drink could increase risk of heart disease, experts warn‘ Retrieved from http://www.sciencealert.com/just-one-energy-drink-could-increase-risk-of-heart-disease-experts-warn
IFLscience ‘New Study Reveals What A Single Energy Drink Does To Your Body‘ Retrieved from http://www.iflscience.com/health-and-medicine/does-single-energy-drink-really-raise-risk-heart-attack0

Kadınlarda ergenlik dönemi sırasında, östrojen ve büyüme hormonlarınca oluşan göğüsler, büyük oranda salgı bezleri ve yağ dokudan oluşur.
Göğüsler hakkında bilinmeyen dokuz gerçek daha var.
İki tanınmış seks eğitimcisi, kadınların yalnız meme uyarımı ile orgazma ulaşabileceğine dair iddialarını desteklemek için derinlemesine bir çalışma yürüttü. I Love Female Orgasm: An Extraordinary Orgasm Guide (Kadın Orgazmını Seviyorum: Sıradışı Orgazm Rehberi) kitabı yazarları Dorian Solot ve Marshall Miller araştırmalarındaki kadınların %1’inin kendi memelerinden herhangi biri ile oynayarak orgazm olabildiklerini belirtti.
Herkesin asimetrik özelliklerde uzuvları bulunur: diğerinden daha uzun bir kol, diğerinden daha geniş bir ayak, ve hatta diğerinden daha büyük bir meme. Uluslararası Giyim Bilimi ve Teknoloji Dergisinde yayınlanan bir çalışmada, sağ memenin ortalama olarak sol memeye göre daha büyük olduğu saptandı.
Üç tuğlayı tüm gün boyunca taşıyıp, göğsünüzde onlarla uyuduğunuzu hayal edin. Ortalama bir sütyen 0.23 ile 9 kilogram aralığındaki memeleri taşıyabilir. Gerçekten ağır bir yük.
2013 yılında yapılan bir çalışma “maddi anlamda yoksun” ya da daha düşük bir sosyoekonomik yapıdan gelen erkeklerin, daha büyük memeli kadınlar tercih ettiğini gösteriyor.
Düşük sosyoekonomik yapıdaki erkekler, orta sosyoekonomik yapıdakilere göre daha büyük memeli kadınları tercih ediyorken, orta sosyoekonomik yapıdakiler de yüksek sosyoekonomik yapıdaki erkeklere göre daha büyük memeli kadınları tercih ediyor.
Temelde, erkek ne kadar fakirse, o kadar dolgununu istiyor.
Kadınların ve erkeklerin, göz izleme cihazı ile donatılarak yapılan bir araştırmaya göre, her iki cinsin de bir kadının yüzü yerine memelerine baktığını, ancak erkeklerin çok daha uzun süre baktığını gösteriyor.
Yani kadınlar da kadınların memelerine bakıyor, ancak çok daha hızlı bir şekilde gözatarak.
Klinik olarak sınıflandırılabilen farklı meme türleri vardır. ‘Normal’, ‘düz’, ‘kabarık’, ‘içe doğru’ ve ‘tek taraflı’. Memelerdeki asimetri gibi, meme uçları da birbirleriyle bire bir uyuşmayabilir.
Başka bir meme ucu. Üçüncü.
Vücut üzerinde herhangi bir yerde üçüncü bir meme ucunun olmasına politeli denir. Patoloji Günlükleri’ne göre sonuçlar bölgelere göre değişiklik gösterse de insanların yaklaşık %3’ünde fazladan bir meme ucu var. Ulusal Sağlık Enstitüsü, Nadir Hastalıklar Dairesi ABD’de yaklaşık 200.000 kişinin fazladan meme ucu olduğunu tahmin ediyor.
Genellikle ben benzeri bir leke zannedilebildiği ve vücudun herhangi bir yerinde görünebildiği için, bir ayna yardımıyla vücudunuza gözatmanız iyi olabilir.
Deride hayati öneme sahip olan, elastin adı verilen bir protein; derinin elastik olmasını ve yırtılmadan esneyebilmesini sağlar. Devamlı sigara kullanımı bu proteini yıkarak, memelerin sarkmasına sebep olur. Bunun yanında, 2007 yılında Amerikan Plastik Cerrahi Topluluğu tarafından yapılan bir konferansta sunulan bir araştırma, hamileliğin de memelerde sarkmaya yol açtığını gösteriyor.
Hatta, bunun için Hong Kong Politeknik Üniversitesi’nde bir bölüm var. Top Form isimli bir sütyen üretici fırma tarafından düzenlenen laboratuvar, tüm kaynaklarını sütyen araştırma ve geliştirmeye adamış durumda.
Görsel: Vladimir Gjorgiev/Shutterstock
Kaynak: Bilimfili, iflscience.com, Nine surprising facts about breasts you probably didn’t know,http://www.iflscience.com/health-and-medicine/nine-surprising-facts-about-breasts-you-probably-didn-t-know

Genellikle sağlığa ne faydalı ne de zararlı olarak bilinen ve artan kahve mağazaları, çay ve soğuk çay ürünleri ile çokça ve daha düşük yaşlardan itibaren tüketilmeye başlanan kafein vücutta bir çok mekanizmada etkilidir vemerkezi sinir sistemini kimi seviyelerde olumlu kimi seviyelerde ise zararlı olabilecek şekilde etkilemektedir.(1)
Kafein, kimyada 1,3,7-trimetilksantin olarak bilinir ve yapısının yüzde 49,48’i karbon, 5,19’u Hidrojen, 16,48’i oksijen ve kalan kısmı azot olan bir organik moleküldür. Bir çok ilacın içinde bulunan, klinik araştırmalarda prekürsor olarak çokça kullanılan aynı zamanda laboratuvar deneylerinde sıkça başvurulan saf kafein günlük hayatımızın da bir parçasıdır. Neredeyse hepimiz çay ve/veya kahve tüketiyoruz.
Kafeinin sporcular için dayanıklılığı artırdığı bugün iyi bilinen bir gerçek. Ancak günümüzde anaerobik performansı artırıcı etkisi konusunda yeterli çalışma yapılmamaktadır. Yine de kafein 60 ila 180 saniyelik hız egzersizlerinde ciddi oranda ergojenik (artırıcı veya güçlendirici) etki yaparken, 30 saniyelik güç antrenmanlarında ( ağırlık kaldırmak gibi) bir etki göstermiyor. Bununla birlikte kafeinin 4-6 saniyelik spor metodolojisi çalışmalarında sık tekrarlı hareketlerde performans artırıcı etkisi tespit edildi.(2) Ayrıca kafeinin vücudun alt bölgesindeki kasların dayanıklılığını artırdığı da çalışmaların sonuçları arasında yer aldı.
Daha önceleri vücuttaki tüm kafein mekanizmalarının, adrenalin ile serbest yağ asitlerinin oksidasyonunun(yakılması) ve glikojen yıkımının uyarılması ile ilişkili olduğu bilindiğinden oksijenden bağımsız olarak işleyen metabolik yolların spor sırasındaki aktivasyonu artırıcı ve performans artırıcı etkisinin de buradan kaynaklanmadığı düşünülüyordu.
Kafeinin diğer mekanizmaları arasında kalsiyum mobilizasyonunun artışı ve fosfodiesteraz inhibisyonu (mekanizmasının durdurulması) etkileri bulunuyor. Kalsiyumun etken olduğu tüm enzimatik ve hormonal süreçler değişken olarak olumlu veya olumsuz etkilenmekte iken bu mekanizmalar tek tek incelenmektedir ve hala elimizde yeterli bilgi bulunmamaktadır. Fosfodiesteraz inhibisyonu ise koroner kalp rahatsızlıkları, unutkanlık, astım, depresyon, şizofreni gibi hastalıkların tedavisinde etkili olmaktadır. (3)
Ayrıca kas kasılması ve gevşemesi hızı da kafein aracılığıyla artan Na+/K+ (Sodyum-potasyum) pompası aktivitesi ile hızlanmaktadır. Ancak bilinen en önemli kafein etkisi, merkezi sinir sistemini uyarmasıdır. Kafein adenozinreseptörlerini antagonistik şekilde uyararak, bu reseptörün nörotransmisyonu, acı hissi ile ilgili negatif etkilerini engeller. Yine hipoaljezik etkisi olan kafein, bu yolla düşen motor aktivitelerin uyarma hızlarını ve kas kasılma hızını artırır
Kafein bunlarla birlikte, serebral kan akışını düşürmekte ancak aynı zamanda beyindeki enerji metabolizmasını artırmaktadır. Nöradrenalin nöronlarını aktive eder ve bölgesel olarak dopamin salgısını artırır. Böylelikle daha hızlı düşünme, algı hızının artışını ve mutluluk duygularını artışını sağlar.
Diğer bir çok kafein aktivitesi, seratonin nöronları üzerindeki etkisine bağlıdır. Bununla birlikte bir psikouyarıcı olarak etkileri net olarak tespit edilememiştir. Öğrenme , hafıza, performans, koordinasyon ve odaklanma ile ilgili etkileri ise dinçliği artırmasına, yorgunluğu azaltmasına bağlanıyor.
Yine kafein bireysel olarak değişen metilksantine karşı duyarlılık seviyesine göre, uyku ve anksiyete üzerinde gözlenebilir bir etkiye sahiptir. Yaşla metilksantine karşı duyarlılığın arttığı ve yetişkinlerin bu nedenle kafeinden bu açıdan daha çok etkilendikleri düşünülmektedir.
Kaynaklar : Bilimfili
1) http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/19757860, Caffeine and anaerobic performance: ergogenic value andmechanisms of action.,2009;39(10):813-32. doi:%2010.2165/11317770-000000000-00000.
2) http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/1356551, Caffeine and the central nervous system: mechanisms of action, biochemical, metabolic and psychostimulant effects., 1992 May-Aug;17
3) Khairallah M, Khairallah RJ, Young ME et al. (2008). “Sildenafil and cardiomyocyte-specific cGMP signaling prevent cardiomyopathic changes associated with dystrophin deficiency”. Proc. Nat. Acad. Sci. U.S.A. 105(19): 7028–33.

Bilim insanlarının geliştirdikleri yeni enerji-tasarruflu yöntem sayesinde, deniz suyunun tuzsuzlaştırılması sağlanarak, özellikle içme suyuna ulaşımın zor olduğu bölgelere içme suyuna kolay erişim sağlanabilir.
Araştırmacıların geliştirdikleri yeni bir materyal sayesinde yüksek hacimde suyun oldukça küçük nano-deliklerden geçmesi sağlanarak, tuzdan ve diğer kirleticilerden temizlenmesi mümkün. Bilim insanlarının, deniz suyunun temizlenmesinde kullandıkları materyal ise, üzerinde nano-delikler olan bir nanometre kalınlığında molibden disülfat (Mos2) kağıt.
University of Illinois’de makine bilimi ve mühendisliğinde profesör olan makalenin başyazarı Narayana Aluru’nun belirttiğine göre: ‘’ Dünya üzerinde yeteri kadar suyumuz var, fakat bu suyun yalnızca küçük bir miktarı içilebilir. Eğer deniz suyunu içilebilir hale getirebilecek düşük maliyetli ve verimli bir yöntem bulabilirsek, su krizini çözme aşamasında ciddi bir adım atmış olacağız.’’
Üzerinde nano-delikler olan molibden disülfat bu sorunun çözümü olabilir. Deniz suyunun tuzundan arındırılması yeni bir şey olmasa da, yeni geliştirilen materyallerle, bu işlemi daha verimli ve daha az maliyetli gerçekleştirmek mümkün.
Profesör Aluru’nun belirttiğine göre: ‘’ Deniz suyunun tuzsuzlaştırılmasında kullanılacak verimli materyalleri bulmak geçmişten beri büyük problem, ve bu verimi yakalamak ancak yeni-nesil materyaller ile mümkün.’’ , ‘’Bu materyaller denizin tuzdan ayrılması teknolojisinde uzun süredir problem haline gelmiş enerji tüketimi ve denizin kirden arınması açısından da oldukça verimli.’’
Yukarıdaki resimde görebileceğiniz gibi, sarı lacivert renkte üzerinde nano-delikler(nanopore) olan MoS2 ve koyu renkle gösterilmiş sabit piston(rigid piston) arasındaki tuzlu suyun çok rahat bir şekilde içilebilir hale dönüştürülmesi sağlanabiliyor. MoS2 arasındaki nano-deliklerin bazıları sülfat(S), bazıları molibden(Mo), ve bazıları da hem sülfat hem molibdenden(mixed) oluşuyor. 
Yapılan bu çalışma, araştırmacıların makalenin sonunda elde ettikleri verilerle beraber, yöntemin suyun arıtılması ve suyun tuzdan ayrılmasında verimli ve ucuz olması açısından bir gelecek vaadediyor.
Kaynak: Bilimfili, Heiranian, M. et al. Water desalination with a single-layer MoS2 nanopore. Nat. Commun. 6:8616 doi: 10.1038/ncomms9616 (2015).

Anne karnındaki fetüsün ilk gelişimi sırasında tüm erkek ve dişiler aynı genital organa sahiptir. Ne var ki, erkek cinsiyet hormonlarının devreye girmesi ile bir takım sinir uçları gelişerek penis uzantısını veya uzvunu meydana getirir. Aynı grup sinir hücreleri dişilerde klitorisi oluşturmak üzere daha küçük ve ince bir çıkıntı halinde gelişir. Popülasyonun yaklaşık yarısında bulunan penis hakkında acaba ne kadar çok şey biliyoruz?
Literatürde özellikle 2012’de yazılan bir review (yeniden gözden geçirme, bilinenleri tarama) niteliğindeki makalede penis anatomisi, morfolojisi ve evrimi üzerine genel bir derleme yapılmıştı. (Hsieh et. al , 2012) Aslında genel ve medikal anlamda penis ile ilgili bildiklerimiz hiç de az sayılmaz.
Penislerin bir tek amacının olduğunu varsayacak olursak çoğumuz bunun ‘dölleme’ (üreme işlevi) olduğunu düşünecektir; ki zaten öyledir de. Bir şekilde komedi kültürünün içinde kendisine hatırı sayılır bir alan bulan bu organ beraberinde birçok (sosyopsikolojik veya sosyokültürel) sorunu ve hastalığı (cinsel yolla bulaşan, psikolojik, travmatik hastalıklar gibi) da getirebilmektedir ve ne yazık ki kısırlık ve iktidarsızlık başta olmak üzere bu organ ile ilgili veya bağıntılı rahatsızlıkların pek de -özellikle rahatsızlığa sahip olan insanlar tarafından- gülünecek bir yanı yoktur.
Erkek cinsel organı ile bildiklerimiz ise bilmediklerimize oranla çok daha dar bir alanı kapsıyor. Atar ve toplardamarları, kas yapısı, dokusu, testis kanalları ile bağlantıları, sinirleri, boşalma mekanizması, boy ve sertliğinin ne gibi genetik ve çevresel şartlardan etkilendiği birçok insan için ‘Bilinmeyen’ veya ‘Net cevaplar alınamayan’ sorular ve konulardır.
Burada belki yarın bazı konularda (sigara içmek gibi) farklı davranmanızı ve düşünmenizi sağlayabilecek penis ile ilgili bilgileri sizlerle paylaşıyoruz;

Kaynak : Bilimfili, Hsieh CH1, Liu SP, Hsu GL, Chen HS, Molodysky E, Chen YH, Yu HJ; Advances in understanding of mammalian penile evolution, human penile anatomy and human erection physiology: clinical implications for physicians and surgeons. ; Med Sci Monit. 2012 Jul;18(7):RA118-25.
Yüzde kaçlık dilime denk geliyor bilmiyorum ama dünyadaki birçok insanın sigara bağımlısı olduğunu iki parmak arasının boş kalmamasından anlayabiliyoruz. Kimilerini sadece sosyal içici sayarken bir kısım insanı da pasif içici sayabiliriz. Dumana maruz kalmayan çok az insan var herhalde. Belgeseller ve makalelere göre sigara aslında en tehlikeli, en sağlıksız sıfatıyla ilk sıraya oturuyor.
Çoğu insan birçok kere bırakmayı denese de belirli zaman sonra içmeye tekrardan başlıyor ama başaranlar da var.
Johns Hopkins Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmaya göre, katılımcılara artan dozlarla psilosibin verildikten sonra, yüzde 80’i 6 ay içinde sigaraya dokunmadı.
5’i kadın 10’u erkek olmak üzere çalışmaya toplamda 15 kişi katıldı. Katılımcılar son 30 yılda ortalama günde 19 adet sigara içiyordu. Çoğu katılımcı daha önce psychedelic madde kullanmamıştı ve kullananların son deneyimlerinin üzerinden en az 27 yıl geçmişti.
Amerikan Halk Sağlığı dergisine göre nikotin sakızı ve nikotin bantı ile karşılaştırıldığında yüzde 8,2 başarı oranı sağladı.
Şu anda en başarılı alternatif reçete varenicline ilacı fakat baş ağrısı, karın ağrısı, düzensiz kalp atışı, üzüntü, boşlukta hissetme, intihar düşünceleri gibi yan etkileri var. Başarı oranı da sadece yüzde 35.
Psilosibin, kontrollü klinik ortamında çoklu oturumlar içinde yönetildi ve bilişsel davranış terapisi ile tamamlandı. Aynı zaman da bu, psilosibin mantarının yasal statüsü için büyük bir adım olabilir.
Araştırmacılar, bağımlılığın kırılmasında psilosibinin psikoaktif etkilerinin gerçekten etkili olduğuna inanıyorlar; çünkü kişi, farklı bakış açısı ile köklü davranışlarını ve düşüncelerini kırarak ve bağımlılıklarını düşünerek kendi davranışlarını gözlemlemeye zorlanıyor.
Kaynak: Gaiadergi, The Plaid Zebra

Evrensel, güncel, önemli, ilgi çekici, tartışmalı, ekonomiyle ilintili, önemli sağlık sorunlarını henüz ortaya çıkmadan çözdüğü düşünülüyor, kendisinin bir sağlık sorunu olduğu düşünülüyor…
Daha da önemlisi modern tıp “karşıtları” tarafından düşmanlarının yumuşak karnı olduğu varsayılıyor.
Tıp biliminin çok az konusu aşı kadar geniş tabanlı kitlelerde yankı bulmuştur. Tıpla uğraşan insanların çeşitli konular üzerinde bitmez tükenmez tartışmalar yaşaması, görüş ayrılıklarına düşmesi oldukça sıradandır ve bir açıdan da gereklidir. Ancak bilgi asimetrisinin üst seviyede olduğu bir konuda toplumsal çapta fikir ayrılıklarının yaşanmasının başlıca iki nedeni; hasta olmayan, sağlıklı olarak tanımlanabilecek kişilere uygulanması ve bu kişilerin insanın en değerli varlığı olan çocukları olmasıdır.
Yaklaşık 200 yıllık gelişim sürecinde, aşı ve aşılama konusunda birikmiş bilimsel veriler neredeyse bir tıp uzmanlığı alanı oluşturacak ölçeğe ulaştı. Her geçen an bu verilere yenileri eklenmekte ve geçmiş ve güncellenen bilgiler ışığında, uygulamaların gerek bireysel insan sağlığı, gerekse halk sağlığı açısından istenen sonuçları en az zararla vermesi için sürekli yeni değerlendirmeler yapılmakta.
Güncel bilgiler ışığında yapacağımız değerlendirmelerin değişmez olmadığını, ancak sadece bilimsel yolla elde edilmiş verilere göre değişebileceğini vurgulayarak söze bir yerinden başlayalım.
(Yazıda geçen aşılama kavramı çocukluk çağı hastalıklarına karşı yapılan, yani ülkelerin ulusal aşı programlarına dâhil ettikleri aşıları tanımlamak için kullanılmıştır.)
“Baba”lar…
Eski Çin ve Hint tıp uygulamalarında rastlandığı bildirilse de, kayıt altına alınmış ve bilimsel yöntemlerle doğrulanmış ilk başarılı aşılama 18. yüzyılın son yıllarında, bağışıklık biliminin babası olarak da onurlandırılanEdward Jenner tarafından yapılmıştır. Her bilimsel keşifte olduğu gibi iyi bir gözlem, geçmiş deneyimlerin derlenmesi ve bilginin eklenmesiyle, 1980 yılından beri hastalık yapıcı bir ajan olarak aramızda olmayan (ABD ve Rusya’daki 2 laboratuvarda hala canlı çiçek virusu bulunmakta) çiçek virusuna karşı ilk sıcak temas işte o günlerde sağlandı. Klinik olarak çiçek hastalığının tüm özelliklerini taşıyan ancak tablonun daha hafif seyrettiği sığır çiçeği hastalığına sürekli maruz kalan süt sağıcılarında çiçek hastalığının görülmediği gözleminden yola çıkan Jenner, İngilizlerin Türkler ve Çerkezlerden görerek 1720’lerde Ada’ya getirdikleri “çiçekleme” yöntemi ile sığır çiçeği püstülünden (iltihap içeren deri lezyonu) aldığı sıvıyı sağlıklı insanların koluna “ekerek” hastalığı hafif şekilde geçirmelerini ve sonrasına bu ölümcül virusa karşı hayat boyu süren bir savunma geliştirmelerini hedeflemiş, başarmış ve yöntemini kayıt altına almıştır.
Yaklaşık yüz yıl sonra, diğer çalışma arkadaşıyla birlikte bakteri biliminin kurucusu ve mikrobiyolojinin babası payelerini almasına neden olacak çalışmalarıyla Louis Pasteur ortaya çıkmıştır. İnsanlarda çeşitli hastalıklar yapabilen, etkeni Pasteur’ün adını taşıyan bir bakteri (Pasteurella multocida) olan tavuk kolerası üzerine yaptığı çalışmalardan sonra şarbona ve kuduza karşı yaptığı başarılı bağışıklama çalışmaları, kendisinden önceki dönemlerde ortaya atılan “mikrop teorisi”ni bilimsel temellere oturtması açısından da çok önemlidir. 2005 yılında hayata veda eden Maurice Hilleman’ı da, 20. yüzyılda 40 ayrı hastalığa karşı keşfettiği aşılar nedeniyle, aşılamanın babası olarak tanımlamak yanlış olmayacaktır.
Çocuk felcine karşı başlattıkları mücadeleyi kazanan ve ona karşı etkin aşılar geliştirmeyi başaran Albert Sabin veJonas Salk da burada anılmayı hak eden iki tıp doktorudur.

Tarihsel olarak, kültürel ve inanç değerleri açısından tıbbın çeşitli uygulamalarına, tabii ki aşı ile bağışıklamaya da, karşı çıkışlar olmuş, olmaya da devam etmektedir. Karşıt görüş olarak kabul edebileceğimiz ve üzerinde konuşmaya değer göreceğimiz şey bilimin kurallarına göre elde edilmiş verilerin yayınlanmış biçimleridir. Bu ölçüte, an azından bir süre için, uyduğunu düşündüğümüz makaleye gelelim; KKK (kızamık, kızamıkçık, kabakulak) aşısını neden/sonuç bağıntısı kurarak doğrudan hedefe koyan, 12 olguluk bir hasta serisi…
İlk yazar olarak İngiliz “eski” cerrah Andrew Wakefield’ın adını taşıyan bu makale tıp dünyasının gerçekten itibarlı bir yayın organı olan The Lancet’te yayınlandı (The Lancet – Cilt 351, Sayı 9103, sayfa 637–641, 28 Şubat 1998). Özetle; çalışmaya dâhil ettikleri, KKK aşısı yapılmış 12 çocukta ortaya çıkan davranış ve bağırsak bozukluklarına işaret eden bir çalışmaydı bu. Her ne kadar kesin yargılar içermese de, popüler kültür açısından bakıldığında “KKK aşısı otizme neden olur” şeklinde kısa ama vurucu önyargının bilimsel olarak vücut bulmuş haliydi.
1998’e kadar aşılanan dünya nüfusu düşünüldüğünde 12 hastalık bir serinin 12 yıl sürecek tartışmalara yol açmasını yadırgayabilirsiniz. Yadırgamayınız… İnsan sağlığı söz konusu olduğunda, hele aşı gibi nüfusun tümünü etkileyen bir uygulama düşünüldüğünde tıp dünyası gerekli özeni göstermiş ve uzmanların üzerinde tartışabileceği veriler elde edebilmek için detaylı araştırmalara başlamıştır. 12 yılın sonunda; yayınlanan makaledeki verilerin bazılarının “yalan” olduğu gerekçesiyle Lancet dergisi 2010 yılında yazıyı “geri çekmiş”, İngiliz Genel Sağlık Konseyi 2,5 yıl süren oturumlar sonrasında, 2010 yılında, çalışma kurgusunun parasal açıdan ve tıbben etik olmayan çerçevede yapılması ve “dürüst olmayan ve sorumsuz” tutumları nedeniyle Andrew Wakefield’ın hekimlik yetkisini elinden almıştır. Andrew Wakefield, Time dergisinde 2012’de yayınlanan “bilimin dolandırıcıları” başlıklı makalede, başlıkla bağdaştırılan altı kişiden biri olmuştur.

Yazıktır ki Wakefield’ın çalışması tamamen yanlış ve yönlenmiş bilgiler üzerine kurgulandığından ve yürütülmesi açısından da birçok uygunsuzluk içerdiğinden aşılama karşıtı bilimsel bir yazı olamamış, fakat atılan çamur iz bırakmıştır.
Öte yandan bu yazının yarattığı ortam konunun başka araştırmacılar tarafından da titizlikle incelenmesine yol açmıştır. Amerika Birleşik Devletleri’nin Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri (CDC) gerek kendi başlattığı, gerekse bağımsız yapılmış bilimsel çalışmaları derlemiş ve aşıların otizme neden olduğuna dair bir kanıt bulunmadığını ilan etmiştir. Uzun bir süre aşılarda koruyucu ve raf ömrünü uzatıcı olarak kullanılmış, civa içeren organik bir madde olan tiyomersal (ABD’de timerosal olarak bilinir), yapılan çalışmalarda herhangi bir olumsuz etkiye neden olmadığı gösterilmiş olsa da, tek doz için hazırlanan aşı preparatlarının çok dozlu flakonların yerini alması sonucunda, 2001 yılından itibaren bazı grip aşıları dışında kullanımdan tamamen kaldırılmıştır.
Yani Wakefield’ın bu yazısı, modern tıbbın aşı konusunda kendisini tekrar değerlendirmesi, bazı uygulamaları değiştirmesi ve savlarını güçlendirmesi için bir fırsat yaratmış oldu.
Gerek ilaç yoluyla, gerekse cerrahi yöntemlerle insan üzerinde yapılan hemen her tıbbi uygulamanın bilinen belli riskleri vardır. Tıbbi bir uygulamanın güvenliğinden bahsederken anlamamız gereken, beklenen fayda/olası zarardengesinin dikkatlice incelenmesi sonrasında erişilen bilimsel çıkarımların uygulama lehine değerlendirilmesi durumudur. Bir örnekle somutlaştırmak gerekirse; tedavisi olmayan bir çocukluk çağı hastalığı olan çocuk felcine karşı ağızdan verilen ve zayıflatılmış çocuk felci virusu içeren aşının uygulanan her 2.500.000 dozu için 1 olguda aşıya bağlı çocuk felci ortaya çıkma riski karşısında, bu çok bulaşıcı hastalığa yakalananların 200’de 1’inde geri dönüşümsüz felç gelişmesi ve bunların da %5-10’unda ilerleyici felce bağlı ölüm görülme riskinin varlığını, beklenen fayda/olası zarar açısından siz de değerlendirebilirsiniz.
Dublin’de Aralık 1999-Temmuz 2000 döneminde ortaya çıkan kızamık salgını sonucunda 355 çocuk hastaneye başvururken 111 çocuğun yatarak tedavisi gerekiyor ve 3 çocuk kızamık nedeniyle hayatını kaybediyor. Ulusal verilere göre salgın öncesi KKK aşısının yapılma oranının %70’lerin altında olduğu tespit ediliyor.
Hollanda’da, Haziran 1999’da 5 çocuğun kızamığa yakalanmasıyla başlayan salgın Şubat 2000’de 2961 vaka, 3 çocuk ölümü ile sonuçlanıyor. Olguların tamamına yakını aşı yaptırılmamış çocuklardan oluşuyor.
2000 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde kızamık hastalığının ortadan kalkması sonrası aşılama programına uyumun azalmasına bağlı olarak 2005 yılında İndiana eyaletinde ve 2013’te diğer bazı eyaletlerde patlak veren kızamık salgınları ulaşımın kolay olduğu günümüz dünyasında hastalıkları tam anlamıyla kontrol etmenin ne kadar zor olduğunun birer göstergesidir. Aynı şekilde İllinois Üniversitesi öğrencilerinden 69’unda 2015 yılı içinde kabakulak hastalığının ortaya çıkması, yetkililerin öğrencileri, okul açılma tarihi olan 24 Ağustos öncesinde bir doz “tekrar KKK” aşısı olarak kampüse gelmeleri yönünde uyarmalarına neden oldu.
Örnekler çoğaltılabilir, ancak işaret ettikleri ortak nokta aşılama oranlarındaki gevşemenin hemen daima hastalığın olağan sıklığında ani ve belirgin bir artışla sonuçlanmasıdır. Hastalığın ortaya çıkmasından sonra, tedavi için yapılan giderlerin sağlık bütçesine getirdiği yük başka sağlık harcamalarından kısılmasına yol açacağından, toplum sağlığını etkileyici boyutlara ulaşabilmektedir.
Bulaşıcı hastalıklara karşı aşılama yoluyla kazanılmış tek savaş çiçek hastalığına karşı yürütülmüş olandır. Devam eden ve sona yaklaştığı umulan bir diğer mücadele çocuk felcine karşı verilmektedir. 2014’te Nijerya, Somali, Pakistan ve Afganistan’da köşeye sıkıştırılmış olan virusa son darbenin vurulmasına çalışılmaktadır. Afrika’da DSÖ’nün yaptığı başarılı aşılama çalışmaları sayesinde son 1 yıldır çocuk felci olgusuna rastlanılmamış, bu dönem 2 yıl daha uzarsa çocuk felcinden arınmış bir Afrika’dan bahsetmek olası olacaktır.
Dünya Sağlık Örgütü’nün Temmuz 2014 tarihli son raporuna göre, aşılama programı sayesinde yılda 2-3 milyon çocuk ölümünün engellendiği düşünülüyor. Öte yandan hala yılda 1,5 milyon çocuk aşı ile önlenebilir hastalıklar nedeniyle hayatını kaybediyor.
Bireysel olarak aşılanmayı reddetmek toplum sağlığı açısından çok da büyük bir etkiye sahip olmayabilir. Ancak kitlesel olarak aşı programının dışında kalmak büyük halk sağlığı sorunlarına yol açacaktır. Topluluk bağışıklığının (Herd Immunity) hastalığa karşı etkin seviyelere ulaşması bireysel aşılanma oranlarının hedef eşik değerleri geçmesiyle mümkündür.
Çocukluk çağı aşılarının uygulanmaması durumunda kişilerin, rutin aşılama öncesi dönemlerde insanların çoğunlukla hayatın erken yıllarında geçirdiği bazı viral hastalıklara, daha ileri yaşlarda yakalanmaları söz konusu olabilmektedir. Kızamıkçık örneğini düşünürsek, çocukluk çağında bu virusla karşılaşan aşısız bir genç kız orta şiddette bir hastalık geçirmek durumunda kalacakken, aşılı bir toplumda yaşayan ve virusla hamileliği sırasında karşılaşan aşısız bir anne adayının doğacak çocuğu için bu hastalığın anlamı, sağırlık, göz anomalileri ve ciddi kalp sorunlarının önde olduğu birçok bozuklukla karakterli Doğumsal Kızamıkçık Sendromu olacaktır. Aynı şekilde kızamık hastalığı için ölüm oranlarının 13 yaşından sonra kayda değer bir şekilde arttığı bilgisi göz önüne alındığında, aşılanmamış, virusle çocukluk çağında değil de 20 yaşında karşılaşmış bir genç erişkinin hayatını tehdit eden hastalığın, çocukluk çağı aşılarıyla engellenebilir olması gerçeğinin vicdani ve hatta hukuki sonuçları olması muhtemeldir.
Bilimsel bakışla temel kişi hak ve özgürlüklerini temel alan hukuksal bakış, tıbbın kimi alanlarında ters düşmekte, hangisinin diğerinden daha üstün olduğu konusu bile başlı başına bir anlaşmazlık kaynağı olmaktadır. Bazı gelişmiş ülkelerde yasal bir zorunluluk olan aşı programına uyum konusunun bir sağlık problemi olmasının ötesinde kişi özgürlüğü bakımından da evrensel hukuk düzleminde tartışılması gereklidir.
Kanıta dayalı tıp biliminin bugüne dek biriktirdikleri göz önüne alındığında, çocukluk çağı aşı programlarının uygulanmasında birey ve toplum sağlığı açısından büyük yarar olduğu fikrinden farklı bir görüş öne sürmek akılcılıktan uzak görünmektedir.
Sağlık Bakanlığı Güncel Aşı Takvimi ve bebeğinizin doğum gününe göre aşılanma zamanları için:http://www.asm.gov.tr/AsiTakvimi.smt
Kaynaklar ve İleri Okuma:
http://www.who.int/immunization/monitoring_surveillance/global_immunization_data.pdf
http://www.cdc.gov/vaccinesafety/00_pdf/CDCStudiesonVaccinesandAutism.pdf
http://www.thelancet.com/journals/lancet/article/PIIS0140-6736%2897%2911096-0/abstract
http://healthland.time.com/2012/01/13/great-science-frauds/slide/all/
http://news.bbc.co.uk/2/hi/health/8483865.stm
http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/12867830
http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/10825086
http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/16885548
http://cid.oxfordjournals.org/content/52/7/911.full
http://who.int/immunization_standards/vaccine_quality/qa_production_control_pq_11july2012.pdf
http://www.thelancet.com/journals/laninf/article/PIIS1473-3099%2815%2900054-7/fulltext
Sebze, bir bitkinin -eğer varsa- meyvesi haricinde yenebilen kısımlarının tamamına denir. Örneğin bazı bitkilerin gövdesi, kökleri, yaprakları yenir ve bunlar “sebze” olarak isimlendirilir. Sebze, bilimsel bir terim değildir; daha çok toplumsal bir terimdir. Bilimsel terminolojide Bitkiler Alemi’nin her üyesi bir sebzedir; ancak halk arasında sözcük bu amaçla kullanılmaz, “yenilebilir kısım” anlamında kullanımı yaygındır. Bitkilerin evriminde “şu bölge yenebilir, bu bölge yenemez” şeklinde bir ayrım bulunmamaktadır.

Yorum yazabilmek için oturum açmalısınız.