200’den Fazla Genin Etkinliği Durdurularak Yaşam Süresinin Uzaması Mümkün Olabilir!

Yaşlanmayla ilişkili 200’den fazla genin aktivitesinin durdurulmasının potansiyel olarak yaşam süresini %60 oranında uzatabileceğinin keşfi, yaşlanma araştırmalarında gerçekten heyecan verici bir dönüm noktasıdır. Washington Üniversitesi ve Buck Yaşlanma Araştırma Enstitüsü‘nde yürütülen bu çalışma, yaşlanmanın altında yatan karmaşık genetik ağlara ve bunların insanlar için potansiyel terapötik uygulamalarına ışık tutuyor.


Çalışmanın Önemli Noktaları

Kullanılan Model Organizmalar:

    • Araştırma, genetik olarak daha yüksek organizmalara benzerliği ve basitliği nedeniyle hücresel süreçleri incelemek için yaygın olarak kullanılan bir model organizma olan maya hücreleri (Saccharomyces cerevisiae) üzerinde yürütülmüştür.
    • Takip deneyleri, yaşlanmayı incelemek için iyi bilinen bir başka model organizma olan yuvarlak solucanları (Caenorhabditis elegans) içeriyordu. Hem maya hem de solucanların kullanılması, bulguların daha karmaşık organizmalar için de geçerli olduğunu desteklemektedir.

    Genlerin Belirlenmesi:

      • Çalışmada, inaktivasyonu maya hücrelerinin ömrünü önemli ölçüde uzatan 238 gen belirlendi. Bu genlerin hücre büyümesi, DNA onarımı, metabolizma ve stres direnci ile ilgili yolları etkilediği düşünülüyor.
      • Önemli bulgulardan biri, mTOR yolu (hücre büyümesi ve metabolizmasının merkezi düzenleyicisi) ve protein sentezi ve DNA hasarı tepkisinde rol oynayan bir gen olan GCN4 ile etkileşime giren LOS1 geninin rolüydü.

      LOS1 Mekanizması:

        • LOS1’in silinmesi, çeşitli türlerde ömrü uzatmak için iyi bilinen bir müdahale olan kalori kısıtlamasının etkilerini taklit ediyor gibi görünüyor.
        • Bu, LOS1’in yaşlanmada çok önemli olan hücresel stres tepkisi, DNA onarımı ve metabolik düzenleme ile ilgili yolları etkilediğini gösteriyor.

        Memelilerde Gen Korunumu:

          • Tanımlanan genlerin yaklaşık %50’si memelilerde korunmuştur ve bu da bunların insan biyolojisiyle potansiyel ilişkisini göstermektedir. Bu, yaşlanmayı geciktirmek ve uzun ömürlülüğü desteklemek için bu genleri terapötik olarak hedeflemenin yollarını açar.

          Genişletilmiş Bağlam

          LOS1, mTOR ve Yaşlanma Arasındaki Bağlantı

          • mTOR (rapamisinin mekanik hedefi) yolu, yaşlanma ve hücresel metabolizmada önemli bir rol oynar. Besin bulunabilirliğine duyarlıdır ve hücre büyümesini, otofajiyi (hücresel geri dönüşümü) ve stres tepkilerini düzenler.
          • LOS1’in mTOR ve GCN4 ile etkileşimi, yaşlanmayı kontrol eden genetik ağda kritik bir düğüm görevi gördüğünü göstermektedir. Silinmesi, kalorik kısıtlamayla tetiklenenlere benzer koruyucu yolları aktive edebilir.

          Kalori Kısıtlaması ve Uzun Ömür

          • Kalori kısıtlamasının, yetersiz beslenme olmaksızın, maya, solucan, sinek ve hatta memelilerde mTOR gibi yolları düzenleyerek ve oksidatif stresi azaltarak ömrü uzattığı gösterilmiştir.
          • Çalışma, LOS1’in kalori kısıtlamasının genetik bir taklidi olarak hizmet edebileceğini ve yaşlanma karşıtı tedaviler geliştirmek için moleküler bir hedef sunabileceğini vurgulamaktadır.

          İnsan Sağlığı İçin Sonuçlar

          • Korunmuş genlerin tanımlanması, insanlarda yaşlanma yollarını hedeflemek için gen düzenleme araçları, farmakolojik inhibitörler veya küçük moleküller geliştirmek için bir yol haritası sağlar.
          • Bu genlerin terapötik olarak hedeflenmesi, yalnızca ömrü uzatmakla kalmayıp aynı zamanda kanser, nörodejenerasyon ve kardiyovasküler bozukluklar gibi yaşa bağlı hastalıkları azaltarak iyi sağlıkta geçirilen yaşam süresi olan sağlıklı yaşam süresini de artırabilir.

          Zorluklar ve Gelecekteki Yönler

          Translasyonel Araştırma:

            • Maya ve solucanlardaki bulgular ümit verici olsa da, bu sonuçların insanlara çevrilmesi organizma biyolojisindeki farklılıklar nedeniyle önemli karmaşıklık içerir.
            • Yolların korunması bir başlangıç ​​noktası sunar, ancak memeli modelleri ve insan hücre hatlarında daha fazla çalışma yapılması esastır.

            Gen Etkileşimleri:

              • Yaşlanma, izole olanlar tarafından değil, bir gen ağı tarafından düzenlenir. Belirlenen genlerin nasıl etkileşime girdiğini ve birbirlerini nasıl etkilediğini anlamak, etkili müdahaleler tasarlamak için çok önemlidir.

              Etik ve Güvenlik Hususları:

                • Genetik manipülasyon, özellikle gen susturma, hedef dışı etkiler ve beklenmeyen sonuçlar riskleri taşır.
                • Yaşam süresinin uzatılmasıyla ilgili etik tartışmalar, toplumsal ve bireysel çıkarımları ele alan bilimsel gelişmelere eşlik etmelidir.

                Araştırmanın Önemi

                Bu çalışma, yaşlanmanın genetik temelinin anlaşılmasında bir sıçramayı temsil etmektedir. Genetik etkileşimleri haritalayarak ve LOS1 gibi temel düzenleyicileri belirleyerek araştırmacılar gelecekteki yaşlanma karşıtı stratejiler için bir temel oluşturdular. İnsan ömrünü uzatmak, sağlığı iyileştirmek ve yaşa bağlı hastalıkların yükünü azaltmak için belirli genleri hedefleme olasılığı muazzam bir vaat taşıyor.


                İleri Okuma
                • Kennedy, B. K., et al. (2023). Genetic regulation of lifespan: A yeast study reveals conserved aging pathways. Cell Metabolism.
                • Johnson, S. C., Rabinovitch, P. S., & Kaeberlein, M. (2013). mTOR is a key modulator of aging and age-related disease. Nature Reviews Molecular Cell Biology, 14(10), 596-609.
                • Loewith, R., & Hall, M. N. (2011). Target of rapamycin (TOR) in nutrient signaling and growth control. Genetics, 189(4), 1177-1201.
                • McCormick, M., Delaney, J., Tsuchiya, T., Tsuchiyama, S., Shemorry, A., Brem, R. F., & + several additional authors (2015). A Comprehensive Analysis of Replicative Lifespan in 4,698 Single-Gene Deletion Strains Uncovers Conserved Mechanisms of Aging. Cell Metabolism, 22 (5). http://dx.doi.org/10.1016/j.cmet.2015.09.008
                • Kapahi, P., Kaeberlein, M., & Hansen, M. (2017). Dietary restriction and lifespan: Lessons from invertebrate models. Nature Reviews Molecular Cell Biology, 18(1), 35-45.


                 Mark A. McCormick9, Joe R. Delaney9, Mitsuhiro Tsuchiya, Scott Tsuchiyama, Anna Shemorry, Sylvia Sim, Annie Chia-Zong Chou, Umema Ahmed, Daniel Carr, Christopher J. Murakami, Jennifer Schleit, George L. Sutphin, Brian M. Wasko, Christopher F. Bennett, Adrienne M. Wang, Brady Olsen, Richard P. Beyer, Theodor K. Bammler, Donna Prunkard, Simon C. Johnson, Juniper K. Pennypacker, Elroy An, Arieanna Anies, Anthony S. Castanza, Eunice Choi, Nick Dang, Shiena Enerio, Marissa Fletcher, Lindsay Fox, Sarani Goswami, Sean A. Higgins, Molly A. Holmberg, Di Hu, Jessica Hui, Monika Jelic, Ki-Soo Jeong, Elijah Johnston, Emily O. Kerr, Jin Kim, Diana Kim, Katie Kirkland, Shannon Klum, Soumya Kotireddy, Eric Liao, Michael Lim, Michael S. Lin, Winston C. Lo, Dan Lockshon, Hillary A. Miller, Richard M. Moller, Brian Muller, Jonathan Oakes, Diana N. Pak, Zhao Jun Peng, Kim M. Pham, Tom G. Pollard, Prarthana Pradeep, Dillon Pruett, Dilreet Rai, Brett Robison, Ariana A. Rodriguez, Bopharoth Ros, Michael Sage, Manpreet K. Singh, Erica D. Smith, Katie Snead, Amrita Solanky, Benjamin L. Spector, Kristan K. Steffen, Bie Nga Tchao, Marc K. Ting, Helen Vander Wende, Dennis Wang, K. Linnea Welton, Eric A. Westman, Rachel B. Brem, Xin-guang Liu, Yousin Suh, Zhongjun Zhou A Comprehensive Analysis of Replicative Lifespan in 4,698 Single-Gene Deletion Strains Uncovers Conserved Mechanisms of Aging Cell metabolism  Volume 22, Issue 5, p895–906, 3 November 2015 DOI: http://dx.doi.org/10.1016/j.cmet.2015.09.008

                Yuvarlak Solucanlar

                Sinonim: Nematodlar, İpliksisolucanlar, nematodes, roundworms, phylum, Nematoda, Fadenwürmer (Nematoda), Nematoden, Älche

                Sayıca Dünya üzerinde en çok bulunan, yuvarlak bir yapıya sahip olan omurgasız hayvanlar grubu canlılardır. Vücutları uzamış, silindirik ve bilateral simetrilidir. Bitki ve hayvanlara zarar veren çok sayıda parazit türleri bulunmaktadır.

                ‘İyi Bakteriler’ Arasındaki Rekabet Bağırsak Sağlığını Koruyor

                İnsan bağırsağında adeta bir yağmur ormanındaymış gibi rekabet içinde olan ve gördükleri işlevlerle bizim için hayati önem taşıyan bağırsak bakteriler, ekosistemi bizim de sağlığımızı korumamızı sağlıyor.

                Bu öngörü, yüzlerce bakteri türünün bağırsaklarımızda nasıl bir arada başarı ile yaşayabildiklerini anlamak üzere bir matematik model geliştiren Oxford University bilimcilerine ait.

                Yayımladıkları raporda araştırmacılar, popüler olan varsayımın aksine türler arasındaki kooperasyonun (birlikte çalışma , işleme) sistemi destabilize (gidişatını etkilemek , bozmak) edici bir etkisi olduğunu gösterdi. Bunun yerine ‘iyi bakteri’ler arasındaki rekabetçi bir ortamın, negatif geri-bildirim döngüleri sayesinde sağlığı  veya gidişatı stabil tutarak koruduğu da raporda yer aldı. Bu döngüler ise tür sayısındaki fazlalığın destabilize edici etkisine karşı çalışıyor.

                Science dergisinde yayımlanan çalışmada araştırmacılar ayrıca; insanların kendi vücutları üzerinde bir ‘ekosistem mühendisi’ gibi davranarak ve birçok farklı şekilde müdahil olarak doğal gidişatı koruyabildiklerini de öne sürdü .

                Oxford University’de Evrimsel Biyoloji Profesörü ve aynı zamanda araştırmanın eş yazarı olan Kevin Foster çalışma ile ilgili : “Bir süredir insanların vücutlarının üstünde ve içinde çok miktarda bakteri topluluklarına ev sahipliği yaptığını; özel olarak da sindirim kanalında bulunan toplulukların genel vücut sağlığımızı korumamızda çok ciddi bir rol oynadığını biliyoruz. Buna rağmen bu bakteri topluluklarının kararlı bir biçimde uzun zaman periyotları boyunca nasıl kalabildiği ile ilgili çok az şey bilinir.” açıklamasında bulundu.

                Kevin Foster’ın açıklamasına göre varsayımlar ise, bakterilerin bizi iyi ve sağlıklı tutuyor olmasından dolayı topluluklarının da birlikte ve yardımlaşarak çalıştığı yönündeydi. Ekibin geniş çaplı matematik analizine dayanan çalışmasına göre ise sağlıklı sindirim ve bağırsak için rekabet çok daha önemli olabilir.

                Bitkiler veya arılar gibi; bir türün birey sayısının azalmasının diğer türlerin de azalmasına sebep olduğu kooperasyon sistemi yerine bakterilerin kalabalık bir yağmur ormanında birbirleri ile yarışan ağaçlar gibi davrandıkları düşünülüyor.

                Mikrobiyom’un (içimizde taşıdığımız çok sayıda mikrabiyal tür ve bireyi anlatan terim) sağlığımız için önemini kavramak, besinlerin parçalanması, patojenlerden korunma, bağışıklık sistemimizi canlı tutma gibi mekanizmaların da anlaşılmasını sağlayacaktır.

                Farklı insanların farklı mikrobiyal türler barındırdığı düşünüldüğünde, mikrobiyomun ekolojik stabilitesini koruması gerektiği gerçeği daha da önem kazanmaktadır. Mikrobiyal toplulukların çeşit ve sayılarındaki kaymalar / ciddi değişimler de çoğunlukla sağlıksız durumlarla veya hastalıklarla ilişkilendirilmiştir.

                Bu noktada da öne sürülen hipotezde de olduğu gibi insanların çevresel koşullara göre vücutlarında yaptıkları değişikliklerin rekabetçi ortamı uyararak bakteriyel toplulukların hayatına müdahil olduğu ve bu sayede de sağlığın korunmasına ön ayak olduğu düşünülüyor.

                 


                Kaynak : Bilimfili, K. Z. Coyte, J. Schluter, K. R. Foster. The ecology of the microbiome: Networks, competition, and stability. Science, 2015; 350 (6261): 663 DOI: 10.1126/science.aad2602

                Kadınların Çoğu Heteroseksüel Değil: Ya Biseksüel Ya Lezbiyen!

                Bizi nelerin heyecanlandırdığı ve kendimizi cinsel spektrumda nerede gördüğümüz çok kişiseldir. Yeni bir çalışma bu spektrumun varlığıyla ilgili tartışmalı kanıtlar öne sürdü. Yapılan çalışmaya göre kadınlar biseksüel veya lezbiyen ama neredeyse kesinlikle heteroseksüel değiller. Araştırma Journal of Personality and Social Psychology’de yayınlandı.
                Önceki çalışmalarda cinsel uyarılmayı araştırmak için kadın ve erkeklerden oluşan gönüllüler incelenmişti. Araştırmaların pek çoğu, kadınların fizyolojik olarak kadın ve erkek olan cinsel uyarıcılardan etkilendiklerini gösteriyor. Ancak bu durum şaşırtıcı bir şekilde lezbiyenler için geçerli değil, lezbiyenler hemcinslerinden erkeklere göre çok daha büyük ölçüde etkileniyorlar.
                Essex Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden Dr. Gerulf Rieger’in başında bulunduğu bu yeni çalışmada farklı cinsel yönelimlere sahip 345 kadından çeşitli cinsel içeriğe sahip videolar izlenmesi istendi. Bu esnada gözbebeklerinin hareketi ve cinsel bölgelerindeki tepkiler gibi biyolojik değişimler (tansiyon ve kan akışı) ise kayda alındı.
                Araştırmadaki kadınlar yaş, eğitim düzeyi ve etnik köken yönünden oldukça çeşitliydi. Çalışmaya katılanların cinsel spektrumda “heteroseksüel”, “çoğunlukla heteroseksüel”, “biseksüel eğilimli heteroseksüel”, “biseksüel”, “biseksüel eğilimli lezbiyen”, “çoğunlukla lezbiyen” ve “lezbiyen” seçeneklerinden birini seçmeleri beklendi.
                Alınan sonuçlara göre “heteroseksüel” seçeneğini işaretleyen kadınlar genel olarak görüntülerde ki hem kadın hem erkeklerden güçlü bir şekilde etkileniyorlar. Ancak lezbiyen olduğunu belirtenler beklenenin aksine kadınlardan erkeklere göre çok daha güçlü bir şekilde etkileniyorlar.
                Bu araştırmanın karşılaşacağı en büyük eleştiri yazarın kullandığı dil. Çünkü yazar “tahrik olmak” ile “cinsel yönelim” arasındaki farkı yansıtamıyor. Dr. Rieger Pink News’a şöyle konuşuyor:
                “Kadınların çoğunluğu heteroseksüel olduklarını belirtse de nelerin tahrik ettiğine baktığımızda yaptığımız çalışma biseksüel veya lezbiyen olduklarını ama heteroseksüel olmadıklarını söylüyor.”
                Çalışma, erkeklerin aksine, kadınların cinsel çekiminin partnerlerinin cinsiyetine göre daha az etkilendiğini ancak ilişkilerinin geçmişi, eğitim seviyeleri, dini inançları gibi kültürel ve sosyal faktörlerden daha çok etkilendiğini not düşüyor. Bunun sonucu olarak kadınların cinsel kimlikleri erkelere göre çok daha çeşitli olabiliyor ve bunun gibi pek çok çalışma da bu görüşü destekler nitelikte. Genç yaşlarda ki çeşitli hormon seviyeleri de cinsel uyarılmaya getirilebilecek olası başka bir açıklama.
                Bu oldukça aldatıcı bir konu. Çalışmanın yazarları fizyolojik cinsel çekimde erkek ve kadın uyarıcılarda cinsiyetler arasında oldukça fazla çeşitliliğin mevcut olduğunu belirtiyor. Ayrıca çalışmalarının batılı, eğitimli, zengin ve demokratik katılımcıları baz aldığını da ekliyorlar. Bu da sonuçlarının doğru bir şekilde geniş kitlelere henüz uygulanamayacağını gösteriyor.
                Kaynak:
                • IFLS
                • Rieger G, Savin-Williams RC, Chivers ML, Bailey JM. Sexual arousal and masculinity-femininity of women. J Pers Soc Psychol. 2016 Aug;111(2):265-83. doi: 10.1037/pspp0000077. Epub 2015 Oct 26.

                Kondom Kullanımı ve Seks: Sperm, Kadınlar Üzerinde Gerçekten Antidepresan Etkiye Sahip Mi?

                Aralıklarla gazetelerde çıkan bazı haberler spermin (meni) kadınlar için faydalı olduğuna dair abartılı ve uzak ihtimalli bilgileri tekrar ediyor. Bu araştırmalar aslında 10 yılı aşkın bir süre önce yayınlanmış bir makaledeki verilere dayanıyor. 2002 yılında Archives of Sexual Behavior dergisinde yayımlanan bu makale, meninin kadınlar için antidepresan etkili olduğuna dair sıradışı bir iddiada bulunuyor. Bu durum medyada oldukça yaygın bir şekilde yer bulsa da, araştırma bilim camiasında çok az etki yarattı ve bu iddianın bilimsel dayanaklarını tekrar ederek test eden neredeyse hiç araştırma yapılmadı. Makale, doğası gereği olgular arasında ilişki kuruyor olsa da, meninin gerçekten de antidepresan etkili olduğuna dair hiçbir biyolojik kanıt sunamıyor.

                Bilimin ve bilimsel araştırmaların temel kurallarından biri, “paralleliğin neden-sonuç ilişkisi anlamına gelmeyebileceğini”(“correlation does not imply causation”) üzerine kuruludur. Kimi zaman paralellik gösteren ve aralarında ilişki varmış gibi görünen veriler, aslında hiçbir bilimsel ilişkiye sahip olmayabilir. Örneğin, 2002-2010 yılları arasında hamburger oranının tüketimi de, arabalarda alüminyum parça kullanımı da birbiriyle eşit derecede artmış olabilir. Ancak bu, araba üretim yöntemlerinin hamburger tüketimiyle bir ilgisi olduğu anlamına gelmek zorunda değildir. Bilimsel araştırmalarda aradaki ilişki somut ve net olarak ortaya konulabilmelidir. İşte sperm-antidepresan ilişkisinde de benzer bir durum söz konusudur. Araştırmacıların ilişki kurdukları olgular arasında gerçekten somut ilişki olduğu kuşkuludur ve araştırmacılar makalelerinde bazı diğer olası açıklamaları görmezden gelmektedirler. Dahası, bilimsel literatür içerisinde bu iddiayı ciddiye almamız gerekmediğini gösteren başka veriler de vardır.
                Araştırmanın aslında gerçekten bulduğu şey, seks sırasında kondom (prezervatif) kullanmayan erkeklerle birlikte olan kadınların, kondomu sıklıkla veya her zaman kullanan erkeklerle birlikte olan kadınlara kıyasla daha düşük depresif seviyeleri olduğudur. Araştırmanın yazarları vajnanın spermle temas etmesinin bu durumun temel sebebi ve mekanizması olduğunu ileri sürmektedirler. Meni içerisindeki çeşitli hormonların, özellikle de prostaglandinlerin kadınların kan akışına girecek şekilde emildiğini ve bu sebeple antidepresan bir etki yarattığını söylemektedirler. Araştırmacıların bu emilim hipotezi, 1986’da yapılan ve Medical Hypothesis dergisinde yayımlanan tek bir vaka analizine dayanmaktadır. O araştırma da, gecesefası yağının çocuklarını istismar eden annelerde depresyon etkilerini iyileştirdiği gösterilmektedir. O makalenin yazarı olan Dr. Ney, gecesefası yağı ile erkek menisinin prostoglandin içerikleri bakımından benzer olduklarını ve dolayısıyla spermin de antidepresan etkili olması gerektiğini iddia etmektedir. Hatta Ney bu makalesinde o kadar ileri gitmektedir ki, hamilelik sırasında seks yapamayan kadınların depresyona yatkınlıklarının sebebinin eşlerinin spermine maruz kalamayışları olduğunu iddia etmektedir.
                Tek bir vakanın analizi bu kadar kapsamlı ve sıradışı bir iddiayı temellendirmek için asla yeterli değildir. Ancak Ney’in iddiaları bu kadarla da sınırlı değildir. Ney, aslında sperm içerisindeki prostoglandinlerin çok düşük oranda olduğunu kabul etmektedir; ancak teorisinin mantıklı olabilmesi için bu hormonun ruh hali üzerindeki etkisinin aşırı güçlü olduğunu ileri sürmektedir. Ney de bu iddiasını 1977 yılında Gross ve arkadaşları tarafından yapılan ve prostoglandinlerin psikiyatrik etkileri üzerine bir değerlendirme makalesi olan bir diğer araştırmaya dayandırmaktadır. Ancak işin komik tarafı, Gross ve arkadaşlarına ait bu makalede 1 adet vakada depresyondaki hastaların prostoglandin seviyelerinin aslında daha yüksek olduğunu göstermesidir. Dahası, diğer bir araştırmada, depresyon ile prostoglandin arasında doğrudan bir ilişki bulunamamıştır. Dahası da var: Gross ve arkadaşları makalelerinde antidepresan ilaçlarının prostoglandinler üzerinde baskılayıcı ve azaltıcı etkisi olduğunu söylemektedirler. Yani prostoglandinler ile depresyon arasındaki doğrudan ilişki bile şüphelidir.
                2002 tarihli Gallup ve arkadaşlarının halk arasında meşhur, bilim camiasında umursanmamış makalesine dönecek olursak… Araştırmacılar bazı önemli sorulara yanıt vermemektedirler ve bu sebeple araştırmaları üzerindeki soru işaretleri artmaktadır: örneğin bazı kadınlar neden diğerlerine göre kondomu daha az tercih etmektedir? Bu tercihlerine neden olan unsurlar ile depresyon arasında bir ilişki var mıdır? Örneğin depresif kadınların kondom kullanmayı tercihleri artmakta mıdır, azalmakta mı? Araştırmacılar, kondom kullanmayı hiç tercih etmeyen kadınların, hep tercih eden kadınlara göre 2 kat daha fazla seks yaptıklarını söylemektedirler. Ancak eğer ki kondom kullanımı bir kontrol grubu olarak kullanılacaksa, seks sıklığından yola çıkarak depresyon ile ilişkilendirme yapamazsınız; bu bilimsel ilişkilendirme kurallarına aykırıdır. Dahası, kondom kullanımından ziyade seks sıklığının depresyonla ilişkisini gösteren araştırmalar da vardır (Brody ve Costa, 2009). Dolayısıyla eğer ki daha sık seks yapanlar daha nadiren kondom kullanmayı tercih ediyorlarsa, bu kişilerde depresyonun daha seyrek olmasının nedeni sperm teması veya kondom kullanımı değil, basitçe daha sık seks yapmaları olabilir.
                Daha önemli bir açıklama da, kondomun seksten alınan zevk ile ilişkisi üzerine araştırmalardan gelmektedir. Brody, 2010 yılında yayımladığı makalesinde “kondom kullanarak yapılan seksin seks değil, masturbasyon benzeri bir girişim”olduğunu söylemektedir. Bu biraz abartılı bir açıklama olsa da, bilimsel olarak nedenleri anlaşılabilir: 2008 yılında Crosby, Milhausen, Yarber, Sanders ve Graham tarafından yapılan bir diğer araştırmaya göre, kadınların %40’ının kondom kullanma sebebiyle seksten aldıkları zevkin düştüğünü belirtmektedir. Aynı araştırmada kadınların kondomu “seksten soğuma sebebi” olarak gördüklerini de göstermektedir. Dolayısıyla kondom kullanmayan erkeklerle birlikte olan kadınların seksten aldıkları zevk arttığı için de depresyon sıklığı düşüyor olabilir. Bu, çok daha olası bir açıklamadır.
                Bir diğer olası açıklama ise, her ne kadar kulağa daha az ihtimalli geliyor olsa da, depresyonun kendisinin kadınların kondom kullanımını arttırdığı olabilir. Bu açıklamaya yönelik kanıtlar 1996 yılında Morrill, Ickovics, Golubchikov, Beren ve Rodin tarafından yapılan ve 3 ay boyunca korunarak yapılan seks pratiklerini inceleyen bir araştırmadan gelmektedir. Araştırmada, denek olarak kullanılan ve araştırmanın başlangıcında depresif olan kadınların kondom kullanma olasılıklarının daha yüksek olduğu belirlenmiştir. Araştırmacılar, depresyon ile kondom kullanımı arasındaki ilişkinin, kadınların seks konusunda aktif olup olmadıklarından da etkilendiğini belirtmektedirler. Böylesine bir çalışmada bile veriler arasındaki paralelliğin gerçekten de nedenselliğe işaret edip etmediğini söylemek çok zordur.
                Uzun lafın kısası, spermin veya sperme oral veya vajinal yollarla temas etmenin kadınlarda gerçekten antidepresan etkisi olduğunu iddia etmek için şu anda elimizde yeterli ve güvenilir miktarda veri bulunmamaktadır. Aslında kondom kullanımı, sperm teması ve depresyon arasındaki ilişkiye yönelik olarak muhtemel fizyolojik mekanizmalar bulunmaktadır; ancak bu mekanizmaların tam olarak nasıl işlediğinin gösterilmesi gerekmektedir. Dolayısıyla daha fazla veri elde edene kadar sperm ile depresyon arasında bir ilişkiden söz etmek doğru olmayacaktır.
                Uyarı: Bu yazımızda kesinlikle kondom kullanımın kısıtlanması tavsiye edilmemektedir. Tamamen bilimsel bir araştırmanın değerlendirilmesi yapılmaktadır. Evrim Ağacı olarak güvenilmeyen kişilerle yapılan veya güvenilen kişilerle de çocuk yapma amaçlı olarak yapılmayan seks sırasında kondom kullanımını önemle tavsiye ederiz.
                 
                 
                Kaynaklar ve İleri Okuma:

                Şizofreni ve Kedi Algısı

                Burada gördüğünüz, 1860-1939 yılları arasında yaşamış İngiliz ressam Louis Wain’in yıldan yıla şizofreniyle mücadelesine bağlı olarak kedi çizimlerinin nasıl değiştiğidir. Sağlıklı zamanlarında da insanlaştırılmış (antropomorfize edilmiş) ve iri gözlerle resmedilen kedi çizimleriyle bilinen sanatçı, hastalığa yenik düştüğü zamanlarda giderek gerçeklerden uzaklaşmıştır.
                Açıkçası sanatçının gerçekten zihinsel bir hastalığı olup olmadığı konusu tartışmalıdır; fakat 1924 yılında kız kardeşleri tarafından Springfield Zihin Hastalıkları Hastanesi’ne yatırılmıştır. Hastane psikiyatristlerinden Dr. Michael Fitzgerald, Wain’in hastalığının şizofreni değil, Asperger Sendromu olduğunu iddia etmiştir.
                Çizimlerle ilgili bir diğer sorun, o resimlerin bu ve benzeri görsellerdeki sırasında çizilip çizilmediği konusudur; çünkü Wain resimlerini tarihlendirmemiştir.
                Dolayısıyla bu konuda gerçeği bilmek çok zor; fakat eğer ki arada gerçekten bazı psikiyatristlerin hala düşündüğü ve bazı psikoloji ders kitaplarının hala örnek olarak kullandığı gibi bir bağlantı varsa, zihin hastalıklarının algılarımızı nasıl etkilediğine dair şaşırtıcı bir örnek olduğu söylenebilir.
                Daha önceden Alzheimer ve Sanat başlığı ile William Utermohlen isimli sanatçının kendisiyle ilgili algılarının Alzheimer hastalığına bağlı olarak nasıl değiştiğini buradaki yazımızda çizimleriyle anlatmıştık. Ona da göz atmanızı tavsiye ederiz.
                Hazırlayan: ÇMB (Evrim Ağacı)
                Teşekkür: Araz Aliyev (Evrim Ağacı Okuru)

                Alzheimer ve Sanat

                Türkiye Alzheimer Derneği tarafından paylaşılan bu fotoğrafta, William Utermohlen isimli ressamın yıllar içerisinde çizdiği resimler gözüküyor. Utermohlen’e, 1995 yılında Alzheimer teşhisi konuluyor. Bunu öğrendikten sonra hemen çalışmalara başlayan Utermohlen, sürekli olarak kendi portresini çizdi. Alzheimer’ın henüz ilerleme biçimi tam olarak keşfedilememiş olsa da, sinir ağlarındaki bozulma ve karışmalar ile ilerlediği düşünülüyor. Bu durum, bireylerin motor faaliyet (el, kol, bacak gibi uzuvları kullanabilme, istemli hareketleri yapabilme) yeteneklerini sınırlandırıyor ve bireylerin algısal yeteneklerini giderek kötüleştiriyor. Hele ki Alzheimer’ın ana göstergesi ve karakteristik özelliği olan bunama devreye girdiğinde, hastaların hayat standartları hızla düşmeye başlıyor. Bunun sonucunda, ressamın portrelerinde hastalığın başlangıcından sonra bariz bir kısıtlanma görüyoruz.
                Yapılan analizlere göre Utermohlen’in çizimlerindeki değişimin en bariz özelliği renk satürasyonu ve çeşitliliğinin giderek azalıyor olması. Ayrıca şekillerin birbirleriyle olan ilişkilerinin de giderek kopuklaşmaya başladığı, dolayısıyla yüzün giderek tanınmaz hale geldiği görülüyor. “Kendini bildi bileli resim çiziyor” şeklinde tanımlanan Utermohlen, 2007 yılında 74 yaşındayken hayatını kaybetti.

                3-boyutlu Yazıcı ile Üretilmiş Yaşamın ‘Yapı Taşları’

                İlk olarak 1984 yılında geliştirilen 3-boyutlu baskı teknolojisi, sürekli gelişmeye devam ediyor. 3 boyutlu yazıcıların verimi her geçen gün artarken, aynı zamanda üç boyutlu baskı teknolojisi her alanda yapılan çalışmalarda kullanılıyor. Bu çalışamalara tabii ki kök hücre araştırmaları da dahil.

                Yeni yayımlanan bir çalışmada da bilim insanları, embriyonik kök hücrelerin oldukça düzenli ‘bloklarını’üretmeye olanak sağlayacak 3-boyutlu baskı yöntemi geliştirdiklerini duyurdular.

                Vücut içerisindeki her tip hücreyi üretme kapasitesine sahip olan bu hücreler, doku yapılarının birer lego parçası gibi kullanılabilir ve bu yolla da, dokuların daha büyük yapılarının yanısıra mikro-organların da üretilmesini mümkün kılabilir.

                Biofabrication dergisinde yayımlanan çalışmanın baş yazarı Wei Sun’un belirttiğine göre:

                ‘’Embriyoid maddenin kontrollü bir şekilde geliştirebileceğini görmek gerçekten heyecan verici. Geliştirilen embriyoid madde düzenli ve homojen, ayrıca daha sonraki doku gelişimi için çok daha iyi bir başlangıç noktası niteliği taşıyor.’’ 

                Yürütülen bu çalışmada Çin’deki Tsinghua University’den ve Amerika’daki Drexel University’den bilim insanları,ekstrüzyon temelli 3-boyutlu baskılama kullanarak, embriyoid madde geliştirmek amacıyla, örgü benzeri 3-boyutlu yapılar ürettiler. Bu embriyoid madde, hücrenin yaşama kabiliyetine sahip ve yüksek pluripotent sağlarken 7 gün boyunca kendi kendini hızlı bir şekilde yenileyebiliyor.

                Araştırmacılardan Wei Sun’un belirttiğine göre; bu hücrelerin 3 boyutlu yazma ile üretilmesinde kullanılan iki yaygın yöntem daha var. Fakat, bu yöntemler ile geliştirilen hücreler, Sun ve araştırma grubunun geliştirdiği hücreler ile aynı hücre düzenini ve homojen üremeyi gösteremiyorlar.

                Wei Sun:

                ‘’Bana göre, yüksek seviyede hücre çoğalmasının görülmesinin de açıklaması olarak, bu araştırmada gelişmekte olan embriyoid madde için yaşayan canlılarda bulunana çok benzer 3 boyutlu mikro-ortam ürettik.’’

                Araştırmacılar bu tekniğin yüksek verimli embriyoid madde üretilmesini sağlayacak şekilde daha da geliştirilebileceğini, doku yenilenmesi ve/veya ilaç taraması gibi çalışmalarda faydalı olabileceğini düşünüyorlar.


                İlgili Makale: Bilimfili, Liliang Ouyang, Rui Yao, Shuangshuang Mao, Xi Chen, Jie Na, Wei Sun. Three-dimensional bioprinting of embryonic stem cells directs highly uniform embryoid body formationBiofabrication, 2015; 7 (4): 044101 DOI: 10.1088/1758-5090/7/4/044101

                Daha Çok Seks Daha Çok Mutluluk Getirir mi?

                Türünün ilk örneklerinden olan bir çalışmayla; Carnegie Mellon University’den bilim insanları daha çok seks yapmanın bizi daha mutlu yapıp yapmayacağını incelediler.

                Daha ilginç olan ise Carnegie Mellon’dan George Leowenstein ve arkadaşlarının,  daha çok seks yapmanın mutsuzluğa bile yol açacağını ifade etmiş olmalarıdır.

                Son birkaç on yılda yayınlanan pek çok araştırma seksin mutlulukla doğrudan bir ilişkisinin olduğu ve daha çok seks yapmanın daha çok mutluluk getireceği yolunda deliller ortaya atmıştır. Hatta bir araştırma ile ayda bir kez ile sınırlı olan seks yapma durumunun haftada bir defa ile değiştirilmesi ile fazladan 50.000 $ kazanmayla elde edilecek bir mutluluğa ulaşılacağını kaydedilmiştir.

                Oysa ki, Leowenstein’ın The New York Times’a yaptığı açıklamaya göre bu araştırmalarla gözden kaçırılan noktalarseksin ne sıklıkta yaşandığı ile mutluluk arasındaki ilişkisine dair daha fazla bilgi kirliliğine yol açmaktadır. Bu en temel sorunlardan birisi olan neyin sebep neyin sonuç olduğu ile ilişkili önemli bir sorundur. Buna ek olarak, belki de bizi mutlu etmede daha önemli faktörler olabilecek gelir durumu, nerede yaşandığı ya da yaş gibi faktörlerin göz ardı edilmesi gibi bir durum da ortaya çıkmıştır.

                Şüphesiz seksin mutluluğa önemli ve doğrudan etkileri olabilir, ama mutluluğun da seksin ne sıklıkta yapıldığı üzerinde önemli etkilerinin olabileceği, ya da sağlık gibi dışarıdan üçüncü bir faktörün seks ve mutluluk arasındaki ilişkiyi etkileyebileceği yadsınamayacak kadar önemli bir gerçekliktir.

                Bu belirsizliğe bir açıklık ve bir çıkış yolu sunmak ve daha çok seks gerçekten daha çok mutluluk mu demektir sorusuna bir yanıt aramak üzere araştırma ekibi deneysel yöntemlere dayanan bir araştırma kurguladılar.

                Seks ve Mutluluk İlişkisine Dair Belirsizliği Çözecek Basit Bir Deney

                Deneysel kurgu oldukça basitti: Öncelikle yapılan, çiftlerin var olan seks rutinleri ile ne kadar mutlu olduklarını ölçmek. Sonrasında ise çiftleri deney ve kontrol grubu olacak şekilde iki gruba ayırmak ve bir gruba daha sık seks yapmaları yönünde (seks sıklıklarını iki katına çıkarmak) diğer gruba da seks yaşantılarında hiçbir şey değiştirmemeleri yönünde yönerge vermek olmuştur (Örneğin, haftada üç kez sek yapan bir çiftin bunu haftada altı keze çıkarması, ya da ayda bir kez seks yapan bir çiftin bunu ayda iki keze çıkarması).

                Araştırmaya 64 çift gönüllü olarak katıldı. Çiftler yasal olarak evli ve heteroseksüeldi ve yaşları 35 ile 65 arasında değişiyordu.

                Tam olarak 90 gün süren araştırma süreci boyunca, her günün sonunda, araştırmaya katılan çiftler aynı anketi internet üzerinden doldurdular. Bu anket ile araştırmacılar, çiftlerin duygu durumu ve çiftlerin her seks ilişkisinden elde ettikleri doyumu, yani seks ilişkilerinin kalitesini ölçtüler.

                Bulgular araştırma ekibini oldukça şaşırttı. Bulgulara göre; seks yapma sıklığı ile mutluluk arasında sebep-sonuç ilişkisi olduğu yönünde bilinen varsayımların tersine, araştırmacılar, seks sıklığının artmasının insanların duygu durumu üzerinde düşük de olsa negatif bir etkisinin olduğunu buldular.

                Araştırma sonuçlarına göre, çiftlerin daha fazla seks yapmaları için yönlendirilmeleri, katılımcıların sekse dair motivasyonlarında düşüşe yol açtı. Her ne kadar araştırmacıların bunun nedenlerine dair açıklamaları daha çok çıkarımlara dayansa da, asıl sorularının yanıtını bulmuş oldular: Daha çok seks yapmak bizi daha mutlu etmiyor.

                Dahası bulgular,araştırmaya katılan ve daha çok seks yapmaları yönünde yönerge alan çiftlerin zaman içerisinde sekse dair motivasyonlarının düştüğünü ve bunun sonucunda da hem seks yaşamlarının hem de duygu durum kalitelerinin düştüğünü göstermiştir.

                Bu araştırma sonuçlarından bizim eve götüreceğimiz mesaj şudur ki: Eğer daha mutlu olmak istiyorsak, söz konusu seks olduğunda odaklanmak gereken şey seks yaşamımızın ne sıklıkta olduğu değil kalitesidir.


                Kaynak: Bilimfili, Business Insider, “Scientists discovered that having more sex won’t make you happier, but that’s not the most surprising part”,http://www.businessinsider.com/how-much-sex-you-should-be-having-in-a-healthy-relationship-2015-7

                Din; Çocukları Daha Paylaşımcı, Daha Duyarlı ve Daha İyi Ahlâklı Yapmıyor !

                Dinin çocukları daha paylaşımcı, daha duyarlı ve daha iyi ahlâklı yaptığı algısına dayanarak dini eğitim ülkemizde okul öncesi kurumlarından başlayarak yaygınlaştırılmaktadır. Oysa bu varsayım; şu ana kadar bilimsel olarak yansız ve deneysel araştırmalarla test edilmemiştir.

                Bu hafta Koç Üniveristesi’nden Bilge Selçuk’un da aralarında bulunduğu uluslararası bir araştırma ekibinin Current Biology‘de yayımlanan bir araştırma raporuna göre; dindar olmayan ailelerin çocukları, dindar ailelerinçocuklarına göre daha fazla özgeci davranışlar (en. altruism, karşılık beklemeden başkalarının iyiliğini düşünerek yapılan davranışlar) gösteriyor.

                University of Chicago’dan sinirbilimci Jean Decety‘nin liderliğini yaptığı araştırma makalesinde, Dünya genelinde, yaklaşık 5.8 milyar insanın kendisini dindar olarak tanımladığı ve dindar toplumlarda dinin; kültürlerin, ahlaki değerlere dair düşüncelerini ifade etmede, özellikle de başkaları için fedakârlık gerektiren durumlarda, birincil araç olduğu belirtiliyor. Dinin, yaygın inanışa göre, Dünya kültürlerinde fedakârlığı geliştiren bir şey olarak ele alındığı belirtilen raporda, eğer bu doğruysa; dindar ailelerdeki çocukların daha güçlü fedakârlık davranışları göstermeleri gerektiği ifade ediliyor.

                Durumun gerçekten böyle olup olmadığını görmek için; araştırma ekibi, Dünya’nın 7 şehrinden —Amerika‘nın Chicago, Kanada‘nın Toronto, Ürdün‘ün Amman, Türkiye’nin İstanbul ve İzmir, Güney Afirka‘nın Cape Town veÇin‘in Guangzhou şehirlerinden– yaşları 5 ila 12 arasında değişen 1170 çocuğun yer aldığı bir dizi deney ile yetiştirildikleri ailelerin dini inanışlarının çocukların özgeci davranışlarına ve olumsuz davranışlara ağır cezalar verme eğilimlerine etkisini incelediler.

                Araştırmaya katılanların; %24’ü Hıristiyan ailelerden, %43’ü Müslüman ailelerden, %2.5’i Yahudi, %1.6’sı Budist, %0.4’ü Hindu, %0.2’si agnostik ve %0.5’i ise “diğer dinlere” mensup ailelerin çocuklarından oluşuyordu. Ve çocukların %28’i ise kendisini dinsiz olarak tanımlayan ailelerin çocuklarıydı. Çalışma kapsamında diğer dinlerden yeterince sayıda çocuk olmadığı için sadece Müslüman, Hıristiyan ve dindar olmayan ailelerden gelen çocukların sonuçlarına yer verildi.

                Araştırmada kullanılan deney düzeneğindeki senaryonun birisinde, araştırmacılar, çocuklara 30 adet etiket (sticker) sunup, bunlardan sevdikleri 10 tanesini alabileceklerini, ancak zamanları olmadığı için okuldaki her çocuğun bu oyuna katılamayacağını, yani etiket alamayacağını, anlattılar.

                Araştırma sonuçları, Müslüman ve Hıristiyan çocuklar arasında bir fark ortaya koymazken, yani, bir başka ifadeyle bu iki gruptan gelen çocuklar aynı oranda fedakârlık gösterip elindekileri paylaşırken, dindar olmayan ailelerden gelen çocukların, her iki din grubundan gelen çocuklara kıyasla ellerinde bulunan sınırlı sayıdaki etiketii etiketi olmayan çocuklarla daha çok paylaştıklarını gösterdi. Üstelik dindar olmayan ailelerden gelen bu çocuklar miktar olarak da daha fazla sayıda etiketi paylaştılar. Ayrıca, ailelerin dindarlık seviyeleri arttıkça çocukların gösterdiğikarşılıksız iyilik yapma davranışları daha da düşüyordu. Ve ek olarak, bulgular, çocukların yaşları büyüdükçe, dindarlık ile karşılıksız yardım etme davranışı arasındaki ilişkinin daha da güçlü bir ilişki oluşturduğunu ortaya koydu. Yani; çocuklar ne kadar büyük ve dindarsa o kadar az yardımsever ve duyarlı oluyordu.

                Araştırmada kullanılan bir diğer senaryoda ise; çocuklara bilgisayar temelli dinamik görseller aracılığıyla “başka birisine çarpmak” “itmek” gibi yolllarla zarar veren insanların görüntüleri izletildi. Çocuklardan istenen ise; başkalarına zarar veren bu kimselere ağır cezalar verilip verilmemesini ne derecede onayladıklarını belirtmeleri idi.

                Burada ortaya çıkan sonuçlar ise; Müslüman çocukların diğer gruplara kıyasla bu kişilere ağır cezalar verilmesini daha çok onayladıklarını, bunu Hıristiyan çocukların takip ettiğini ve ağır cezalar verilmesini en az onaylayan grubun ise dindar olmayan ailelerden gelen çocuklar olduğunu ortaya koydu.

                Öte yandan, araştırmanın deneysel olmayan bölümünde, ailelere çocuklarının adaletsizliğe ne kadar duyarlı oldukları ve ne kadar empatik oldukları soruldu.

                Çocuklarla yapılan deneysel bulguların gösterdiğinin aksine, dindar ailelerden gelen çocukların anne babaları çocuklarını, dindar olmayan anne babalara kıyasla; adalet konusunda daha hassas ve daha empatik olarak tanımladıkları görüldü. Bu durumda ilginç olan, adalet ve empati duygularının, bireylerin haksızlığa uğrayana karşılıksız yardım etme ve ağır ceza verme davranışlarını motive eden temel faktörlerden olmalarıdır. Dindar ailelerin çocukları ailelerine göre bu duygular açısından daha motivedirler, ancak, çocukların davranışları ise bu duyguların ne kadar yüksek olduğu konusunda ailelerin söylediğinin aksini gösterdi.

                Elde edilen sonuçlar; dindar ailelerde büyüyen çocukların dindar olmayanlara kıyasla daha fedakâr ve duyarlı olduğu yaygın algısının aksini söylüyor. Araştırmacılara göre, bu bulgular, var olan algının aksine, dindar olmanın, daha ahlaklı, daya duyarlı ve yardımsever olmanın bir ön koşulu olmadığını, aksine dindarlıkla bu insani duygular arasında negatif bir ilişki olduğunu ortaya koyuyor.

                Ayrıca araştırmacılar, iyi ahlaklı olmak ile dindar olmak arasında hali hazırda kurulan ve dile getirilen bağın aslında ne kadar doğru ya da gerekli olduğu konusunda yeniden düşünülmesi gerektiğini, ahlak ve din arasında yapılacak bir ayrımın insanlarda var olan iyiliği azaltmayacağı, aksine tam tersi bir etki yapacağını vurguladılar.


                Referans: Decety, J., Cowell, J. M., Lee, K., Mahasneh, R., Malcolm-Smith, S., Selcuk, B., & Zhou, X. (2015). The Negative Association between Religiousness and Children’s Altruism across the World. Current Biology, 25, 1-5.
                Araştırma linki: http://www.cell.com/current-biology/pdf/S0960-9822(15)01167-7.pdf