
İçecekler, Şeker ve Kaloriler

Yukarıdaki görsel günlük yaşamda tükettiğimiz içeceklerin içerisinde ne kadar şeker bulunduğunu çarpıcı bir şekilde gözler önüne sermektedir. Bunun haricinde, aşağıdaki bilgiler ilginizi çekebilir.
- Herhangi bir porsiyondaki su içerisinde hiç şeker bulunmaz.
- Büyük boy lattenin içerisinde 4.5 çay kaşığı şeker bulunur.
- Vitamin destekli suların orta boy şişelerinde 5.2 çay kaşığı şeker bulunur.
- Red Bull enerji içeceğinin küçük kutusu içerisinde 6.4 çay kaşığı şeker bulunur.
- Meyve sularının orta boy şişelerinde 7.3 çay kaşığı şeker bulunur.
- Ice Tea’nin orta boy şişesinde 7.6 çay kaşığı şeker bulunur.
- Gatorade enerji içeceğinin içerisinde 8.5 çay kaşığı şeker bulunur.
- Mother enerji içeceğinin içerisinde 12.3 çay kaşığı şeker bulunur.
- 600 mL’lik Coca Cola içerisinde 15 çay kaşığı şeker bulunur.
- 330 mL’lik Sprite içerisinde 9 çay kaşığı şeker bulunur.
- Diet, Zero, Max türü kolalarda hiç şeker bulunmaz.
- 330 mL’lik Mountain Dew içeceği içerisinde 11 çay kaşığı şeker bulunur.
- 330 mL’lik bir portakal diliminde (meyvenin orjinalinde) 11.9 çay kaşığı şeker bulunur.
- 330 mL’lik Nestea içerisinde 5 çay kaşığı şeker bulunur.
- 330 mL’lik Coca Cola içerisinde 9.3 çay kaşığı şeker bulunur.
- 330 mL’lik Pepsi içerisinde 9.8 çay kaşığı şeker bulunur.
- 330 mL’lik Coca Cola içerisinde 140 kilokalori (kcal) enerji bulunur. Bu, 1 saat uçak kullanma veya eşdeğer bir enerji sarfiyatı ile yakılabilir.
- Rockstar, Powerade, vb. enerji içeceklerinin 500 mL’si içerisinde 248 kcal enerji bulunur. Bunu, 1 saat tai chi sporu yaparak yakabilirsiniz.
- 590 mL’lik bir Arizona Limonlu Ice Tea içerisinde 270 kcal vardır. Bunu, 1 saat boyunca bahçedeki yaprakları toplayarak ve çimleri biçerek yakabilirsiniz.
- 880 mL’lik bir büyük boy Coca Cola içerisinde (Burger King ve McDonald’s gibi fast food dükkanlarının büyük boy içeceklerinde) 371 kcal vardır. Bunu, 1 saat boyunca kayak yaparak yakabilirsiniz.
- Aynı içeceklerin 1200 mL’lik ekstra büyük (king/mega) boylarında 568 kcal vardır. Bunun tamamını, 10 kilometrelik bir koşu sonrası yakabilirsiniz.
- Ülkemizde pek bulunmayan 1500 mL’lik boylardaysa, 694 kcal vardır. Bunu, saatte 5 kilometre hızla, sabit ve hiç durmadan tam 4 saat yürürseniz yakabilirsiniz.
- Bazı yerlerde bulunan mega ötesi boylarda, yani 1600 mL boylardaysa 780 kcal vardır. Bunu ancak 45 kilometre boyunca orta hızla bisiklet sürerseniz yakabilirsiniz.
Empati, Aslında Bir Seçimdir!

- Dunn, E. W. & Ashton-James, C. (2008). On emotional innumeracy: Predicted and actual affective responses to grand-scale tragedies. Journal of Experimental Social Psychology, 44 (3), 692 – 698.
- Dickert, S., Västfjäll, D., Kleber, J., & Slovic, P. (2014, in press). Scope insensitivity: The limits of intuitive valuation of human lives in public policy. Journal of Applied Research in Memory and Cognition.
- Cikara, M., Bruneau, E., Van Bavel, J. J., & Saxe, R. (2014). Their pain gives us pleasure: How intergroup dynamics shape empathic failures and counter-empathic responses. Journal of Experimental Social Psychology, 55, 110-125.
- Gutsell, J.N. & Inzlicht, M. (2010). Empathy constrained: Prejudice predicts reduced mental simulation of actions during observation of outgroups. Journal of Experimental Social Psychology, 46 (5), 841 – 845.
- Shaw, L. L., Batson, C. D., & Todd, R. M. (1994). Empathy avoidance: Forestalling feeling for another in order to escape the motivational consequences. Journal of Personality and Social Psychology, 67 (5), 879-887.
- Darly, C. C. & Keith, P. B. (2011). Escaping affect: How motivated emotion regulation creates insensitivity to mass suffering. Journal of Personality and Social Psychology, 100(1), 1-15.
- Schumann, K., Jamil, Z., & Dweck, C. S. (2014). Addressing the empathy deficit: Beliefs about the malleability of empathy predict effortful responses when empathy is challenging. Journal of Personality and Social Psychology, 107(3), 475-493.
- Hogeveen, J., Inzlicht, M., & Obhi, S.S. (2014). Power changes how the brain responds to others. Journal of Experimental Psychology: General, 143(2), 755-762.
- van Kleef, G. A., Oveis, C., van der Löve, I., LuoKogan, A., Goetz, J., & Keltner, D. (2008). Power, distress, and compassion turning a blind eye to the suffering of others. Psychological Science, 19(12), 1315-1322.
- Arbuckle, N. L. & Cunningham, W.A. (2012). Understanding everyday psychopathy: Shared group identity leads to increased concern for others among undergraduates higher in psychopathy. Social Cognition, 30(5), 564-583.
Türkiye’de Başarılı Bir Antik Beyin Ameliyatını Gösteren Kemikler Bulundu!

İnsan Vücudunun Evrimi Dört Aşamadan Geçti
Kuzey İspanya’da toplanan 430.000 yıl yaşındaki fosiller üzerine yapılan araştırma; insan vücudunun büyüklüğü ve şeklinin evriminin dört ana aşamadan geçtiğini ortaya çıkardı.
Uluslararası bir araştırma ekibi İspanya’nın kuzeyindeki Sima de los Huesos in the Sierra de Atapuercabölgesinden toplanan insan fosillerinde vücut büyüklüğü ve şekline dair çalışma yürüttü. Yaklaşık 430.000 yıl öncesine kadar ulaşılabilen bu bölge, Dünya’da bugüne kadar toplanan insan fosillerinin en fazlasını barındırıyor ve post-kafatası iskeletlerinin (kafatası dışındaki kemikler) analizleri bu insanların evrimsel olarakNeandertallere yakın olduğunu gösteriyor.
Araştırma; Atapuerca insanlarının görece uzun, geniş ve kaslı vücut yapısına ve Neandertallerle karşılaştırıldığında vücut kütlesine kıyasla daha küçük bir kütlede beyine sahip oldukları bulgusuna ulaştı. Atapuerca insanları son Neandertallerle –modern insanda bulunmayan– çok sayıda anatomik özelliği paylaşıyordu
Araştırmacılar; cinsimizdeki evrimsel sürecin; evrimsel geçmişimizin büyük çoğunluğunda vücut şeklindeki stasis (çev. türlerin evrimsel sürecinde evrimsel değişikliğin hiç olmadığı veya çok az olduğu süreç) tarafından karakterize edildiğini göstermesi açısından oldukça ilginç olduğunu söylüyorlar.
Atapuerca fosillerinin insan fosil kayıtlarının kalanıyla karşılaştırılması; insan vücudunun evriminin; arboreal(ağaçlarda yaşama) aşamaya ve bipedalizme (iki ayak üzerinde yürüme) dayalı dört temel aşamadan geçtiğine işaret ediyor. Atapuerca fosilleri; uzun, geniş ve güçlü vücutlarıyla ve herhangi bir arboreal davranışa dair bir delil göstermeksizin yalnızca karasal bipedalizm ile üçüncü bir aşamayı temsil ediyor. Aynı vücut tipi, cinsimizin ilk üyelerinden olan Homo erectus ile ve Neandertalleri de içeren daha sonraki üyeleri ile benzerlik gösteriyor. Böylece, bu vücut tipi; Homo cinsinde bir milyon yıldan fazla bir süre boyunca görülmüşe benziyor.
Bu tip; daha uzun, daha zayıf ve daha dar vücut tipinin ortaya çıktığı türümüz Homo sapiens‘in görünüşüne kadar değildi. Proceedings of the National Academy of Sciences ‘da yayımlanan çalışmada araştırmacılar, Atapuerca insanlarının modern insana gelmeden önceki son milyon yılda genel insan vücudu şekline ve boyutuna dair en iyi görünümü sunduğunu söylüyorlar.
Kaynak: Bilimfili
Araştırmanın Orijinal Kaynağı: Postcranial morphology of the middle Pleistocene humans from Sima de los Huesos, Spain, PNAS, www.pnas.org/cgi/doi/10.1073/pnas.1514828112
Siz aceleyle yemek yaparken tencerelerin içinde işte bunlar yaşanıyor
Fotoğraf sanatçısı Adrian Mueller de bir “N’olmuşsever” gibi düşünüyor: Günlük hayatın koşturmacasından sıyrılıp da ne zaman sıradan bir aktivitenin sürprizinden haz alıyoruz?Mesela daha önce kaynayan suyun üzerine zeytinyağı döküldüğünde ortaya çıkan şekilleri hiç incelediniz mi?
Adrian Mueller, yemek üzerine çalışmalarıyla bilinen Takako Kuniyuki ile bir araya geldi ve her gün her mutfakta gerçekleşen birtakım enteresan anları kareledi. Soya sosunun sirkeyle, sonra da zeytinyağıyla aynı tencerede karşılaştığı anlar gibi… Bazıları karıştı birbirine, bazıları sadece çarpıştı ve ortaya dinamik sahneler çıktı. “Bubbles” (Kabarcıklar) isimli proje bir mutfak stüdyosunda çekildi. Yemekleri pişirirken ya da yerken dikkat etmediklerimizi bu yakın çekim kareler estetik bir biçimde sergiledi.










fotoğraflar: Adrian Mueller
Hipnozla davranışlar nasıl yönlendirilir?
Image copyrightThinkstock“İnsanları hipnotize ederek davranışlarını yönlendirmek ne kadar mümkün?” sorusunun cevabını bulmak için bir deneye katıldım.
Londra Psikiyatri Enstitüsü’nden Psikolog Eamonn Walsh bazı ruhsal hastalıkları araştırmak için hipnoz tekniğini kullanıyor. Sağlam denekleri hipnoz yoluyla gerçeklikten koparıp normal dışı davranışlar sergileyen bir hasta olduğu konusunda ikna ederek bu hastalıkların nedenlerini ve tedavi yöntemlerini bulmaya çalışıyor.
Kendimi onun kontrolüne bırakmadan önce “hipnotize edilebilirlik” oranımı ölçtüler. Beni rahatlatıp düşünce ve davranışlarıma yön vermeye çalıştılar. Önce bir sinek vızıltısı duyacağım söylendi; sonra bir balonun kolumu yavaşça yukarı kaldıracağı. Kolumun hafiflediğini ve yukarı doğru kalktığını hissettim. Sinek vızıltısı ise yorgunluktan uykuya dalarken kafanızdan geçen görüntüler ve duyduğunuz konuşmalar gibi bir histi; gerçek olmadıklarını bildiğiniz halde görmeye ve duymaya devam ediyordunuz. Tepkilerimi değerlendirerek bana 12 üzerinden 10 puan verildi. Yani hipnotize edilebilirlik bakımından en üst yüzde 10’luk dilimde yer alıyordum.
Hipnoz sırasında insanların kendi öznel anlatımlarına dayandığınız için bu sıradaki davranışlarının ne kadar gerçek olup olmadığı, insanların rol yapıyor olma riski konusunda tartışmalar hep olmuştur.

Bende ise numara yapıyormuşum gibi bir his olmamıştı. Fakat Walsh’a deneklerin bu şekilde davranma olasılığını sorduğumda kabul etti ve bu tür şüphelerin araştırma üzerine gölge düşürdüğünü söyledi.
Fakat bunları beyin taraması ile tespit etmek mümkün. Örneğin hipnotize eden kişi deneğe siyah beyaz bir fotoğrafı renkli görmesini söylediğinde, beyinde renk algısıyla ilgili bölgelerin gerçek bir olaya bakıyormuş gibi harekete geçtiği görülür. Aynı kişiden öyle yapıyormuş gibi davranması ya da hissetmesi istendiğinde ise aynı hareket gözlenmez. Bu sonuçlar birçok kişinin şüphesini gidermiştir.
Nasıl hipnotize olunur?
Araştırmacılar hipnoza neyin yol açtığını daha iyi anlar duruma geldiler. Hipnotize sırasında beynin ön (frontal) loblarının daha az aktif bir hal aldığı sanılıyor. Bu bölgeler insanın kendi istek, ihtiyaç ve güdülerine dair farkındalık durumu yaratır. Bu işlev devreden çıktığında nedenini anlamadan bazı şeyler yapmaya ve hissetmeye başlarsınız. Alkolün frontal lobun aktifliğini azalttığı, bu nedenle alkol alan kişilerin hipnotize edilebilirlik testinde daha yüksek puan kaydettiği biliniyor.

Bazıları zorluk çekerken bazılarının neden bu duruma kolay geldiği sorusunda ise kalıtımın etkili olduğuna dair veriler var. Bu konuda kaydedilen derecenin ömür boyu aynı kaldığına ve IQ skoru gibi beynin temel özelliklerinden biri olduğuna inanılıyor.
Hipnozla ilgili araştırmaların bir kısmı ise bu yöntemin ağrı kesici ilaçlar yerine kullanılması konusunda yoğunlaşıyor. Ayrıca hipnozla stresin ve kanser hastalarının kemoterapi sonucu yorgunluklarının azaltılması, hassas bağırsak sendromu hastalarının tedavisi ve hatta öğrencilerin yeni beceri öğrenmesini kolaylaştırma üzerinde duruluyor.
2000’de ise araştırmalar farklı bir seyir almaya başladı. Hastaları iyileştirme yerine psikologlar sağlıklı insanlar üzerinde bazı ruhsal hastalıkların belirtilerini yaratmaya ve bu yolla bu hastalıkları daha iyi anlamaya çalışıyor.
İlk araştırmalardan biri, bilinen bir “histerik felç” vakasını sağlıklı bir insan üzerinde oluşturmayı amaçlamıştı. Bu hasta hiçbir fiziksel rahatsızlığı olmadığı halde bir bacağını oynatamıyordu. Araştırmacılar sağlam deneği hipnotize ederek benzer bir etki yaratmaya çalıştı. Bu sırada bu kişinin beyin taraması yapıldı. Tıp dergisi The Lancet’te yayımlanan sonuçlar bu kişinin beyninde “histerik felç” hastasınınki ile aynı türden aktivite gösteriyordu.
Kuruntular

O günden bu yana psikologlar erotomani (sevilme kuruntusu) ve Capgras sendromu (sevdiklerinizin yerine kötü ikizlerinin geçtiği kuruntusu), aynada kendini tanımama gibi farkı türden kuruntular üzerinde duruyor.
Hipnoz yoluyla benzer kuruntuların sağlam insanlarda da oluşturulabileceği yapılan deneylerde görüldü. Hipnoz sona erdiğinde bu belirtiler de ortadan kalkıyordu.
Böylece, ciddi ruhsal hastalıkları olan hastalar üzerinde denenmeden önce bazı tedavi yöntemleri bu şekilde bilinçli yaratılan kuruntulu hastalar üzerinde uygulanarak işe yarayıp yaramadığı görülebilir.
Fakat bazı uzmanlar “histerik felç” gibi vakalarda işe yarayabilecek bu yaklaşımın, şizofreni gibi ciddi ruhsal hastalıkların karmaşık ve korkunç psikozlarını sanal hastalar üzerinde yaratmada başarılı olamayacağı kanısında.
Walsh da zaten bu hastalıkların her yönüyle hipnoza uygulanamayacağını kabul ediyor; bu hastalıklara bakışta hipnozu farklı ve tamamlayıcı bir açı olarak görüyor.

Walsh hipnozla beni kontrol altına almadan önce, hareketlerini başkalarının kontrol ettiğine inanan bazı hastaların tecrübelerini paylaşıyor. Bunu anlamama yardımcı olmak için 16. yüzyıl ressamı Caravaggio’nun iki ünlü resmini gösteriyor. Bu resimlerde bir melek Aziz Matthew’a bir şeyler yazdırırken ve tanrının sözlerini fısıldarken görülüyor.
Walsh bu resimlerin bedenlerinin ele geçirildiğini düşünen hastaların halini iyi anlattığı kanısında. Bu hastalar ya başka bir varlığın kendi hareketlerini kontrol ettiğine ya da başka birinin düşüncelerini kendi kafalarına soktuklarına inanıyor. Bu düşüncelere şizofreni ve psikotik depresyon gibi ruhsal hastalıklar ya da Şamanizm gibi başka ruhları yönlendirme inancı taşıyan kültürler yol açıyor olabilir.
Hipnoz sırasındaki düşünceler
Walsh hipnoz sırasında benim de bu tür şeyler hissedeceğimi belirtti. Beni bir beyin tarayıcısı içine yerleştirip 20’den geriye doğru sayarak hipnoz durumuna soktu.
Elime bir kalem kağıt verildiğinde görevim, teknisyenin bana söyleyeceği kelime ile üç farklı senaryoya uygun cümleler kurmaktı. Senaryolar ise şöyleydi:1) teknisyen kulağıma kelimeleri fısıldayarak onları doğrudan beynime yazacak, 2) bu kişi elimin hareketini yönlendirecek, 3) bu kişi hem elimi hem de düşüncemi tamamen kontrol edecek.

Birinci senaryonun pek bir etkisi olmadı. Biraz bekledim ve sanki kelimeler birdenbire döküldü; ama benim normalde de dağınık olan düşüncelerimden çok farklı gelmedi.
Fakat Walsh hareketlerimin kontrolünü teknisyenin aldığını söylediğinde değişim çok daha belirgindi. Ellerim titreyerek mekanik bir şekilde yazıyor ve sanki parmaklarım kendi başlarına dans ediyordu. Aynı zamanda teknisyeni beyaz saçlarını arkadan bağlamış pis pis gülen kambur bir adam olarak hayal ediyor ve yanıp söner halde görüntülerini görüyordum.
Walsh teknisyenin hem hareketlerimi hem de düşüncemi kontrol ettiğini söylediği anda ise onun üzerimdeki etkisini çok daha bariz hissetmeye başlamıştım. Yazım hızlanmış ve kendimi sanki yukarıdan izliyormuşum hissi belirmişti. Ara ara teknisyenin düşünce kontrol makinesini yönetme halini işitiyordum sanki. Walsh 20’ye kadar sayıp kendime geldiğimde bu hissin tuhaflığı daha da belirginleşmişti. Ateş içinde bir rüyadan uyandıktan sonraki rahatlama hissi gelmişti sanki.

Walsh’a izlenimlerimi anlattığımda bunların diğer deneklerinkiyle benzer olduğunu söyledi. Biri bu durumu “sanki elim demirden yapılmış gibiydi” şeklinde ifade etmişti. Birçoğu benim gibi teknisyeni görsel olarak gözünde canlandırmış olsa da bazıları da onu daha belirsiz gördüğünü, hatta “sanki görülebilecek bir şey değil de varlığı hissedilen bir şey” olduğunu söylemişti.
Yeni ufuklar
Bugüne kadar yapılan araştırmalar beynin farklı bölgelerindeki bazı ağların bu kuruntuların ardında yattığına işaret ediyor. Bir insan, elinin bir başka varlık tarafından kontrol edildiğine inanıyorsa o kişinin hareketlerini kontrol eden motor bölgeleri ile başkalarının eylem ve güdülerini anlamamıza yardımcı olan bölgeler arasında anormal derecede fazla bağlantılar kurulduğu görülecektir. Tersine teknisyenin yazı sırasında doğrudan düşünce yerleştirdiği söylendiğinde beynin dil bölgelerinde daha az aktivite görülmüştür – belki de kelimelerin oluşturulmasının daha az farkında oldukları için.

Bazı senaryolar uygulandığında ise ‘hata tespiti’ ile ilgili alanlarda bir aktivite artışı görülmüştür. Günlük yaşantımızda bu bölgeler hareketlerimizi ve bunların nasıl gerçekleştirildiğini izler; herhangi bir sorun olduğunda (takılıp düşme gibi) ateşleme yoluyla bunu belli eder. Artan aktiflik durumu, deneklere hareketlerinin kendi kontrollerinden çıktığı hissi verebilir.
Yapılacak araştırmalarda, gerçek hastalar ile hipnozla o konuma sokulan sanal hastaların aynı beyin bölgelerinin aktif hale geldiği görülürse yeni tedavi olanakları üzerinde durulabilir. Örneğin o bölgelerdeki aktiviteyi değiştiren özel ilaçlar bulunabilir ya da beyindeki kısa devreleri düzeltmek için uyarılma yoluna başvurulabilir. Öyle ki hastaların kendi beyinsel aktivitelerini ekran üzerinde görüp düzeltmelerine olanak veren teknolojilerin yakında kullanıma girmesi bile mümkün. Bunun endişe ve dikkat eksikliği vakalarında uygulanması yakın olduğu gibi, gelecekte kuruntular için de kullanılması söz konusu olabilir.
Ruhsal hastalıkların yanı sıra bazı genel olgulara da bu yolla ışık tutulabilir. 17. yüzyılda ABD’de Salem cadı mahkemeleri sırasında görüldüğü gibi kitlesel dini histerilere kapılma olgusunu anlamada yardımcı olabilir. Ayrıca bir fikrin aklımıza düşüp davranışlarımızı nasıl yönlendirdiğini de bu yolla anlayabiliriz.
Kaynak: BBC
Beyni Uyararak İnanç ve Milliyetçilik Güdülerini Etkilemek Mümkün Mü?

University of York’da yürütülen yeni bir araştırma, insan beyni içine doğru manyetik enerji yönelterek ilk kez hem milliyetçi dürtülerin hem de Tanrıya olan inancın azalabileceğini açığa çıkardı.
University of York’ta çalışmalarını yürüten psikolog Dr. Keise Izuma, beynin özel bölgelerini geçici olarak kapatabilen Transkraniyal Manyetik Stimülasyon ya da kısaca TMS olarak bilinen bir tedavi şeklinin kullanıldığı çığır açıcı bu deneyi yürütmek için Los Angeles’da bulunan University of California’dan bir ekip ile iş birliği yaptı.
Çalışmayı yürüten araştırmacılar, çalışmaları için beynin yüzey alanına yakın bir yerde bulunan ve problemleri saptamak, saptanan problemlere cevap üretmek gibi görevlerle ilişkilendirilen alın iç bölgesinin üstünde yer alan arka/geri medyal frontal korteks alanını hedeflediler. Bu alan, çalışmanın temelini oluşturuyor.
Araştırmada, katılımcıların yarısına beyin aktivitelerine etki etmeyen düşük düzeyli ‘’hile’’(low-level sham) yöntemi uygulandı. Diğer katılımcılara ise, hedeflenen beyin bölgesindeki aktivitenin azaltılması amacıyla yeter miktarda enerji verildi. Uygulamadan sonra, katılımcıların tamamından ölüm üzerine düşünmeleri istendi ve akabininde katılımcılara dinsel inançları ve göçmenler hakkındaki hislerine dair sorular yöneltildi.
Social Cognitive and Affective Neuroscience dergisinde yayımlanan bulgulara göre, hedeflenmiş beyin bölgesi geçici olarak kapatılan insanların, ‘’Tanrı, Melekler ve Cennet’’ konularına olan inançlarına dair %38’lik bir azalma meydana geldiği rapor edildi. Aynı zamanda bu insanların, kendi ülkelerini eleştiren bir göçmene karşı olan hislerinde % 25.8’lik pozitif bir artış olduğu belirlendi.
Çalışmanın yürütüldüğü üniversitenin psikoloji bölümünden Dr. Izuma araştırma ile ilgili olarak: ‘’İnsanlar problemler ile yüzleştirildiklerinde, çoğu kez dikkatlerini ideolojilere verirler. Bizler, bir engelin üstesinden gelmek için vücudun nasıl haraket ettirileceğine karar vermek gibi somut problemleri çözme ile bağlantılı olan bir beyin bölgesinin, aynı zamanda ideoloji ile alakalı soyut problemleri çözme hususunda işlerlik kazanıp kazanamayacağını keşfetmek istedik.’’ diyor.
Ayrıca, beynimizin ideolojiye temel oluşturan etkisinin, çalışmayı yürüten ekibin din ve milliyetçilik gibi konulara odaklanmasına öncülük ettiğini belirtmekte fayda var.
Çalışma ile ilgili olarak, Dr. Izuma:
‘’ Önceki araştırmalar, insanların ölümle yüzleştiklerinde huzura kavuşmak için dikkatlerini dine verdiklerine dair bulgular gösterdiğinden, bizler insanlara ölümü hatırlatmaya karar verdik. Umduğumuz gibi, deneysel olarak beynin arka frontal korteks bölgesinin aktivitesini azalttığımızda, insanların, kendilerine ölümün hatırlatılmış olmasına rağmen, iç rahatlatıcı dini fikirlere daha az yatkın oldukları davranış biçimini geliştirdiklerini gözlemledik.’’
Araştırmacılar, katılımcılardan milliyetçilik ve inanç konuları ekseninde hem negatif hem de pozitif duygusal hallerini yanıtlamalarını istediler. Yanıtlardan yola çıkılarak, belirli bir biçimde şeytan, kötü ruh, cehennem ek olarak Tanrı, melekler ve cennet gibi değerler inanış açısından oranlandı. Bu arada bütün potansiyel katılımcılar, deneyden önce dini bir inanca sahip olup olmadıklarının belirlenmesi ve netleştirilmesi adına gözlemlendi. Deneyin inanç kısmı ile ilgili verileri, bu doğrultuda toplanır.
Milliyetçilik ideolojisine gelince, katılımcılar görünürde, henüz göç etmiş göçmenler tarafından yazılan iki yazı örneği okudular. Bu yazı örneklerinden biri Amerika Birleşik Devletleri’ne dair övgü dolu ifadeler barındıran bir formatta iken, diğeri oldukça eleştirel bir örnekti. Okunan yazı örneklerine katılımcılar tarafından getirilen yorumlar deneyin öncesi ve sonrasında analiz edildi.
Dr. Izuma’nın belirttiğine göre :
‘’Bizler, bir insanın kendi toplumunun değerlerine yönelik, yabancı olarak değerlendirdiği birinden bir eleştiri duymasının, ideolojik bir tehdit olarak algılandığını düşünüyoruz. Bu tip tehditlere tepki vermenin bir yolu, kişinin içinde bulunduğu topluma ait olan değerlere sıkı sıkıya tutunması, değerlere olan hassasiyetini arttırması ve bu şekilde eleştiriye yönelik daha negatif bir tutum sergilemesidir. Bu nedenle, çalışmalarımızda beynin tehditleri belirleme ve cevaplama konularına yardım eden inanç ile ilgili kısmının aktivitesini aksattığımızda; insanların yabancı olarak değerlendirdikleri eleştirmenlere ve onların fikirlerine karşı daha az negatif ve daha az ideolojik bir tutum sergilediklerini gördük.’’
University of California’dan makalenin başyazarı Dr. Colin Holbrook şunları ekliyor :
‘’ Araştırmanın bulguları oldukça çarpıcı, ve beyin mekanizmalarının ideolojik tepkilerin üretilmesinden de sorumlu olan, nispeten basit etki-tepki mekanizmaları ekseninde evrimleştiği görüşünü doğrular nitelikte. Fakat, dini inançlar ve etnomerkezci* tutumların bu araştırmada neden ve nasıl azaldığının kesin olarak anlaşılması için yeni araştırmalar gerekiyor.’’
Araştırmacıların belirttiğine göre; yolumuzun üzerinde karşımıza çıkan devrilmiş bir ağacı aşmaya çalışırken inanç ile teselli buluyor olsak da ya da göç ile ilgili sorunlara çözüm üretsek de beynimiz aynı temel zihinsel işleyişi kullanıyor.
Dipnot:
Etnomerkezcilik: Bir etnisite kültürünün bir nevi dünyanın merkezine yerleştirilmesidir. Başka bir değişle, bir etniğin diğeri ya da diğerlerinden üstün olduğunu savlayan düşünce sistemidir.
Makale Referansı: Bilimfili, Soc Cogn Affect Neurosci (2015) doi: 10.1093/scan/nsv107
İnce Film Cihaz, Kan Akışı Ölçümlerinde Yeni Bir Yöntem Vaadediyor!

Çin ve Amerika’dan bilim insanları, geliştirdikleri deri üzerine yapışan ince film cihaz ile kan akışının ölçülebileceğini duyurdular. Science Advances dergisinde yayımlanan çalışmada bilim insanları, geliştirdikleri cihazı tanıttılar.
Kan akışı ile ilgili sorun yaşayan insanların, sıkılıkla kan akış değerleri ölçülmesi gerektiğinden sıklıkla kliniklere gitmek zorundalar. Ayrıca kliniklerde kullanılan cihazlar oldukça kaba ve ölçüm işlemlerini gerçekleştirmeleri için süreye ihtiyaç duyuyorlar. Dolayısıyla bu cihazlarla, vücut normal şekilde davranırken yani günlük hayat içerisinde vücut normal işlerini yerine getirirken ölçüm yapma yetersizliği mevcut. Bu sebeple araştırmacılar, invazif olmayan epidural cihazı geliştirdiler. Van der Waals kuvvetleri sayesinde deriye takılabilen bu cihaz sayesinde, hasta günlük aktivitelerini yerine getirirken ölçümler yapılabilmesi mümkün hale gelebilir.
Geliştirilen cihaz şu anda enerji ihtiyacı ve verilerin aktarılabilmesi için bir bağlantıya ihtiyaç duyuyor. Bu sebeple henüz hastanın hareket halinde bu cihazı kullanması pek mümkün görünmüyor. Fakat araştırmacılar yakın gelecekte bu bağlantıdan kurtulmak konusunda da umutlular.

Geliştirilen cihaz, krom, bakır ve ince silikon katmandan oluşuyor. Cihaz, hissedilemeyecek dereceki sıcaklık değişimlerini (0,01 derece santigrat) algılayarak çalışıyor. Araştırmacılar geliştirdikleri cihazın gönüllüler üzerinde testlerini de gerçekleştirdiler. Araştırmacıların gerçekleştirdiği testlerin sonuçlarına göre; geleneksel metodlar ile yapılan ölçümler ve yeni cihaz ile yapılan ölçümlerin sonuçları neredeyse özdeş.
Eğer cihaz daha küçük hale getirilip bağlantı ihtiyacı ortadan kaldırılırsa, diyabetli insanları arterleri sertleştirerek uyarabilir. Ayrıca, kan akışını etkileyen hastalıklara sahip insanlar için anlık doktor-hasta bilgi alışverişinin sağlanmasını mümkün kılabilir. Hatta araştırmacılara göre; ilerde bu cihaz geliştirilip organlara eklenecek hale getirilerek, cihazın daha verimli ölçümler yapması mümkün olabilir.
İlgili makale: Bilimfili, R. C. Webb et al. Epidermal devices for noninvasive, precise, and continuous mapping of macrovascular and microvascular blood flow, Science Advances (2015). DOI: 10.1126/sciadv.1500701
Beyin cinsiyeti değiştirilebilir mi?

İlk kez, Amerikalı bilimciler tarafından yeni doğan sıçanların beyin cinsiyetleri değiştirildi ve dişi kemirgenlerin davranışsal boyutta tamamen erkekleşmeleri sağlandı. Araştırmacılar nörolojik (sinirsel) cinsiyetin daha önce sanılandan çok daha esnek bir olgu olduğunu savunuyorlar.
Beyinde cinsiyetin nasıl belirlendiğini ve mekanizmasını ortaya çıkaran buna benzer bir çalışma daha önce yapılmamıştı. İnsanlar dahil bir çok hayvanın beyni prenatal (doğum öncesi) gelişim sırasında bir cinse meyilli olarak ve onun özelliklerini yansıtacak şekilde gelişir. Geleneksel olarak ise doğduktan sonra bir kaç gün içindebeynin cinsiyetinin yerleştiği bir mit olarak söylenir. Ancak Nature Neuroscience’da yayımlanan bu yeni araştırma durumun hiç de varsayımlar gibi olmadığını gösteriyor.
Deney için, 10 günlük dişi sıçanlara estradiol gibi davranan bir kimyasal enjekte edildi. Estradiol erkek sıçanların gelişimi sırasında artış gösteren ve menopoza bağlı rahatsızlıkların tedavisinde kullanılan bir steroid türüdür. Estradiol, özellikle erkekleşmeyi uyaran bazı genleri susturmaya (genlerin çalışmaması veya protein sentezleyememesi) yarayan bir enzim olan DNA metiltransferaz (Dnmt) enzimini bloke eder. Böylelikle bu genler ‘susturulmamış’ olacağından maskulinizasyon (erilleme veya erkekleşme) sürecini uyararak devam ettirir. Bu durum cinsel olarak farklılaşma süreci bitmiş olsa bile devam edebilir.
Fiziksel olarak dişi olan hayvanlar üreme davranışı içindeyken erkek gibi hareket ediyorlar. Sadece davranışları da değil, aynı zamanda beyinleri de yapısal olarak bir transformasyon geçirdi.
Devam deneyi niteliğinde araştırma ekibi, dişi sıçanlarda Dnmt genini sildi ve beyinlerinin aynı şekilde erkekleştiği gözlemlendi. Beyindeki beyin farklılıklarının oluşma sürecini araştıran ilk deneyler olarak literatüre geçen çalışmada, Dnmt‘ye maruz kalan hayvanların beyinlerinin dişileşeceği net bir şekilde ortaya koyuldu.
Seksüel farklılıklar bir kez oluştuğu zaman bir daha değişmeyeceği düşünülüyordu ancak bu araştırma ile beyindeki cinsiyet farklılıkları ve davranıştaki farklar epigenetik olarak kontrol edilebiliyor. Yani cinsiyet farklarımız motomot bir DNA dizilimine bağlı değil ve aynı zamanda gelişim sırasında da programlanabiliyor.
Referans : Bilimfili, University of Maryland
Sciencealert.com, Brain ‘gender’ is more fluid than originally thought, research reveals, www.sciencealert.com/brain-gender-is-more-fluid-than-originally-thought-research-reveals

Yorum yazabilmek için oturum açmalısınız.