İlk Grip Bağışıklık Sistemine Yazılıyor

Bir insanın ilk kez yakalandığı influenza (grip) virüsü enfeksiyonu ile daha sonra bu virüsün değişik mevsimsel türlerine karşı tepki vermesini sağlayacak ilk anahtar antikorlar (bağışıklık proteinleri : genellikle bağışıklık sağlayan savunma hücrelerinde bulunan ve zararlı madde, bakteri veya virüsleri tespit ederek tanıyabilen proteinler) üretilir. Cell Reports’da yayımlanan yeni bir makalede Harvard’lı araştırmacılar nezleye maruz kalmanın bağışıklık sistemini nasıl etkilediğine dair bakış açıları geliştiriyorlar ve böylelikle daha etkili ve kalıcı aşılar üretebilmeyi hedefliyorlar.

Stephen Harrison önderliğindeki araştırma ekibi, bir insan farklı mevsimsel grip türlerine (soylarına) maruz kaldıkça veya yakalandıkça antikorlarda gerçekleşen değişimi ve evrimi incelemekteydi. Bu incelemede odak noktası 18 yaşında ilk kez nezle aşısı vurulan bir hastaydı ve araştırmacılar özel olarak grip virüsündeki hemagglutinin’leri (virüslerin üzerinde bulunan şekerli protein çeşidi) hedef alan antikor proteinlere odaklandılar. Bu özel alan virüslerin işgal edecekleri hücreye bağlanmaları için çok önemli bir görev görüyor.

Orijinal makaleden virüs antijenleri ile buna karşı geliştirilen antikorları karşılaştıran (1990'dan 2006'ya kadar olan değişim) görsel : Credit: Schmidt et al./Cell Reports 2015
Orijinal makaleden virüs antijenleri ile buna karşı geliştirilen antikorları karşılaştıran (1990’dan 2006’ya kadar olan değişim) görsel : Schmidt et al./Cell Reports 2015 (1990’da doğan bireye 2008’de ilk aşısı yapılıyor. Burada güncel olan antikor bilgisi 2006’da virüs üzerinde yapılan araştırmalara dayanıyor)

Doğal olarak virüsler hemagglutinin bölgelerindeki değişimlere uyum sağlayamıyor veya bu değişimleri tolare edemiyorlar denebilir. Çünkü enfeksiyon üretmeleri için bu alanın yapısının bozulmaması ve düzgün çalışması gerekiyor. Yalnızca kenarlarından değişen (mutasyona uğrayabilen) bu protein grip virüslerinde yaygın olduğu için bir kez üretilen antikor birçok influenza virüsüne karşı koruma sağlayabiliyor.

18 yaşında ilk aşısını olan bu insanın gelişimi sırasında gelip geçmiş olan birçok mevsimlik grip türünü inceleme, araştırmacılara kişinin doğuşundan itibaren sahip olduğu bazı antikorlarla hemagglutinin’i tanıyabildiğini ve buna karşı savaşabildiğini gösterdi. Bu da daha sonraki gelecekte kişinin karşılaşacağı diğer mevsimlik grip virüslerine karşı koruma geliştirilebileceğini belirtiyor.

Bağışıklık sistemimize erken bir dönemde yazılan bir bilgi (yani hastalığa maruz kalma ve antikorları sentezleme veya doğal aşı denilen durum ve/veya belirli bir virüs enfeksiyonu olarak anlaşılabilir) daha sonra karşılaşacağımız aynı virüse karşı tepkilerimizi etkiliyor. Araştırmacıların bulgularına göre 18 yaşında yapılan aşının hemagglutinin’e karşı güncel antikorları sağlayabildiği veya bu antikorları  uyarabildiği saptandı.

Araştırma  ekibi bundan sonraki araştırmalarını yıllık aşıların ve/veya gribe yakalanma durumunun zamanla bu antikorları nasıl etkilediğini veya etkileyeceğini bulmak üzere düzenlemeyi planlıyor.

 

 


Kaynak : Bilimfili, Schmidt et al. Immunogenic stimulus for germline precursors of antibodies that engage the influenza hemagglutinin receptor-binding site. Cell Reports, December 2015 DOI:10.1016/j.celrep.2015.11.063

Neden Rüya Görürüz?

Rüyanızda her şey olabilir.  Uçabilirsiniz, okyanusları dolaşan küçük bir kara balık olabilirsiniz, ya da bir süper kahraman olabilirsiniz, inanılmaz yeteneklere sahip olabilir bu yetenekleri kolaylıkla kullanabilirsiniz, aşklarınızla uyanıkken yaşayamadığınız mutlu anlar yaşayabilir, kaybettiklerinizle yeniden buluşma fırsatı yakalayabilirsiniz, vesaire…

rüya1Rüyalar, bilimin bütün alanlarındaki araştırmacılar için şaşırtıcı bir konu başlığıdır. Biyolojik alandaki araştırmacılar uyku anında beyinde nasıl bir psikolojik süreçlerin ortaya çıktığı ve insanlar rüya görürken beyindeki nörolojik dalgalanmaları gözlemleme üzerine çalışırlar. Psikoloji bilimi alanındaki bilim insanları ise rüya içeriklerinin uyanık yaşama dair çıkarımları üzerinde çalışırlar. Bu bilim insanlarının odaklandığı kısımlar dışında, genel olarak bilim insanları rüyalar konusunda hala keşfedilmeyi bekleyen bilinmezliklerin var olduğu konusunda hemfikirler.

Bilim insanları yıllardır “Neden uyumaya ihtiyacımız var?” sorusuyla “boğuşuyorlar”. Yıllardır yapılan çalışmalar neticesinde “ne kadar uyumaya ihtiyacımız olduğu” ve “uykusuzluğun neden zararlı olduğu” gibi soruların cevaplarına ulaşmış durumdayız ancak gelinen noktada “neden uyuduğumuz” sorusunun hala tam olarak bir nedeni keşfedilebilmiş değil. Yapabildiğimiz en iyi şey, uyurken tam olarak neler olduğunu anlamaya çalışmak oldu. Biliyorsunuz ki, uykudan uyandığınız anda aracınızı bir nehirde ya da şarampole yuvarlanan bir halde bulabilirsiniz.

Uyku Anı

Kısa bir süreliğine uykuya dalma sürecinde bile uykumuz aslında 5 farklı evreden oluşur. İlk evre kolayca uyanabileceğimiz (sıkıcı bir ders sırasında ya da bir toplantı esnasında daldığımız kısa uykular gibi) hafif uyku  evresidir. İkinci evre biraz daha derindir (bir koltuğa yaslanıp 20 dakikalığına kısa bir kestirme durumlarındaki gibi). Üçüncü ve dördüncü evreler ise derin uyku evreleridir.

Bu dört evrede beynimizdeki dalgalanmalar daha uzun ve yavaştırlar. Birinci evrede dalgalar alfa dalgaları şeklindedir, sonrasında beta, sonrasında teta ve son olarak da dördüncü evrede delta dalgaları şeklindedir. Dört evreden sonra ise, REM uykusu olarak bilinen final evresine geçeriz. REM “rapid eye movement” yani “hızlı göz hareketi”‘nin kısaltılmış halidir ve yeterince gariptir. REM uykusu bütün günümüzün en aktif fizyolojik kısımlarından birisidir.

stages-of-sleepREM uykusu sırasında; nefes alış-verişlerimiz hızlanır, kalp atışlarımız hızlanır, kan basıncımız artar ve beyin aktivitemiz uyanık olduğumuz anlardaki alfa dalgaları seviyesiyle aynı seviyeye (hatta daha yüksek) ulaşır.

Bütün bu süreçte vücudumuzun diğer bütün kısımları adeta felçli bir haldedir. Eğer bir gece yarısı aniden uyanırsanız hareket etmekte kısa bir güçlük yaşadığınızı farkedersiniz. Bunun sebebi, REM uykunuzun ortasında uyanmanızdır -korkulacak bir durum yoktur-.

Bu durum biraz ürkütücü gelebilir ancak aslında vücudunuzun uyku sırasında sizi güvende tutma davranışıdır. Rüyalarımızın çoğu REM uykusu sırasında meydana gelir, bu yüzden eğer bu aşamada fiziksel bir felç halinde değilsek, REM uykusu davranış bozukluğuna sahip olabiliriz. Yani, eğer rüyanızda bir ninja olduğunuzu görüyorsanız,  uykunuzdan hayali bir ninja tekmesi atma davranışıyla uyanabilirsiniz hatta yatağınızı bir başkasıyla paylaşıyorsanız ona zarar vermeniz ve canını yakmanız da muhtemel bir sonuç olabilir.

Neden Rüya Görüyoruz?

Bu durum bizi rüyaların tam olarak amacının ne olduğu sorusuna götürüyor. Hiç kimse bu duruma dair nokta atışı yapan bir açıklama getirmiş değil ancak konuya dair çeşitli teoriler mevcut. Bazı teoriler olayın yalnızca fizyolojik açısına odaklanır ve rüyaların uykumuz sırasında yalnızca beyin aktivitelerimizin ortaya çıkışı olduğuna inanırlar. Onlar için daha fazla bir anlamı yoktur, yani rüyalarımızın gerçek bir amacı yoktur.

Diğer teoriler ise rüyaların daha psikolojik açılarına odaklanırlar. Sigmund Freud‘a göre rüyalar insanların uyanıkken yapamadığı şeyleri yapabilmesine yardımcı olur. Yani Freud rüyalarımızın içimizde saklı tuttuğumuz tutkularımızı ortaya çıkarabilmemize yardımcı olduğunu söyler. Carl Jung ise, rüyalarımızın uyanıkken sahip olduğumuz düşüncelerle aynı olduğuna inanır.

freudFreud ve Jung bu teorilerini Viktorya Çağı’nda ortaya atmışlardır. Fakat bugün, birçok psikolog rüyalara dair psikolojik ve nörolojik açılar arasında kurulan bir köprü teorisini benimsiyorlar. 1973 yılında, Allan Hobson veRobert McCarley; “rüyalar, beynin rastgele elektriksel uyarımlarının bir sonucudur” hipotezi üzerine yoğunlaştılar. Hobson ve McCarley rüyaların hafızamızda depolanan tecrübelerimizin görüntüleri olduğunu ileri sürdüler. Ancak bu gelişigüzel elektrik uyarımları bütün hikayelerle uyumlu değillerdir fakat parça görüntülerden oluşan bir seridirler. Bir kimse uyanıkken, beyin bu parça görüntüleri alır ve onlardan anlamlı bütün bir hikaye oluşturur.

 

 

Sonuç itibariyle, rüyalara ve uykuya dair hala çözülememiş gizemler mevcut, en azından şuana kadar her şey tam olarak anlaşılabilmiş değil. Çünkü bilinenlerin hepsi hala birer teori olarak duruma dair açıklamalar geliştiriyor. Belki gelecekte rüyalarımıza dair yeterli bilgiye ulaşabilecek ve onları kontrol edebileceğiz. Mümkün mü? Elbette ki mümkün, çünkü bilimin sınırı yok.


Yararlanılan Kaynaklar: BilimfiliHow Dreams WorkAbout.Comen.wikipediaLearningMind
Görsel KaynaklarıNewAge.WonderHowToWorldOfLucidDreaming

İnsan Çığlığı Bilimi ve Yeni Bulgular

New York Üniversitesi konuşma ve dil işlemleri laboratuvarı yöneticisi ve araştırmanın baş yazarı David Poeppel : “Eğer insanlara çığlıkların özelliğini soracak olursanız, size çığlıkların yüksek sesli olduklarını söylerler. Ancak çok yüksek sese sahip ve hatta yüksek perdeden çok fazla ses çeşidi vardır, bu nedenle çığlıkların komünikatif (iletişimsel) kontekstte bir işlevi olmalıdır” açıklamasını yaptı.

İnsanlar çeşit çeşit anlamlı sesler çıkarabilmektedir. Bizi insan yapan etmenlerden biri de, kulaklarımızın; ünlü ve ünsüzlerin birleşmesinden oluşan farklı konuşma paternlerini ayırt edebilme yeteneğidir. Bu yeteneğin altında, seslerin türümüze ait bir dişiye mi yoksa erkeğe mi ait olduğunu, başka bir türe mi ait olduğunu anlayabilmek de bulunur. Bu ses bilgisinin beyinde nerede işlendiği biliniyor, ancak beyinde bir bölge var ve bilimciler buranın insan iletişimi ile hiç bir alakası olmadığını varsayıyorlar. Tam bu noktada da ‘çığlık’ devreye giriyor.

Bugüne kadar üzerine çok az araştırma yapılmış olan ‘insan çığlığı’ çalışmasını yürüten Poeppel ve şu an University of Geneva’de bulunan Post Doktora öğrencisi Luc Arnal çığlıkların özelliklerini araştırmak üzere bir dizi analiz gerçekleştirdi. İnsan çığlığı deposu diye bir şey olmadığı için, YouTube kayıtları, popüler filmler ve gönüllü çığlık atmak isteyen insanlardan yararlandılar. Gönüllü insanlardan da laboratuvarda bulunan ses kabininin içinde ellerinden gelenin en iyisini yapmaları istendi.

İşitme ile ilgili nöronları uyarmalarına göre ses dalgalarını tespit eden araştırmacılar, çığlıkların; şu ana kadar bilim insanları tarafından insan iletişimi için önemli olduğu düşünmedikleri akustik bilgiler taşıdığını ortaya çıkardı.

Ekip tarafından çığlıkların işitsel spektrumun hatırı sayılır büyük bir kütlesini işgal ettikleri bulundu ve diğer tüm çeşit sesler üzerine yapılan çalışmalar ile bu bölgenin yalnızca çığlıklara ait olup olmadığı da araştırıldı.

Bir dizi deney ile bu gözlemin ve önermenin de doğru olduğu ortaya çıktı. Konuşma ve şarkı söyleme ile karşılaştırıldığında (hatta farklı diller arasında da) bölgenin çığlığa ait olduğu görüldü. Tek istisna ise ev ve arabalarımızda kullandığımız alarm sesleri oldu ve alarmların da aynı aktivasyonu sağladığı gözlemlendi.

Çığlık ve alarmların diğer seslerden ayrılmasının sebebi olan özellik ise akustik biliminde (roughness) ‘ dalgalılık ‘ olarak anılır. Bu özellik sesin ne hızda yüksekliğini değiştirdiğini tanımlar. Normal gündelik konuşma 4 ila 5 Hz (Hertz) civarında farklar ile ses yüksekliği dalgası gösterir. Ancak çığlıklar çok hızlı değişebilir. (30 ila 150 Hz arasındaki hızlarla)

Ses özelliği olan roughness - dalgalılık - insan çığlığının korku göstergesi olma durumunun tanımlanmasında da kullanılıyor - Görsel : Luc Arnal
Ses özelliği olan roughness – dalgalılık – insan çığlığının korku göstergesi olma durumunun tanımlanmasında da kullanılıyor – Görsel : Luc Arnal

 

Araştırma ekibi insanlardan, çığlıkları korkutuculuklarına göre değerlendirmelerini istediğinde sonuç, en yüksek dalgalılığa sahip olan sesin (en yüksek hızda -Hz- ses yüksekliğinin değişim gösterdiği sesler) en korkutucu seçilmesi oldu.

Çığlık olmayan bir sesi modifiye ederek daha dalgalı hale ve dolayısıyla çığlığa dönüştürmek de mümkün. Bu sonuca bağlı olarak da araştırmacılar insan beyninin amigdala bölgesinde korku tepkisini daha büyük aktivasyon ile yaratan özelliğin ‘dalgalılık’ olduğuna kanaat getirdi.

Araştırmacılar, insan çığlığını ; özellikle de yeni doğan çığlığını, araştırmaya , bu çığlıkların kaba çığlıklar olup olmadığını test etmek için laboratuvarda devam etmeyi planlıyor. Ayrıca ekip, analizlerini ; türler arasında bu davranışın nasıl korunup geçtiğini denemek için hayvan çığlıklarına uygulamak da istiyor.

Poeppel’e göre çığlıklar gerçekten de işe yarıyor. Herkesin yaptığı en eski seslerden biri olan çığlık her kültürde her çağda bulunuyordu. Bu sebepten ötürü araştırmacılar da, vokalizasyon söz konusu iken tüm insanların beyninde ortak olan mekanizmayı araştırmak için en uygun yolun buradan (her çeşit insanın çığlığını ve uyarılan  bölgeleri incelemek) geçtiğini düşündüler.

 


Referans : Bilimfili, Arnal et al. Human Screams Occupy a Privileged Niche in the Communication Soundscape.Current Biology, 2015 DOI:10.1016/j.cub.2015.06.043

Deri Rengimiz Nasıl Evrimleşti?

Yeryüzü, farklı deri renkleri ve tonlarına sahip milyarlarca insana ev sahipliği yapıyor. Dahası aynı iklimlerde yaşamasına rağmen oldukça farklı deri renklerine sahip insanlar görebiliyoruz. Peki bu deri renkleri nasıl evrimleşti? Neden bazı deri renkleri diğerlerine göre daha baskın haldedir?

Renginiz ne olursa olsun, bu farklılık Asya ve Afrika’da yaşamış atalarımıza işaret ediyor. Göç ve doğal seçilimaracılığıyla, bu deri renkleri değişti ve zamanla bugün gördüğümüz hale adapte oldular.

Yeryüzündeki deri pigmenti dağılımı - bkz. Encylopedia Brittanica
Yeryüzündeki deri pigmenti dağılımı – bkz. Encylopedia Brittanica

Neden farklı bireylerde farklı deri renkleri görülüyor sorusunun cevabı ise DNA’nızda yatıyor. Bilim insanları,mitokondriyal (mtDNA) izlerini takip ederek, ilkel atalarımızın Afrika’dan diğer iklimlere ne zaman göç etmeye başladıklarını ortaya çıkarabiliyorlar. Çünkü, mitokondriyal DNA, çiftleşmeyle anneden yavruya geçer. Daha fazla dişi yavru demek, daha fazla belirli mitokondriyal DNA hatlarının  gözükeceği anlamına gelir. Afrika’dan bu DNA’nın çok eski tiplerini izleyerek, paleontologlar insansı ataların farklı türlerinin ne zaman evrimleştiğini ve ne zaman diğer bölgelere göç ettiğini görebiliyorlar.

Göçlerin başlamasıyla, Neandertaller gibi insansı atalar diğer bölgelere, iklimlere ve bazen daha soğuk iklimlere adapte oldular. Dünya’nın eğikliği, yeryüzüne ne kadar Güneş ışınının düşeceğini, dolayısıyla da sıcaklığı ve yere çarpan ultraviyole ışınları belirler. Ultraviyole (UV) ışınlar, mutajen (mutasyona yol açabilen kimyasal ya da fiziksel etken) olarak bilinirler ve türün DNA’sını zamanla değiştirebilirler.

Bildiğiniz gibi; ekvatora yakın bölgeler, Güneş’ten gelen ultraviyole ışınları tüm yıl boyunca doğrudan alırlar. Bu durum; ultraviyole ışınları engelleyen koyu renk pigmenti olan melanin üretmesi noktasında DNA’mızı uyarır. Böylece de, ekvatora yakın bölgelerde yaşayan sağlıklı bireyler tamamen koyu renk deriye sahipken, daha büyük enlemlerde yaşayan bireyler yalnızca ultraviyole ışınların daha doğrudan geldiği yaz aylarında kaydadeğer miktarlarda melanin üretirler.

ultraviyole-isin-yogunlugu-bilimfilicom
Ultraviyole Işın Yoğunluğu – bkz. Jablonski and Chaplin 2010

Bireyin DNA yapısı, anneden ve babadan kalıtılan DNA karışımı ile belirlenir. Birçok çocuk, anne ve babasının deri renginin karışımı bir tonda deri rengine sahip olurlar, ancak yalnızca annenin ya da yalnızca babanın deri renginin baskın olduğu durumların görülmesi de mümkündür. Hangi deri renginin daha uygun olacağı ise daha sonra doğal seçilim tarafından belirlenir ve böylece de lehte olmayan deri renkleri zamanla ayıklanmış olur.

Farklılıklara neyin sebep olduğunu bilimsel düzeyde öğrenmek, cehaletin bir yaklaşımı olan ırkçılığın da önüne geçecektir.


Kaynaklar: Bilimfili
1- Jablonski, N. G. and G. Chaplin. 2010.  Human skin pigmentation as an adaptation to UV radiation.  Proc. Nat. Acad. Sci. USA 107(supp.):8962-8968.
2- Jablonski, N. G. and G. Chaplin. 2000.  The evolution of human skin coloration. J. Human Evolution 39:57-106.
3- Heather S. “How Did Skin Color Evolve?”, http://evolution.about.com/od/humans/a/How-Did-Skin-Color-Evolve.htm
4- Smithsonian National Museum of Natural History, “Human Skin Color Variation”, http://humanorigins.si.edu/evidence/genetics/skin-color

‘Bira mı, şarap mı?’ çekişmesine bilimsel yanıt

Image copyrightiStock

Çay mı kahve mi tartışması kadar yaygın konulardan biri de bira ve şarapla ilgilidir.

Tatları bir yana bu iki alkollü içki vücudu ve sağlığı farklı etkiler. Bira daha mı çok kilo yapar? Kalbe yararları var mıdır? Hangisi daha çok baş ağrısına yol açar?

Burada bira ve şarapla ilgili doğru ve yanlış inançlara bilimsel açıklama getirmeye çalışalım.

Hangisi daha çabuk sarhoş eder?

Yarım litreyi aşkın büyük bir bardak bira ile orta boy kadeh şarap yaklaşık olarak aynı miktarda alkol içerir. Fakat sarhoşluk hali bu alkolün kana karışması ile, bunun hızı ise içkinin türü ile ilgilidir.

Texas Güneybatı Tıp Merkezi’nde 15 erkekle yapılan bir deneyde onlardan farklı günlerde farklı içkiler denemeleri istendi. Aldıkları alkol miktarı vücut ağırlıkları bakımından eşdeğerdi ve hepsinin de içkilerini 20 dakika içinde içmesi gerekiyordu.

Beklendiği şekilde sert içkiler kana daha hızlı karışmış ve kandaki alkol miktarı artmıştı. Şarap, içtikten 54 dakika sonra, bira ise 62 dakika sonra kandaki alkol miktarı bakımından tavan yapmıştı. Yani ‘kafayı daha çabuk bulma’ anlamında bir bardak şarap yarım litre biradan daha etkiliydi.

Sonuç: Biranın sizi utandırması daha az muhtemeldir.

Hangisi daha çok göbek yapar?

Hiç düşünmeden ‘bira göbeği’ sözünün doğru olduğunu söyleyebiliriz. Alkol şekerden ötürü kalori içerir. Yarım litre birada 180 kalori vardır. Bu bir kadeh şarabın içerdiği kaloriden yüzde 50 daha fazladır.

Orta derecede içki içenler açısından ise aradaki fark önemsenmeyecek kadar azdır. Bir araştırmada bira ve şarap içenlerin orta vadede kilo almadığı görülmüştü. Fakat araştırma sadece 10 hafta sürmüştü ve bu süre içinde 1 kg alınmış olsa bile uzun vadede bunun toplamı büyük bir bira göbeği demektir.

Sonuç: Göbek yapma bakımından bira az farkla öndedir denebilir.

Hangisi ertesi gün baş ağrısına yol açar?

Bilim insanları, içki sonrası oluşan baş ağrısı ve bulantı gibi ‘akşamdan kalma’ haline neyin yol açtığını tam olarak bilmiyor. Ancak vücudun su kaybetmesi en büyük etken olabilir. Çünkü alkol vücudumuza girenden daha fazla suyu idrar yoluyla dışarı atmaya neden olur.

Fermentasyonun yan ürünleri de etkili olabilir. Her içkiye özgü tat ve aromayı veren bu organik moleküller biraz fazla alındığında vücutta toksik etki yaratıp baş ağrısı ve bulantıya yol açabilir.

Genel olarak koyu renkli içkilerin bu organik molekülleri daha fazla içerdiği sanılıyor. Fakat buna dair kesin veriler bulunmuyor.

Sonuç : Kesin sonuca varacak veri bulunmuyor.

Sağlık açısından hangisi daha iyi ya da kötü?

Günde bir kadeh şarap içmenin vücudu zindeleştirdiği, kalp hastalıkları, yüksek tansiyon ve diyabet riskini azalttığı söyleniyor. Özellikle kırmızı şarapta bulunan ‘polifenol’lerin bunu sağladığı düşünülüyor. Bu maddelerin iltihabı azaltıcı ve vücuttaki zararlı kimyasalları temizleyici etkisinin olduğuna inanılıyor.

Biranın da bir miktar polifenol içerdiği ancak bunun beyaz şaraptakine eşdeğer miktarda, yani kırmızı şaraptakinden daha az olduğu belirtiliyor. Yani az miktarda içildiği takdirde bu içkiler yararlı olabilir.

Sonuç: Kırmızı şarap biraya göre çok daha yararlı.

Kaynak: BBC