Öğrenmenin Coğrafyası: Kültür Belleği Nasıl Şekillendirir?

Başlığı şöyle sormak da mümkün: Neden batılılar ağaçları hatırlarken doğulular ormanı hatırlar? Cognition dergisinin çevrimiçi platformunda yayınlanan 4 Mayıs 2012 tarihli, Japon ve İngiliz araştırmacıların bir çalışmasına göre kültür, nasıl öğrendiğimizi şekillendirebiliyor.

Farklı kültürel birikimlerden gelen insanlar farklı mı düşünür? Farklı düşündükleri kanısı (kültürel görelilik) on yıllardır tabuydu. Bazı bilim insanlarına göre farklı insan gruplarının farklı düşünüp düşünmediğini gündeme getirmek bile ırkçıdır. Diğerleri, kültürel göreliliğin kuramsal olarak kalıplaşmış bir yanlış olduğunu ileri sürüyor. İnsan zihninin temel işleyişleri evrenseldir, değil mi?
Kültürün düşünceyi nasıl şekillendirdiğini merak eden bilim insanları ikinci bir zorlukla karşılaşırlar: Kültürü ve düşünceyi nasıl tanımlarız? Bu soyut kavramlar nasıl ölçülebilir ve karşılastırılabilir?
21. yüzyılın başında Richard Nisbett isimli bir psikolog ve çalışma arkadaşları, kültürlerarası biliş çalışmalarına dair yeni bir çerçeve inşa ettiler. “Düşüncenin Coğrafyası” isimli kitapta da özetlenen bu çerçeveye göre batılılar (Avrupalılar ve Amerikalılar) analitik düşünmeye eğilimliyken doğulular, (Çinliler, Japonlar, Koreliler) daha bütüncül düşünürler. Nisbett’ e göre batılıların ve doğuluların düşünme alışkanlıklarının kökleri, batılıların Antik Yunan’da, doğuluların Antik Çin’de benliklerini, toplumlarını ve doğal yaşamı nasıl kavramsallaştırdıklarına dayanıyor.
Antik Yunanlar toplumsal müzakereye önem verir ve sözsel savaşın galibine saygı gösterirlerdi. Yunanlar; gerçeği mantık kurallarının uygulanması yoluyla kavrayabileceklerine ve dünyayı, doğayı parçalarına ayrıştırarak anlayabileceklerine inanmışlardır.
Antik Çinliler ise uyuma önem verirdi. İnsanlar ailelerine, topluluklarına ve ülkelerine saygılı hareket ederek itibar görürdü. Bireylerin öne çıkan başarıları ödüllendirilmez; aksine törpülenirdi. Bu değer, şu anlama gelen bir atasözlerine de yansımıştır: “Baş gösteren çivi, çekiçle geri yerine çakılır.” Formal mantık, akıl yürütmede küçük bir rol oynardı. Doğa, kategorilere ayrıştırılmazdı; bilakis doğal yaşam, geçmiş ve geleceğin, yaşayanın ve ölünün, canlı ve cansızın, “özün” ve “diğerin” arasında net ayrımların olmadığı sürekli bir değişim hali içinde görülürdü.
Nisbett ve meslektaşları, özgürlüğe ya da bağlılığa değer verme, ayrımlara ya da sürekliliklere odaklanma gibi kültürel farklılıkların doğuluların ve batılıların algı ve bilişlerindeki ana farklılıklarla bağdaşıp bağdaşmadığını ortaya çıkarmak istediler.
Erken testler çoğu bilim insanını ikna etmek için fazla şiirseldi. Örneğin, bir sualtı manzarası betimlemeleri istendiğinde Amerikan katılımcılar en göze çarpan balıktan bahsederek başlamaya yatkınken(“Büyük bir balık vardı…”); Japon katılımcılar, Amerikan katılımcıların aksine, çevreyi betimleyerek başlıyorlardı(“Bir gölet vardı…”) ve balıklar ile nesnelerin kendi çevrelerindeki ilişkilerinden bahsetmeye Amerikanlara kıyasla %100 daha yatkınlardı (örn: “Büyük balık yosunun yanından geçti.”).
Şüphecilere göre bu sonuçlar, Amerikanların ve Japonların nesneleri farklı algıladıklarını değil; sadece farklı betimlediklerini gösteriyor olabilirdi. Sonraki çalışmalar bu şüpheci duruşa meydan okur nitelikteydi. Bu çalışmalarda Japonlara ve Amerikanlara iç kısmında dikey çizgi olan bir kutu gösterildi. Ardından, farklı büyüklükte ikinci bir kutu daha gösterildi ve onlardan bu kutunun iç kısmına ilk kutudakiyle eşleşen dikey bir çizgi çizmeleri istendi. Sürenin yarısında çizgiyi ilkiyle “aynı” olacak şekilde, aynı mutlak uzunlukta (mutlak koşul), yapmaları söylendi. Sürenin diğer yarısında ise etraflarındaki kutuya oranla ilkiyle “aynı” uzunlukta bir çizgi çizmeleri söylendi (göreli koşul).
Sonuçlar, Amerikanların tekil nesneye odaklanmayı ve çevreyi göz ardı etmeyi gerektiren “mutlak” görevde daha “hatasız” olduğunu; Japonların ise nesneyi çevresine göre algılamayı ve hatırlamayı gerektiren “göreli” görevde daha “hatasız” olduğunu gösterdi.
Bir başka çalışmada Sachiko Kiyokawa ve meslektaşları, Japon ve İngiliz katılımcıların farklı bilinçdışı öğrenme alışkanlıklarının olup olmadığını test etti.  Katılımcılar, kendilerinin bilgisi dışında hazırlanmış, doğal dillerdeki gramer kalıplarına benzer şekilde tekrar eden kalıplarla düzenlenmiş harf dizilişlerine tabi tutuldular. Hazırlanan harfler özeldi, “ kü-yerel” (küresel-yerel: büyük ve küçük) bilgi iletecek şekilde düzenlenmişlerdi. Büyük (boyut olarak) harfler, küçük (boyut olarak) harflerden yapılmıştı. Örneğin, büyük N harfi, kendisinden daha küçük B harflerinden oluşuyordu, bkz. Şekil 1. Hazırlanan harf dizilişlerinin bütününe odaklandığınızda büyük harfleri görüyor; belirli bölgelere özellikle odaklandığınızda ise küçük harfleri görüyordunuz.
Şekil 1. “Küyerel” (Küresel + Yerel) uyaran. (Kiyokawa et al., 2012, Cognition.)
Araştırmada büyük harfler ve küçük harfler farklı dizilişlerle düzenlenmişti. Sonuçlarda İngiliz katılımcıların büyük ve küçük örneklerin her ikisini de öğrendiğini görülürken, Japon katılımcıların bilinçsizce büyük örnekleri öğrendiği görüldü. Ardından dizilişler, Roman harfleri yerine Japon hecesel yazım düzeni (Japon kana) ile oluşturuldu ve katılımcılar tekrar test edildi, sonuçlar doğrulandı. Bu doğrulama neticesinde kültürlerarası farklılıkların katılımcıların iki alfabeden birine olan yatkınlıklarıyla açıklanamayacağı anlaşılıyor.
Bu araştırmalara dair önemli bir nokta da şudur: Kiyokawa ve meslektaşları, katılımcılara hangi harf düzenine odaklanmaları gerektiğini söylediğinde kültürlerarası farklılık ortadan kalktı. Bu sonuç, Japon katılımcıların küçük dizilişleri öğrenme becerilerinin daha az olmadığını gösteriyor. Hatta özellikle küçük alanlara odaklanmaları talimatı verildiğinde Japon katılımcılar bu örnekleri İngiliz emsallerine göre biraz daha iyi öğrendiler. Kısacası, içinde bulunduğumuz kültür, ne öğrendiğimizi sınırlamaktan ziyade; dünyayı bize en doğal geldiği haliyle deneyimlerken ne öğreneceğimize ya da öğrenmeyeceğimize olan eğilimimizi yönlendiriyor.
Bu bulgular, kültürün bilinçdışı düşünme süreçlerini etkilediğine dair ilk kanıtlardan bazılarını sunmakta. Deneyimlerimizi analitik bir yaklaşımla ya da bölünmez bir bütün olarak kültür tabanlı kodlama alışkanlığının, insanların dilbilgisini nasıl öğrendiğini etkileyebilmesi dikkat çekicidir. (Birçok kuramcı, insan beyninin dilbilgisi öğrenmeye donanımlı olduğunu ve bunun evrensel olduğunu düşünür [5].) Dilbilgisi öğrenme mekanizmaları evrensel olabilir; ama dikkate yönelik kültür bazlı kısıtlamalar bu işleyişlerin nasıl uygulandığını belirleyebilir gibi görünüyor.
Bu bulgular, laboratuvarın ötesinde, çok kültürlü toplumda eğitim konusunu gündeme getiriyor. Doğulular ve batılılar aynı girdiyi aldıklarında iki farklı öğeye maruz kalmışçasına farklı bilgiler edinmişlerdi. ABD’de sınıflar gittikçe artan oranda hem bütünselci hem de analitik kültür yapısına sahip öğrencilerden oluşuyor. Peki öğretmenler kültürel çeşitliliği olan bir öğrenci topluluğunun hem ormanı hem de ağaçları öğrenmelerine yardım edecek yollar geliştirebilirler mi?
Düzenleyen: Mert Karagözoğlu (Evrim Ağacı)
Kaynaklar ve İleri Okuma:
  1. Kiyokawa, S., et al. (2012). Cross cultural differences in unconscious knowledge. Cognition, http://dx.doi.org/10.1016/j.cognition.2012.03.009
  2. Nisbett, R. E., Peng, K., Choi, I., & Norenzayan, A. (2001). Culture and systems of thought: Holistic versus analytic cognition. Psychological Review: Special Issue, 108(2), 291-310.
  3. Masuda, T., & Nisbett, R. E. (2001). Attending holistically versus analytically: Comparing the context sensitivity of Japanese and Americans. Journal of Personality and Social Psychology, 81, 992-934.
  4. Kitayama, S., Duffy, S., Kawamura, T. & Larsen, J. T. (2003) Perceiving an object and its context in different cultures: A cultural look at new look. Psychological Science, 14, 201–206.
  5. Hauser, M., Chomsky, N., & Fitch, W.T. (2002). The Faculty of Language: What Is It, Who Has It, and How Did It Evolve? Science, 298, 1569-1579.

Amerikan futbolu ve Kronik travmatik ensefalopati

Yıllardır profesyonel Amerikan futbolcularının dahi Kronik Travmatik Ensefalopati (KTE)’den muzdarip olduğu haberleri geliyor. KTE kafa yaralanmaları sonucu oluşan bir tür beyin rahatsızlığı. Şimdi ise araştırmacılar bu problemin diğer spor dallarında da görülebileceği üzerine baz araştırmalarda bulundu. Bu araştırmalardan bir tanesi Acta Neuropathologica dergisinde yayınlandı.

Bu araştırma için, beyinlerini Mayo Clinic Beyin Bankası’na bağışlayan ve daha önce temas içeren sporlar yaptığı bilinen 66 bireyin beyinlerini inceledi. Bu incelemelerin sonunda bireylerin yüzde 32sinde KTE belirtileri bulundu. Ayrıca bu rahatsızlığın görüldüğü kişilerde iki farklı genetik işaret bulundu. Bu işaretlerin bireyleri KTE’ye daha hassas hal getirdiği düşünülüyor.

Ancak bu tarz araştırmalar birçok kez gerçekleştirildi. Ne yazık ki kullanılan hasta sayısı sınırlı ve bu yüzden hastalığa rastlama oranını tüm popülasyona oranlamak mümkün olmuyor. Ayrıca KTE birçok farklı nörolojik problemin sonucu da olabiliyor. Bu yüzden ekip kesin bir şey söylemekten çekiniyor.

Araştırmacılar deneylerinin daha geniş bir kitle ile yapılması gerektiğini söylüyor. Ayrıca bu sonuçlar temas içeren sporlar yapmakta olan bireyleri ve çocukların ailelerini huzursuz edebilir. Ekip buna sebep olmak da istemiyor. Bu yüzden bu alan üzerine daha fazla araştırma yapılması gerektiğini söylüyorlar.

Kaynak: Popsci Türkiye, Kevin F. Bieniek, Owen A. Ross, Kerry A. Cormier, Ronald L. Walton, Alexandra Soto-Ortolaza, Amelia E. Johnston, Pamela DeSaro, Kevin B. Boylan, Neill R. Graff-Radford and 5 more Chronic traumatic encephalopathy pathology in a neurodegenerative disorders brain bank 30 October 2015 Acta Neuropathologica December 2015, Volume 130, Issue 6, pp 877-889

Bilimin Muhteşem Zaferi: Biyobacaklar

Doğayı giderek daha iyi anlamamız sayesinde, her geçen gün daha başarılı teknolojik ürünler üretebilmekteyiz. Bunlardan biri de, hiç şüphesiz, robot bacaklardır (robobacaklar).

“Beni, tekerlekli sandalyemden kurtaran, robot bacaklarımdır.”

Bu sözler, 9 yıl boyunca felçli kaldıktan sonra yeniden, ilk defa kendi ayakları üzerinde durabilen 27 yaşındaki Sophie Morgan’a aittir. Sophie, belden aşağısı tamamen felçli bir kadındı. Felcinin sebebi 9 yıl önce geçirdiği trafik kazasında ezilen omuriliğiydi. Ve görselde gördüğünüz tanıtımda, 5 dakika öncesine kadar, 9 sene boyunca tekerlekli sandalyeye mahkum kalmış bir kadındı. Gerçi hiçbir zaman hayat ışığı sönmemişti ve Amerika’da, Kanal 4’te engelli yarışları sunucusu bile olmuştu; ancak bir daha asla yürüyemeyeceğini, geçen onca seneden sonra kabullenmişti.

Bugünse, Rex adı verilen ve şimdilik sadece birkaç kişi tarafından kullanılan müthiş bir teknolojinin, robot bacak olarak bilinen bir dış zırhın sahibi. Belki felcin etkilerini şimdilik düzeltemiyoruz; ancak onunla mücadele etmemizi sağlayan çok güçlü bir teknolojimiz var artık.

Rexi, 90.000 Euro değerinde, karbon fiberden yapılmış bir dış iskelettir. Ucuzlaması durumunda, gelecekte tekerlekli sandalyenin yerini alması hedeflenerek tasarlanmaktadır. Sophie gibi hastalar, parmaklarıyla kontrol edebilecekleri basit bir kontrol çubuğu sayesinde, bacaklarını diledikleri gibi hareket ettirebilmektedirler.

Her ne kadar son dönemlerde kök hücre tedavisinden yola çıkılarak, bu tip felçlerin tedavisi sağlanmaya çalışılsa da, yakın gelecekte kesin bir tedavinin bulunacağı oldukça şüphelidir. Bu yüzden, tekerli sandalyeye mahkum bir hayat sürenleri özgürleştirecek bu teknolojiler, geleceğin umut ışığı olmaktadır.

Hazırlayan: ÇMB (Evrim Ağacı)

Kaynak: DailyMail

Vajina Hakkında Bilgiler

This content is available to members only. Please login or register to view this area.

İnsan vajinası, üreme organları arasında onu benzersiz kılan çok sayıda işlevi ve özelliği olan büyüleyici ve karmaşık bir organdır. Fibromüsküler yapısından feromon salgılayan tüylerine kadar vajina, insan üremesinde ve cinsel sağlığında çok önemli bir rol oynar. Bu yazıda, insan vajinası hakkında 11 ilginç gerçeği keşfedeceğiz.

“Vajina” kelimesi Latince “kılıf” veya “kın” anlamına gelen “vāgīna” kelimesinden gelmektedir. Vajina, lifli ve kaslı bir yapıya sahip olan dişilerin üreme organının bilimsel adıdır. Canlı organizmalarda cinsel ilişki ve doğum işlevlerine sahiptir. İnsanlarda uterus (rahim) adı verilen boşluğa bağlıdır, ancak vajinal tüp servikste sonlanır.

Erkeklerden farklı olarak dişilerde iki açıklık vardır: üretra ve vajina. Vajinal açıklık üretradan çok daha geniştir ve her iki yapı da koruyucu bir örtü görevi gören etli yanaklar (labia) tarafından korunur.

Vajinal kılların varlığı, kadınların “güzel görünmek” adı altında sürekli kesmeleri gereken bir yapı oluşturmakla ilgili değildir. Bu kılların üç önemli işlevi vardır: vajinayı mikropartiküllerden korumak, erkeklere “cinsel ilişkiye hazır” olduklarının ya da “üreme çağına geldiklerinin” sinyalini vermek ve erkekleri daha uzun süre etkisi altında tutmak için yavaş yavaş feromon salgılamak.

Vajinanın klitoris olarak adlandırılan bölgesinde toplam 8000 sinir ucu bulunmaktadır ki bu sayının peniste 4000 civarında olduğu bilinmektedir.

Ortalama bir vajina 7,5-10 santimetre uzunluğundadır. Cinsel ilişki sırasında bu uzunluk herhangi bir sorun olmadan %200 oranında artabilir. Bu esnekliğin nedeni doğum sırasında bebeğin çıkışına izin vermektir.

Vajina vücut boşluğuna değil, karmaşık bir yapısı olmayan kapalı bir boru gibi düşünülebilecek rahim içine açılır. Bu nedenle vajinaya giren herhangi bir cisim orada kaybolmaz. Prezervatif ve benzeri nesneler vajinaya düşerse kolayca geri alınabilir.

Vajinanın yapısında aşırı bir çeşitlilik vardır ve bu da vahşi doğada yaşayan insanlar için cinsel seçilimin ne kadar önemli olduğunu gösterir. “Vajinal yanaklar” olarak bilinen etli doku, her kadında farklı uzunluk, kalınlık ve şişkinlikte olabilir.

Kadınların sadece %30’u cinsel ilişki sırasında orgazm olabilmektedir. Bunun cinsel ilişkiye bir adaptasyon olduğu düşünülmektedir. İnsanlar vahşi doğadayken bu oranın çok daha düşük olduğu düşünülmektedir.

Çok az kadın, erkeklerdeki boşalmaya benzer bir sıvı atılımı yaşar. Bu, üretradaki paraüretral bezler tarafından salgılanan bir sıvıdır. Bazen idrarla karışabilir. Cinsel ilişki sırasında aşırı uyarılma bu bezleri harekete geçirir.

G noktası klitoristen ayrı bir organ değildir. Klitorisin en derin ve en çok sinir içeren kısmıdır. G noktası her kadında orgazma neden olmaz, bu yaygın bir yanılgıdır. Sadece bazı raporlarda bu bölgenin aşırı uyarılmasının orgazma neden olduğu bilinmektedir. 1940 yılından beri bu yapının varlığından hala emin değiliz. Farklı raporlarda farklı sonuçlar var. Bazı çalışmalar da G noktasının kadın prostat bezinin bir kalıntısı olabileceğini gösteriyor.

Seksin kadınlar üzerinde çok sayıda faydası keşfedilmiştir. Bunlar arasında daha düşük kalp krizi oranları, daha az felç, daha az meme kanseri, daha iyi savunma sistemi, daha iyi uyku sağlığı, daha iyi cilt gerginliği (genç görünüm), daha iyi genel vücut sağlığı (artan zindelik), daha az adet ağrısı, daha az kronik ağrı, daha az depresyon riski, daha az stres ve daha fazla benlik

Kaynaklar ve İleri Okuma:
  1. Clinical pediatric urology: A. Barry Belman, Lowell R. King, Stephen Alan Kramer (2002)
  2. “Health and Wellness for Life”. Google Books.
  3. Psychology Today

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Tarih Boyunca Delilik Nasıl Tariflendi?

Kapak Görseli: William Blake tarafından, Nebukadnezar’ın (Babil Kralı) delilik krizi anını resmeden çizim.

Delilik; insanlığın tasviri zor bir görünüşü olarak süregelmiştir ve deliliğe dair inançlar da asırlar boyunca dramatik olarak değişmiştir. Tarihin bazı dönemlerinde tanrısal bir davranış olarak görülen delilik, artık biyolojik bir hastalık olarak tanımlanıyor.

Ve bu iki süreç arasında da deliliğe dair çok fazla değişik tasvirler geliştirilmiştir. Paris Review ‘de yayımlanan bir makalede, tarihçi Andrew Scull, tarihteki sanatsal çalışmalar ve çizimlere dayanarak deliliğin hikayesini anlatıyor ve uygarlık tarihi boyunca deliliğin kültürel anlamının evrimini gözden geçiriyor.

“Modern psikiyatri deliliği yalnızca biyolojiye indirgemiş olarak görülüyor. Ancak birilerinin bundan şüphe duyması gerekiyor. Mental hastalıkların sosyal ve kültürel boyutlarının kaybolduğunu ya da insanlığın epifenomenal (bilinci yalnızca beynin fiziksel bir özelliği olarak addetme) bir özelliğinden başka bir şey olmadığını ileri sürmek pek olası bir durum değildir.”

Antik dönemden modern dünyanın ilk zamanlarına, hem mental hastalıklar hem de diğer fiziksel hastalıklar çoğunlukla dinsel bir pencereden bakılarak tariflenmiştir. Antik kitaplar, şeytan girmelerinin ya da tanrının istemediği davranışlarda bulunmanın sebep olduğu delilik hikayeleriyle doludur. Hasta ve “ele geçirilmiş ruhları” tedavi etme yetisi; din adamlarına ve hastaları iyileştirmede mucizevi güçleri olduğuna inanılan önemli şahsiyetlerin (türbe benzeri) mezarlarına yüklendi.

Öte yandan, deliliğe çok daha natüralist bir pencereden bakan ve köklerini vücudun kendisinde gören kişiler de vardı. Bu model 19. Yüzyıl’a kadar hayatta kalmış olsa da, toplumdaki yaygın skeptik yaklaşım ile karşı karşıya kalmıştır.

Psikiyatri tarihinin en ilginç bakış açılarından birisi ise, tımarhanelerin ya da deli doktorlarının idare ettiği deli barınaklarının ortaya çıkmasıdır.

“Deli doktorları (bu isim ikilisi daha sonralardan uzmanları daha saygın bir isim arayışına sokmuştur), sahip oldukları barınakları; varlıklı ailelere evlerinde bulunan zahmetlerinden ve ayıplarından (deli aile bireylerinden) kurtarma noktasında bir fırsat tanıyarak pazarlama yoluna gitmişlerdir. Zamanla da bu durum deli hapsetmeyi tedavinin bir parçası olarak lanse etmiştir.”

Sanayi Devriminin teknolojik icatları deliliğin “tedavisinde”; şok vermeden, korkutmaya kadar geniş çaptaki bir çeşitliliği de ortaya çıkarmıştır. Yavaş yavaş da, tımarhaneler hastanelerdeki psikiyatri koğuşlarına dönüşmüş ve belli belirsiz teknolojik icatların –örneğin; sallanan sandalyeler ve  yatıştırıcı (Tranquilizer) sandalye formları- yerini antipsikotik tedaviler almıştır.

Elbette ki; 21. Yüzyıl’ın sakinleri olarak bizler, bütün bu batıllık ve kurgusal durumu aşmış durumdayız (en azından bir kısmımız). Çünkü psikiyatrinin bile karanlık döneminden moderniteye evrildiği, tıp biliminin çağında yaşıyoruz. Yalnızca bir penisilin bile; genel tıbbın “sihirli” bir kurşunu olmuş, ölümcül bakteriyal enfeksiyonların tedavisini getirmiştir.

Ancak Scull’a göre; ne antipsikotik ilaçlar ne de antidepresanlar, “psikiyatrik penisilin” özelliğinde olmuş, aksine, psikoz semptomlarını hafifletici ve belki de bu semptomlara katkıda bulunan şiddeti dizginleyen geçici çözümler sunmuşlardır.

Daha detaylı bir okuma için Andrew Scull’ın Paris Review’de yayımlanan yazısı

Kaynak: Bilimfili

Yeni çağın plastiği mantarlar olabilir mi?

Sentetik biyoloji, biyolojik bileşenlerden ürün tasarımı yapabilmek için mühendislik ilkelerini kullanan ve aynı zamanda ICT, biyoteknoloji ve nanoteknoloji gibi disiplinlerin birbiriyle buluştuğu ve birbirini güçlendirdiği yeni ortaya çıkmış bir alandır. Bu prensiple işleyen şirketlerden birisi de Ecovative‘dir.

Ecovative Design; Eco (“ekoloji”) – vative (“innovative” yani yenilikçi) Tasarım, kendi materyallerinin deldirilmesi, pompalanması veya inceltilmesi gerektiğine inanmıyor. Bunun yerine, onları büyütmek gerektiğine inanıyor. Evet, büyütmek! Green Island ve Troy, New York’taki Ecovative tesislerinde olan şey tam olarak da bu.

Ecovative, yenilenebilir ambalaj ya da fiber levha ürünleri oluşturmak için tarımsal atıkları bir arada tutacak bir “biyolojik tutkal” olarak doğal mantarları kullanıyor.

Untitled 1

New York State’de bulunan Ecovative firması Eben Bayer ve Gavin Mclntyre tarafından 2007 yılında kuruldu. Tarımsal atık ve mantar (fungal) miselini birleştirerek bir yalıtım malzemesi üretmek olan orijinal fikirleri, Rensselaer Politeknik Enstitüsü’nde projeyi hayata geçirmeden bir yıl öncesinde yaratıcı/girişimcilik sınıfında beraber çalıştıkları dönem oluşturuldu. Bu konuya ciddi anlamda eğilmeden önce, ilk ürünlerinin “Mushroom Packaging” denilen misel-bağlı paketleme malzemesi olması gerektiği planını yaptılar.

press-kit-36
Ecovative’in kurucu ortakları Gavin McIntyre ve Eben Bayer

Peki, Nasıl İşliyor?

Mantarlar (funguslar) miselyum ya da misel olarak bilinen beyazımsı renkte ipliksi filamentler üretirler. Sahip oldukları makul seviyedeki yapısal gücün, üzerinde büyüdükleri bitkisel materyale yapışabilme yeteneğiyle birleşmesi sonucu bu misel denen yapılar oldukça uzun olacak şekilde büyüyebilirler. Bu durum aynı zamanda, başka türlü işe yaramaz olarak görülen tarımsal atıkların yeniden değerlendirilip mantarla inkübe edilebileceği ve miselin her şeyi bir arada tutabilecek bir materyal rolünü üstleneceği anlamına gelir. Bu bitkisel atık ve mantar miseli karışımını istediğiniz şekli yaratacağınız bir kalıba ekleyip biraz ısıtarak (geriye kalan fungusları öldürmek için) hızlı, kolay ve yenilenebilir bir biyo-malzeme elde edebilirsiniz.

Tahıl mahsul atıkları misel için bir yiyecek görevi görür. Son derece gelişmiş Green Island ve Troy’daki tesislerde bu içerikler şirketin özelliklerine göre karıştırıldığı, mini “seralarda” büyütülmek için sıkıca paketlendiği ve kalıba sokulduğu birkaç aşamadan geçer. Daha sonra miselin büyüme işlemini durdurmak için bu kalıplar kurutulur. Geriye kalan ise bir mantar materyalidir.

Ecovative's Mushroom® Packaging cradle wine shipper
Bu süreçle ilgili harika olan şey ise Ecovative’in birçok yerel çiftçiyle ilişki kurması ve tarımsal atığı direkt olarak kendilerinden sağlamasıdır. Geleneksel paketleme için gerekli içeriğin aksine, bu biyokütleye kolayca ulaşılabilir. Bunu elde etmesi için Ecovative’in sadece çiftçiden istemesi yeterlidir.

Ecovative’in bu yenilikçi yöntemi sayesinde mantar paketleme ürünleri var olan plastik köpük paketleme ürünlerinin yerini almaktadır. Bu paketleme sistemi hoparlörden bilgisayara kadar her şeye uyabilecek şekilde ısmarlama olarak üretilebiliyor.

Doğa dostu alternatif ürünleri, strafor da denen genişletilmiş polistren yapılı plastik köpüklerin yerini tutmaktadır.

myco-foam-insulation-55167912d98f19e012fcc2f7dd4297834b9127e6340287c42589e6fd0909fb6dMyco Foam denen mantar miselinden yapılmış malzemenin koruyucu plastik ambalaj köpüğünün yerini tuttuğu kanıtlanmıştır ve sırada bu malzemenin izolasyon ve akustik fayans yapımında kullanılması beklenmektedir. Günümüzün en yaygın kullanılan yalıtım malzemeleri ciddi negatif çevresel sonuçlar doğurmaktadır. Ecovative’in sağlıklı, kolay kurulabilir, yangına dayanıklı ve işe yarayan mantar izolasyon ürünleri, petrol türevi inşaat malzemelerine de doğal bir alternatif sunuyor.

Aynı zamanda, mantar miselinden yapılan bu biyo-malzemeler kullanım süreleri sonunda bahçede veya bitkiler için kompost olarak kullanılabiliyor.

Temel misyonunun, geleneksel sentetiklerin aksine, üzerinde yaşadığımız gezegenin ekosistemine pozitif etki edebilecek doğa dostu malzemeler tasarlamak ,geliştirmek, üretmek ve piyasaya sürmek olduğunu belirten firmanın el attığı ürünler sadece köpüklü ambalaj malzemeleri değil.

Aynı firma tarafından üretilen diğer bir ürün ise Myco Board denilen, işlenmiş odun ve diğer yapısal malzemelerin yerini tutan sürdürülebilir ve yüksek performanslı bir üründür.

Alışılmış ahşap işleme aşamalarında kullanılan formaldehit, bilinen kansorejenik bir kimyasaldır. Mobilyalarımızda, evlerimizin yapısında ve hayatımızdaki diğer birçok üründe bulunan kompozit maddeleri birbirine bağlamak için kullanılır. Doğal, hızlı şekilde yenilenebilen misel teknolojisi ile bu tarz kimyasallar içermeden üretilen Myco Board, CNC ya da diğer şekil verme süreçleri olmaksızın kalıba girebilme yeteneğine sahip bir malzemedir. Bu da herkesin sıfır atık elde etmesine yardımcı olan daha ucuz ve çok daha verimli bir üretim demektir.

Mantardan yapılan sörf tahtası
Mantardan yapılan sörf tahtası

Kendiniz Büyütün!

Ecovative kendi mantar materyal kitlerinden ne tarz yeni ve ilginç ürünler yapabileceğinizi görmek istiyor. Bu yüzden, mutfağınızda kendi mantar materyalinizi kendiniz üretebileceğiniz bir “GIY” (Kendin Büyüt) kiti sunuyor. Bu fikir, Ecovative’in üretmediği şeylerle ilgili çok fazla sayıda talep almasından sonra ortaya çıkmış ve böylelikle firma, insanları bu ürünleri mobilyadan süs eşyasına kadar kendi tasarımları doğrultusunda büyütmeleri açısından teşvik ediyor. Siz olsanız nasıl bir ürün yapardınız?

Sentetik biyoloji, biyolojik bileşenlerden ürün tasarımı yapabilmek için mühendislik ilkelerini kullanan ve aynı zamanda ICT, biyoteknoloji ve nanoteknoloji gibi disiplinlerin birbiriyle buluştuğu ve birbirini güçlendirdiği yeni ortaya çıkmış bir alandır. Bu prensiple işleyen şirketlerden birisi de Ecovative‘dir.

Ecovative Design; Eco (“ekoloji”) – vative (“innovative” yani yenilikçi) Tasarım, kendi materyallerinin deldirilmesi, pompalanması veya inceltilmesi gerektiğine inanmıyor. Bunun yerine, onları büyütmek gerektiğine inanıyor. Evet, büyütmek! Green Island ve Troy, New York’taki Ecovative tesislerinde olan şey tam olarak da bu.

Ecovative, yenilenebilir ambalaj ya da fiber levha ürünleri oluşturmak için tarımsal atıkları bir arada tutacak bir “biyolojik tutkal” olarak doğal mantarları kullanıyor.

Untitled 1

New York State’de bulunan Ecovative firması Eben Bayer ve Gavin Mclntyre tarafından 2007 yılında kuruldu. Tarımsal atık ve mantar (fungal) miselini birleştirerek bir yalıtım malzemesi üretmek olan orijinal fikirleri, Rensselaer Politeknik Enstitüsü’nde projeyi hayata geçirmeden bir yıl öncesinde yaratıcı/girişimcilik sınıfında beraber çalıştıkları dönem oluşturuldu. Bu konuya ciddi anlamda eğilmeden önce, ilk ürünlerinin “Mushroom Packaging” denilen misel-bağlı paketleme malzemesi olması gerektiği planını yaptılar.

press-kit-36
Ecovative’in kurucu ortakları Gavin McIntyre ve Eben Bayer

Peki, Nasıl İşliyor?

Mantarlar (funguslar) miselyum ya da misel olarak bilinen beyazımsı renkte ipliksi filamentler üretirler. Sahip oldukları makul seviyedeki yapısal gücün, üzerinde büyüdükleri bitkisel materyale yapışabilme yeteneğiyle birleşmesi sonucu bu misel denen yapılar oldukça uzun olacak şekilde büyüyebilirler. Bu durum aynı zamanda, başka türlü işe yaramaz olarak görülen tarımsal atıkların yeniden değerlendirilip mantarla inkübe edilebileceği ve miselin her şeyi bir arada tutabilecek bir materyal rolünü üstleneceği anlamına gelir. Bu bitkisel atık ve mantar miseli karışımını istediğiniz şekli yaratacağınız bir kalıba ekleyip biraz ısıtarak (geriye kalan fungusları öldürmek için) hızlı, kolay ve yenilenebilir bir biyo-malzeme elde edebilirsiniz.

Tahıl mahsul atıkları misel için bir yiyecek görevi görür. Son derece gelişmiş Green Island ve Troy’daki tesislerde bu içerikler şirketin özelliklerine göre karıştırıldığı, mini “seralarda” büyütülmek için sıkıca paketlendiği ve kalıba sokulduğu birkaç aşamadan geçer. Daha sonra miselin büyüme işlemini durdurmak için bu kalıplar kurutulur. Geriye kalan ise bir mantar materyalidir.

Ecovative's Mushroom® Packaging cradle wine shipper
Bu süreçle ilgili harika olan şey ise Ecovative’in birçok yerel çiftçiyle ilişki kurması ve tarımsal atığı direkt olarak kendilerinden sağlamasıdır. Geleneksel paketleme için gerekli içeriğin aksine, bu biyokütleye kolayca ulaşılabilir. Bunu elde etmesi için Ecovative’in sadece çiftçiden istemesi yeterlidir.

Ecovative’in bu yenilikçi yöntemi sayesinde mantar paketleme ürünleri var olan plastik köpük paketleme ürünlerinin yerini almaktadır. Bu paketleme sistemi hoparlörden bilgisayara kadar her şeye uyabilecek şekilde ısmarlama olarak üretilebiliyor.

Doğa dostu alternatif ürünleri, strafor da denen genişletilmiş polistren yapılı plastik köpüklerin yerini tutmaktadır.

myco-foam-insulation-55167912d98f19e012fcc2f7dd4297834b9127e6340287c42589e6fd0909fb6dMyco Foam denen mantar miselinden yapılmış malzemenin koruyucu plastik ambalaj köpüğünün yerini tuttuğu kanıtlanmıştır ve sırada bu malzemenin izolasyon ve akustik fayans yapımında kullanılması beklenmektedir. Günümüzün en yaygın kullanılan yalıtım malzemeleri ciddi negatif çevresel sonuçlar doğurmaktadır. Ecovative’in sağlıklı, kolay kurulabilir, yangına dayanıklı ve işe yarayan mantar izolasyon ürünleri, petrol türevi inşaat malzemelerine de doğal bir alternatif sunuyor.

Aynı zamanda, mantar miselinden yapılan bu biyo-malzemeler kullanım süreleri sonunda bahçede veya bitkiler için kompost olarak kullanılabiliyor.

Temel misyonunun, geleneksel sentetiklerin aksine, üzerinde yaşadığımız gezegenin ekosistemine pozitif etki edebilecek doğa dostu malzemeler tasarlamak ,geliştirmek, üretmek ve piyasaya sürmek olduğunu belirten firmanın el attığı ürünler sadece köpüklü ambalaj malzemeleri değil.

Aynı firma tarafından üretilen diğer bir ürün ise Myco Board denilen, işlenmiş odun ve diğer yapısal malzemelerin yerini tutan sürdürülebilir ve yüksek performanslı bir üründür.

Alışılmış ahşap işleme aşamalarında kullanılan formaldehit, bilinen kansorejenik bir kimyasaldır. Mobilyalarımızda, evlerimizin yapısında ve hayatımızdaki diğer birçok üründe bulunan kompozit maddeleri birbirine bağlamak için kullanılır. Doğal, hızlı şekilde yenilenebilen misel teknolojisi ile bu tarz kimyasallar içermeden üretilen Myco Board, CNC ya da diğer şekil verme süreçleri olmaksızın kalıba girebilme yeteneğine sahip bir malzemedir. Bu da herkesin sıfır atık elde etmesine yardımcı olan daha ucuz ve çok daha verimli bir üretim demektir.

Mantardan yapılan sörf tahtası
Mantardan yapılan sörf tahtası

Kendiniz Büyütün!

Ecovative kendi mantar materyal kitlerinden ne tarz yeni ve ilginç ürünler yapabileceğinizi görmek istiyor. Bu yüzden, mutfağınızda kendi mantar materyalinizi kendiniz üretebileceğiniz bir “GIY” (Kendin Büyüt) kiti sunuyor. Bu fikir, Ecovative’in üretmediği şeylerle ilgili çok fazla sayıda talep almasından sonra ortaya çıkmış ve böylelikle firma, insanları bu ürünleri mobilyadan süs eşyasına kadar kendi tasarımları doğrultusunda büyütmeleri açısından teşvik ediyor. Siz olsanız nasıl bir ürün yapardınız?

press-kit-49
Daha fazla bilgi almak için Ecovative Design adresini ziyaret edebilirsiniz.

Kaynak: Dec

Hazırlayan: Ceyda Zazoğlu(Gaiadergi)

Kanada Çin’e şişelenmiş temiz hava satmaya başladı

Kanada’da bulunan Vitality Air adlı bir şirket Rocky Dağları’ndan alınan temiz havayı şişeleyerek Çinli müşterilerine satmaya başladı.

Şişelenmiş hava satma fikri başta bir şaka olarak ortaya çıktı, fakat daha sonra sadece 4 gün içinde 500 şişe satınca şirketin kurucuları bunu tamamen bir ticarete dönüştürmeye karar verdi. Bu durumun muhtemel sebebi ise Çin’in yükselen hava kirliliği tüm zamanların en yüksek seviyesine ulaşmış olması.

(Fotoğraf: Japan Times)
(Fotoğraf: Japan Times)

“Araştır, hayal kur, keşfet, nefes al” sloganıyla iki yıl önce Kanada’nın Edmonton şehrinde kurulan Vitality Air, sadece 2 ay önce Çin’de temiz hava satmaya başladı. Halihazırda 4 bin şişe temiz hava Çin’e gönderildi. Banff Ulusal Parkı’ndan alınan dağ havasının 7.7 litrelik bir şişesi 100 yuan, yani 93 TL civarında satılıyor. Absürd olan ise Çin’de bir şişe sudan 50 kat daha pahalı olması.

Kurucular, bir paket dolusu havayı eBay’den 2.9 TL’lik fiyatla satmayı başardıktan sonra bu fikrin gerçekten piyasası olabileceğinin farkına vardılar. Sonrasında ikinci pakete 490 TL’lik teklif gelmesi ile daha da şaşırdılar.

Vitality Air

Her şişe üstünde sabitlenmiş bir solunum maskesi ile geliyor ve firma 150’nin üstünde soluk alıp verme garantisi veriyor. Bir habere göre, Vitality Air’in hiçbir şekilde bir hastalığı tedavi etmediği veya önlemediği söylenmesine karşın, National Post gazetesinde şişedeki havanın sınav hazırlığında, istirahat ve idmanlarda solunuma destek olduğu belirtiliyor.

Fikir tamamiyle gülünç gelse bile şimdiye kadar hiç bir müşteri üründen şikayet etmemiş. Havayı soluduktan sonra karnındaki bebeğinin tekmelemesini hissettiğini -ki bu akıllara plasebo etkisini getiriyor- söyleyen bir müşteri bile var.

Vitality Air 3

Bu fikir bize gülünç gelebilir, fakat firmanın internet sitesinde “Bir zamanlar insanlar şişede su fikrini de gülünç bulmuştu” açıklaması yer alıyor.

Kronik İnflamasyon ile Göz Hücrelerinin Deriye Dönüşümü

EPFL (Ecole Polytechnique Fédérale de Lausanne – İsviçre)’den araştırmacılar kronik inflamasyon (iltihap, yangı) sebebiyle kök hücrelerin yeni (o bölge veya doku için) ve anormal hücre tiplerine dönüşebildiğini keşfetti. Metaplazi olarak bilinen bu fenomen, uzun süreli veya sürekli inflamasyon durumunda hastalık biçiminde kendini gösterebiliyor. Araştırma ile ortaya çıkan sonuçlar, daha yararlı ve verimli tedavi yöntemlerin geliştirilmesinin önünü açabilir.

Kronik inflamasyon, bağışıklık sistemini uzun süreler boyunca ‘açık’ veya ‘aktif’ konumda tutabilir. Bunun sonucunda da kanserden anormal yara iyileşmelerine kadar sayısız hastalığa sebep olabilmektedir. EPFL’den bilim insanları da bu listeye yeni bir sorunu keşfederek ekleme yaptı : kronik inflamasyon hücre tipini değiştirebilir; bu araştırma için göz hücreleri deri hücrelerine dönüştü. Araştırma tüm ayrıntıları ile Nature Cell Biology’de yayımlandı.

Birçok doku kendisi için bir kök hücre yatağı veya başka bir deyişle kaynağı bulundurur. Bu kök hücreler yeniden yapılanma, iyleşme, kendini iyileştirme gibi süreçlerde aktif olarak kullanılır. Bununla ilişkili olarak kronik inflamasyon durumunda ne olduğunu anlamak için EPFL’nin deneysel kanser araştırmaları merkezi olan enstitüsü Swiss Institute for Experimental Cancer Research (ISREC)’den Freddy Radtke önderliğindeki bir araştırma ekibi, farelerin korneasındaki kök hücreler üzerinde çalıştı. Bunun için de kronik inflamasyonu simüle edecek metotlar kullanılarak, flüoresan boyalar ile boyanan hücrelerden elde edilen verileri analiz edildi.

Araştırmacılar, korneada kök hücrelerin yakın çevresinin (komşu doku parçaları ve hücrelerin) katılaşarak sertliğin arttığını keşfetti. Bunun sebebi ise hem bağışıklık hücrelerinin varlığı hem de hücrelerin birbirine tutunmalarını ve yapıları, organları oluşturmalarını sağlayan madde miktarının artışı olarak kaydedildi.

Göz Hücreleri Deri Hücrelerine Dönüşüyor

Kornea kök hücreleri, diğer birçok hücre tipi gibi çevrelerindeki dokunun veya diğer hücrelerin sertliğini algılayabilecek ve kendisini buna uygun şekilde adapte edebilmesini sağlayan sensörlere sahiptir. Lafın kısası, eğer sertlikte değişme olursa hücreler buna tepki verir. Korneada ise araştırmacıların bulgularına göre; hücrelerin çevresinde sertliğin seviyesi bu kök hücrelerin farklı ve hatta yanlış yönde farklılaşarak olmamaları gereken hücre tiplerine dönüşmelerine sebep oluyor : normalde hücrelerin genetik yazılımları onların hangi hücre grubunu oluşturacaklarını veya bireysel olarak hangi hücre tipine dönüşeceklerini belirler.

Canlı yaşamındaki sınırsız sayıdaki eksik ve hatadan birisi olarak kök hücreler bu bölgede bölünerek kornea yerine deri hücrelerini oluşturuyorlar ve bu duruma maruz kalan farelerin kör olmasına sebep oluyor. İnsanlarda ise bu tip anormal doku değişimlerine ‘metaplazi’ denmektedir ve kronik inflamasyon ile ilişkilendirilmektedir. Radtke’nin açıklaması ise şöyle : “Çalışmamız, kronik inflamasyonun anormal kök hücre davranışlarını tetiklemesi ile ilgili önemli bir mekanizmayı ortaya çıkarıyor. Bu durum da kronik inflamasyon ile ilişkisi olan birçok hastalık açısından büyük tutarlılık gösteriyor. Yine buradan yola çıkarak yeni tedavi ve ilaçlar geliştirmek de mümkün.”


Kaynak :  Bilimfili, Craig S. Nowell, Pascal D. Odermatt, Luca Azzolin, Sylke Hohnel, Erwin F. Wagner, Georg E. Fantner, Matthias P. Lutolf, Yann Barrandon, Stefano Piccolo, Freddy Radtke. Chronic inflammation imposes aberrant cell fate in regenerating epithelia through mechanotransduction. Nature Cell Biology, 2015; DOI:10.1038/ncb3290