Uluslararası Temel ve Uygulamalı Kimya Birliği (IUPAC) ve Uluslararası Temel ve Uygulamalı Fizik Birliği (IUPAP) Ortak Çalışma Grubunun dördüncü oturumunda yapılan literatür incelemeleri ve genel değerlendirmeler sonucunda elementler 113, 115, 117 ve 118’ini 1991 yılında belirlenen ölçütleri karşıladıkları ve periyodik cetvelde (periyodik tablo, elementler çizelgesi) yer almaya hak kazandıkları açıklandı. Keşfedilen bu dört yeni elementle birlikte periyodik cetvelin 7. sırası da tamamlanmış oldu.
Japonya’daki RIKEN çalışma grubu tarafından keşfedilen 113 atom numarasına sahip element ununtrium (Uut) geçici ismiyle periyodik cetveldeki yerini ayırtırken, Rusya’dan bir ve ABD’den 2 laboratuvarın oluşturduğu ortak çalışma grubu tarafından keşfedilen 115 atom numaralı ununpentium (Uup) ve 117 atom numaralıununseptium (Uus) ve Rus ve ABD’den birer laboratuvarın birlikte keşfettiği 118 protonlu ununoktium (Uuo), temel kimya açısından itibarlı cetvelin 7. sırasının diğer sakinleri olacaklar.
113-yum, 115-yum, 117-yum ve 118-yum anlamına gelen bu geçici isimlerin kalıcılarıyla değiştirilme süreci, elementlerin periyodik cetvelde yer almaları için gerekli ölçütleri karşıladıklarını kanıtlayan çalışma grupları ve laboratuvarların önerecekleri isim ve kısaltmaları sunmaları için ilerleyen günlerde Birlik tarafından davet edilmeleriyle başlayacak. Önerilen bu isim ve kısaltma harfleri Birliğin inorganik kimya bölümü tarafından uygunluk açısından değerlendirildikten sonra onaylandıkları takdirde kamuoyuna açıklanacak ve 5 ay süresince yapılacak yorumlar izlenip derlenecek. Son olarak Birliğin en üst kurulu olan Konsey tarafından verilen isimler ve iki harfli kısaltmalar 7. katın bu 4 yeni sakininin kapı numaraları olarak yeni cetvellerde yerini alacak. 2002 yılında belirlenen kurallara göre yeni elementlere mitoloji kökenli, mineral, yer veya ülke veya bilim adamından esinlenerek isim verilebiliyor.
Süper ağır elementler grubuna eklenen bu dört insan yapımı element, ait oldukları grubun diğer üyeleri gibi diğer elementlere ayrışmadan önce sadece birkaç saniye süresince var olabiliyorlar. Bu da element olarak kabul edilmeleri için neden 2000’lerin başından beri yapılan çalışmaların derlenmesi gerektiğini açıklıyor.
Bazı insanlar kedileri sevmez. Bu normaldir. Bazı insanlar da pizza sevmez veya köpekleri veya Harry Potter’ı. Fakat bazı kedi sevmeyenler, kedileri kabullenmemekle tatmin olmazlar. Geri kalanımızı kendileriyle birlikte aşağı doğru çekmeleri lazımdır. Kedi dövmenin hastalıklı yer altı dünyasını deştiğiniz zaman fark edeceğiniz ilk şey, bunun eski bir hobi olduğudur. Kedilerden nefret edenler izlerini yüzyıllar boyunca şiir, edebiyat ve sanatüzerinde bırakmışlardır. Kedi araştırmacısı John Bradshaw şöyle diyor: “Bir grup içinde her zaman ayağa kalkıp kedilerin soğuk, çıkarcı küçük şeytanlar olduğunu söyleyecek biri olacaktır.”
1922 tarihli evcil kedinin kültürel tarihi kitabı The Tiger in the House‘da Carl Vah Vechten şöyle belirtiyor: “Birisinin filler, papağanlar, H. G. Wells, İsveç, kızarmış et, Puccini ve hatta Mormonizm hakkında kendi halinde ilgisiz bir tutum takınmaya hakkı vardır, fakat iş kedilere gelince görünüyor ki katı bir duruş almak gerekiyor… Kedilerden nefret edenler bence, hayvanlar aleminde sadece yılanların eşit bir dereceye neden olabileceği derin bir nefretle nefret ediyorlar.”
Vox’dan Joseph Stromberg, kedi türlerini sevmeyenlerden sadece en yenisi. Felis catus‘ların sözümona kötülükleri üzerine geçen hafta yayınlanan 28 paragraflık denemesi, okuyuculara kedilerin “bencil, duygusuz, çevreye zararlı yaratıklar” olduğunu söylüyor.
İddiası dört basit noktaya ayrılıyor: “Kediniz muhtemelen sizi sevmiyor.”, “Kediniz size gerçekten düşkünlük göstermiyor.”, “Kediler bir çevre felaketidir.”, “Kediniz sizi delirtiyor olabilir.”
Bradshaw ise bu konuda daha farklı düşünüyor. Bradshaw uluslararası ölçekte tanınmış bir kedi ve köpek araştırmacısı, ve kedi dayağının “bilimi” hakkındaki Cat Sense (Kedi Duygusu) dahil, evcil hayvan sahipliği üzerinde çeşitli kitapların yazarıdır.
Nefretçiler, kedilerin insanları gerçekten umursamadığınainanmanızı isterler. Stromberg; Londra Üniversitesi’ndeki Daniel Mills ve diğer araştırmacılar tarafından yürütülmüş, kedilerin alışılmamış durumlarda rehberlik için insanlara başvurmadığınıgösteren bir dizi çalışmaya dikkat çekiyor. Köpeğinizi (veya çocuğunuzu) daha önce görmediği bir yere bırakırsanız, muhtemelen koşarak size geri döneceklerdir. Kedilerin kendi tercihlerine göre bölgeyi keşfetmesi daha muhtemeldir. Bir yabancının ayrılmasına kıyasla, köpekler sahipleri ayrıldığı zaman daha fazla rahatsız olur. Sahipleri geri döndüğü zaman da onlarla daha çok etkileşimde bulunurlar. Buna zıt olarak, Mills’in kedi deneyleri aynı sonuca varmıyor (bu çalışma hâlâ devam ediyor ve henüz yayımlanmadı, fakat geçen sene bir BBC özel yayınında bulguları yayımlandı). Her şeyi hesaba katarsak, kediler, sahipleri hem yanlarından ayrıldığı zaman hem de döndüğü zaman ilgisiz görünüyorlar. Bu arada, bir çift Japon araştırmacı tarafından yürütülen diğer deneyler, çoğu kedi sahibi tarafından zaten bilinen bir gerçeğin delillerini sağladı: kedileri çağırdığınız zaman sizi duyabiliyorlar, fakat gerçekten umursamıyorlar. Geçen sene yayımlanan bir çalışmada detaylandırıldığı üzere, araştırmacılar 20 tane kedi üzerinde çalışma yürüttüler. Araştırmacılar her kediye ayrı ayrı, üç farklı insanın isimleriyle seslenirken kaydedilmiş sesleri dinlettiler. Kedilere dinletilen seslerden ikisi yabancıydı ve biri sahiplerinin sesiydi.
Sırasına bakmadan, kediler sahiplerinin sesini duydukları zaman sürekli farklı tepki verdi (hangi sesin sahibe ait olduğunu bilmeyen bağımsız değerlendiriciler tarafından, kulak ve kafa hareketleri göz önüne alınarak belirlendi.) Yine de, sanki kişiyi görmekle ilgilenirlermiş gibi, hiçbirisi konuşana miyavlamadı veya fiilen yanaşmadı.
Bradshaw bu yorumlamanın, araştırma sınırlı olmasına rağmen, çok fazla bilgi sağladığını belirtiyor. “Bu araştırma kediler hakkındaki bir durumu gösteriyor, fakat size kedilerin sevgi gösteren canlılar olmadığını göstermiyor” diyor. Bradshaw’ın belirttiğine göre; köpekler, “neredeyse takıntı biçiminde” insanlara bağımlı olacak şekildeevrimleştiler. Alışılmadık durumlarda, köpekler sahiplerine, küçük çocukların ebeveynlerine baktığı gibigüvenilirlik ve rehberlik kaynakları olarak bakıyorlar. Diğer taraftan kediler ise, “kendi başlarının çaresine bakmayı tercih ediyorlar.”
Alışılmadık bir durumda sizin tarafınıza doğru koşmayı beceremeyen bir canlının soğuk ve duygusuz bir kalbe sahip olması gerekmez. Bazı çiftler partilerde görünürler ve bütün süre boyunca el ele tutuşurlar, çoğunlukla birbiriyle konuşurlar. Bazıları geldikleri zaman ayrılırlar, yeni insanlarla tanışırlar ve onlara katılırlar. Fakat parti bittiği zaman yine birlikte kalkarlar. Yani, kediniz bir kaşif ve bir katılımcıdır.
Kediniz Gerçekten Sevgi Gösteriyor
Travis Modisette via Flickr, CC BY 2.0
Kedi düşmanları, insanlar ve kedileri arasındaki duygusal ilişkilere bir şüphe tohumu ektikten sonra, insan-kedi sevgisini fiziksel ifadelerinin arasına sıkıştırmaya çalışıyorlar. Stromberg’a göre:
‘’Pek çok kedi… kişi bir odaya girdiği zaman sahiplerinin (veya başka bir insanın) ayağına sürtünecektir. Bunu bir sevgi işareti olarak yorumlamak doğaldır. Fakat çoğu araştırmacı bunu, kedi tarafından yapılan, bir bölge işaretleme yolu olarak kendi kokusunu yayma girişimi olarak yorumluyor. Yarı-vahşi kedilerde yapılan gözlemlerin gösterdiği üzere ağaçlara veya diğer nesnelere, çoğunlukla, tamı tamına aynı şekilde sürtünüyorlar, bu sayede tenlerinden doğal bir şekilde ortaya çıkan feromon içeren salgıları bırakıyorlar.’’
Diğer bir deyişle, sahiplerine bol bol koku harcayan, onların yanına kıvrılan ve onlara sürtünen kedilerin davranışı; bacağını kaldırıp yangın söndürme musluğunun her tarafına çiş yapan bir köpeğin davranışının tam olarak kedi karşılığıdır.
Bradshaw bu kavramın yanlış anlaşıldığını belirtiyor: “Yüzeysel olarak, (insanlara sürtünmek) koku işaretlemesi gibi görünüyor,” diyor, fakat “bir kedinin kuyruğunu kaldırıp yan taraflarını başka bir kedi veya bir insana sürttüğü zaman oluşan görüntü, sosyal bir eylemdir. Şefkatli ve samimi her ilişki gibi, (kedi sarılması) iki yönlü bir durumdur.”
Bazı araştırmacılar, davranışın köklerinin vahşi kedi sürüleri için bir “kabile kokusu” oluşturmakta yattığını ileri sürüyor, fakat henüz bu durum kanıtlarla desteklenmiş değil. Bradshaw’a göre önemli olan şey, canlılar arasındaki etkileşim. Kalkmış kuyruk, iyi niyetin bir işaretidir. İki kedi birbirini iyi tanıdığı zaman, koku bezi içermeyen yan tarafları da dahil, tüm vücutlarını birbirlerine sürteceklerdir. Ardından çoğu kez beraber uzanırlar ve mırlarlar. Kediler aynı şeyi sahipleri ile de yaparlar. Bu davranışın, vahşi bir kedinin yüzünü ağaç kabuğuna sürtmesinden daha derin olmadığını iddia etmek, insanların el sıkışmasının çoğunlukla gizli silahları kontrol etmek amacıyla olduğunu söylemek gibidir.
2013’te yapılan bir çalışmanın önermesine göre; kediler insanların onları okşamasından nefret ediyor. Araştırmada, aslında kedilerin aşırı sevildiği zaman kan dolaşımlarına stres hormonları pompaladıklarını belirtiliyor. Fakat, Bradshaw araştırmanın Brezilya’da yürütüldüğüne dikkat çekiyor. Bu ülkede ev kedileri, küçük köpeklerden çok daha az yaygın. Köpekleri itip kakmaya alışkın evcil hayvan sahiplerinin, kedilerehoşlanmadıkları şekilde davranıyor olabileceklerini düşünüyor. Çalışma için yakalanan ve toplanan kediler basit bir insan dokunuşuna değil, uzun bir nahoş etkileşim geçmişine tepki veriyordu.
“Her samimi şefkatli bağ gibi, (kedi kucaklaması) iki yönlüdür. Köpekler daha kaba davranışa katlanabilir. Köpeğin zincir tasmasını asılırsanız, köpek kendini toparlayacaktır. Kediler ise hoşçakal der.”
Kediniz Vahşi Yaşamı Tehdit Etmek İçin Fazla Acemi
Belki de kedilere karşı en fazla yapılan itham, yerel ekosistemleri bozabilen doğal katiller olduklarıdır. Stromberg bir kez daha sinsice gülerek saldırıyor: ABD’de, evcil kediler saldırgan bir türdür, Asya kökenlidirler. Ve araştırmanın gösterdiğine göre, kediler iyi besleniyor olsalar bile ne zaman dışarı bırakılsalar, etobur etkinliği vahşi kuş ve küçük memeli nüfusunda tahrip edici bir etkiye sahiptir.
Peki, çevre bilincine sahip bir kedi sever ne yapmalı? Bradshaw endişeye gerek olmadığını söylüyor. Bilindiği gibi, kediniz vahşi yaşamda veya bir çiftlikte doğmadığı müddetçe, muhtemelenbeceriksiz bir avcıdır. Kuşlar ve kemirgenler, onun hantal ve göstere göstere yaklaşmasından paçayı kurtarırlar.
Bradshaw, kedilerin öldürmeyi annelerinden öğrendiklerinisöylüyor. Vahşi doğada, yavru bir kedi hayatının ilk sekiz haftasındaki çoğu avlanmada annesini izler. Annesi yavrusuna, ava gizlice yaklaşma ve öldürücü kesinlikte saldırma becerilerini öğretir. Fakat, evde veya hayvan yetiştiricisinde doğmuş ev kedileri bu önemli dersi kaçırırlar. Bunun yerine yavru kediler ilk sekiz haftalarını pamuk yumakları ve iplik parçaları üzerinde miyavlayarak geçirirler. Kedinize ilk iki ay savaş sanatını öğretmediğiniz müddetçe (bu dönem kedi gelişiminde çok önemlidir), muhtemelen canlı bir ava karşı neredeyse hiçbir şey yapamayacaktır (tabiki bazen şansı yaver gidebilir).
Bradshaw: ”Belli ki avı sinsice izlemenin bazı derin atasal anıları var, fakat bir kedinin kendisi genellikle çok iyi bir avcı değildir.” Bradshaw’ın belirttiğine göre yerel bölge hayvanlarının av olduğu kedilerin neredeyse tamamınıvahşi kediler oluşturuyor.
Kedilerin doğal yaşama etkilerinden dolayı yapılan, Avustralya’daki 24 saatlik kedi sokağa çıkma yasağı deneyleri, en düşük etkilerle sonuçlandı. Fakat, yine de, ASPCA kedilerin ömrünü uzatmak için ev içinde tutmayı öneriyor. O halde muhtemelen bu iyi bir fikir. Ayrıca, doğal olarak, kısırlaştırılmış ev kedileri, asla vahşi yaşamı tehlikeye sokacak vahşi kedi yavruları doğuramıyor. Eğer gerçekten çevre için doğru olan şeyi yapmak istiyorsanız diyor Bradshaw, kediler köpeklerden çok daha iyidir.
Pekala, Kediniz Size Düşüncelerinizi Yöneten Bir Parazit Bulaştırabilir
Stromberg kedi sevgisi hakkında yanılıyor, fakat kedi dışkısında bulunan korkutucu beyin-kontrol eden parazitler hakkında haklı olma ihtimali var. Şimdi, Bradshaw bile kedinizi savunamaz.
Ortada Toxoplasma gondii adı verilen bir parazit gerçeği var. Fare gibi av hayvanlarının beyinlerine giren bu parazit, onların davranışlarını değiştirerek yırtıcı hayvanlardan daha az korkmasını sağlıyor. Bu cesur, kafası karışmış kemirgenler, parazitlerini mümkün olduğu kadar sevgili evcil hayvanınızın gıcırdayan ağızlarına sokmakta başarılı oluyor ve bu parazitlerin bazıları kedinizin tuvalet kabına ulaşıyor. Buradan sahibinin vücuduna ulaşmak kısa bir atlama gerektiriyor.
Bazı araştırmacılar, T. gondii‘nin bulaştığı insanların zihin kontrolünde de etkili olduğundan şüphe duyuyor. İşte Kathleen McCauliffe’un Atlantic için yazdığı geniş haber yorumunda parazit hakkında söyledikleri:
Parazit testleri pozitif çıkan kişilerin önemli ölçüde gecikmeli tepki süreleri vardı. Parazit araştırmacısı Jaroslav Flegr’a göre; bu protozoanın kişilikte, özellikle cinsiyete özgü değişiklik yapıyor olduğunu öğrenmek ve düşünmek oldukça şaşırtıcı.
Parazit bulaşmamış erkeklerle karşılaştırıldıklarında, parazite sahip olan erkekler daha içe kapanık, kuşkucu, diğer insanların haklarındaki görüşlerine ilgisiz ve kuralları önemsememeye daha yatkın oluyorlar. Diğer taraftan parazitin bulaştığı kadınlar, tamamen zıt yönde davranıyor: daha dışa dönük oluyorlar, daha çok güveniyorlar, görüntülerine daha çok önem veriyorlar ve parazit bulaşmamış kadınlardan daha fazla kurallara uyuyorlar.
Parazit kapmış erkeklerin kırışık kıyafetler giymesi daha muhtemelken; parazitli kadınlar daha titiz giyiniyor. Öyle ki, pek çoğu yapılacak araştırma için bile pahalı, tasarımcı imzalı kıyafetler ile gelmiş. Parazitli erkekler ayrıca, daha az arkadaş sahibi olmaya yatkınlar, buna rağmen parazitli kadınlarda bu durum da tam tersi şekilde işliyor. Ve araştırmadaki gizemli sıvıyı içmeye geldiğinde, Flegr şöyle anlatıyor: “Parazitli erkekler, parazitsiz erkeklerden çok daha kuşkuluydu. Neden bunu yapmak zorunda olduklarını bilmek istemişlerdi. Bu onlara zarar verecek miydi?” Parazitli kadınlar ise tüm kişiler arasında en fazla güvenenlerdi. “Sadece söylenen şeyi yaptılar,” diyor.
Tabii ki, bu paraziti kapacağınız tek yer kedi kakası değil. T. gondii, zarar görmüş bağışıklık sistemlerine sahip hastalarda daha tehlikeli hale gelse de bütün araştırmacılar Flegr’ın korkunç delil yorumlamasına katılmıyor. Eninde sonunda; evet, kediniz muhtemelen sizi seviyor fakat bu sadece zihin kontrol eden parazitin konuşması da olabilir.
Hilary N. Feldman Methods of scent marking in the domestic cat Canadian Journal of Zoology, 1994, 72(6): 1093-1099, 10.1139/z94-147
D. Ramos, A. Reche-Junior, P.L. Fragoso, R. Palme, N.K. Yanasse, V.R. Gouvêa, A. Beck, D.S. Mills Are cats (Felis catus) from multi-cat households more stressed? Evidence from assessment of fecal glucocorticoid metabolite analysis Physiology & Behavior Volume 122, 2 October 2013, Pages 72–75 doi:10.1016/j.physbeh.2013.08.028
ID ROBERTSON Survey of predation by domestic cats Australian Veterinary Journal Volume 76, Issue 8, pages 551–554, August 1998 DOI: 10.1111/j.1751-0813.1998.tb10214.x
Kevin D. Lafferty (2006). Can the common brain parasite, Toxoplasma gondii, influence human culture? Proceedings of the Royal Society B: Biological Sciences, 273 (1602), 2749-2755 DOI:10.1098/rspb.2006.3641
Bebekler dünyaya geldikten sonra yaklaşık 1.5 – 2 yıl boyunca çevrelerindeki tüm sesleri inceleyerek ve çözümleyerek ana dili olacak dili öğrenirler. Bu süreç şimdilik kendiliğinden bebeklerin etraflarındaki her şeyi dinlemeleriyle gerçekleşiyor. Eğer sürecin mekanizmasını tam olarak belirleyebilirsek bebeklerin beyinlerindeki sinapsların çoğu henüz silinmemişken, bir diğer deyişle beynin potansiyeli ileriki yaşlara oranla çok daha üst seviyedeyken bebeğe çok sayıda dil öğretebiliriz.
Amerika Birleşik Devletleri’nde bulunan Rutgers Üniversitesi’nde görevli bilim insanları bebekler 4 aylıkken sözcüklere dikkat ettiğini ve sözcük yapısından olmayan seslerle sözcükler arasındaki ayrımı fark ettiklerini söylüyor. Bebeklerin bir araba kornasının sesiyle cümle yapımında kullanılan sözcükler arasındaki farkı ayırt etmesi 7 aylık olduklarında çok daha hızlı ve doğru bir şekilde gerçekleşiyor.
Araştırma ekibine liderlik eden April Benasich bebeklerin sürekli çevreyi tarayarak dil olarak kullanabilecekleri sesleri aradıklarını belirtiyor. Bebek gelişiminin 4. ve 7. ayları arasında beyinde dilsel akustik haritalar oluşturuluyor. Bu haritaları oluştururken bebekler çevreyi çok dikkatlice gözlemleyip, her anı, her hareketi ve insanlar arasındaki tüm etkileşimleri mükemmel bir biçimde çözümlüyorlar.
Gelelim az önce bahsettiğimiz harita konusuna… Akustik haritalar bebek beyninin dış çevredeki karmaşık dil yapısını hızlı ve otomatik olarak çözmesini sağlayan birbirleri arasında etkileşim halinde bulunan hücre topluluklarıdır. Beyinde akustik dil haritalarının yanında, işitsel kortekste duyma ile ilgili haritalar, beynimizin arka kısmında görsel kortekste de görsel haritalar mevcuttur. Bu haritalar ne kadar iyi çalışırsa bilişsel süreçlerin verimi de o kadar iyi olmaktadır.
Bebeklerin beyninde 4. ayda başlayan dil haritaları eğer yapım esnasında şekillendirilirse, bebeklerin bir dili öğrenmesi daha kolay ve etkili olabilir. Bu bebeklerin öğrendiği dil ve diller için daha sağlam bir alt yapı ve daha hızlı bir öğrenme seçeneği sunabilir. Yetişkin bir kişi araba sürerken birçok tepki ve davranış sergiler. Arabanın içinde bulunan bir bebek bütün bu davranış ve tepkileri analiz etmektedir. Araştırma ekibi bebeklerin algılamasını yönlendirerek ve geliştirerek bebek beyninin daha hızlı ve otomatik olarak öğrenmesini amaçlamaktadır.
Benasich laboratuvarlarında bebeklerin akustik dil haritalarının oluşturulmasını hızlandırabildiklerini ve en iyi şekilde geliştirebildiklerini belirtiyor. Ekip bunu yaparken bebeklere hızlıca değişen çeşitli sesler dinletiyorlar ve bebekler sesler arasındaki farklara tepki verdiklerinde onlara kısa bir renkli video göstererek ödül veriyorlar. Dinleme esnasında ses değişiklikleri milisaniye ölçeğinde oluyor ve eğitimin ilerleyen aşamalarında çok daha karmaşık bir hal alıyor.
Benasich bu eğlenceli oyunu oynarken bebeğe “Buna dikkat et, bu önemli” mesajı verdiklerini belirtiyor. Bu yöntem bebeklerin çevredeki seslere güçlü bir şekilde odaklanmalarını ve dil ile ilgili gerekli olan bilgileri daha kolay akustik dil haritalarına işlemelerini sağlıyor. Bu yöntem sayesinde bebeklerin birden fazla dili de kolayca öğrenebilecekleri öngörülüyor.
Araştırmacılar bu yöntemin uzun süreli faydalarının da olacağını düşünüyor. Elektroensefalografi (EEG) tekniği kullanılarak yapılan araştırmalar altı haftalık bir eğitimin 7 aylık bebeklerin ses şablonları işlemedeki verimliliğini büyük oranda arttırdığını gösteriyor. 6 aylık eğitimin tamamlanmasının ardından ekip bebekleri gözlemlediğinde eğitim verilmeyen sonraki 18 ay boyunca bebeklerde eğitime bağlı gelişim bulmuşlardır. Elde edilen bu bulgular, akustik dil haritaları oluştuktan sonra bebeğin bundan çok uzun süreler boyunca faydalanacağını gösteriyor.
Böyle bir tekniğin var olduğunu öğrenen birçok ebeveyn bebeklerini birer dahi yapmak isteyecektir ancak Benasich’in buna cevabı: “Gerek yok”. Kişilerin dil işleme kabiliyetleri de boy uzunluğu gibi genetik unsurlara bağlıdır. Örneğin bir kişinin boyunun uzunluk kapasitesi genetik temellere dayanarak 160 ile 180 cm arasında değişsin. Bu kişi doğru egzersiz ve beslenme programıyla 180 cm boy uzunluğuna erişebilir ancak kesinlikle 190 cm olamaz. Aynı durum dil işleme süreçleri için de geçerlidir.
Ekip lideri olan Benasich bir gün ebeveynlerin oyuncak benzeri cihazlarla bebeklerini eğitmelerinin ve beynin bilgi işleme süreçleri üzerinde oynama yapmanın çok olası olduğunu ifade ediyor. Günümüzde dünyaya gelen bebeklerin 8-15%’i zayıf akustik bilgi işleme ve geç dil öğrenme rahatsızlığından muzdarip durumda olmasından dolayı bu teknik klinik aşamada bu bebekler bir tedavi kapısı açmakta ve ilerde daha farklı dil rahatsızlıkların tedavisi için de umut vaat etmektedir.
April A. Benasich, Naseem A. Choudhury, Teresa Realpe-Bonilla, and Cynthia P. Roesler Plasticity in Developing Brain: Active Auditory Exposure Impacts Prelinguistic Acoustic Mapping The Journal of Neuroscience, 1 October 2014, 34(40): 13349-13363; doi: 10.1523/JNEUROSCI.0972-14.2014
Pediatrics Dergisinde yayınlanan araştırmaya göre ebeveynleri tarafından kitap okunan çocuklar davranışsal özellikler ve akademik performans açısından diğer çocuklara göre farklılık gösteriyor. Yeni yapılan çalışmanın sonuçları, çocuklar arasında beyin fonksiyonları ve beyin gelişimleri açısından da farklar olduğunu gösterdi.
Araştırmacılar bu çalışmayı yaşları 3 ile 5 arasında değişen çocuklarla yaptılar, araştırma için veri toplamak amacıyla önceden sesli olarak kaydettikleri bir hikayeyi çocuklara dinletirken, çocukların beyin sinyallerinifonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme yöntemi (fMRI) ile kaydettiler. Ayrıca ebeveynler de araştırmacılar tarafından sorulan çocuklarına ne kadar sıklıkta kitap okudukları ve çocuklarıyla nasıl iletişim kurdukları ile ilgili olan soruları cevapladılar.
Araştırmacılar, çocuklar hikâye dinlerken sol beyinlerinin birçok bölümünün aktif olarak çalıştığını gözlemlediler. Bu bölgeler kelimelerin ve konseptlerin anlamlarını anlama ve hafıza ile ilgili işlevleri yerine getiren bölümlerdi. Şimdiye kadar yapılan diğer çalışmalarda araştırmacılar, beynin bu bölümlerinin, yaşça büyük olan çocuklarda da hikâye dinlemeleri veya okumaları esnasında aktif olduğunu gördü.
Cincinnati Çocuk Hastanesi Okuma ve Yazma Keşif Merkezi başkanı ve aynı zamanda araştırmacılarından biri olan Tzipi Horowitz-Kraus “Beynin anlama ve hafıza bölümlerinin gelişimleri çok erken yaşlarda başlıyor.” diyor
Dr. Horowirtz-Kraus’a göre daha da ilginç olanı, beynin bu bölümlerinin etkinliğinin; ebeveynlerden toplanan verilere göre, evlerinde ebeveynleri tarafından çocuklarına daha fazla yazı yazma ve kitap okuma ortamı sunulan çocuklarda daha yüksek olmasıydı. Dr. Horowitz-Kraus bu konuda ailelere, “Çocuklarınıza ne kadar fazla kitap okursanız, çocuğun beyninde ilerideki okuma becerilerine katkıda bulunacak bölümlerdeki sinir hücrelerinin büyümelerine ve aralarındaki bağların artmasına o kadar çok yardımcı olursunuz.” diyor. Amerikan Pediatrics Akademisi de ebeveynlere, çocuklarının doğduğu andan itibaren onlara kitap okumalarını öneriyor.
Araştırmacılar bu çalışmada, ailelerin evlerinde okuma-yazma deneyimlerinin (ebeveynlerin çocuklarına kitap okuma sıklığı, ev ortamında kitapların çocuklara ulaşılabilir olup olmaması, evde bulunan kitap sayısı ve çeşitliliği gibi) çocuklara ebeveynler tarafından nasıl sunulduğunu ölçmek için çeşitli farklı ölçme yöntemlerini kullandılar. Dr. Horowitz’in söylediğine göre, bu çalışmanın araştırmacı ekibi şu anda bu değişkenlerin hangilerinin çocukların beyin gelişimlerine en fazla katkıda bulunduğunu incelemektedir.
Boston Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediatri profesörü Dr. Barry Zuckerman, “Bu çalışmadan önce yürütülen birçok araştırma da, erken çocukluk yıllarında kitap okuma deneyimine maruz kalan çocukların çoğu alanda daha başarılı olduğunu gösterdi. Bu çocukların, daha fazla kelime bilgisine, daha iyi okuma-yazma becerilerine, daha fazla dikkat süresine, daha iyi konsantre olma becerisine sahip oldukları ve okula daha fazla hazır olarak başladıkları görüldü.” diyor. Zuckerman ayrıca, yürütülen bazı çalışmaların çocuklara okuma programı sağlayarak ve çocukları bu programın bir parçası yaparak da çocuklarda bu becerilerin geliştirilmesini sağladığını belirtti. Bu okuma programı kapsamında, doktorlar ve hemşireler yaşları 6 ay ile 5 yaş arasında değişen ve sosyo-ekonomik olarak dezavantajlı olan çocuklara kitaplar dağıttı ve bu çocukların ebeveynlerine çocuklarına okuma-yazma becerileri kazandıracak deneyimler sunmaları konusunda öneriler sundu.
Araştırmalar bu tarz programların yararlı olduğunu gösterse de, Dr. Zuckerman’a göre, davranış değişikliği ölçümlerinden ziyade beynin yapı ve işlevinde değişikliğe sebep olan uygulamaların (Örneğin; Dr. Horowitz-Kraus’un çalışmasında olduğu gibi.) politika haline getirilmesine daha fazla odaklanmak gerekmektedir. Ayrıca Dr. Zuckerman, uygulanan okuma programına devlet ve özel kurumlar tarafından sağlanan fonların halen devam etmesine rağmen, federal fonunun 5 veya 6 sene önce kesildiğini de ekledi.
Yeni programlar ve politikaların uygulanması gerekliliği ile ilgili toplanan destek ve kanıtın yanında, bu araştırma tanılayıcı bir testin geliştirilmesini de sağlayabilir. Örneğin bir doktor eğer çocuğun okuma-yazma becerilerindeki bir problemin erken belirtilerini gözlemlediyse, çocuğun beyninin fonksiyonel manyetik rezonans görüntülemesini (fMRI) isteyebilir. Yapılan bu beyin taraması, bu araştırmada da önemi kanıtlandığı gibi, çocuğun sol beynindeki işlev farklılıklarının tespit edilmesine yardımcı olabilir. Çünkü bu çalışmanın sonuçları, eğer çocuğun sol beyninin işlevlerinde akranlarına göre bir gerilik ya da aksama var ise, çocuğun daha fazla kitap deneyimine maruz kalmaya ihtiyacı olduğunu veya beynin fonsiyonlarındaki aksaklıkların disleksi gibi diğer okuma zorlukları ile ilgili olabileceğini gösterdi.
Dr. Horovitz-Kraus, beyin fonksiyonları daha düşük olan çocukların bunun gelecekte nasıl üstesinden geleceğinin bilinmemesine rağmen, etkilerinin uzun süreceğini düşünüyor. Ona göre, beyin 0 ile 6 yaş arasında çok hızlı bir şekilde gelişir, çevre tarafından daha fazla ve daha zengin uyarana maruz kalmak çocukların gelecekte sahip olacağı sosyal ve akademik becerilerle ilgili sinir hücreleri ve beynin çeşitli bölümleri arasındaki bağları artırır.
Ebeveynlerin çocuklarına kitap okumalarının yararları aslında çocuklarının performanlarının artmasının da ötesindedir. Dr. Zuckerman’a göre, kitap okumak ebeveynlerin çocuklarıyla birlikte yaptığı eğlenceli bir etkinlik olmasının yanında, aynı zamanda çocukların kendi ebeveynleriyle fiziksel olarak yakın oldukları, ebeveynlerine odaklandıkları ve muhtemelen de en rahat ve sakin oldukları bir aktivitedir.
John S. Hutton, Tzipi Horowitz-Kraus, Alan L. Mendelsohn, Tom DeWitt, Scott K. Holland, the C-MIND Authorship Consortium HOME READING ENVIRONMENT AND BRAIN ACTIVATION IN PRESCHOOL CHILDREN LISTENING TO STORIES Pediatrics. 2015 Sep;136(3):466-78. doi: 10.1542/peds.2015-0359.
Geçtiğimiz ay içinde BioRxiv1′de yayımlanan bir araştırmada bilim insanları, Alzheimer hastalığının insan zekasıyla paralel bir evrim geçirdiği ve geliştiği savını ortaya attı.
Araştırmada, 50.000’den 200.000 yıla kadar geçmiş dönemde beyin gelişimi ile ilgili altı gende doğal seçilime bağlı olarak değişim gerçekleştiği bulundu. Bu değişimler ile nöron bağlantıları artmış, böylelikle modern insanlarınhominin atalarından daha zeki olması durumu gelişmiş olabilir. Ancak bu gelişmiş zeka kapasitesinin bir bedeli vardı; aynı genlerin değişimi Alzheimer hastalığının da temel sebebini oluşturdu.
Şangay Biyoloji Bilimleri Enstütüsü’nde popülasyon genetikçisi olan Kun Tang, yaşlanan insan beyninde artan zekanın metabolik ihtiyaçlarının karşılanamamasına bağlı olarak hafıza problemlerinin ve bozukluklarının ortaya çıktığını düşünüyor. Alzheimer hastalığına sahip olan tek tür insandır ve en yakın olan akrabalarımız şempanzeler de dahi bu hastalık görülmüyor.
Araştırma ekibi, bu arkaik evrimin kanıtlarını bulmak üzere modern insan DNA’sını analiz etti. 90 farklı insan DNA’sını inceleyen bilim ekibi, popülasyon büyüklüğü ve doğal seçilimdeki değişimler ile oluşan çeşitlilik ve bu çeşitliliğin yayılmasını takip etti.
Seçilim ile işaretlendi
Analiz bir bakıma yanıltıcıydı, çünkü iki kuvvet de birbirine benzer etkiler yaratabiliyor. Popülasyon değişimlerinin etkilerini kontrol etmek ve böylelikle doğal seçilimin birebir etkilerini gözlemlemek için, ekip popülasyon değişimini sayısal olarak hesapladı. Daha sonra popülasyon geçmişi ile uyuşmayan DNA segmentleri ve bunların içinden doğal seçilim ile şekillenmiş olanları tespit edildi.
Bilimciler bu yolla 500.000 yıl içinde gerçekleşmiş seçilim olaylarını gözlemlemiş, modern insanın yükselişini belirleyen 200.000 yıllık kuvvetleri belirlemiş oldu. Daha önceki ilkel metotlar bu değişimleri yalnızca 30.000 yıla kadar gözlemleyebiliyordu.
Deneysel olarak yöntemin geçerliliği ispatlanana kadar ek çalışmalara ve tekrara ihtiyaç duyulsa da, en güçlü genomik-analiz yöntemleri dahi tarihsel bozunmalardan dolayı bile kısıtlı bir başarıya sahip. Asya’lı ve Avrupa’lı insanlar 60.000 yıl içinde buralara doğru göçen küçük gruplardan gelişerek popülasyon oluşturdu.
Popülasyonların kendi içinde üremesi ve soyunu devam ettirmesinden dolayı Avrupa’da genetik varyasyonların eski göstergeleri silinmiş durumda. Afrika’lı insanların genomu ile araştırmacılar, insanlığı oluşturan evrimsel değişimleri ve kökenlerini çok daha eskiye bakarak gözlemleyebiliyor.
Li H1, Durbin R. Inference of human population history from individual whole-genome sequences. Nature. 2011 Jul 13;475(7357):493-6. doi: 10.1038/nature10231.
Udupa A, Wahi RS, Chansouria JP, Srinivasan S, Udupa KN. Monoamine oxidase in thyroid gland of rats: effect of neurohumors, thyroxine, carbimazole, adrenaline, beta-adrenergic blockers & MAO inhibitors. Indian J Exp Biol. 1976 Jan;14(1):14-8. http://dx.doi.org/10.1101/018929 (2015).
Zamanda yolculuk yapan bir makine icat edip Dünya’nın ilk dönemlerine gitmeye kalksak kötü bir sürprizle karşılaşırdık.
Hava olmadığı için soluk alamaz, birkaç dakika içinde oksijensizlikten ölürdük.
Gezegenin oluştuğu ilk dönemlerde atmosferde oksijen yoktu. Bilim insanları bu gazın ancak 2,4 milyar yıl kadar önce oluşmaya başladığını belirtiyor.
Atmosferde oksijenin ortaya çıkması “Büyük Oksidasyon Olayı” olarak adlandırılıyor. Bu ise gezegenin başına gelen en önemli olaylardan biri olmuştur. Zira oksijen olmasaydı yeryüzünde bugün gördüğümüz canlılar da olmayacaktı.
Oksijen nasıl oluştu?
Yıllar boyunca bilim insanları ilk oksijenin nasıl ortaya çıktığını araştırdı. Uzun zaman, soluduğumuz havanın oluşmasında canlıların rolü olduğunu düşündüler.
Ama herhangi bir canlı değil. Son veriler doğruysa, Büyük Oksidasyon Olayından hemen önce yaşamın kendisi büyük bir değişim geçiriyordu. Olayları anlamada bu evrimsel sıçrama önemli olabilir.
4,5 milyar yıl önce oluşan dünyamız, Büyük Oksidasyon Olayı sırasında 2 milyar yaşındaydı. Üzerinde tek hücreli canlılar yaşıyordu.
Dünyada yaşamın ne zaman başladığını tam olarak bilmiyoruz, ama bu mikroorganizmaların bilinen en eski fosilleri 3,5 milyar öncesine dayanıyor. Bu ise yeryüzünde yaşamın Büyük Oksidasyon Olayından en az bir milyar yıl önce başlamış olduğu anlamına geliyor.
Siyanobakterinin rolü
Bu basit canlıların Büyük Oksidasyon Olayında rolü olduğu düşünülüyor. Özelliklesiyanobakteri adı verilen, bazen göllerin ve denizlerin üzerinde mavi-yeşil bir tabaka oluşturan mikroskobik organizmaların.
Bu organizmalar ilk ortaya çıktıklarında, güneşten aldıkları enerjiyle su ve karbondioksitten şeker yapmanın yolunu bulmuştu. Yani fotosentez yapıyorlardı. Bugün bütün yeşil bitkiler bu şekilde besleniyor.
Fotosentez sonrasında atık ürün olarak oluşan oksijen bakterinin işine yaramadığından havaya bırakılır. İşte siyanobakterinin havaya oksijen salması sonucu Büyük Oksidasyon Olayı gerçekleşmiştir.
Ancak bu, olayın neden ve ne zaman gerçekleştiğini açıklamıyor. Siyanobakteri Büyük Oksidasyon Olayından çok önce ortaya çıkmıştı. Uzmanlar onun yeryüzündeki ilk organizmalar arasında olduğuna inanıyor. Geçmişini 3,5 milyar yıl öncesine dayandıranlar var.
Çok hücreli bakteri
Modern siyanobakterinin daha da ilginç özellikleri bulunuyor. Bakterilerin çoğu tek hücreli iken siyanobakteri çok hücreli ve ipliksi bir yapıya sahiptir.
Ayrıca çoğu, özel işlevleri olan ve bölünme yeteneğini kaybeden hücreler de üretir. Bazıları, canlılarda kas, sinir, kan hücresi gibi özel hücrelerin başlangıcının burada yattığına inanıyor.
Çok hücreli canlıların kökeni ise 2,5 milyar yıl öncesine, Büyük Oksidasyon Olayından önceye dayandırılıyor.
Nedeni ne olursa olsun, oksidasyon gezegende gerçekleşen en önemli olaylardan biridir. Başlangıçta birçok bakteri için ölüm nedeni olan oksidasyon uzun vadede farklı canlı türlerinin, farklı yaşam biçimlerinin gelişmesine olanak sağladı. Canlılar tepkimeli bir gaz olan oksijeni enerji kaynağı olarak kullanmaya başladı.
Oksijen soluyan organizmalar daha aktif ve daha büyük hale gelir. Böylece siyanobakteriden bitkiler ve hayvanlar, süngerler, solucanlar, balık ve nihayet insanın evrimi gerçekleşti.
Kısacası, siyanobakteri hakkındaki iddialar doğru ise karmaşık canlıların ortaya çıkması onların sayesinde olmuştur denebilir.
Noffke Nora, Christian Daniel, Wacey David, and Hazen Robert M.. Microbially Induced Sedimentary Structures Recording an Ancient Ecosystem in the ca. 3.48 Billion-Year-Old Dresser Formation, Pilbara, Western Australia Astrobiology. December 2013, 13(12): 1103-1124. doi:10.1089/ast.2013.1030.
Robert Ridinga,, Philip Fralick, Liyuan Liang Identification of an Archean marine oxygen oasis Precambrian Research Volume 251, September 2014, Pages 232–237 doi:10.1016/j.precamres.2014.06.017
J. William Schopf Fossil evidence of Archaean life PHILOSOPHICAL TRANSACTIONS B Published 29 June 2006.DOI: 10.1098/rstb.2006.1834
Valentina Rossettia,, Bettina E. Schirrmeistera, Marco V. Bernasconib, Homayoun C. Bagheria, The evolutionary path to terminal differentiation and division of labor in cyanobacteria Journal of Theoretical Biology Volume 262, Issue 1, 7 January 2010, Pages 23–34 doi:10.1016/j.jtbi.2009.09.009
Bettina E Schirrmeister, Alexandre Antonelli and Homayoun C Bagheri The origin of multicellularity in cyanobacteria BMC Evolutionary Biology 14 February 2011 11:45 DOI: 10.1186/1471-2148-11-45
Bettina E. Schirrmeistera, Jurriaan M. de Vosb, Alexandre Antonellic, and Homayoun C. Bagheria Evolution of multicellularity coincided with increased diversification of cyanobacteria and the Great Oxidation Event Proceedings of the National Academy of Sciences vol. 110 no. 5 /1791–1796, doi: 10.1073/pnas.1209927110
Bettina E. Schirrmeister, Muriel Gugger andPhilip C. J. Donoghue Cyanobacteria and the Great Oxidation Event: evidence from genes and fossils Palaeontology Volume 58, Issue 5, pages 769–785, September 2015 DOI: 10.1111/pala.12178
Yorum yazabilmek için oturum açmalısınız.