Sütyen Giyme İle Meme Kanseri Arasında İlişki Bulunamadı!

Amerikan Kanser Araştırmaları Birliği’nin dergisi olan Cancer Epidemiology, Biomarkers & Prevention’da yayınlanan bir araştırmaya göre, toplum-temelli bir vaka kontrol çalışması, menopoza girmiş kadınlarda sutyen giyme ile meme kanseri riskinin artması arasında bir ilişki bulamadı. Fred Hutchinson Kanser Araştırma Merkezi’nin Halk Sağlığı Bilimleri Bölümü’nde araştırmacı ve Washington Üniversitesi Halk Sağlığı Fakültesi’nin Epidemiyoloji Bölümü’nde doktora öğrencisi olan Halk Sağlığı Uzmanı Lu Chen konuyla ilgili şunları söyledi:
“Gelişmekte olan ülkelere kıyasla gelişmiş ülkelerde meme kanserinin daha yaygın olmasının nedenlerinden birinin sütyen giyme alışkanlıklarındaki farklılıklar olabileceğine dair düşünceler vardı. Sütyen giyme çok yaygınlaştığından, bunun incelenmesi gereken bir soru olduğunu düşündük.”
Chen sözlerine şöyle devam etti:
“Çalışmamız, sütyen giymenin kadınlarda meme kanseri riskini artırdığına dair kanıt bulamadı. Risk, kadınların günde kaç saat sütyen giydiğinden, giydikleri sütyenin balenli olup olmamasından veya kaç yaşında sütyen giymeye başladıklarından bağımsız olarak aşağı yukarı aynıydı. Basında, sütyen giymenin meme kanseri için bir risk faktörü olabileceğini ileri süren birkaç yazı çıkmıştı. Bunlardan bazıları, sütyen giymenin meme içi ve çevresindeki atık ürünlerin boşaltımını engellediği varsayımında bulunuyordu. Sütyen giyme ile meme kanseri riski arasında böyle bir bağlantı olduğunu destekleyen biyolojik kanıtların çok kısıtlı olduğu göz önünde bulundurulursa sonuçlarımız çok şaşırtıcı değildir.”
Çalışmanın yazarlarına göre, titiz epidemiyolojik modeliyle bu çalışma, meme kanseri riskiyle ilişkili olarak sütyen giyme alışkanlıklarını inceleyip sınıflandırdı. Çalışma yazarları, şu şekilde açıklama yapıyor:
“Bulgularımız, sütyen giymenin çoğu yaygın histolojik menopoz sonrası meme kanseri çeşidine yakalanma riskini artırmadığını göstererek kadınların korkularını gidermektedir.”
Seattle-Puget Sound bölgesinde yapılan çalışmaya, invaziv kanal karsinom (IDC*) hastalığına yakalanmış 454 ve invaziv lobül karsinom (ILC**) hastalığına yakalanmış 590 kadın katılmıştır, bu iki hastalık en yaygın olarak görülen meme kanseri alt türüdür; kontrol grubu olarak da meme kanseri hastalığı olmayan 469 kadın çalışmada yer almıştır. Yaşları 55 ile 74 arasında olan bu katılımcıların hepsi menopoza girmiş kadınlardır.
Araştırmacılar katılımcılarla yüz yüze görüşmeler yapıp onların demografik bilgileri, aile ve üreme geçmişleri hakkındaki verileri elde ettiler. Ayrıca hayatları boyunca sütyen giyme alışkanlıklarını değerlendirmek için bir dizi yapılandırılmış (kapalı uçlu) sorular sordular. Sorular katılımcının kaç yaşında sütyen giymeye başladığı, giydiği sütyenin balenli olup olmadığı, meme ve meme altı çevresi ölçüsü, haftada kaç gün ve günde kaç saat sütyen giydiği ve sütyen giyme alışkanlığının hiç değişip değişmediği şeklindeydi.
Sütyen giyme hiçbir bakımdan IDC veya ILC riskinin artması ile ilişkilendirilmemiştir.
*IDC: Invasive Ductal Carsinoma
**ILC: Invasive Lobular Carsinoma
Kaynak:
  1. ScienceDaily
  2. Lu Chen, Kathleen E. Malone, and Christopher I. Li. Bra Wearing Not Associated with Breast Cancer Risk: A Population-Based Case–Control Study. Cancer Epidemiology, Biomarkers & Prevention, September 2014 DOI: 10.1158/1055-9965.EPI-14-0414

Alzheimerlı Beyin

Burada gördüğünüz, bir Alzheimer hastasının beyni (eh, hasta artık yaşamıyor diyebiliriz). Bu hastalığa yakalananlarda beynin çeşitli dokuları ölerek küçülür ve bu da ciddi hafıza kayıplarına neden olur. Örneğin bu fotoğrafta bazı beyin bölgelerinin normalde olmayacağı kadar küçüldüğünü görüyorsunuz.

Alzheimer hastalığı büyük çoğunlukla asetilkolin isimli sinirsel kimyasalın eksikliği ile ilişkilendirilmektedir. Günümüzde herhangi bir tedavi olmasa da, en azından semptomları azaltan bazı yöntemler bilinmektedir. Bu da, ufukta bazı tedavi yöntemlerinin olması anlamına gelmektedir.
Biyoloji ve insan genetik kodunu anladıkça bilim insanları da bu hastalığı yenmek konusunda umutlanmaktadır.
 

Beyin Yapısı Duyguları Düzenleyen Yeteneği Ortaya Çıkarıyor

Hepimiz, ne sıklıkta mutlu, üzgün ya da kızgın olduğumuz ve bu duyguların ne kadar güçlü ifade edildiği noktasında farklılık gösteririz. Bu çeşitlilik kişiliğimizin bir parçasıdır ve toplumdaki çeşitliliği artıran pozitif bir yön olarak görünür. Fakat, bazı insanlar duygularını düzenlemede güçlük yaşarlar ve bu durum işlerinde, ailelerinde ve sosyal yaşamlarında ciddi etkilere sahiptir. Bu kişilere; sınır kişilik bozukluğu ya da anti-sosyal kişilik bozukluğu gibi duygusal istikrarsızlık tanısı konulabilir.

beyin-yapisi-duygulari-duzenleyen-yetenegi-ortaya-cikariyor-bilimfilicom

Geçmişte yapılan çalışmalar, duygusal istikrarsızlık tanısı konulan insanların belirli beyin bölgelerindeki hacimde azalma görüldüğünü ortaya koyuyor. Bilim insanları, bu bölgelerin sağlıklı bireylerde de görülebilen duygu düzenleme yetisindeki çeşitlilikle ilişkili olup olmadığını öğrenmek istediler. Mevcut çalışmada, 87 sağlıklı bireyeklinik anketi uygulandı ve bireylere günlük yaşamlarında duygularını düzenlemede yaşadıkları sorunları derecelendirmeleri istendi. Daha sonrasında katılımcıların beyinleri MRI ile tarandı. Testler sonucunda, duygularını düzenlemede sorun yaşadıklarını belirten sağlıklı bireylerin orbitofrontal korteks olarak adlandırılanalt frontal lobdaki bir bölgenin daha küçük hacimde olduğu görüldü. Daha fazla sorun yaşayanlarda daha küçük hacim gözlemlendi. Öte yandan sınır kişilik bozukluğu ve anti-sosyal kişilik bozukluğu tanısı konulan insanlarda da aynı bölgenin küçük hacimde olduğu biliniyor. Öte yandan; beynin duyguları düzenlemede önemli diğer bölgelerinde de aynı sonuçlar görüldü.Makalenin yazarlarından Karolinska Institutet Klinik Sinirbilimi Departmanından Doç. Dr. Predrag Petrovic sonuçları şöyle değerlendirdi:

“Sonuçlar, duygularımızı düzenleme yetimizde bir süreklilik olduğu fikrini destekliyor ve eğer spektrumun aşırı ucunda iseniz, toplumdaki ilişkilerinizde sorun yaşamanız daha muhtemeldir ve bu durum psikiyatrik tanılarayol açar. Bu düşünceye göre, bu tarz bozukluklar; vakaya sahip olun ya da olmayın kategorik olarak görülmemelidir. Daha ziyade, populasyonun normal çeşitliliğindeki aşırı bir varyant olarak görülmelidir.”


Araştırma Referansı: Bilimfili, P. Petrovic, C. J. Ekman, J. Klahr, L. Tigerstrom, G. Ryden, A. G. M. Johansson, C. Sellgren, A. Golkar, A. Olsson, A. Ohman, M. Ingvar, M. Landen. Significant gray matter changes in a region of the orbitofrontal cortex in healthy participants predicts emotional dysregulation. Social Cognitive and Affective Neuroscience, 2015; DOI:10.1093/scan/nsv072Kaynak: Karolinska Institutet. “Brain structure reveals ability to regulate emotions.” ScienceDaily. ScienceDaily, 24 July 2015. <www.sciencedaily.com/releases/2015/07/150724105434.htm>.

Primatlarda ve Kemirgenlerde Beyinden Beyine Bağlantı Kuruldu


Brainet sistemlerinin deneysel uygulaması ve paradigmatik önemi

Duke araştırma grubunun çalışması, bireysel sinir kontrolü kavramını kolektif beyin ağlarına genişleterek beyin-makine arayüzlerinin (BMI) geliştirilmesinde paradigmatik bir değişimi işaret ediyor. Bu çalışmalarda, aynı türe ait birkaç hayvanın (makaklar ve fareler) beyinleri, yerleştirilen elektrot dizileri aracılığıyla ilk kez doğrudan birbirine bağlandı ve bu sayede bilişsel ve motor görevlerin birlikte çözülmesi sağlandı. Beyinler arasında gerçek zamanlı çift yönlü bilgi işlemeyi mümkün kılan bu ağ bağlantılarını tanımlamak için “brainet” terimi ortaya atıldı.


Primat Brainet: Sanal bir kolun işbirlikçi kontrolü

Primat deneyinde, üç makak maymununun motor ve somatosensoriyel korteksine elektrot dizileri yerleştirildi. Hayvanlar sanal bir kolun hareketini ortaklaşa kontrol ederken, 700’den fazla nöronun beyin aktivitesi eş zamanlı olarak kaydedildi. Her maymun kol hareketinin üç uzaysal boyutundan (x ve y ekseni) ikisini kontrol ediyordu. Üçüncü parametre (z ekseni), üç maymunun beyin sinyallerinin senkronize edilmesiyle hesaplandı. Ekrandaki hedefe başarıyla ulaşmak hassas bir sinirsel koordinasyon gerektiriyordu. Sonuçlar, artan pratikle birlikte kolektif motor kontrolünün daha verimli ve adaptif hale geldiğini gösterdi. Bu, kolektif bir ortamda sinir ağlarının esnekliğinin ve öğrenme kapasitesinin bir göstergesidir.


Kemirgen Beyin Ağı: Küçük Gruplarda Desen Tanıma ve Bilgi Entegrasyonu

İkinci deneyde, somatosensoriyel korteksleri mikrokablo dizileriyle birbirine bağlanmış üç ila dört fareden oluşan gruplar yer aldı. Hayvanlara sıcaklık ve hava basıncı verileri gibi duyusal bilgiler verildi. Görev, toplu bilgi işlemeye dayanarak hava durumunda bir değişiklik olasılığını (örneğin yağmur olasılığı) tahmin etmekti. Her bir farenin sadece kendi duyusal girdilerini yorumlaması değil, aynı zamanda bunları diğer hayvanlarınkilerle bütünleştirmesi gerekiyordu. Dikkat çekici bir şekilde, hayvan grupları belirli görevlerde bireysel hayvanlara kıyasla eşit veya daha üstün performans gösterdiler; bu da ortaya çıkan kolektif zeka mekanizmalarını düşündürmektedir.


Klinik ve teknolojik perspektifler

Sunulan sonuçlar, Brainets’in sadece sinirsel esneklik, senkronizasyon ve bilişin incelenmesi için yeni bir model sunmakla kalmayıp, aynı zamanda potansiyel olarak organik bilgisayar mimarilerinin temeli olarak da hizmet edebileceğini göstermektedir. Bu sistemler artık salt algoritmik-dijital olmayacak, bilgi işleme için biyolojik alt tabakaları kullanacak. Klinik araştırmalarda kolektif BKİ’lerin nörolojik hastalıkların tedavisinde veya motor fonksiyonların rehabilitasyonunda yeni yaklaşımlara olanak sağlayabileceği düşünülmektedir.


Metodoloji

Tüm deneyler, hem aksiyon potansiyellerini hem de yerel alan potansiyellerini kaydedebilen yüksek çözünürlüklü diziler kullanılarak gerçekleştirildi. Sinir sinyalleri algoritmalar kullanılarak çözümlendi ve hareket veya karar sinyallerine dönüştürüldü. Hayvanların başarılı bir şekilde işbirliği yapabilmeleri için bilginin çift yönlü akışı hayati önem taşıyordu.


Keşif

Brainet (birden fazla beyne bağlanan sinir ağları) kavramı, beyin-makine arayüzleri ve sinir iletişim teknolojilerindeki gelişmelerden ortaya çıkan sinir biliminde modern bir gelişmedir.

Erken sinir bilimi keşifleri:

    • Hans Berger’in EEG’si (1924): İlk insan beyin dalgası kayıtları, elektriksel beyin aktivitesini anlamak için temel oluşturdu.
    • Beyin haritalama: Broca (1861), Fritsch & Hitzig (1870) ve diğerlerinin çalışmaları, hedeflenen sinirsel arayüzlemeye olanak tanıyan yerelleştirilmiş beyin işlevlerini sağladı.

    Modern sinir bilimi altyapısı:

      • Beyin bankaları (1960’lar): Beyin dokusunun sistematik olarak korunması, sinir yapılarının karşılaştırmalı çalışmalarını kolaylaştırdı.
      • Hesaplamalı modeller: Morris–Lecar modeli (1981) ve diğerleri sinirsel aktivitenin niceliksel analizini ilerletti.

      Temel teknolojik sıçramalar:

        • Hafıza kaydı (2013): Bir farenin hafızası deneysel olarak kaydedildi ve sinirsel veri çıkarma işleminin uygulanabilirliğini gösterdi.
        • Beyin-makine arayüzleri: Elektrot teknolojisi ve sinyal işleme alanındaki gelişmeler gerçek zamanlı beyin-bilgisayar iletişimini mümkün kıldı.

        BrainNet kavramı muhtemelen bu temeller üzerine inşa edilmiştir ve işbirlikçi sinirsel görevleri başarmak için çoklu beyin sinyal kaydını (EEG veya implantlar aracılığıyla) hesaplamalı entegrasyonla birleştirir. Kaynaklar doğrudan BrainNet’e atıfta bulunmasa da temel nörofizyolojiden karmaşık beyin arayüzüne doğru kritik yörüngeyi ana hatlarıyla belirtirler. BrainNet’e özgü gelişmeler için, 2013 sonrası araştırmalardan (sağlanan kaynakların ötesinde) ek bağlam gerekecektir; çünkü terim, bu tarihi atılımların en son uygulamasını temsil etmektedir.


        İleri Okuma
        1. Nicolelis, M. A. L., & Lebedev, M. A. (2009). Principles of neural ensemble physiology underlying the operation of brain-machine interfaces. Nature Reviews Neuroscience, 10(7), 530–540. https://doi.org/10.1038/nrn2653
        2. Lebedev, M. A., O’Doherty, J. E., Zhuang, K. Z., & Nicolelis, M. A. L. (2011). Brain–machine interfaces: past, present and future. Trends in Neurosciences, 34(9), 534–546. https://doi.org/10.1016/j.tins.2011.07.001
        3. Pais-Vieira, M., Lebedev, M., Kunicki, C., Wang, J., & Nicolelis, M. A. L. (2013). A Brain-to-Brain Interface for Real-Time Sharing of Sensorimotor Information. Scientific Reports, 3, Article 1319. https://doi.org/10.1038/srep01319
        4. Ramakrishnan, A., Byun, Y. W., Rand, K., Pedemonte, J. C., Lebedev, M. A., & Nicolelis, M. A. L. (2015). A Brain-to-Brain Interface for Real-Time Sharing of Behavioral Information. Scientific Reports, 5, Article 11869. https://doi.org/10.1038/srep11869
        5. Pais-Vieira, M., Chiuffa, G., Lebedev, M., Yadav, A., & Nicolelis, M. A. L. (2015). Building an organic computing device with multiple interconnected brains. Scientific Reports, 5, Article 11869. https://doi.org/10.1038/srep11869
        6. Arjun Ramakrishnan, Peter J. Ifft, Miguel Pais-Vieira, Yoon Woo Byun, Katie Z. Zhuang, Mikhail A. Lebedev, Miguel A.L. Nicolelis. Computing Arm Movements with a Monkey BrainetScientific Reports, 2015; 5: 10767 DOI: 10.1038/srep10767

        Türk araştırmacılar biyomühendislik ürünü yapay kan üretti

        Eskişehir Osmangazi Üniversitesi (ESOGÜ), Anadolu Üniversitesi, Kars Kafkas Üniversitesi ve Fırat Üniversitesi’nin ortaklaşa yürüttüğü çalışmayla, laboratuvar koşullarında tamamen yerli yapay kan üretimi gerçekleştirdi.

        yapay kan

        Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu’na TÜBİTAK’a sunulan araştırma projesi önerisi kapsamında, tamamen yerli hemoglobin bazlı yapay kan üretiminde ön çalışmalar başarı ile tamamlandı. Proje kapsamında 4 üniversite ve bir teknopark şirketi tarafından verilen destekle oluşturulan geniş tabanlı bir yönetim düzeni oluşturuldu.

        ESOGÜ Fen Edebiyat Fakültesi Biyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Adnan Ayhancı ABD, Rusya ve Çin başta olmak üzere pek çok ülkenin yapay kan üretmeye başladığını, Türkiye’nin de bu hayati ürünü üretmekten geri kalmaması gerektiğini söyledi. Doç. Dr. Adnan Ayhancı yaptıkları yapay kan çalışmaları hakkında şu bilgileri verdi:

        “Ürettiğimiz yapay kan ani ve acil ihtiyacın olduğu durumlarda kullanılacaktır. Hemen verilebilecek bir ürün, kan yerine geçebilecek alyuvar fonksiyonu gösteren bir ürün. Dolayısıyla hayat kurtaracak bir sıvı. Kan bankalarındaki kanlar, alındıktan sonra bir aydan fazla saklanamaz, hemen bozulur. Oysa yapay kanı ürettikten sonra bir sene saklayabiliyoruz. Özellikle son zamanlardaki AIDS hastalığını ve diğer birtakım kan yoluyla bulaşan hastalıkları düşünürsek, yapay kan ile bunların önüne geçmiş olacağız. Son olarak, istediğimiz kadar yapay kanı hızlı ve daha ucuz üretebileceğiz. Ürettiğimiz yapay kan, kan grubuna bakılmaksızın herkese verilebilecek. Tamamen yerli bir ürün olacağı için, Türkiye’nin belki de ileride oluşabilecek kan ihtiyaçlarının dışarıdan karşılanması zorunluluğunun da önüne geçilecek. Kan ürünleri çok hayati olduğu kadar çok da tehlikelidir. Birtakım istenmeyen kimyasallar veya biyolojik etmenler eklenebilir. Bu nedenle ülkemizin ihtiyacı olan hemoglobin bazlı kan stokunun ülke içinden sağlanması son derece önemlidir.”

        TÜBİTAK’IN HEDEFLERİYLE ÖRTÜŞÜYOR’

        Tüm dünyada yapay kan üzerinde çalışmaların uzun süre önce başladığını, Türkiye’nin ise bu alanda ciddi bir açığı ve ihtiyacı olduğunu söyleyen Doç. Dr. Adnan Ayhancı, “Projemiz TÜBİTAK’ın öncelikli alanlarda açtığı ‘1003-SAB-ILAC-2015-2 Kan ve Kan Ürünleri’ çağrısının ‘Universal Kan Ürünleri ve Yapay Kan Araştırmaları’ ile ‘Kan Ürünlerinin Rekombinant Olarak Üretilmesi’ hedefleriyle örtüşmektedir” dedi.