Kanserojen Etkisi Azaltılmış, Genetiği Değiştirilmiş Patateslerin Satışı Onaylandı!

Patates cipsleri ve kızartılmış patateslerdeki potansiyel olarak zararlı içeriği azaltılmış patateslerin ticari satışı, ABD’nin Tarım Bakanlığı tarafından onaylandı. Bu patatesin DNA’sı, akrilamid isimli kimyasalı daha az üretebilecek şekilde değiştirildi. Bu kimyasalın, patates kızartılarak yendiğinde insanlarda kanser yapıcı etkisi olduğundan kuşkulanılıyordu. Ayrıca yeni patates hasar görmeye karşı dirençli olacak şekilde tasarlandı. Bu özellik, patates yetiştiricileri ve işleyicileri tarafından maddi nedenlerle uzun bir süredir arzulanan özelliklerden birisidir. Patatesler, hasat sırasında, nakliyatta ve depolamada hasar görebilmektedirler. Bu nedenle değerleri düşer ve kullanılamaz hale gelirler. Genetiği değiştirilmiş bu patatesler ise buna dirençli olacaklar.

Bu patatesi üreten biyoteknoloji firması, ABD’nin Idaho eyaletindeki Boise kentinde özel bir firma olan J.R. Simplot Şirketi. Aynı firma, 1960’lı yıllarda McDonald’s firmasına ilk donmuş patates kızartmalarını sağlayan firmadır. Hala da en büyük sağlayıcılarından birisidir. Şirketin sahibi ve 2008 yılında ölen milyarder Bay Simplot’tur.
Bu patates, genetiği değiştirilmiş yiyeceklerin yeni bir akımı dahilinde üretildi. Bu akım, sadece çiftçilere değil, tüketicilere de fayda sağlamayı hedefleyen bir akım olarak tanımlanıyor. Örneğin sadece haşereye dirençli soya fasulyeleri ve mısırlar üretmeyi hedeflemiyor. Daha önceden haberini yaptığımız (buradan izlenebilir), kararmayan elma örneğinde olduğu gibi, insanlara da kolaylık sağlayacak ürünler hedefleniyor. Elma henüz onay bekliyorsa da, bu patateslerin satışına onay, genetiği değiştirilmiş yiyeceklerin güvenliğini sorgulayan insanların itirazlarına rağmen geldi.
Şu anda merak edilen, McDonald’s gibi yiyecek firmalarının bu patateslerin satışını yapmak isteyip istemeyeceği. Şimdiden McDonald’s’ın bunu reddetmesi için protestolar başladı. Çünkü genetiği değiştirilmiş patatesler, bilimsel olarak olmasa da, ticari olarak daha önceden 1 defa başarısız olmuştu: 1990 yılında yiyecek devi Monsanto, Kolorado patates böceğiyle mücadele etmek için genetiği değiştirilmiş patatesler üretip satmaya başlamıştı. Ancak büyük patates kullanıcıları, tüketicilerin tepkisinden korkarak bunu kullanmak istememişti ve market kısa sürede çökmüştü. Hatta bu yeni patatesleri üreten Simplot da, tüketicilerin çağrısına kulak vererek geri adım atmış ve kendi ürünlerinde genetiği değiştirilmiş patatesleri kullanmaktan vazgeçmişti.
Ancak bu defa işler farklı. Çünkü patateslerin artık tüketicilere de katkı sağlaması durumu var. Ve Monsanto’nun aksine Simplot, patates işinde çok uzun süredir var olan büyük bir oyuncu. Çoktan tüketicilerinin bu ürünü kabul etmesini sağlayacak adımları attığı düşünülüyor. Örneğin Simplot, bu patateslerin üretim yönteminin de, tüketicilerin korkularına su serpeceği kanısında. Birçok tartışmanın kalbinde yatan, bakteri gibi bir diğer canlıdan gen aktarımı uygulanmadı. Simplot, buna “öz patates” adını veriyor. Çünkü tüm genler, patateslerden geliyor. Patateslere eklenen, kendisine ait DNA parçacıkları, bir diğer bölgedeki 4 genin baskılanmasına neden oluyor. Böylece belli enzimler üretilemiyor.
Yine de tepkiler karışık. Yiyecek Güvenliği Merkezi adı verilen, GDO-karşıtı bir grup içinde görev alan, bitki patologu ve kıdemli bilim insanı Doug Gurian-Sherman, şöyle söylüyor:
“Yeterince kontrol edilmeyen bir teknolojinin, zamansız bir onayı olarak görüyoruz. Bu üründe kullandıkları RNA müdahalesi denen yöntem, henüz tam olarak anlaşılmış bir yöntem değildir. Baskılanan genlerden bir tanesi, bitki tarafından azotun düzgün kullanılmasında da görev görüyora benziyor. Ayrıca aynı gen, patatesin zararlılardan da korunmasına katkı sağlıyor.”
Ancak Tarım Bakanlığı, yaptığı açıklamada bu tür konularda bir sorun olmadığını iddia ediyor. Genetiği değiştirilmiş patateslerdeki bütün besin değerlerinin normal seviyede olduğunu, sadece genetik mühendisliği tarafından hedeflenen kimyasalın miktarının azaldığı doğrulanıyor. Firmanın söylediğine göre, akrilamid seviyeleri, genetiği değiştirilmemiş patateslere göre %50-75 arasında daha düşük. Halkın Çıkarı İçin Bilim Merkezi’nde biyoteknoloji proje yöneticisi olan Gregory Jaffe, şöyle söylüyor:
“Tüketicilerin akrilamide maruz kalmasını olabildiğince azaltmaya çalışıyoruz. Bu nedenle ürün, bence faydalıdır.”
Kaynak: NY Times

Sigara İçmek Ruhsal Hastalıkları Tetikliyor mu?

Psikoz ve tütün tüketimi arasındaki ilişki uzun zamandır araştırılıyor. Sadece İngiltere’de, sigara içen insanların yüzde 42’sinin ruhsal sağlık problemleri var. Amerika’da ise, sigara içenler ülke ortalamasının yüzde 20’si gibi az bir oranda olsa da, şizofren hastalarının yüzde 80’i sigara kullanıyor. Bu durum yeni bir tartışmaya kapıyı araladı: Hangisi önce geliyor? Sigara içmek mi, ruhsal hastalıklar mı?

Lancet dergisinde yayımlanan yeni bir çalışma, tütün içmenin psikozun nedenlerinden biri olduğunu öne sürdü. 61 çalışmanın meta analizi tamamlanarak, psikoz teşhisi konulan insanların yüzde 57’sinin sigara içicisi olduğu, yani hastalıktan önceden sigara içtikleri gözlemlendi. Ancak, tabii ki dikkate alınmamış olan genetik faktörler de mevcut. Yani hastalığın teşhis edilmesinden önce sigaraya başlanmış olsa da, kişilerde psikozun bazı türleri için genetik yatkınlıklar da var olabilir.

Şizofren bireylerin sigara içme nedenlerinin: hastalıktan kaynaklı sıkıntıları hafifletmek, bozulmuş düşünceler gibi belirtilerin dindirilmesini kolaylaştırmak ve anti-psikotik ilaçların yan etkileriyle baş etmek olduğu düşünülüyor. Sigara bu durumlara karşı bir kendi kendini tedavi etme yöntemi olarak karşımıza çıkıyor. Ancak bu çalışmanın incelediği konu tam olarak bu değil.

Çalışmanın yapıldığı King College London sözcüsü yaptığı bir açıklamada “Bu bulgular, sigaranın piskoza neden olabileceğini göstererek, kendi kendine tedavi hipotezini sorguluyor,” dedi. “Psikozun ilk evresinde olan kişilerde sigara içme ihtimali üç kat daha fazlaydı. Buna ek olarak, araştırmalar sonucunda, sigara tiryakilerinin, sigara içmeyenlere göre ortalama bir yıl daha önce psikotik hastalığa yakalandığı gözlendi.”

Beyindeki dopamin fazlalığı şizofreni gibi psikozların en iyi açıklaması olarak görülüyor. Beynin ön tarafında fazla miktarda bulunan dopamin, kuruntulara ve halüsinasyonlara neden olabiliyor. Bu tez, beyindeki dopamin miktarının değiştirildiği deneylerle kanıtlanmıştır. Dopamin-bloke edici ilaçlar şizofreniden kaynaklı belirtileri yumuşatırken, dopamini arttırmak hastaları daha kötü hale getirmektedir. Sigaradaki nikotin ise beynin daha fazla dopamin salgılamasına neden olmaktadır.

Cardiff Üniversitesi’nden Dr. Michael Owen konuyla ilgili olarak: “Aslında rastgele seçilmiş denemeler yapmadan bu nedenselliği kanıtlamak oldukça zor,” diyor. Ruh hastalıklarının gelişimini incelemenin oldukça karmaşık bir süreç olduğu bir gerçek ve buna katkı sağlayan bütün farklı nedenleri ayrı ayrı incelemek de oldukça zor. Bu yüzden, araştırmacılar, bir bağlantı olabileceğinin söylenmesine rağmen hiçbir şeyin sonuçlanamadığını ve daha yapılacak çok iş olduğunu önemle vurguladılar.

University College London’da Psikiyatri dalında öğretim görevliliği yapan, Michael Bloomfield, “Bu yeni çalışma, önceden yayımlanmış olan istatiksel analiz içeren bilimsel verilerle birleştirilmiştir. Eski analiz, sigara içmenin, hayatın ilerleyen zamanlarında şizofreniye yakalanma riskini artırdığı ortaya çıkarmıştı,” dedi. “Ancak, şizofreniye yakalanan insanların da sigaraya başlayabileceği üzerine olan hipotez hala mümkünken, bilim adamları sigara şizofreni riskini kesinlikle artırıyor diyecekler ise, çok daha fazla araştırma yapmak gereklidir.”

 


Kaynak: Bilimfili, “Schizophrenia Linked To Smoking,” http://www.iflscience.com/brain/why-are-schizophrenia-and-smoking-linked

Referans : Pedro Gurillo, Sameer Jauhar, Robin M Murray, James H MacCabe. “Does Tobacco Use Cause Psychosis? Systematic Review And Meta-analysis,” The Lancet, 2015, DOI: http://dx.doi.org/10.1016/S2215-0366(15)00152-2

Buz Adam Ötzi Öldürüldüğünde Muhtemelen Mide Ağrısı da Çekiyordu

Çok büyük bir ihtimalle omzuna saplanan ok ile ölmüş olan ‘Buz Adam Ötzi’ aynı zamanda muhtemelen bir mide ağrısı da çekmekteydi. Ötzi’nin 1991’de Alp Dağları’nda keşfedilen vücudu 5.300 yaşındaydı. Bu keşif son derece özeldi çünkü bugüne kadar şaşırtıcı derecede iyi biçimde korunmuştu. İtalya’daki European Academy of Bolzano’dan Frank Maixner’in açıklaması şöyle : “Bu döneme ait elimizde birçok iskelet var ancak Ötzi’nin organlarını, kıyafetlerini görebiliyoruz.. Ötzi ciddi miktarda bilgi taşıyor.”

Ötzi, bulunduğu buzdan çıkarılmayı beklerken.
Ötzi, bulunduğu buzdan çıkarılmayı beklerken.

Maixner ve çalışma arkadaşları buzadamın midesinin ve bağırsaklarının bize neler söyleyebileceğini görmek istedi. Maixner buna ithafen : ” midesi tamamen doluydu – öldürülmeden önce hatırı sayılır miktarda yemiş görünüyor” açıklamasında bulundu.

Sindirim yolunun sağlam ve iyi korunmuş bölgelerinde araştırmacılar Helicobacter pylori – Dünya nüfusunun yarısının sindirim sisteminde bulunan bir bakteri türü – bakterisine ait DNA olduğunu keşfetti. DNA üzerinde yalnızca binlerce yılda oluşabilecek hasarlar/hasar izleri olduğu ve buna dayanarak da bakterinin Ötzi henüz hayattayken vücudunda mevcut olduğu ortaya çıkarıldı.

H. pylori normalde zararsız olsa da bazı nesilleri mide ülserine sebep olabilmekte ve gastrit, mide kanseri gibi hastalıklarla ilişkilendirilmektedir.

Ne yazık ki Ötzi H. pylori’nin mide zarı iltihabına sebep olan bir çeşidini taşıyordu. Dahası midesinden alınan örneklerde iltihaplanmaya sebep olan proteinlerden izler keşfedildi. Ekip protein kalıntılarını incelediğinde mide rahatsızlıkları ile ilişkisi olan bileşiklerin varlığını tespit etti.

Tüm bu sonuçlar Ötzi’nin mide hastalığı olduğunu, iltihaplanmanın gerçek olduğunu gösteriyor olsa da, bunun Ötzi’nin bundan çok rahatsız olup olmadığı hala açık bir soru. Maixner’e göre : ” İltihap ve yangı ilk anda ağrısız olabilir ve insanlar da bakterilerin farklı nesillerine -normalde hastalık yapıcı da olsalar – farklı tepkiler verirler.”

University of Oklahoma’dan Christina Warinner ise Ötzi’de bulunan enfeksiyonların kimyasal işaretçileri ile bugün doktorların hastalık tanısı için kullandıkları kimyasallar arasında direkt bir karşılaştırma yapılmasının da çok zor olduğunu belirtiyor.

buz-adam-otzi-olduruldugunde-muhtemelen-mide-agrisi-da-cekiyordu-2-bilimfilicom

Warinner’ın konu ile ilgili açıklaması şöyle : “Araştırmada kullanılan teknikler, herhangi bir klinik vakada uygulananlara göre çok daha detaylı ve karmaşık. Bir taraftan moleküler seviyede yabana atılmaz detay bilgiler sağlarken bir yandan da karşılaştırılabilecek eş değer bir veri bulunmuyor. Çünkü klinik teşhislerde kullanılanlar çok daha ucuz ve farklı testler ve Ötzi üzerinde öyle gelişigüzel biçimde uygulanamaz.”

Ötzi son derece iyi korunmuş olduğundan Taş Devri’ne dair önemli bir kapıyı aralıyor ve araştırmacılar vücudunun her açıdan göstermiş olduğu ipuçlarını yıllardır araştırıyor. Sindirim sistemindeki sağlık koşullarının yanı sıra DNA analizleri kahverengi gözlü ve kahverengi saçlı olduğunu, en yakın modern akrabalarının ise Korsika ve Sardinya’daki Avrupalı’lar olduğunu ortaya koyuyor.

Kemikleri ve kan damarları üzerinde yapılan incelemeler boynunda, sağ kalçasında ve sırtında eklem iltihabı (arthritis – kireçlenme) olduğunu gösteriyor. Buzadam öldürülmemiş olsaydı muhtemelen kalp krizi geçirerek ölecekti çünkü sertleşmiş atar damarlarının (ateroskleroz) olduğu da yapılan incelemelerin sonuçları arasında bulunuyor.

Saçları bakır ile kaplanmış olan buz adamın, içinde bakır bulunan metal araç gereç veya silah yapımında çalışıyor olduğu tahmin ediliyor. Birkaç dövmesi de olan Ötzi’nin kıyafetleri de çok iyi biçimde korunmuş. Ötzi keçi derisinden bir peştemal ve tozluk, ayı kürkünden de şapka giyiyordu.

5.300 yaşındaki bu adamın bilimciler için hala bir takım ipuçları ve sırlar sakladığını söylemek yanlış olmaz. Tüm açılardan devam edecek olan araştırmalar ile Taş Devri’ne ait ve dönemin biyolojisine ait muhtemelen daha detaylı bilgiler edinebileceğiz.

 


Kaynak : Bilimfili,Frank Maixner, Ben Krause-Kyora, Dmitrij Turaev, Alexander Herbig, Michael R. Hoopmann, Janice L. Hallows, Ulrike Kusebauch, Eduard Egarter Vigl, Peter Malfertheiner, Francis Megraud, Niall O’Sullivan, Giovanna Cipollini, Valentina Coia, Marco Samadelli1, Lars Engstrand10, Bodo Linz11, Robert L. Moritz6, Rudolf Grimm, Johannes Krause, Almut Nebel, Yoshan Moodley, Thomas Rattei, Albert Zink, The 5300-year-old Helicobacter pylori genome of the Iceman Science 8 January 2016: Vol. 351 no. 6269 pp. 162-165 DOI: 10.1126/science.aad2545

Dişler ve Diş Macunları Üzerine Bilmeniz Gerekenler

“Dişlerin değerini ancak dişlerini kaybeden bilir.” derler. Gerçekten de öyledir. Hayatta kalmamızı sağlayan bir numaralı aktivite beslenme ise, dişler de bunu mümkün kılan en temel organlarımızdır. Ancak dişlerinizin değerini anlamak için onlarsız yaşam sürdürmenize gerek yok. Basit bir çürüğün veya apsenin bile ne kadar acımasız olabileceğini birçoklarımız deneyimlemiştir. Çoğu zaman diş fırçalama gibi diş bakım çalışmaları, bu tür ağrılar başladıktan veya sıklaştıktan sonra hayata geçirilir. Ancak dişlerimiz, ömrümüz boyunca korumamız gereken en önemli organlarımızdan birisidir. Bu yazımızda, dişlerle ve diş fırçalama/macunları ile ilgili çeşitli soru-cevap bilgilerine yer vereceğiz. Böylelikle internette dolaşan bazı asılsız bilgileri silmeyi başarabileceğimizi umuyoruz.
1) Diş macunu tüplerinin altındaki renkli kutucuklar gerçekten macunun içeriği ile ilgili bilgi veriyor mu?
İnternette sıklıkla paylaşılan bir gönderi, diş macunu tüplerinin altında bulunan küçük karelerin renginin, o diş macununun içeriği ile ilgili bilgi (!) verdiği yönündedir. Bu paylaşımlara göre, yeşil kare diş macunun doğal, mavi kare doğal ve tıbbi, kırmızı kare doğal ve kimyasal, siyah kare sadece kimyasal içeriğe sahip olduğunu gösteriyor (!). Gerçeklikten zerre kadar payını almamış bu gönderilerin ne amaçla paylaşıldığını bilmiyoruz. Ama bildiğimiz tek şey, metal ya da plastik olan bu tüplerin altındaki kutucukların, imalat esnasında o tüplerin nereden kesilmesi ya da katlanması gerektiğini belirten işaret olmaları. Bu işaretlere “eye mark” (“göz işareti”) deniyor ve elektronik sensörler tarafından algılandıklarında kesim ya da katlama işlemi gerçekleştiriliyor. Farklı renklerde olmasının sebebi de farklı paket tiplerinin ya da farklı tür sensörlerin kullanımıyla alakalıdır. Bu tüplerin içine sadece diş macunlarının değil, krem gibi tıbbi/kozmetik ürünlerin ya da ketçap veya mayonez gibi yiyecek maddelerinin de konduğu düşünülecek olursa, o kutucukların renginin diş macunlarının içeriği ile ilgili bir bilgi vermediği hemen anlaşılacaktır.
2) Ağız içinin, diş üzerinde oluşan bakteriyel tabakaya karşı doğal direnci var mıdır?
Cevap, basitçe evet. Bu doğal direnç, tükürüğünüzdür. Dişlerinizdeki mineraller, ağız pH’nın düzenlediği dinamik bir denge dahilinde sürekli olarak çözünür ve tekrar birikir. (pH: bir çözeltinin asitlik ve bazlık derecesi ölçü birimi). Şayet ağız pH’ınız nötr ise minerallerin çözünme ve tekrar birikme süreçleri tamamıyla birbirini dengeler ve bir sorun ortaya çıkmaz. Ağız içi ne kadar asitli ise denge noktasına ulaşmak o kadar zorlaşır ve bunun sonucunda dişler aşınır. Ağız içi yeterince alkali (bazlı) ise mineraller dişlerin üzerinde yeniden birikir. Ancak aşırı durumlarda bu, tartar birikimine yol açacağından sorun teşkil edebilir. Yemek yerken yaklaşık 10 dakika içerisinde ve yedikten yaklaşık yarım saat sonra, tükürüğün doğal alkalilik (bazlık) durumu tekrar normal pH durumuna dönene kadar en yüksek seviyededir.
3) Dişlerin doğal rengi beyaz mıdır?
Bazı diş macunu reklamlarının iddia ettiği gibi sağlıklı dişler gerçekten bembeyaz mıdır? Gelin, isterseniz “beyaz renk” kavramını biraz açalım. Doğal sağlıklı dişlerin rengi beyazdır ama en azından çamaşır suyuna batırılmış gibi “bembeyaz” ya da “kar beyazı” değil (görselde kısmen görülüyor). Aslında, bu rengin bir iki ton daha koyusudur. Şöyle ki; diş minesinin kendisi aslında mavimsi-beyaz bir renktedir ama bu madde yarısaydam olduğu için altındaki dentinin (diş kemiğinin) sarı rengi ile birleşince, dişlerin genel (doğal) rengi ya açık gri ya da açık sarı olarak gözükür.
Eğer diş renginiz bundan daha koyu ise, bunun sebebi fazla sigara kullanımı ya da muhtemelen bazı nadir metabolik bozukluklar olabilir. Bu durum, diş minesinin üst tabakasını beyazlatma ve pürüzsüz hale getirme işlemlerinin karışımıyla düzeltilebilir ancak bu işlemlerin sağlıklı yapılabilmesi için diş hekimleri tarafından yapılması gerekmektedir.
 
4) Dişlerimizi fırçaladıktan sonra yediğimiz bir şeyin tadı niçin berbat gelir?
Dişlerinizi fırçaladıktan sonra tatlı bir şey yemeyi denemişseniz, yediğiniz şeyin tadının size berbat geldiğini de deneyimlemişsinizdir. Dilimizdeki tat tomurcukları, besin parçacıkları için almaç (reseptör) vazifesi gören proteinlerle kaplıdır. Bu almaçlar, yiyecek ve içecekle temas ettiğinde beş tat duyumundan (tatlı, tuzlu, ekşi, acı ya da umami) birini harekete geçirmek üzere beyninize sinyal gönderir.
Diş macunu, içinde sodyum loril sülfat (SLS ya da bilinen diğer adıyla sodyum dodesil sülfat) denen kayganlaştırıcı ve köpürtücü bir madde barındırır. Bu madde, tat hücrelerinin üzerindeki proteinlere ilişerek dilin “tatlı” duyumunu hissetmesinin önüne geçer ve böylelikle biz de tatlı hissini almak yerine nahoş ve buruk bir tat deneyimleriz. SLS, ayrıca, acı duyumunu bastırıcı fosfolipitleri tahrip eder. Bunun sonucu ise dişlerimizi fırçaladıktan hemen sonra yediğimiz ya da içtiğimiz bir şeyin tadını “acı ya da buruk” olarak algılamak olur.
5) Diş macunlarının ya da ağız çalkalama sularının içindeki florür zararlı mıdır?
Hayır. Tam tersine, diş macunlarının ya da ağız çalkalama sularının içinde bulunan florür minerali, diş minesini güçlendirerek dişleri çürüklere karşı korur. Aslına bakacak olursanız, balık, çekirdeksiz kuru üzüm, demleme siyah çay gibi pek çok gıdanın ve içme suyunun içinde doğal olarak bulunur. Hatta kamu sağlığını korumak ve geliştirmek amacıyla çoğu ülke, şebeke suyuna florür ekleme yoluna gider. Yapılan araştırmalar, şebeke suyuna katılan florürün diş çürükleri oluşumunu % 40 ila % 60 oranında azalttığı yönündedir. Standartlar gözetilerek şehir suyuna katılan florürün herhangi bir yan etkisinin olmadığı yapılan araştırmalarca ortaya konmuştur.
6) Peki, tavsiye edilen günlük florür dozajı nedir? 
Bu miktar, yetişkinlerde günlük maksimum 10 mg iken bebeklerde ve çocuklarda günlük miktar 0.7 mg ila 2.2 mg arasında değişebilmektedir. Örneğin, aşırı miktardaki florür, çocukların gelişmekte olan dişleri üzerinde “florozis” denilen tebeşirimsi beyaz lekelere yol açabilir. Nadir görülen ağır florozis vakalarında ise dişler aşınmaya müsait olduğundan dişlerin morfolojik yapısı değişebilmektedir. Bu sebeple, çocuklarda diş macunu kullanılırken bezelye büyüklüğünde kullanılmasına ve çocuğun diş macununu yutmamasına dikkat etmek gerekir.
Avrupa Birliği standartlarına göre, diş macunlarının florür içeriği 1.500 ppm F’ ye kadar olabilir. (Örneğin, İrlanda’da bu miktar 1.000-1.500 ppm F aralığındadır.)  Özetle, günlük tavsiye edilen miktarın altında alınan ve yine standartlar gözetilerek üretilmiş ağız bakım malzemelerinin içeriğinde bulunan florürün herhangi bir zararının olmadığı, tam tersine diş çürümelerine karşı koruduğu ispatlanmıştır.
Kaynaklar ve İleri Okuma:

Çamaşır Suyu İçerseniz Ne Olur?

Gece çok susadınız ve mutfağa girdiniz, ışık kapalıydı dolayısıyla çok iyi göremiyordunuz. Aniden mutfak tezgahının üzerinde bir su şişesi gördünüz, içi doluydu. Uyku sersemliğinin de vermiş olduğu kararsızlıkla bir anda bu şişenin içerisindeki sıvıyı içtiniz. Fakat, hata yaptınızı anladığınızda artık iş işten geçmişti. İçtiğiniz sıvı, pet şişe içerisindeki çamaşır suyuydu. Peki bundan sonra ne olacak?

Öncelikle, eğer ‘’google’’ aramasıyla bu yazıya geldiyseniz ve gerçekten de isteyerek ya da istemeyerek çamaşır suyu içtiyseniz hemen yazıyı okumayı burada bırakıp 112’yi arayın ya da en yakın sağlık kuruluşuna gidin!

Gerekli uyarımızı yaptıktan sonra, ilk olarak çamaşır suyunun etkisinden bahsetmeden içeriğinin ne olduğuna bir göz atalım. Çamaşır suyu içerisindeki aktif içerik tuz temelli kimyasal bir bileşik olan sodyum hipoklorid’dir. Bu bileşik su ile seyreltildiğinde neredeyse tamamen berrak bir sıvıdır. Bu sıvı ile fungi, bakteri ve virüsleri öldürebilirsiniz. Fakat, sodyum hipoklorid aynı zamanda aşındırıcı bir maddedir yani insan dokularını yok edebilir.

Mutfak senaryosuna geri dönelim, bir ağız dolusu çamaşır suyunu içtiğinizde endişelenmeli misiniz? Merak etmeyin iyi olacaksınız. Evlerde kullanılan çamaşır sularının neredeyse tamamı oldukça düşük derişimlerde sodyum hipoklorid içerir- yaklaşık yüzde 3’den yüzde 6’ya kadar. Bu oranlar tabii ki çamaşır suyunun tadına bakılmasının hiçbir zarar vermeyeceğini garanti etmez o yüzden denemeye kalkışmayın. Fakat, ortalama yetişkin bir birey az miktarlarda çamaşır suyu içtiğinde olacak şey karın ağrısından fazlası değildir.

Bir insanın yüzde derişimi çift haneli olan çamaşır suyunu içmesi durumuna da bir göz atalım. Eğer bu kişi siz olursanız, kısa yoldan cevap verelim: Acılar dünyasına hoş geldiniz!  Belirtiler oldukça geniş bir skalada insana acı çektirebilir; mide ve yemek borusunda şiddetli yanma, kusma, ağızda ve gırtlakta acı ve tahriş, ayrıca ilk birkaç saat içerisinde şok geçirme ihtimali. Eğer bu belirtiler hemen tedavi edilmezse de, sindirim sisteminde ve diğer iç organlarda kalıcı hasarlar. Ayrıca, ne kadar içildiğine bağlı olarak, ölüm!

Uzun süreli hasarlar bırakması ve ölümler nadir görülse de çamaşır suyu içildiği her durumda acil müdahale oldukça önemlidir. Kusmadan ve baygınlık geçirmeden hemen önce yaklaşık 250 ml su ya da süt içmek ilk müdahale olabilir. Su ya da süt yardımıyla seyreltmiş çamaşır suyunun zararları azaltılmış olmuş. Ayrıca, çamaşır suyu içtikten sonra kendi kendinizi kusturmayın. Çünkü, tedavi aşamasına geçildikten sonra endoskopi ve mide yıkamaya gerek duyulabilir.

Kazara çamaşır suyu tüketmenin yanında ilginç bir bilgiyi de paylaşalım. Bazı durumda çamaşır suyunun içilmesi de önerilebiliyor. Örneğin, doğal felaketlerde ya da suyun gerçekten içmek için güvenli olduğuna inanmadığınız bazı durumlarda, bir çay kaşığının 4’de biri ya da 5’de biri kadar kokusuz çamaşır suyunu bir galon yani 3.78 litre suya karıştırıp suyu tüketmek için güvenli bir hale getirebilirsiniz.

 


 

Kaynaklar: bilimfili

•Agency for Toxic Substances & Disease Registry. “Toxic Substances Portal: Calcium Hypocholorite/Sodium Hypochlorite.” Oct. 21, 2014. (April 9, 2015) http://www.atsdr.cdc.gov/MMG/MMG.asp?id=927&tid=192

•Centers for Disease Control and Prevention. “Make Water Safe.” (April 9, 2015) http://www.cdc.gov/healthywater/pdf/emergency/09_202278-B_Make_Water_Safe_Flyer_508.pdf

•MedlinePlus. “Gastric Suction.” Dec. 8, 2012. (April 9, 2015) http://www.nlm.nih.gov/medlineplus/ency/article/003882.htm

•MedlinePlus. “Sodium hypochlorite poisoning.” Feb. 1, 2013. (April 9, 2015) http://www.nlm.nih.gov/medlineplus/ency/article/002488.htm