Musluk Suyunuzdaki Bakteri Sayısı Tuvaletinizden Daha Fazla Olabilir

Amerika’daki bir araştırma ekibi; evlerde uçuşan bakteriler üzerine bir araştırma yürütüyorlardı, ancak en fazla bakterinin nerelerden kaynaklandığına dair ilginç bulgulara eriştiler. Microbiome ‘da yayımlanan çalışma sonuçlarına göre; oda zeminleri, halılar ve hatta musluk suyu bile tuvaletten daha fazla bakteri üretiyor.

Ekibin havada uçuşan bakterilere baktığını hatırlatmamızda fayda var, yani bahsettiğimiz bakteriler zeminlere fiziksel olarak yapışık halde bulunan bakteriler değil, zeminlerden havaya kalkan bakteriler.
University of California’dan bir araştırma ekibi özel ekipmanlarıyla San Franscisco civarındaki 29 eve giderek mikropların tam olarak nerelerden kaynaklandığına dair bir araştırma yürütmek istediler.

Bakteri yoğunluğuna göre sıralama şu şekilde; zeminler ve halılar %19.5 ile birinci sırada (muhtemelen buralardaki bakterileri bizler yürüdükçe havalandırıyoruz), ikinci sırada ise; %16.5 ‘lik bir oranla dışarıdan bizim aracılığımızla ya da açık camlardan içeri giren bakteriler var.

İlginç olan ise; havadaki bakterilerin %9 gibi bir yoğunluğu musluk suyundan kaynaklanıyor ve tuvaletteki bir kovadan, leğenden ya da kutudan yükselen bakteri oranı ise %0.4 oranında.

Öte yandan araştırma ekibi; içerisinde bulunulan yapıdaki mikrop toplulukları üzerine yürütülen çalışmaların kritik önemde olduğunu, çünkü insanların zamanlarının büyük çoğunluğunu binalarda, ofislerde geçirdiğini belirtiyorlar. Ancak, yaşam alanlarımızdaki mikroplar, özellikle de havada bulunanlar, insan sağlığını ciddi düzeyde etkileyebilir ve bu mikropların kimliklerine dair çok az şey biliniyor.

Bunun yanı sıra; tahmin ettiğiniz üzere, evde yaşayan insan ve evcil hayvan sayısı ile havadaki bakteri yoğunluğu arasında da pozitif bir ilişki var. Diğer birçok etkenle birlikte –evin temizlenme rutininden nem seviyesine kadar– bakteri seviyelerinde evden eve büyük farklılıklar görülüyor. Araştırmacılar, sonuçların dünyanın çeşitli yerlerine göre farklılıklar içerebileceğini de belirtiyorlar.

Çalışma, yalnızca evindeki bakterilerden kurtulmaya çalışanlara nereden başlamaları gerektiğine dair işaretler sunmakla kalmıyor, aynı zamanda da ofis ve/veya okullar gibi büyük yapıların yöneticilerine de temizlik noktasında ipuçları sunuyor.

Öte yandan, bazı bakteri tiplerinin; bağışıklık sistemimizin gelişmesine tehditleri savuşturmasına yardımcı olarak sağlığımız için faydalı olduğunu ortaya koyan bol miktarda da araştırma mevcut.


Kaynak: bilimfili

Araştırma Referansı: Miletto, Marzia, and Steven E. Lindow. “Relative and contextual contribution of different sources to the composition and abundance of indoor air bacteria in residences.” Microbiome 3, no. 1 (2015): 1.
İleri Okuma: Microbiome, http://microbiomejournal.biomedcentral.com/articles/10.1186/s40168-015-0128-z

Sulawesi Adası, Modern İnsanlardan Çok Daha Önce Kolonileştirilmiş Olabilir

Endonezya’daki Sulawesi adasında, taş aletler keşfedildi. Nature’da yayımlanan çalışmanın bulgularına göre; bu taş aletler en az 118,000 yıllıklar. Önermelere göre, antik insan türleri bizim türümüz oraya varmadan binlerce yıl önce adayı kolonileştirmiş olabilir. Fakat henüz adayı kolonileştirenin ve bu taş aletleri yapanın hangi insan türü olduğu konusu gizemini koruyor.

Yaklaşık bir milyon yıl önce, bir grup insanımsı Endonezya’daki Flores adasına yerleştiler. Daha sonra, yaklaşık50,000 yıl kadar önce, Homo sapiens Sahul’a geçti- bu büyük kara parçası Avustralya ve Papua’dan oluşuyor. Sahul ve Asya arasında da, birçok ada bulunuyor. Bu adalar içerisinde en büyük ve en eski olanı, Sulawesi adası. Bu adanın, bütün bu dağılma/göç etme olaylarında önemli bir role sahip olduğu düşünülüyor. Kireç taşı mağaralardaki taş sanatı üzerine daha önceki yapılan çalışmalar, modern insanların Sulawesi’de en az 45,000 yıl önce yaşadığını da açığa çıkartmıştı.gizemli-tas-aletler

2007 ve 2012 yılları arasında University of Wollongong’dan Gerrit van den Bergh’in öncülüğündeki araştırmacılar, Sulawesi’nin güneybatısındaki Walanae havzasında kazı çalışmaları yürüttüler. Araştırmacılar bu bölgede; insan yapımı taş aletler ve mamut Stegodo,domuz benzeri Celebochoerus ve bufalo benzeri Bubalus depressicornis gibi megafaunalara ait fosil dişlerin de bulunduğu 4 yeni bölge keşfettiler.

Araştırma takımı bu bölgelerden, Talepu olarak adlandırılan yerde, derin kazı faaliyetleri yürüttüler ve yüzlerce silisleşmiş iri kireçtaşından yapılmış insan yapımı taş aletler keşfettiler. Bu aletlerin en büyüğü de 13 santimetre çapında.

Lazerlerle ve uranyum-dizileri tarihleme yöntemi ile araştırma takımı, fosillerin tarihlerinin 200,000 ila 780,000 yılöncesine ve insan yapımı taş aletlerin tarihlerinin de 118,000 yıl ila 194,000 yıl öncesine dayandığını açığa çıkardı. Yani, bu taş aletler ve fosiller, bizim türümüzün bu bölgeye varışından daha öncelere dayanıyorlar.

Daha önceki tahminlerde, birçok araştırmacı bu adanın yalnızca ve tek olarak Homo sapiens tarafından kolonileştirildiğini öne sürüyorlardı. Fakat, bu bulgulara dayanarak Sulawesi’nin antik insanımsılardan köklü bir popülasyona ev sahipliği yaptığı söylenebilir. Buzul çağı Homo fosilleri olmadan da, bu adada popülasyonu olan ve alet yapan bu türün ya da türlerin ne olduğunu söylemek mümkün değil. Yani bu aletleri yapan türün, hangi tür olduğu hala belirsizliğini koruyor. Bu adayı kolonileştirmiş olabilecek antik insan türlerinden üç aday var: Flores’den Homo floresiensis, şimdilerde Java olarak bilinen yerden Homo erectus, ve gizemli Denisovanlar.

Van den Bergh’e göre ise, bu bölgedeki taş aletleri yapanlar ilk modern insanlar olmalılar. Bu insanlar bir şekilde denizi geçip Sulawesi’ye gelmiş olabilirler.

Bu bölgeye gelmiş olabilecek türün kökeni, büyük bir ihtimalle, batı tarafından Borneo (düşük deniz seviyelerinin olduğu zamanlarda ana kıta Asya’nın bir parçası olma ihtimali var) ve kuzey tarafından Filipinler olabilir. Bu durumda, bu bölgelerdeki diğer adalarda da daha keşfedilmemiş ve antik insanımsılara ait birçok bulgunun gizli olduğunu söylebiliriz.


Kaynak: Bilimfili

Makale Referansı: Gerrit D. van den Bergh, Bo Li, Adam Brumm, Rainer Grün, Dida Yurnaldi, Mark W. Moore, Iwan Kurniawan, Ruly Setiawan, Fachroel Aziz, Richard G. Roberts, Suyono, Michael Storey, Erick Setiabudi & Michael J. Morwood Earliest hominin occupation of Sulawesi, Indonesia Nature 529, 208–211 (14 January 2016) doi:10.1038/nature16448


Hem su kullanmayan hem de insan dışkısından enerji üreten nanoteknolojik tuvalet

Avrupa Birliği’nin açıklamasına göre yaklaşık 2,5 milyar insan sterilize tuvalet kullanma imkanından yoksun. Bu sorun büyük oranda Hindistan ve Sahra Altı Afrika bölgesinde görülmekte. Bu bölgelerde, 2000 yılından bu yana 10 milyon kadar 5 yaş altı çocuk tuvalet yetersizliğinden hayatını kaybetmiş.

Modern dünyadan da bu sorunun çözümü için adımlar atılıyor. Birleşik Krallık’takiCranfield Üniversitesi’nden araştırmacılar; enerji üretebilen, ucuz, temiz ve çevre dostu bir tuvalet geliştirdi.

Nanoteknoloji Tuvalet 2

Nano Membran Tuvalet projesi 2012 yılında başlamış ve o tarihten bu yana Bill & Melinda Gates Vakfı aracılığıyla finanse ediliyor. Ayrıca, böylesi bir teknoloji ve tasarım için pek çok ödüle layık görülmüş.

Bu ileri teknoloji tuvaletin işleyişi ise şöyle: Kullanıcı “işini bitirdikten” sonra koku geçirmez dönen bir çanak, atığı toplama deposuna bırakıyor.

Sıvı atıklar işlenirken bir nanoteknolojik membran, akıp giden suyu filtreleyip yoğunlaştırıyor ve sudaki patojenlerin yok edilmesine yardımcı oluyor. Bu su buharı ardından bir gaz yardımıyla kanaldan geçip bir damlacıkların yoğunlaştığı tüpe giriyor. Bu tüpte buhar yeniden patojen içermeyen sıvıya dönüştürülüyor. Bozulmamış temiz su, bahçe sulama ve hatta ev temizliğinde bile kullanılabiliyor.

Katı atıklar ise atık bir deponun tabanına düşüyor ve burada pille çalışan Arşimed vidası, atığı ikinci bir alana gönderiyor. Bu alanda atık yakılıyor ve kül enerjisine dönüştürülüyor. Tuvaletin bu kısmı yüzde yüz olarak henüz geliştirilemese de araştırmacılar bu sistemin cep telefonlarını ve diğer küçük elektronik cihazları Şarj edebileceğini umuyor.

Nano membran tuvalet

Bunun yanı sıra, işlem sırasında tuvalet kağıdının akıbeti konusunda henüz net bir bilgi yok.

Bu yıl yeni tasarımın denemesinin yapılacağı muhtemel ülke olarak Gana önerilmiş. Akabinde, tuvaletin dünya genelinde yaygınlaşması umut ediliyor. Kanalizasyon sisteminin zayıf olduğu bölgeler başta olmak üzere tasarımcılar, tuvaletin askeri araçlarda kullanılabileceğini hatta bu tuvaletin eski vefakar seyyar tuvaletlerin yerini alabileceğini düşünüyor.

Merak edenler için tuvaletin çalışma prensibini anlatan video: Nanoteknolojik Tuvalet

Kaynak:

  1. GaiaDergi
  2. IFL Science

Daha Çok Doğum Yapmak, Yaşlanmayı Yavaşlatıyor Olabilir mi?

Plos One dergisinde yayımlanan yeni bir çalışmaya göre, kadınların yaşam süresi ile doğurdukları çocuk sayısıarasında doğru orantılı bir bağlantı olabilir. Bu çalışma, daha öncelerde yapılan ve doğurmanın yaşlandırmayı hızlandırdığını öne süren araştırmalarla çelişiyor. Araştırmanın bulgularına göre, daha çok doğuran kadınlar, daha az doğuran kadınlara göre daha yavaş yaşlanıyor ve daha uzun yaşıyor.

Kuşlar, balıklar ve fare gibi türlerde yapılan ‘doğurganlığın yaşlanmaya etkisini’ araştıran başka bir çalışmada da,Life History Theory (LHT) destekleniyordu ve başka bir canı taşımanın telomerlerin boyunu kısalttığını yani yaşlanmayı hızlandırdığı öne sürülüyordu.

Fakat, Plos One’da yeni yayımlanan çalışma, bu görüşle çelişiyor.

Yaşlanma ile doğurma arasındaki bağlantıyı ortaya çıkarmak için yapılan çalışmaya, 13 yıldır Guetamala’nın yüksek bölgelerinde yaşayan 75 kadın dahil edildi. Araştırmanın başında tükürük örneklerinden DNA’ları çıkartılan kadınların telomer uzunlukları hesaplandı ve karşılaştırıldı.

Araştırmaya katılan kadınlar neredeyse homojen diyebileceğimiz bir yaşam tarzına sahipler. Yani, bu kadınların neredeyse hepsi benzer beslenme şekillerine sahipler, benzer fiziksel aktiviteler yapıyorlar, benzer bir eğitime ve sosyo-ekonomik statüye sahipler. Bu durum, araştırmadaki karışıklığa neden olabilecek faktörleri azaltıyor.

Yapılan çalışmanın bulgularına göre; daha uzun telomer uzunluğuna sahip kadınlar daha çok çocuğa sahiplerdi, ve daha kısa telomer uzunluğuna sahip kadınların daha az çocukları vardı. Önermeye göre, hamileliğin telomer kısalmasını engelleyen bazı koruyucu etkileri olabilir.

Çalışmada yazıldığı gibi: ‘’Sonuçlar gösteriyor ki, en azından araştırmadaki kadınlarda, daha çok sağ doğmuş çocuğa sahip olmak, telomer kısalmasını yavaşlatmasıyla koruyucu bir etkiye sahip.’’

Bu durumun açıklamalarından birisi; daha çok çocuğa sahip annelerin, toplumdaki aile üyelerinden ve arkadaşlarından sosyal destek görme ihtimallerinin artması olabilir. Sosyal destekteki bu artış da, daha sonraki hamileliklerin kadın üzerindeki olumsuz etkilerini azaltıyor olabilir.

Çalışmaya katılan bilim insanlarından, Dr. Pablo A. Nepomnaschy’nin belirttiğine göre; araştırmanın yapıldığı popülasyonda yüksek doğurganlığa sahip kadınlar, çok değerliler. Bu popülasyondaki aileler, geniş aile grupları halinde yaşıyorlar ve herkes birbirine yardım ediyor. Yani, bu durum doğurgan kadının toplumdaki değerinden kaynaklanıyor olabilir. Çünkü, doğurgan kadınlar daha çok ilgi ve alaka gördükleri için diğer kadınlara nazaran kendilerini korumaya ya da kendilerine bakmaya daha az enerji harcıyorlar.

Araştırmacıların hipotezine göre, östrojen de bu rolü üstleniyor olabilir. Fakat, bunun nedeninin anlaşılması için yeni çalışmalara ihtiyaç var.  Östrojenin, hamilelik boyunca oksidatif strese karşı bir koruma sağladığı biliniyor. Oksidatif stres ile de yaşlanma arasında bir ilişki mevcut. Oksidatif stres hücrelerin daha hızlı yaşlanmasına neden oluyor. Nepomnaschy’e göre: ”Belki de, daha çok hamile kalmak sizin ve hücrelerinizin daha çok korunmasını sağlıyor olabilir.”

Tabii ki, daha çok çocuk doğurmak, otomatik olarak daha yavaş yaşlanmaya ve daha uzun yaşamaya neden olmuyor. Hücrelerin yaşlanmasına ve yaşam uzunluğuna etkiyen birçok faktör var.

LHT’ye göre ise hamilelik sırasında, bebek gelişimi ve bebeğin sağlıklı doğması için vücut çok fazla enerji harcıyor. Doğuma daha az enerji harcayan kadınların vücutları ise, enerjilerini var olan dokularını korumaktakullanıyorlar. Bu sebeple, daha az doğuran kadınlardaki hücresel yaşlanma daha yavaş olmasıyla ömrü uzatıyor.


Yararlanılan Kaynaklar:

  1. Bilimfili
  2. Jaleesa Baulkman (January 16, 2016) ”Life Expectancy For Women With Multiple Kids May Be Greater Than Those Who Only Have OneMedicaldaily.com Retrieved on 17.01.2016 from http://www.medicaldaily.com/life-expectancy-women-multiple-kids-may-be-greater-those-who-only-have-one-369816
  3. Barha C, Hanna C, Salvante K. Number of Children and Telomere Length in Women: A Prospective, Longitudinal EvaluationPLOS One. 2016.

Kolaya Çamaşır Suyu Eklenirse Ne Olur?

Muhtemelen, kola ve mentos ile yapılan ve bir hayli eğlenceli görünen deneyi sosyal medya ya da YouTube üzerinden izlemişsinizdir. Tabii ki, kola üzerinde yapılan tek deney bu değil. Bir YouTube kanalında yapılan başka bir deney, mentos-kola deneyi kadar eğlenceli olmasa da, hayli ilginç. Aşağıdaki kısa videoda da açıkça görebileceğiniz gibi; kolaya çamaşır suyu eklendiğinde, kolanın rengi açılıyor ve neredeyse renksiz oluyor. Videoyu izledikten sonra, kola ve çamaşır suyunun karıştırılmasının ardından neden kolanın renginin beyaz ya da renksizolduğunun bilimsel açıklamasına geçebiliriz.

Video Player

00:00
00:05

 

Kola üzerine çamaşır suyu eklendiği zaman, çamaşır suyu(sodyum hipoklorit) oksidasyon adı verilen bir süreçle oksijen atomlarının yaptığı kimyasal bağları kırar. Bu süreç sonrasında, kromoforlar ile bağları kopmuş olan oksijen molekülleri açığa çıkar. Kromoforlar, bir grup atom ve elektrondan oluşur, belirli bir dalga boyundaki ışığıabsorbe ederler veya yansıtırlar. Kromoforlar ışığı absorbe etmeleri veya yansıtmaları sayesinde organik moleküllere renklerini verirler. Çamaşır suyu eklenen koladaki kromofor yapısının değişmesiyle, moleküller görünen ışığı absorbe edemezler. Bu durum da sıvının beyaz ya da renksiz gibi bir görünüme kavuşmasına neden olur.

 


Kanyak: Bilimfili, IFLscience, ”What Happens When Bleach Is Added To Cola?” Retrieved from http://www.iflscience.com/chemistry/what-happens-when-bleach-added-cola

Beyin Dalgaları Elektrik Alanla Mı Yayılıyor?

Case Western Reserve University’den bilim insanları beyin içerisinde iletişim (nöronlar veya beyin bölgeleri arası etkileşim kastediliyor) sağlayan yeni bir yolu keşfetmiş olabilir.

Araştırmacıların keşfi, beyin dalgalarını incelerken hafıza ve epilepsi ile ilintili olası yeni hedeflerin tanımlanmasını ve sağlıklı beyin koşullarının daha iyi anlaşılmasını sağlayabilir.

Yapılan araştırmada, nöral uyarının beyinde izlediği yolun bilindiği bir takım mekanizmalarda, sinir uyarıları çok yavaş bir hızda kaydedildi. Araştırmacılar, bu dalganın yayılımının tek açıklamasının; tespit edilebilecek zayıf bir elektrik alan tarafından yayılıyor olacağını belirtti. Laboratuvar çalışmaları ve bilgisayar modelleri de bu savı destekliyor.

Bugüne kadar bu fenomen üzerine çalışılıyor olsa da, bu araştırmadaki bağıntı daha önce kurulamamış, net bir kanıt da bulunamamıştı. Burada yapılan bağıntının da sonucunda bu yönü belirlenebilir elektrik alanla; çeşitli beyin süreçlerinin kontrolü ve geliştirilmesi için kognitif ritime müdahale edilebileceği veya bir takım hastalık koşularının modülasyonu yapılabileceği çıkarımı kolaylıkla yapılabilir.

Araştırmacılar bulgularını ve araştırmanın detaylarını The Journal of Neuroscience’da yayımladılar.

Araştırmacılar bugüne kadar beyin içindeki elektrik dalgalarının, dalga geçişini sağlamak için (dalga ile bilgi aktarımı) fazla zayıf olduğunu düşünüyorlardı. Ancak öyle görünüyor ki; beyin belki de sinaptik transmisyon (nöronlar arası uyarının direkt iletilmesi), difüzyon veya açıklık bağlantıları (teknik olarak ‘gap junctions’ terimi kullanılır) olmadan elektrik dalgaları ile iletişimini sağlıyor olabilir.

Alanlar Nasıl Çalışıyor 

Bilgisayar modelleri ve fare hipokampusları (beynin uzamsal navigasyon ve hafıza ile ilgili olan bölgesi) üzerinde yapılan testler; alanın, bir hücrede veya bir grup hücrede başlıyor olabileceğini gösteriyor.

Elektrik alan düşük genlikte de olsa, bu alan hemen yakınlardaki hücre veya hücreleri uyararak aktive edebiliyor, ki bunun sonucunda da bu hücrelerin yakınlarında olan diğerleri uyarılıyor ve saniyede 10 santimetre gibi bir oranla beyin boyunca uzanabilecek bir iletişim başlamış oluyor.

Araştırmacılar, farelerin hipokampuslarında, beyin içinde üretilen doğal elektrik alanı blokladıklarında ve hem laboratuvar kaplarındaki sinirler üzerindeki incelemelerde hem de bilgisayar modelinde benzer etkiyi yaratmak için hücreler arasındaki mesafeyi artırdıklarında dalganın hızının yavaşladığını gözlemlediler.

Araştırmacılara göre bu sonuçlar aktivite süresince yayılma mekanizmasının, elektrik alanla tutarlılık gösterdiğini ve de yavaşlama miktarının bu aradaki fark kadar olduğunu açığa çıkarıyor.

Uyku dalgaları ve uyku süresince hafıza oluşumunun bir anlamda devam etmesini sağlayan teta dalgaları ve epilepsi nöbeti dalgaları saniyede bir metre ilerleyebiliyorlar. Bu bize frekansları hakkında direkt bir bilgi veriyor ve araştırmacılar şimdi de elektrik alanın hem fizyoloji (normal durumlar) hem de patoloji (epilepsi ve diğer benzer hastalık koşulları) için olası etkilerini araştırmaya devam edecekler.

Eğer bir ilgisi varsa bir sonraki aşama da elektrik alanın bu anlamda normal durumlar veya patolojilerle ilgili nasıl bilgiler taşıdığını öğrenmek ve bunun üzerine epilepsi veya başka bilişsel hastalıklar / anomalilerin tedavisinde yeni adımlar atmak üzerine olacaktır.


Kaynak : Bilimfili, C. Qiu, R. S. Shivacharan, M. Zhang, D. M. Durand. Can Neural Activity Propagate by Endogenous Electrical Field? Journal of Neuroscience, 2015; 35 (48): 15800 DOI: 10.1523/JNEUROSCI.1045-15.2015

KIZLAR PEMBE GİYER, ERKEKLER MAVİ

Hiç son zamanlarda büyük bir mağazanın oyuncak reyonunu gezdiniz mi? Ben uzun zamandır gezmemiştim, ta ki bundan birkaç ay önce biri kız biri erkek olan yeğenlerime hediye almaya gidene kadar. Amacım, her ikisine de içlerindeki bilim merakını körükleyecek yaratıcı birer hediye almaktı.

 

Erkek yeğenime hediye almak birkaç dakikamı aldı. Her ne kadar çeşit çeşit deney setleri, Lego ve benzeri mekanik oyuncaklar,  küçük elektrikli cihazlar, mekanik düzenekler, süper kahramanlar ve uzay temalı oyun setleri arasında seçim yapmak epey zor olsa da hoşuna gideceğini düşündüğüm bir hediye seçtim. Kız yeğenime benzer bir hediye almak için kız oyuncakları reyonuna gittiğimde ise tam bir hayal kırıklığına uğradım. Pembe renge bulanmış ve simlerle bezeli reyonda, Disney prenseslerine ilişkin bebeklerin, prenses kıyafetlerinin, makyaj ve manikür setlerinin ve hatta üzerinde disney prensenlerinden birinin resmi olan oyuncak kredi kartlarının arasında kız çocuklarını bilimle tanıştıracak, onları düşünmeye sevk edecek bir tane bile oyuncak yoktu! Reyondaki tüm oyuncaklar adeta kız çocuklarına kafayı fazla detaylı işlere takmadan giyinip, süslenip, tüllere ve simlere bulanıp beyaz atlı prenslerini beklemelerini öğretir gibiydi. O gün bu konuya epey sinirlendiğimi ve sonunda pes ederek kız yeğenime de erkek reyonundan bir hediye seçtiğimi hatırlıyorum.

ABD başkanı Franklin Roosevelt’in 1800’lerin sonunda çekilen bir resmi. O zamanlarda, cinsiyet farkı olmaksızın tüm çocuklara beyaz kolalı elbiseler giydiriliyordu.

Kız çocuklarının pembeyle bezenmesi oldukça yeni bir kavram aslında. Pembe ya da mavi gibi pastel renklerin bebek kıyafetlerinde kullanılması 19. Yüzyılın sonlarına rastlıyor. Bu tarihten önce her iki cinsten bebeklere en sık giydirilen kıyafet beyazdı, hatta hem kız hem erkek çocuklara temizliği kolay olduğundan beyaz elbiseler giydiriliyordu. 20. yüzyıla girerken tekstil endüstrisinin gelişmesiyle bebek giysilerine renk geldi ve ilginç olan şu ki, başta erkek çocuklara pembe, kız çocuklara mavi renkler önerilmişti. Earnshaw Bebek Mağazası’nın 1918 yılında yayınlanan bir gazete reklamında“Erkek çocuklarınıza pembe giydiriniz. Pembe güçlü bir renktir ve erkeklere daha uygundur. Mavi ise daha narin olduğundan kız bebeklere uyar.” yazılıydı. Başka reklamlarda cinsiyet ayrımı olmadan mavi rengin sarışın bebeklere, pembenin kumrallara yakıştığı belirtiliyordu. 1940 yılında Time dergisi bir tablo yaparak hangi mağazanın hangi cinsiyete ne rengi önerdiğini okurlarına duyurmuştu.

1950’lere gelindiğinde kız çocuklara uygun rengin pembe, erkeklere uygun rengin mavi olduğu konusunda hemen herkes hemfikir olmuştu, ancak her iki cinse de bu iki renk dışında pek çok renkte giysi giydiriliyordu. Oyuncaklarda ise nitelikleri haricinde cinsiyet ayrımına neden olacak bir farklılık söz konusu değildi. Kızlar bebeklerle daha çok, erkekler arabalarla daha çok oynamalarına rağmen her iki cinsin de ortak kullandığı her renkten pek çok oyuncak vardı: Doldurulmuş hayvanlar, tahta küpler, çıngıraklar, hayvan figürleri gibi.

Büyük bir mağazanın kız çocuklara yönelik oyuncak reyonu. Her şey pembe.

1970’ler, kız çocuklarını sarmalayan pembe çılgınlığının tetiklendiği dönem. Artan seri üretim, yükselen kapitalizm, mağaza zincirlerinin doğuşu ve tüketim toplumunun güçlenmesi ile bebek kıyafeti ve oyuncak üreticileri cinsiyete özel oyuncak ve kıyafet üretimini artırdılar. Aynı yıllarda gebelik takibinde kullanılmaya başlayan ultrason, anne baba adaylarının bebek doğmadan cinsiyetini bilmesine olanak tanıdı, müstakbel anne babalar yeni bebekleri için o henüz doğmadan pembe ya da mavi kıyafetler, oyuncaklar, battaniyeler almaya koyuldular.  Yavaş yavaş pembe çılgınlığı her yeri sardı, kıyafetlerden oyuncaklara, oradan yatak çarşaflarına kadar uzandı.  Pembe çılgınlığı diyorum, çünkü kızlar artık pembe ve tonları dışında hemen hiçbir kıyafet giymezken, erkek çocuklarının kıyafetleri de, oyuncakları da hem renk hem fonksiyon olarak kız çocuklarınkinden çok daha fazla çeşitlilik gösteriyor. Yani bir mavi çılgınlığı söz konusu değil.

Günümüzde, bebekler doğar doğmaz cinsiyetlerini belirten kıyafetlere bürünüyorlar.

Pembe çılgınlığına her geçen gün yeni firmalar da katılıyor. Uzun bir zaman boyunca cinsiyetsiz oyuncaklar üreten Lego, Friends kolleksiyonu adlı yeni bir seri ile kızlara yönelik oyuncak kampanyasına adım attı. Bildiğimiz klasik Legolar artık erkek çocuk raflarında bulunuyor sadece.Lego Friends serisi ise Barbie benzeri kıvrımlı vücut hatlarına sahip bebekler ve pastel renklerden oluşan ve cafe ya da güzellik salonu inşa etmeye yarayan Lego parçalarıyla pembeler reyonunda yerini aldı. Ürünün internet sitesindeki reklamındaki sanal şehrin asfaltının bile pembe ve eflatun rengi olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim.

Çocuklardaki oyuncak tercihinin doğuştan mı yoksa çevreden mi geldiği bilim çevrelerinde bir tartışma konusu.  Kızların bebeklerle, erkeklerin arabalarla oynamasının doğadan gelen cinsel kimliğin bir parçası olduğunu gösteren bazı çalışmalar olduğu gibi, oyuncak seçiminin çevreden görülen davranışlarla şekillendiğini gösteren çalışmalar da var. Sonuçta, nedeni ister genetik, ister öğretilmiş davranışlar olsun, erkek çocuklar daha çok mekanik oyuncaklarla oynamayı severken, kız çocuklar üzerine hikaye anlatabilecekleri bebeklerle oynamayı tercih ediyorlar. Ancak yine çalışmalar gösteriyor ki, sağlıklı bir psikolojik gelişim için her iki cinsin de bebeklerden arabalara, doldurulmuş ayıcıklardan legolara kadar her tür oyuncakla oynaması, hatta bu oyuncaklarla birlikte  oynaması gerekiyor. Okul öncesi çağ, çocukların beyinlerinin en hızlı geliştiği ve en çok etkiye açık olduğu çağ. Bu dönemde yaşanan her deneyim, her aktivite belirli sinir bağlantılarını güçlendirirken belirli bağlantıları zayıflatıyor. Yapılan çalışmalar, kızlarla birlikte oynayan veya bebeklerle ile de oynayan erkeklerin büyüdüklerinde bebeklerine karşı daha sevecen olduğunu, abileriyle ve erkek çocuk oyuncakları ile oynayan kızların ise üç boyutlu düşünce  yetilerinin diğer kızlara göre çok daha güçlü olduğu saptamış.

Lego firmasının oyuncaklarında cinsiyet ayrımı yapmadığı dönemler olan 1980’lerden kalan bir reklamı: “Güzellik Budur.”

Veriler, erkek çocukların ilk bilgisayarlarına kızlardan daha erken yaşta sahip olduğunu, bilgisayar oyunları  ve Lego gibi modüler oyuncaklarla oynamalarının bir sonucu olarak daha iyi mekanik ve soyut düşünme yetileri edindiklerini  gösteriyor. Bu özelikler bilim, teknoloji, mühendislik ve matematik ile ilgili kariyerler için hayati öneme sahip. ABD Ticaret Odası verilerine göre, bu mesleklerde çalışan kadınların sayısı toplam iş gücünün %20’sinden az.  Kız çocukların çoğu bilim ve mühendislik konularına ilgileri olmadığını beyan ediyorlar. Amerika Kalite Topluluğu’nun 2009’da gençler üzerinde yaptığı araştırmada, erkeklerin %25’ine karşılık kızların sadece %5’i mühendislik kariyeri ile ilgilendiklerini beyan etmişler. Bir başka güncel ankete göre, üniversiteye gitmeyi planlayan 13-17 yaş erkek çocukların %74’ü bilgisayar mühendisliğinin kendileri için iyi bir kariyer olduğu görüşünü beyan ederken, kızlarda bu oran sadece %32’de kalmış. Kızlar, ergenlik çağından itibaren her yaşta bilim ve matematikle daha az ilgilendiklerini ifade ediyorlar, hatta okulda matematik dersinde çok başarılı olan kızlar bile, yaşları büyüdüğünde kariyer olarak bilim veya mühendislikten ziyade sosyal bilimler alanında çalışmayı seçiyorlar.

Bu durum, kısmen cinsler arasındaki genetik veya doğumsal farklılıklara bağlı ortaya çıktığı kadar kısmen de kızlara dayatılan çevresel faktörlerden kaynaklanıyor. Bu çevresel faktörlerin en başta gelenlerinden biri de çocukların oynadığı oyuncaklar ve model olarak örnek aldıkları karakterler. Bilim adamları, kızların sadece güzellik, bebek ve ev işleri ile kısıtlı oyuncaklara maruz kalmasının ve baskın kadın stereotipi ile büyütülmelerinin uzun vadede zararlı olduğu görüşünde. Kızlara yönelik oyuncaklar genelde kız çocuklarının bilim yerine ağırlıklı olarak dış görünüş, güzellik, kılık kıyafet ve alışverişe odaklanmalarına ve sadece bu aktivitelerle uğraşan baskın kadın prototipiyle erken yaşta özdeşleşmelerine neden oluyor. Kız çocuklarının rol modeli olarak örnek aldıkları karakterler kendilerini kurtaracak bir prensi bekleyen, kendi inisiyatifi olmayan, dış görünüşleri dışında başka bir şeyle çok da ilgilenmeyen aciz karakterler. Bu ortam içinde büyüyen ve bu karakterleri örnek alan kız çocuklarının girişken, kendi ayaklarının üzerinde durabilen, bilim ve teknolojiye meraklı bireyler olması biraz zor görünüyor.

Janese Swanson bu durumu çok güzel özetlemiş:

“Erkekler doktor olurken, kızlar hemşire oluyor; erkekler futbol oyuncusu iken, kızlar amigoluk yapıyor. Erkekler yeni icatlar yaparken, kızlar icat edilen cihazları kullanıyorlar.Erkekler tamirat yaparken, kızlar bozulan şeylerin tamir edilmesini bekliyor. Erkekler cumhurbaşkanı olurken, kızlara first ladylik düşüyor.”

Anne babaların biraz çaba ve desteğiyle aynı anda hem Darth Vader, hem Prenses olmak mümkün aslında.

Anne babaların biraz desteğiyle prenses prototipini kırmak, hatta aynı anda hem Darth Vader, hem Prenses olmak mümkün.

Bu durumun önüne geçmek ve kız çocuklarına bilim aşkı aşılamak o kadar da zor değil. Elbette, onlar da prenseslerle ve bebeklerle zaman zaman oynamalı. Ama kimi zaman da erkek çocuklara yönelik olduğu düşünülen mekanik oyuncaklarla etkileşime geçmeli, manikür setlerini bir kenara atıp biraz da deney setleri ile oynamalı ya da arada Barbie’leriyle oynamaya ara verip, üç boyutlu düşünce ve tasarım yetilerini geliştiren oyuncaklara yöneltilmeliler.

Gelecek nesillerde bilim ve teknoloji işle uğraşan kadın sayısını artırmak bu günkü anne  ve babaların elinde. Bunu yapmanın yolu ise bilim ve teknolojiyle küçük yaşta tanışan kız çocukları yetiştirmekten geçiyor.

 Kaynaklar:

ABD, doğaya ciddi zararlar veren kozmetik maddesini yasaklıyor

Kişisel bakım ürünlerinde bulunan mikro taneciklerin su kaynaklarına zarar verdiğinin tespit edilmesi ABD’deki politikacıları harekete geçirdi.

Kozmetik sektöründe yayın bir şekilde kullanılan peeling etkili ürünleri marketlerde bulmak yakın zamanda zorlaşacak. ABD Başkanı Obama ve meclis, cilt bakım ürünlerinde bulunan ve cildinize sağlıklı bir parlaklık ya da dişlerinize beyazlık sağladığı iddia edilen mikro plastik tanecikleri yasaklayan bir yasa tasarısına imza attı.

Mikro Plastik Tanecik 3

Bilim insanları ve çevreciler, mikro taneciklerin yarattığı tehlikeleri son birkaç yıldır dile getiriyor. Lavabodan akan mikro plastik taneciklerin yolu genellikle göllerde, okyanuslarda ve diğer su kaynaklarında son buluyor. Doğada parçalanması için yüzlerce yıl gereken ve suda yolculukları boyunca toksinlerle kaplanan bu tanecikleri, kuşlar ve deniz canlıları besin olarak tüketebiliyor. Ayrıca bu plastik tanecikler tarım alanlarında kullanılan gübrelere de karışabiliyor. Araştırmacılar, her gün kabaca 800 trilyon mikro taneciğin su kaynaklarına karıştığını ya da kanalizasyonlarda toplandığını tahmin etmekte. Sadece bir şişe yüz yıkama jeli bile 1,4 milyon tanecik ihtiva edebiliyor.

ABD’deki birkaç eyalet şimdiden mikro tanecikleri yasaklayan yasa tasarısını onayladı. Yasa tasarısı, üretici firmaların ürünlerinden kürecikleri 2017 yılına kadar aşama aşama kaldırmasını gerektiriyor. Unilever ve Johnson & Johnson gibi büyük firmalar, yasa tasarısı henüz ortaya çıkmadan önce de mikro tanecikli ürün üretimini yavaş yavaş azaltmaya çalışıyordu, belki de zorunlu uygulamaların kapıda olduğunu sezmişlerdi.

mikro tanecikli jel

ABD dışında ise durum biraz farklı. Avrupalı kozmetik ve kişisel bakım üreticilerini temsil eden Cosmetics Europe, 2015 yılında üye firmalarına yüz yıkama jellerinde ve bakım ürünlerinde mikro tanecik kullanmamalarını önerdi. Fakat Avrupa genelinde bu öneriyle ilgili henüz herhangi bir adım atılmış değil.

Günümüzde, mikro tanecikler diş macunundan duş jellerine kadar yüzlerce üründe bulunabiliyor. Bu ürünleri özellikle gidip almıyorsanız bile bilmeden kullanıyor olabilirsiniz. Kullandığınız ürünlerin plastik mikro tanecikler içermediğinden emin olmak istiyorsanız, içindekiler kısmında polyethylene, polypropylene ya da acrylates copolymer olmamasına dikkat etmelisiniz.

Plastik mikro tanecikler yerine, bir bakteri türünden üretilen ve doğada çözünebilen biyoplastikler bir seçenek olabilir. Tabii ki bazıları, kayısı çekirdeği gibi doğal alternatiflere dönmeyi tercih edebilir yada tuz, şeker, kum gibi malzemelerle kendi peeling ürününü kendi üretebilir.

Kaynak:

  1. GaiaDergi
  2. Fast Coexist,
  3. Royal Society of Chemistry

Erkek ve Kadın Beyinleri Farklı Şekilde Yaşlanıyor

 Yeni yapılan bir araştırmaya göre; erkek ve kadın beyinleri farklı şekilde yaşlanıyor ve bu durum erkeklerin neden Parkinson’a ve kadınların da Alzheimer’a daha müsait olduğunu açıklayabilir.

Bilim insanları, erkek ile kadın beyinlerinin yaşlanma şekillerinde önemli bir farklılık keşfettiler: beyindeki en derinsubkortikal yapıların, erkeklerde kadınlardakinden daha hızlı yaşlandığı ortaya çıktı. Erkeklerin yaşlandıkça Parkinson gibi sinirsel hastalıklara neden daha müsait olduklarının bir sebebi de bu olabilir.

Bulgular, Macaristan’daki Szeged Üniversitesi’nden sinirbilimci ekibi, aynı yaştaki 53 erkek ve 50 kadının beyin yapılarını subkortikal yapılara odaklanarak incelediler. Bu yapılar, hareket hakimiyeti ve duygusal işlem ile ilişkili beyin bölgeleridir. Ekip ayrıca, düşünürken beyindeki farklı bölgeler arasında bilgi aktarımını idare eden talamusu da incelediler.

Belirgin bir şekilde, katılımcıların tamamının beyinleri, bireyler yaşlandıkça; beyinde ve talamus hacminde etraflı bir azalma göstermesinin yanısıra, erkeklerde kaudat çekirdek ve putamen (ikisi de vücut hareketini kontrol etmeye yardımcı bölgelerdir) boyutlarında azalma görüldü. Dahası, beyindeki bütün bölgelerde bulunan gri maddenin erkeklerde daha hızlı bir oranda azaldığı sonucuna ullaşıldı. Bu durum daha hızlı bir beyin yaşlanması sürecinin işareti olabilir.

Geçmişte yapılan birkaç araştırma, erkek ile kadın beyinleri arasındaki birkaç farklılığa dikkat çekmişti. Örneğin; erkek beyinleri genelde daha geniştir (daha geniş olamsı daha zeki olunduğu anlamına gelmiyor). Öte yandan; erkeklerin Parkinson hastalığı ve kadınların da Alzheimer hastalığı geliştirmesinin daha muhtemel olduğunu biliyoruz.

Yapılan yeni araştırma, bu durumun sebeplerinden birine işaret ediyor olabilir, fakat yine de sebebin ne olduğunu tam olarak bilmiyoruz. Belki; hormonal değişimler ve beynin bu değişimlere verdiği tepkiler söz konusu durumun sebeplerinden birisi olabilir.

Brain Imaging and Behaviour dergisinde yayınlanan çalışmada şu açıklama yer alıyor:
 “Bu bulgular, kesitsel ve yapısal MRI çalışmalarındaki değiştirilemez faktörlerin (ör. cinsiyet ve yaş) etkilerinin yorumlanması için önemli sonuçlara sahip olabilir. Dahası, subkortikal yapıların hacim dağılımı ve değişimleri, çeşitli nöropsikiyatrik bozukluklarla sürekli ilişkilendirilmişti (ör. Parkinson hastalığı, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu gibi). Bu değişimleri anlamak, bu bozuklukların seyri ve sonuçlarının tahmininde daha fazla şeyi anlamayı sağlayabilir.

Normal olarak böyle bir keşiften sonra, bu bulguları desteklemek ve ardındaki sebepleri anlamak için daha fazla araştırma gereklidir. Yine de bu çalışma, erkeklerde ve kadınlardaki en zararlı sinirsel hastalıklar için sonunda daha iyi tedavilere ve hatta muhtemel olarak çarelere yol açabilir.


Kaynak:

  1. Bilimfili
  2. ScienceAlert
  3. G F Wooten, L J Currie, V E Bovbjerg, J K Lee, J Patrie Are men at greater risk for Parkinson’s disease than women? J Neurol Neurosurg Psychiatry 2004;75:637-639 doi:10.1136/jnnp.2003.020982
  4. Viña J1, Lloret A. Why women have more Alzheimer’s disease than men: gender and mitochondrial toxicity of amyloid-beta peptide. J Alzheimers Dis. 2010;20 Suppl 2:S527-33. doi: 10.3233/JAD-2010-100501.
  5. András Király, Nikoletta Szabó, Eszter Tóth, Gergő Csete, Péter Faragó, Krisztián Kocsis, Anita Must, László Vécsei, Zsigmond Tamás Kincses Male brain ages faster: the age and gender dependence of subcortical volumes Brain Imaging and Behavior pp 1-10 First online: 16 November 2015 doi:10.​1007/​s11682-015-9468-3

Neden Adalet İsteriz?

“Bilin: Halkın ekmeğidir adalet.” der Alman şair Bertolt Brecht.

İnsan adalet ister, çünkü ona ihtiyacı vardır. Gezegenimizdeki en sosyal canlılar olarak başkalarına duyduğumuz güvene bağlı olarak ya da olmayarak her zaman sömürüye ve tehlikeye açık halde bulunuruz ve dolayısıyla da fair play beklentisi taşırız. Adaletin ne olduğuna dair her zaman aynı görüşü paylaşmayabiliriz, fakat adalet fikri beynimizin derinliklerinde örülmüştür. Araştırmacılar; cezalandırma dürtüsünün beynimizde inşa edildiğinden şüpheleniyorlar ve çalışmalar; haklı bir cezalandırmanın beynimizin nöral ödül merkezlerini gıdıkladığını gösteriyor.

Bebek Adaleti

İnsanlar, suç ve cezaya dair yargılamalar yapmaya çok erken yaşlarda başlarlar. 2011 yılında Developmental Science ‘da yayımlanan bir çalışma; 3 aylıkken bile, bebeklerin başkaları için engeller oluşturan karakterlerden ziyade başkalarına yardımcı olan karakterlere bakmayı tercih ettikleri bulgusuna ulaştı. Bu yaştaki bebekler için, bir nesneye ya da kişiye bakmak bebeklerin o nesne ya da kişi ile bağ kurmaya yatkın olduğunun göstergesidir. Bu durum bebeklerin; yardımsever ve pro-sosyal kişilere yakınlaştığını gösteriyor.

Yale University Infant Cognition Center ‘da (Bebek Kavrama/Bilişsellik Merkezi) yürütülen daha fazla çalışma; bebeklerin ahlâki/etik yargılar oluşturmada oldukça sofistike olduklarını ortaya koyuyor. 2011 yılında Proceedings of the National Academy of Sciences’da yayımlanan bir başka çalışmada, Yale University’den araştırmacılar; 5 ve 8 aylık bebeklere bir kuklaya yardım eden ya da onu engelleyen bir başka kukla gösterdi.

Sonrasında, bebeklere; bu yardım eden ya da engelleyen kuklaların bir topla oynarken ve topu düşürürken ki halleri ve üçüncü bir kuklanın yere düşen topu sahibine taşıdığı görüntüler gösterildi. Sonuçta, 5 aylık bebeklerin topu düşüren kuklanın yardım eden ya da engelleyen kukla olup olmasını önemsemeden topu geri veren kuklayı tercih ettikleri görüldü –bu bebekler yalnızca sevimli/hoş/iyi ilişkileri görmeyi sevdiler–. Fakat 8 aylıklarda, bebekler; topu düşüren ve tekrar geri verilen kuklanın daha öncesinde yardım eden kukla olmasına dikkat ettiler. Bir başka deyişle, 8 aylık bebekler iyi niyetlilerin ödüllendirilmesini ve kötü niyetlilerin cezalandırılmasını görmeyi sevdiler.

Beyinde Adalet

Yani, adaletin yapı taşları beyinde çok erken yaşlarda bulunuyor. Fakat bu yapı taşları beyinde nerede bulunuyor? Araştırmalar (burada ve burada); haksızlığa karşı beyinde — insula, anterior singulat korteks ve temporoparyetal bileşimi gibi– bir dizi bölgenin tepki verdiğine ve yargılamayı işleyen –prefrontal korteks gibi– bir başka bölgeler dizisine işaret ediyor.

2004 yılında Science‘da yayımlanan bir çalışmada, araştırmacılar, katılımcılar; bir başka kişinin ne kadar cezalandırılıp cezalandırılmayacağına karar verirken, bu insanların (katılımcıların) beyinlerini pozitron emisyon tomografisi (PET) ile taradılar.

Çalışmada, cezalandırma senaryosu kurgulamak için basit bir ekonomi oyunu kullanıldı. Oyunda, 2 oyuncuya da –A ve B– 10 ‘ar dolar verildi. Oyun kurallarında; A kişisi kendi 10 dolarını B kişisine gönderebilir ve eğer bunu yaparsa gönderdiği miktar 4 katına çıkarılacak ve B kişisi 40 dolar kazanacak. Sonra, B kişisi –sahip olduğu– 50 doları kendisi ve A kişisiyle paylaşmayı seçebilir ya da aç gözlü davranarak bütün parayı kendisine saklayabilir.

Fakat, B için bir handikap söz konusu: Eğer bütün parayı kendisine saklarsa, A kişisinin onu cezalandırma hakkı doğacak. Bazı durumlarda, araştırmacılar deneyi; A kişisinin B kişisini cezalandırmak için bir ödeme yapması gerektiği şeklinde düzenlediler; diğer durumlarda ise cezalandırma herhangi bir ödeme olmaksızın yapılabiliyordu. Benzer şekilde, cezalandırma bazen sembolik oluyor ve bazen de B’yi cezalandırmak için gerçek para isteniyordu.

Bütün durumlarda da, araştırmacılar; beynin derinliklerinde bir bölge olan anterior dorsal striyatumda bir aktifleşme gördüler. Bu nokta, özellikle de kaudat olarak isimlendirilen parça ödüle dayalı kararlar vermeden sorumlu olarak bilinir. Şaşırtıcı bir biçimde, daha aktif bir kaudat ile, katılımcıların daha sert bir cezalandırma yapmaya yatkın oldukları sonucuna ulaşıldı.

Araştırmacılar:

“Yüksek kaudat aktivitesi; cezalandırmaya daha istekli bir halin sorumlusu olarak görülüyor. Bu da; kaudat aktivasyonunun karşı tarafı cezalandırmadan memnuniyet duyduğunu gösteriyor” diyorlar.

Duygusal Cezalandırma

Haklı bir cezalandırmanın hazzı bütün adaletli işler için önemli bir açıyı vurguluyor: Bu durum amansız bir biçimde duygularımızla karışık.

Bir dağ tırmanıcısının bir başka dağcının teçhizatını (ipini) keserek onu öldürmüş olduğunu duyduğunuzu düşünün. Bir senaryoda, kurbanın yalnızca yaralanarak öldüğü tanımlanıyor. Bir başka senaryoda ise, dağcının vücudundaki bütün kemiklerin kırıldığını ve çığlıklarının ağzından gelen köpük köpük kan ile boğulduğunu (çığlıkların yavaş yavaş sönümlenmesi) düşünün.

2014 yılında Nature Neuroscience‘da yayımlanan bir çalışmada, –tahmin edeceğiniz gibi– katılımcılar ikinci senaryoyu duyduğunda, daha az detay verilen ilk senaryoya kıyasla katilin cezalandırılmasında çok daha fazla istekli oldular. Katılımcıların beyinlerinin fonksiyonel manyetik rezonans görüntülemesi (fMRI) bu karara ulaşmalarının nedenine dair bir ipucu sunuyor: kötülüğün grafik tanımlamaları, duygusal işlem ve korkudan sorumlu beyin bölgesi olan amigdalayı uyarıyor. Aynı zamanda, grafiksel detaylar amigdala ve karar vermede önemli beyin bölgesi lateral prefrontal korteks arasındaki titreşimleri de artırdı.

Öte yandan, insanlara dağcının ölümünün bir kaza sonucu olduğu anlatıldığında ise, şaşırtıcı olmayan bir biçimde, yaralanmaların grafiksel detaylarını duymuş olsalar bile diğer dağcının cezalandırılması noktasında daha az istekli oldular. Bu durumlarda, beynin medial prefrontal ve dorsomedial bölgeleri devreye girerek amigdalayı ve onun korku-tellallığını baskılıyor. Bir başka deyişle; beyin, cezalandırma arzumuzda bir fren oluşturabiliyor.

Tartışmalı Adalet

Öç alma ve yumuşaklık arasındaki çekişme bizim adalet duygumuzu oluşturur. Ve burada da işler karışıyor.

Psikologlar; insanların ahlâki yargılara öncelikle sezgileriyle karar verip daha sonrasında geri dönerek duruma dair mantıklı gerekçeler ürettiklerine dair fazlaca delile sahipler. Ve –insanlar– bunu yaparken de bütün delillere eşit değerlendirmede bulunmuyorlar. 1979 yılında ölüm cezasına dair tutumlar üzerinde yapılan ünlü bir çalışmada, –örneğin– insanların idam cezası hakkındaki önceki kanaatlerine destek sunan delilleri sorgusuz sualsiz kabul ettikleri bulgusuna ulaşıldı. Buna karşın, düşünceleriyle çelişen deliller sunulduğunda ise bu delilleri yanlış buldular.

New York University’den sosyal psikolog Jonathan Haidt 2001 yılındaki bir makalede konuya dair; -beyindeki-muhakeme sürecinin; müvekkilini savunan bir avukata ya da gerçeği arayan bir bilim insanına benzetilebileceğini söylüyor.

University of California’dan psikolog Peter Ditto; ahlâki soruların duygu-odaklı işlemeye uygun olduğunu, çünkü insanların neyin doğru neyin yanlış olduğuna dair derin bağlar kurduklarını söylüyor.

Ditto:

“Dünya’ya bakışımız bazı tutarlılıklar gerektirir ve gelecek hakkında tahminde bulunabilmek için geçmişi kullanmak zorundayız. Ve alışılmadık ya da hoş karşılanmayan bilgiye dair daha dikkatli olmalıyız, çünkü bu durum ileride bir tehdit oluşturabilir” diyor.

Sonuç itibariyle; unutulmamalı ki, adaleti neden istediğimize dair sinirsel (nöral) düzeyde işlerlik gösteren bu mekanizmaları aktifleştiren tarihsel, toplumsal ve kültürel etkenler vardır. Bu yüzden de; konuyla ilgili tarihsel araştırmalara, toplumların evrim sürecine, kültürel çalışmalara, sınıfsal ilişkilere ve yaklaşımlara bakmak da faydalı olacaktır.

Yine de; adaletin ne olduğuna dair herkes aynı fikirde olmasa da, adalete dair inanç; beynimizin bir parçasıdırve belki de bizi biz yapan o parçalardan birisidir.


Kaynak ve İleri Okuma: Bilimfili
1- J. Kiley Hamlin, Karen Wynn, and Paul Bloom 3-month-olds show a negativity bias in their social evaluations Dev Sci. 2010 Nov; 13(6): 923–929. doi: 10.1111/j.1467-7687.2010.00951.x
2-J. Kiley Hamlin, Karen Wynn, Paul Bloom, and Neha Mahajan How infants and toddlers react to antisocial others October 25, 2011 proceedings of the national academy of sciences vol. 108 no. 50 > J. Kiley Hamlin, 19931–19936, doi: 10.1073/pnas.1110306108
3- Denke C1, Rotte M, Heinze HJ, Schaefer M. Belief in a just world is associated with activity in insula and somatosensory cortices as a response to the perception of norm violations. Soc Neurosci. 2014;9(5):514-21. doi: 10.1080/17470919.2014.922493. Epub 2014 Jun 2.
4- Adrian Rainecorresponding author and Yaling Yang Neural foundations to moral reasoning and antisocial behavior Soc Cogn Affect Neurosci. 2006 Dec; 1(3): 203–213. doi: 10.1093/scan/nsl033
5- Braindecoder
6- Lord, Charles G.; Ross, Lee; Lepper, Mark R. Biased assimilation and attitude polarization: The effects of prior theories on subsequently considered evidence.Journal of Personality and Social Psychology, Vol 37(11), Nov 1979, 2098-2109. http://dx.doi.org/10.1037/0022-3514.37.11.2098
7- Jonathan Haidt University of Virginia The Emotional Dog and Its Rational Tail: A Social Intuitionist Approach to Moral Judgment Psychological Review  2001. Vol. 108. No. 4, 814-834