Antijen Spesifik İmmünoterapi Sayesinde Relaps MS gibi Otoimmün Hastalıklar Tedavi Edilebilir

Aggressör hücrelerinin otoimmünite yapabilme olasılığı vardır. Yapılan tedavi ile bu hücrelerin koruyucu(protektör) hücrelere dönüştürülmesi hedefleniyor. Tedavinin her aşamasında , derece derece gen ifadesi değişiyor. Bu illüstrasyon sıcaklık haritası dizilerindeki renk değişimlerini ifade ediyor.

Bilim insanları elden ayaktan düşüren ciddi otoimmün hastalıklarda (MS gibi) hücrelerin ,sağlıklı vücut dokularına saldırmasını nasıl durduracağını ortaya çıkararak, bilimsel açıdan büyük bir ilerleme (breakthrough) kaydetti.

Bristol Üniversitesi’nden araştırmacılar vücudun bağışıklık sisteminin kendi dokularına saldırması yerine, hücreleri agresif konumdan gerçekten hastalıklara karşı koruyacak hale nasıl dönüştüreceklerini keşfettiler.
2014 Eylül Ayı’nda Nature Communications dergisinde yayınlanan araştırma Wellcome Trust tarafından fon desteği alıyor.

Antijen-spesifik immünoterapi adı verilen bu son tedavi yaklaşımının MS(multipl skleroz), Tip 1 diyabet, Graves hastalığı ve sistemik lupus  eritematozus (SLE) hastalığı gibi pek çok otoimmün hastalığında yaygın olarak kullanımı umut ediliyor.

MS hastalığı tek başına Birleşik Krallık’ta 100,000 civarı insanı etkilerken, tüm dünyada 2,5 milyon kişiyi etkiliyor.

Bilim insanları otoimmün hastalığına neden olan hücreleri seçici hedefleyerek, bu hücrelerin kendi dokularına karşı saldırganlığını hafifletmeyi başardı. Hücreleri hastalığa karşı koruma kabiliyetlerini kazanacak şekilde dönüştürdüler. Bu türden bir dönüşüm daha öncesinde alerjilere uygulanmıştı. Alerjik densensitizasyon(duyarsızlaştırma) adı verilen bu uygulamanın değeri otoimmün hastalıklar açısından ancak anlaşıldı.

İşte Bristol ekibi normalde saldıran hücrelerin protein fragmanlarının nasıl yönetildiğini açığa çıkararak, otoimmün tepkisinin düzeltilmesine vesile oldular.

Çalışmanın en önemli kısmı ise antijenin fragman enjeksiyonun kademeli doz artımıyla etkili bir tedavinin oluşturulabileceğinin açığa çıkması.

Bu tarzda immünoterapinin nasıl işlediğini ortaya çıkarmak amacıyla, bilim insanları immün hücreleri detaylı inceleyerek, hangi genler ve proteinlerin açılıp kapatılarak tedavi için kullanılabileceğini araştırdı.

Gen ifadesindeki değişimlerinin keşfinin yardımıyla, nasıl aggressör(saldırgan) hücrelerin protektör(koruyucu) hücrelere dönüştürülebileceğine açıklanabiliyor.

Sonuç olarak, tekrardan eski haline dönen hücreler , bireyin kendi bağışıklık sistemine tolerans göstererek kendi dokularına saldırmak yerine , yeniden enfeksiyona karşı koruyucu duruma geliyor.

Hücrelerin spesifik olarak hedeflenmesi sayesinde, immünosupresif ilaçların; enfeksiyon, tümör oluşturma , doğal mekanizma bozulmaları gibi istenmeyen yan etkilerinden kaçınılabilir.

Araştırmaya başkanlık eden Profesör David Wraith: “ Antijen-spesifik immünoterapinin moleküler tabanlı bakış açısı, heyecan verici yeni fırsatlara kucak açıyor. Seçicilik yaklaşımının iyileştirilmesi sayesinde etkili bir tedavi sağlayabilecek değerli etiketler sağlanabilir. Bu sonuçların tedavisi zor otoimmün hastalıkların tedavisi için önemli çıkarımları olacaktır,” diyor.

Bu tedavi yaklaşımı sayesinde dünya çapında milyonlarca insanın hayatları iyileştirilebilir.

Bristol Üniversitesi ve Apitope biyoteknoloji firması tarafından halen klinik çalışmalar sürdürülüyor.

Apitope Relaps Multipl Skleroz Faz II Denemelerini Tamamladı  Apitope biyoteknoloji şirketi otoimmün hastalıklar için ilaç keşfi ve geliştirilmesi için kuruldu. 2015 Ağustos ayında ortağı Merck Serono ile relaps (nükseden) multipl sklerosis klinik çalışması Faz II-A Denemesini sonuçlandırdığını duyurdu. ATX-MS-1467 (M2736) adı verilen ilacı, bağışıklık sistemini tolere etmesi hedeflenen bir ajan. ATX-MS-1467 adlı yeni ajan, otoimmün sistemini geliştirerek, otoimmün hastalıkların altında yatan nedeni hedefleyerek , bağışıklık sistemini yeniden dengelemek için geliştirildi. Bu yeni yaklaşım , semptomları tedavi etmek için bağışıklık tepkilerini tümüyle kapatmak yerine, hastalığı temelden tetikleyen mekanizmaya odaklanıyor.

Daha öncesinde Apitope, birinci grupta 6 hastalık ikincil progresif multipl skleroz (SPMS- secondary progressive multiple sclerosis)  ve ikinci grupta ise 43 kişilik relaps multipl skleroz için Faz 1 klinik deneylerini sonuçlandırmıştı. ATX-MS-1467 ilacıyla tedavi edilen relaps multipl skleroz hastalarının ,manyetik rezonans görüntüleme sonuçlarında kontrast –artan beyin lezyonlarında % 78 azalma görüldü.

Faz II-A çalışmasında relaps multipl skleroz hastalarında ilacın güvenliği ve immün tolerasn hareketi inceleniyor. Araştırmada hastaların beyinleri sık sık manyetik rezonans görüntülemeyle değerlendiriliyor. Araştırmanın bu yıl sonuçlandırılması bekleniyor.

Apitope CEO’su Dr Keith Martin şöyle not düşüyor. “ Merck Serono bu zorlu klinik deneme rekrutmanını tamamladığını belirtmek isterim. Relaps MS hastalarında yapılan bu klinik ilk iki çalışmamızda elde ettiğimiz, olumlu verilere devam edeceğini umuyoruz. Ayrıca Apitope’un bu yaklaşımının önemli otoimmün hastalıkların tedavisinde klinik destek sağlayacaktır.”

Kaynaklar :

  1. GerçekBilim
  2. ScienceDaily
  3. Multiplesclerosisnewstoday
  4. Apitope
  5. Bris

Araştırma Referansı : Bronwen R. Burton, Graham J. Britton, Hai Fang, Johan Verhagen, Ben Smithers, Catherine A. Sabatos-Peyton, Laura J. Carney, Julian Gough, Stephan Strobel, David C. Wraith. Sequential transcriptional changes dictate safe and effective antigen-specific immunotherapy. Nature Communications, 2014; 5: 4741 DOI: 10.1038/ncomms5741

Neden Aşık Oluruz?

Her duygunun olduğu gibi aşk ın da fizyolojik ve psikolojik bir izahının olması gerekiyor kuşkusuz. Öyleyse; neden aşık oluyoruz? Bu soruya verilecek cevaplar çok çeşitli şekillerde olabilir ancak nedenleri sorguluyorsak elbette ki söz konusu durumun kökenlerini ele almalıyız. Yani aşkın evrimine bakmamız gerekiyor.

Neden aşk duygusuna sahip olduğumuz sorusu aslında evrimsel açıdan cevaplanmış bir soru. Aşık oluyoruz çünkü üremeliyiz. Çok kaba ve “düz” bir ifade gibi görünebilir ancak tarifinde bile güçlük çektiğimiz bu duygunun kökeni; üreme ve türümüzü devam ettirebilme güdüsüne dayanıyor. Evrimsel süreçte, değişen koşullara en iyi adapte olabilen canlı türünün hayatını devam ettirebildiğinden yola çıkarak, aşık olma durumumuzun aslında canlı türümüzün devamını sağlamak amacından başka bir amaç taşımadığını da söyleyelim. Yani aşkın maddeüstü bir anlamı kesinlikle yoktur ve tamamen biyokimyasal bir süreçtir. Türlerin üremeye devam etmesi ve türün devamlılığının sağlanması, evrim için başat önemdedir. Çiftleşmek ana amaç iken, aşk duygusu bu amaca giden yalnızca bir araçtır. 2005 yılında yapılan bir araştırma; beyindeki cinsel uyarının insanların aşık oldukları anlarda tamamen aktif halde olmadığını ortaya koydu.

Bu durum, aşkın üremeyi güçlendirdiği fikrini yanlışlamıyor, fakat yeni soruların da ortaya çıkmasına sebep oluyor. Mesela; üremeden sonra bile neden aşk duygumuz devam ediyor? Bu soruya mutlak cevap elbetteki evrimsel temelde oluyor: ödül ve bağlılığın kombinasyonu partnerimize duyulan tutkuyu devamlı kılıyor.

neden-aşık-oluruz-2Ödül motivasyonu ve onun yardımcı salgısı dopamin birlikteliğinden kaynaklı olarak aşkın birincil telaşı bir duygudan ziyade bir tutkuya dönüşmesidir. Zamanla, diğer nörotransmitterler ürememizin yıllarca sürdüğü uzun birlikteliklerin oluşmasında önemli roller üstleniyorlar.

 

Vazopresin ve oksitosin gibi hormonlar  insanlara ve diğer memeli türlerinin neredeyse %3’üne, devam eden tek eşli bir aşkı yaşamaları noktasında yardımcı olur. Bu iki kimyasal (vazopresin ve oksitosin); diğer insanlarla ilgili hafızalar oluşturma kabiliyetimizle ilişkilidir ve diğer insanları tanıyabilmemize yardımcı olurlar. Aynı zamanda da dopaminin yanı sıra cinsel birleşme anında da salgılanırlar.

Dopamin (haz ve mutluluk duygusuna sebep olur), oksitosin (bağlılık hissi ile ilgilidir) ve vazopresin (bağlılığı geliştirir ve sosyal anlamda ayırt edebilmeyi sağlar) birlikteliği partnerimize bağlılığımıza sebep olan öğrenilmiş bir davranışın ortaya çıkmasını sağlar.

Dopamin sinirsel bir iletim kimyasalıdır. Aşık olduğumuzda mutlu hissetmemizin sebebi dopamindir. Oksitosin ise aşk bitse dahi birlikteliklerin uzun süre devam edebilmesini sağlayan ve bağlılığa sebep olan etken kimyasaldır. Evliliklerdeki bozulmaların ve boşanmaların biyokimyasal süreçteki sebebinin oksitosin seviyesinde meydana gelen anormallikler olduğu düşünülmektedir. Cinsel birleşme sırasında da oksitosin oldukça fazla salgılanır, bu durum da bizlere aşk ile cinsel birleşmenin evrimsel açıdan ilişkili olduğu fikrini sunmaktadır. Vazopresin de tıpkı oksitosin gibi bağlılık hissinin gelişmesini ve buna ek olarak da sosyal hayatta insanları ayırt edebilmemizi ve tanıyabilmemizi sağlayan bir hormondur.

anne-bebek-babaBu kimyasallar aynı zamanda ailesel aşkta da örneğin; ebeveyn-çocuk ya da kardeşler arasındaki sevgide de rol oynuyorlar. Örneğin, oksitosinin ebeveyn bağı üzerinde önemli rolü vardır. Aynı zamanda da; annede doğum sırasında oksitosin salgılanır ve anne sütünün üretilmesinde de oksitosinin rolü vardır.

 

Sonuç olarak, ürememize götürebilecek ilişkileri güçlendirmek ve sürdürdüğümüz ilişkiler sonucu doğacak çocukları düşünerek aşık oluruz. Yani türümüzü devam ettirebilmek için.

Yukarıda anlatılan süreçlerin hepsi bütün duygularda olduğu gibi tamamen beyinde gerçekleşmektedir. Dolayısıyla aşk da yalnızca beyinde gerçekleşmektedir. Elbetteki beyinde gerçekleşen algılamalar, salgılamalar ya da uyarılar vücudumuzun kalp, kaslar, bağırsaklar gibi diğer organlarında değişikliklere sebep olabilir ancak aşk kalpte oluşan bir duygu değildir. Bir diğer ifade ile kalbimizle değil, beynimizle aşık oluruz.

Yararlanılan Kaynaklar:

  1. Bilimfili
  2. University of Minesota
  3. Psychology Today
  4. LiveScience
  5. Economist

Uyku Esnasında Öğrenme Mümkün mü?

Uyudunuz ve Fransızca konuşabilir bir halde uyandınız, harika olmaz mıydı? Tamam, belki Fransızca olmayabilir, fakat daha yaygın bir dil ya da bir beceri seti ya da daha önce sahip olunmayan bazı entelektüel bir birikime sahip halde uyansanız nasıl olur? Aslında bir nevi bu mümkün.

Hipnopedi olarak bilinen uyku öğrenmesi kavramı; beynin uyku esnasında uyaranlara tepki vermesi ve bilgiyi işlemesi durumudur.

Uyku öğrenmesinin ilk örneği 1920’lerin sonlarında Alois Benjamin Saliger öncülüğüyle gerçekleştirilmiştir.“Psycho Phone” isimli bir cihaz icadıyla denekleri uyku esnasında sübliminal olarak etkilemeyi başardı. Saliger; doğal uykunun hipnotik uyku ile benzer olduğunu ve doğal uyku sırasında bilinçaltının önerilere en açık halde olduğunu söylüyor.

Peki Saliger haklı mıydı? Bilimin bugün geldiği noktada, Saliger’ın belli noktalarda haklı olabileceği söyleniyor.

Uyku sırasında beynimiz şaşırtıcı bir şekilde aktif durumdadır ve yeni bilgiyi öğrenme kapasitesine sahiptir, hatta yeni hafızalar bile oluşturabilir. İşte uyku esnasında öğrenebilidiğimize dair araştırmalar tarafından gösterilen üç yol:

Yabancı Diller

Uyku sırasında beyin aktif ve bilgiyi alır haldedir. Fakat, bazı şeyler diğerlerine kıyasla daha fazla kafamıza girer. Örneğin; uyku anında dinlediğiniz bir dilin tamamını öğrenemezsiniz, fakat tek tek bazı kelimelere aşina olabilirsiniz.

Yeni bir deneyde, bilim insanları, ana dili Almanca olan deneklere, temel kelime hazinesiyle Flemenkçe (Hollanda dili) öğrettiler. Araştırmacılar; deneklerin bazıları uykudayken onlara belli etmeden bazı kelimelerin seslerini dinlettiler. Deney sonucunda; sübliminal olarak etkilenmeyen deneklere kıyasla, manipüle edilmiş seslere maruz kalan deneklerin uyandıklarında belirli kelimeleri daha iyi çevirdikleri ve tanımlayabildikleri görüldü.

Ayrıca uykunun önemini vurgulamak için, bilim insanları test grubuna yürüdükleri anda kelimeleri dinlettiler. Sonuçta ise; deneklerin yürür halde iken dinletilen kelimeleri hatırlamada, uyur haldeki deneklere kıyasla daha başarısız oldukları görüldü. Böylece, esas itibariyle, birazcık aşina olduğunuz yabancı dilin kelimelerinin yer aldığı ses kayıtlarını dinlerseniz, uyandığınızda bu kelimeleri daha kolay hatırlayabilirsiniz.

Müziksel Yetenek

Evet, uyku sırasında Les Paul gibi bir tıngırdatma yetisine sahip olabilirsiniz. Nature Neuroscience ‘da Haziran 2012 ‘de yayımlanan bir çalışmada, araştırmacılar; katılımcılara iki basit gitar melodisinin nasıl çalınacağını öğrettiler. Sonrasında denekler kısa bir kestirme aşamasına geçtiler. Uyudukları sırada deneklere, melodilerden birisi defalarca dinletilirken diğer melodiler dinletilmedi.

Denekler uyandığında, büyük ihtimalle beyinleri uykunun yavaş dalgalı anında pekiştirdiği için, uyku esnasında dinledikleri melodiyi çalmada farkedilir bir gelişme sergilediler. Uykunun teorize edilen görevlerinden birisi öğrenilen gerçekleri güçlendirmek olduğundan, çalmaya çalıştığınız bir şarkıyı uyku esnasında dinlemek onu daha da kökleştirir.

Hafızalar

Hayır, Inception filmindeki gibi bir hafıza naklinden bahsetmiyoruz. Fakat uyku ve sesin kombinasyonu belirli hafızaları güçlendirebilir. Araştırmacılar; insanların belirli bir hafıza (anı, yaşan bir durum) ile ilişkili bir ses dinlediğinde bu hafızayı (anıyı) hatırlamada daha iyi oldukları bulgusuna ulaştılar. Deney şu şekilde yapıldı: İlk olarak, çalışmaya katılanlar bilgisayar ekranı üzerinde belirli yerlere nesneler (ikonlar) yerleştirdiler. Her nesne yerleştirildiğinde, bilgisayar bir ses (örneğin; kedi resmi için “miyav”, zil için “ding” sesi çalacaktı, vs.) çalacaktı. Sonrasında, denekler uyurken, onların haberi olmadan seslerin bazıları tekrarlandı.

Denekler uyandığında, sesleri duyanlar, nesnelerin hepsini hatırlamada daha iyi bir performans sergilediler. Bu da bir sesin birden fazla hafızayı tetiklediğini gösteriyor. 2007 yılında yapılan benzer bir çalışmada da, sesler yerine koku kullanılarak koklama ve bellek arasındaki bağ doğrulandı.

Peki bu durum neden işliyor? Araştırmalar; uykunun beynin dinlenmesine müsaade ederken aynı zamanda da uzun süreli hafızaları güçlendirmeye yardımcı olduğunu ortaya koyuyor. REM uykusu örtülü bellek — hakkında düşünmeden yapabildiğimiz görevler– ile ilişkilidir ve yavaş dalga uyku ise açık bellek –bilinçli olarak hatırladığımız gerçekler– ile ilişkilidir. Ve her ikisinin de bizi sübliminal olarak etkileyebileceği kanıtlanmıştır. Yani bir dahaki sefere, bir toplantı sırasında uykuya dalmış vaziyette yakalanırsanız, beyninizin uyanıkken bilgiyi almakta güçlük çektiğini söyleyebilirsiniz çünkü artık bilimsel bir dayanağınız var, hatta işten atılırsanız tazminat bile alabilirsiniz. –ülke bu halde iken son kısımdan emin değilim–

Kaynak:

  1. Bilimfili,
  2. Van Winkle’s, “Three Things That You Can Learn in Your Sleep Tonight”,
  3. Thomas Schreiner and Björn Rasch Boosting Vocabulary Learning by Verbal Cueing During Sleep Cereb. Cortex (2014) doi: 10.1093/cercor/bhu139
  4. Delphine Oudiette, James W. Antony, Jessica D. Creery, and Ken A. Paller The Role of Memory Reactivation during Wakefulness and Sleep in Determining Which Memories Endure The Journal of Neuroscience, April 10, 2013 • 33(15):6672– 6678 DOI:10.1523/JNEUROSCI.5497-12.2013

Müzik aleti çalmak çocukların beyin gelişimini etkiliyor!

Keman çalabilen ya da piyano dersleri alan çocuklar neredeyse Mozart kadar iyi öğrenebiliyorlar. Vermont College of Medicine Üniversitesi çocuk psikiyatrisi bölümünden araştırmacılar müzik eğitiminin, çocuklarda odaklanmayı arttırdığını, duygularını kontrol etmeye yardımcı olduğunu ve çocuklarda kaygıları azalttığını buldular. AraştırmaJournal of the American Academy of Child & Adolescent Psychiatry ‘de yayınlandı.

İçlerinde psikiyatri profesörü James Hudziak, doktora dereceli Matthew Albaugh ve mezun araştırma asistanlarının bulunduğu araştırmacılar çalışmalarını şu ana kadar ki yapılmış beyin gelişimi ile müzik aleti çalmak arasındaki ilişkiyi inceleyen en büyük araştırma olarak tanımlıyorlar.

Çocuk yaşlarda beyin korteksinin kalınlığı değişir. MRI tekniği kullanılarak yapılan araştırmada çocuk yaşlarda kortikal kalınlaşma ya da incelmenin, beyin sağlıklı olsa bile, depresyona, kaygıya, saldırganlığa ve dikkat problemlerine neden olabildiği bulunmuştu. Şimdi yapılan araştırma ile de Hudziak, müzik eğitiminin bu problemlere etkilerini bulmayı amaçladı.

Hudziak’ın yarattığı, ‘’genç insanların bütün çevrelerinin psikolojik sağlıklarına olan etkilerini bir araya getirmek’’ olarak tanımlayabileceğimiz Vermont Aile Temelli Yaklaşımı modelini de destekleyen çalışmada; Hudziak’ın deyimiyle ‘’ Müzik en kritik rolü üstleniyor.’’

Çalışmada araştırmacılar aslında tam da tahmin ettikleri sonuca ulaştılar. Bir müzik aleti çalarken beynin motor bölümlerinde değişiklikler oluyor, çünkü müzik aleti çalma aktivitesi hareketlerin kontrolünü ve koordinasyonunu gerektiriyor. Daha da önemlisi, müzik aleti çalmak beyindeki davranış düzenleyen alanları etkiliyor. Örneğin, müzik aleti çalma pratikleri yapmak korteksin ‘’yürütme görevi, çalışma hafızası, dikkat kontrolü, gelecek için organizasyon ve planlama yapma’’ gibi görevleri üstlenen bölümünün kalınlığını etkiliyor.

Çocuktaki müzik altyapısının aynı zamanda önleyici kontrolde ve duygusal gelişimde kritik öneme sahip beyin bölgelerinin kortikal kalınlıklarıyla da ilişkili olduğu da görülüyor.

Araştırmacıların bulgularına göre mental olarak daha sağlıklı bireyler yetiştirmek için müzik aleti eğitimi şart. Hudziak’ın hipotezine göre keman çalmanın çocukların psikolojik rahatsızlıklarına bir şişe dolusu haptan daha fazla yararı var.


Kaynak: Bilimfili

Referans: James Hudziak, M.D. et al. Cortical Thickness Maturation and Duration of Music Training: Health-Promoting Activities Shape Brain Development. Journal of American Academy of Child and Adolescent Psychiatry, December 2014 DOI: 10.1016/j.jaac.2014.06.015

Esprinin Beyninizdeki Serüveni

Mizah bazen kültüre ve sosyal normlara dayanarak gülmeyi ortaya çıkarır, fakat komik olan her şeyin temelinde bütün insanlar için aynı şey vardır. Bu komiklik, beyin bölgelerinin genişletilmiş bir ağı üzerine kuruludur ve bu bölgelerin her biri espri dediğimiz bu çok yönlü bilişsel deneyimlerin bir yönünü işler.

Peki bu esprileri nasıl anlıyoruz? Her şey, bir karikatürden gelen görsel sinyallerin ya da bir espriden gelen işitsel sinyallerin beyne çarpmasıyla başlar. Fakat bir esprinin can alıcı noktası, beklentimiz ile karşılaştığımız arasında bir uyumsuzluk olmasıdır ve bu şeyi araştırmacılar uyuşmazlık olarak isimlendirir. Beynin belli bölgeleri bu uyumsuzluğu işlediğinde ve fark ettiğinde, heyecanlı bir mutluluk dalgası ve ağız dolusu bir kahkaha ortaya çıkar.

Bir Esprinin Beyinde Takibi

University of Pennsylvania’dan sinirbilimci Dr. Anjan Chatterjee; beyinde mizah üzerine araştırma yapmanın görece yeni bir alan olduğunu söylüyor. Fakat geçtiğimiz 20 yıllık sürecin ardından, espri anında beyinde neler olduğunu gözlemlemek için araştırmacılar beyin görüntüleme teknolojilerini kullandılar.

Beynin hangi bölgelerinin espriyi işlemekten sorumlu olduğunu anlamak için, bilim insanları mizahın bileşenlerini ayırmak durumundaydılar ve temelde iki şeye odaklandılar; bilişsel elementler ve duygusal tepki.

Mizahın bilişsel boyutu; beynin, esprinin komik noktasındaki uyuşmazlığı fark etmesini gerektirir. Bu durum iki anlam içeren esprileri kavrayış ve anlama için yeterlidir. Bir esprinin ana teması daha en başında otomatik olarak yaptığımız basit kabulleri mahvetmek üzerine kuruludur.

Örneğin: “Geçen gün kamuflaj pantolonu almaya gittim, fakat hiç bulamadım.” (berbat bir espri kabul ediyoruz :) )

Eğer ki, kamuflajı ilk olarak sadece bir renk olarak düşünürseniz “espriyi” sıradan bulacaksınız, ancak kamuflajın işlevsel kısmını düşünürseniz bulamamış olması sizde bir gülümseme oluşturabilir.

Yapılan çalışmalar; bu iki anlamlılığı işlemek için, insan beyninin prefrontal korteksten temporal loba, hatta hata saptamakta görevli ön singulat kortekse kadar birçok bölgeyi çalıştırdığı bulgusuna ulaştı. Bu araştırmaların bulgularının yeniden gözden geçirilmesinin ardından, Boston College ‘dan sinir bilimci Jessica Black ve ekibi; bu mekanizmaların temporoparyetal bağlantıyı içeren çekirdek işlemci bir bölgeye işaret ettiğini ileri sürüyor.

Esprinin uyuşmazlığı bir kez çözüldüğünde, bu durum eğlenmeye, beynin ödül merkezlerini aktive eden duygusal bir reaksiyona sebep olur. Beynin duyguları işlemesine yardımcı olan dopamin salgısı, zevk deneyimini güçlendirir ve duygu durumu yükselten serotonin seviyelerini artırır.

Bu eğlence sıkı bir biçimde esprinin uyuşmazlığının çözülmesine bağlıdır. Meşhur tabirle; eğer bir espriyi açıklarsanız, artık komik değildir.

Chatterjee; bir espride, içsel olarak “hah işte burası” dediğiniz yerin; zevk tepkisini almanız için kritik nokta olduğunu söylüyor.

Mizahın işlenmesi için gerekli bu geniş ağ; beynin geri kalanındaki arıza ile de ilişkilidir ve bazen beyin sorunları; bireyi, esprilere karşı bağışıklı hale sokabilir. Beyin dokusunun zedelenmesi; –esprilerdeki– iki uyuşmazlığısaptamayı imkansız kılabilir ve esprileri anlamsız bulmaya yol açabilir. Bunun yanı sıra; depresyon gibi mental sağlık sorunları esprinin çözülmesiyle oluşan eğlenceyi köreltebilir.

Komedi-Sever İnsan Toplumları

Mizahın öznelliği — birisine ya da bir kültüre komik gelen bir şeyin bir başkasına ya da bir başka kültüre komik gelmemesi– ise açıklaması daha zor bir durumdur. Chatterjee; sosyal olan şeylerin beyinde bir etkiye sahip olduğunu söylüyor. Fakat, verilerin zamanla tarihsel bir kaydı olmadan; neyin mizah unsurları haline geldiğini belirlemek; daha ilkel özellikleri (“savaş ya da kaç” gibi) belirlemek kadar kolay değildir. Fakat sebebi ne olursa olsun, mizah bütün toplumlarda baskın bir role sahiptir.

Dr. Anjan Chatterjee:

“İnsanlar beraber gülerken iyi hissederler. Bu da insan gruplarını bir arada tutarak zor koşullar altında hayatta kalma şanslarını arttırır. Böylelikle de mizah; nesiller boyunca daha yerleşik bir hal almıştır” diyor.

Not: “Grin pis” esprisindeki uyuşmazlığı hala fark edebilmiş değiliz.


Araştırma Referansı: Vrticka, Pascal, Jessica M. Black, and Allan L. Reiss. “The neural basis of humour processing.”Nature Reviews Neuroscience 14, no. 12 (2013): 860-868.

Kaynak: Bilimfili, Margo Pierce, “A Joke in Your Brain from the Start to the Punchline,” https://www.braindecoder.com/neuroscience-of-humor-1407626439.html

Sigara İçmek Y Kromozomunu Kısaltıyor ve Kanser Riskini Katlayarak Arttırıyor!

Sigara, bizi yeni zararlarla tanıştırmak konusunda hiç şaşırtmıyor. Her geçen gün yeni zararlarını keşfediyoruz. Bunlardan yeni bir tanesi de, erkeklerde Y kromozomu üzerindeki olumsuz etkisi ve bunun kanser riskini doğrudan arttırıyor olması. Yapılan bir araştırmaya göre sigara içenlerde, Y kromozomunu kısaltan bir mutasyonun meydana gelme ihtimali, içmeyenlere göre 3 kat daha fazla. Bu mutasyon, aynı zamanda kansere yakalanma riskini de arttırıyor. Aynı zamanda bu bulgu, sigara tüketen erkeklerde ölümcül hastalıklara yakalanma miktarının, dişilerden neden daha fazla olduğunu anlamamıza yardımcı oluyor. Araştırma sonuçları 4 Aralık 2014’te Science dergisinde yayımlandı.

İsveç’in Uppsala Üniversitesi Genetik ve Patoloji Bölümü’nden Dr. Lars Forsberg ve ekibi, 6000 erkek üzerinde yaptığı çalışma sonucunda erişilen bu bulgularla ilgili şunları söylüyor:
“2014 yılında yaptığımız bir diğer araştırmayla Y kromozomunun kısalmasının kanser için daha yüksek bir risk doğurduğunu göstermiştik. Bu yeni çalışmamızdaysa bu kromozomun yitirilmesiyle yaşam biçimi veya klinik bazı faktörlerin arasında ilişki olup olmadığını inceledik. Yaştan kan basıncına, diyabetten alkol ve sigara tüketimine kadar çok sayıda faktör üzerinde yaptığımız incelemede, sigara içenlerin kan hücrelerindeki Y kromozomunun, içmeyenlere göre daha sık yitirildiğini gösterdik.”
 
Bunun haricinde araştırmada egzersiz alışkanlıkları, kolesterol seviyesi ve eğitim düzeyi gibi diğer faktörlerin de etkileri incelendi. Ayrıca araştırmada, sigara tüketim miktarının da Y kromozomunu yitirmeyle doğrudan ilişkili olduğu gösterildi. Yani orta düzeyde içicilerde, ağır sigara tüketicilerinden daha az miktarda Y kromozomu yitirilmesi durumu görülüyor. Ayrıca sigarayı bırakan kişilerde, bu kromozom yitirilme sürecinin durduğu da gösterildi. Forsberg bu konuda şöyle söylüyor:
“Bu sonuçlar, Y kromozomu yitirilmesi durumunun tersine çevrilebilir bir süreç olduğunu doğruluyor. Bu gerçek, sigara tiryakilerinin bu davranıştan vazgeçmeleri için güçlü bir motivasyon kaynağı olabilir.”
Y kromozomu elbette sadece sigara nedeniyle yitirilmiyor, yaşlanma da buna neden oluyor. Daha önceden 1153 erkek üzerinde yapılan bir diğer araştırmada, Y kromozomunu yitiren erkeklerin, yitirmeyenlerden ortalamada 5.5 yıl daha erken öldüğü tespit edilmişti. Bu nedenle, Avrupa’daki dişilerin erkeklerden neden ortalamada 7.5 yıl daha uzun yaşadığı da izah edilebiliyor. Bugüne kadar kimse, erkeklerin dişilerden neden daha az yaşadığı ve neden daha fazla kansere yakalandığını açıklayamamıştı. Forsberg, sözlerini açık ve net bitiriyor:
“Sonuçlarımız oldukça net: Sağlıklı kalmak istiyorsanız, sigarayı bırakın.”
 
 
Kaynak:
  1. ScienceAlert
  2. Jan P. Dumanski, Chiara Rasi, Mikael Lönn, Hanna Davies, Martin Ingelsson, Vilmantas Giedraitis, Lars Lannfelt, Patrik K. E. Magnusson, Cecilia M. Lindgren, Andrew P. Morris, David Cesarini, Magnus Johannesson1, Eva Tiensuu Janson, Lars Lind, Nancy L. Pedersen, Erik Ingelsson2,, Lars A. Forsberg, Smoking is associated with mosaic loss of chromosome Y Science 04 Dec 2014: pp. DOI: 10.1126/science.1262092

 

Yatay Gen Transferi: Genlerimizden 145 Tanesi ”İnsan”a Değil, Bakterilere Ait!

Bilim insanlarınca yapılan yeni bir araştırma ile genlerin insanlara sadece kendi atalarından miras kalmadığı, evrim süreci boyunca önemli işlevleri olan 100’de fazla genin de, bakterilerden biz insanlara (Homo sapiens‘e) aktarılmış olduğu ortaya çıktı. Birleşik Krallık’ta yapılan bu araştırmada, yaklaşık 150 farklı kalıtsal özelliğin yatay gen transferi sayesinde insan genomuna geçtiği tespit edildi. Aradaki bu gen alışverişinin bir nesilden diğer nesile aktarma şeklinde değil, farklı türler arasında gerçekleştiği anlaşıldı.
Yatay gen transferi genellikle mikroorganizmalarda ve omurgasız hayvanlarda görülmektedir. Bakteriler bu yolla antibiyotiklere karşı direnç kazanmaktadır. Wolbachia bakterileri, bu gen transferi ile sonraki nesillere kalıtsal özelliklerinin sadece bir kısmını aktarabilecek olsa da, genomlarının tamamını bile meyve sineklerine (Drosophila ananassae) geçirip orada saklayabilirler.
Omurgalı hayvanlarda ise türler arası yatay gen aktarımı şu ana kadar çok nadiren gözlemlenmiştir. Bu yüzden 2001 yılında gerçekleştirilen bir araştırmada incelenen insan genomunda, bakterilerden Homo sapiens‘e aktarılmış olan 113 farklı gen tespit edilmesi bilim dünyasında şaşkınlık yaratmıştı. Fakat elde edilen sonuçlar bugüne kadar tartışmalıydı.
Bakterilerden Geçen Genler
 
İngiliz bilim insanları türler arası gen aktarımı konusunu oldukça ciddiye aldılar ve içerik açısından çok zengin olan genom veri bankalarını taradılar. Aralarında şempanzelerin ve biz modern insanların da genomlarının bulunduğu 10 farklı primat, 4 çeşit yuvarlak solucan (nematod) ve 12 meyve sineği türünün genomlarını karşılaştırdılar. Söz konusu araştırmada, bu canlıların genomları mikroorganizmanın kalıtsal özelliklerini taşıyan genler ile kıyaslanmıştır.
Elde edilen sonuçlar ışığında, yağ metabolizmasında ve bağışıklık sisteminde önemli rol oynayan 145 farklı genin bakterilerden insana aktarıldığı sonucuna ulaşıldı. Aradaki gen transferinde aktarılan kalıtsal olan bir takım özelliklerin alıcıya fayda sağladığı ve yatay transferde genlerin büyük bir kısmının bakterilerden, protistalardan ve hatta mantarlardan aktarıldığı gözlemlendi. Gen transferinin nasıl gerçekleştiği konusunda araştırmacılar halen hemfikir değiller; fakat virüslerin genlerin aktarımında bir rol oynamış olabileceği düşünülüyor.
Araştırmacılar aktarımın ne zaman gerçekleşmiş olabileceğini araştırmak için genlerin Evrim Ağacı üzerindeki dağılımını da incelediler. Buna göre, insanlarda ve diğer primatlardaki bu aktarımın büyük oranda ortak ataların zamanında gerçekleşmiş olduğu ortaya çıkarıldı. Buna rağmen, yuvarlak solucanlarda ve meyve sineklerinde yatay gen transferi günümüzde de halen görülmektedir.
Cambridge Üniversitesi’nden Dr. Gos Micklern, Genome Biology dergisinde gen transferinin bütün bir faunada gerçekleşmiş olabileceğini ve bunun da evrim sürecinde şu ana kadar gözardı edilmiş önemli bir rol oynamış olabileceğini belirtti.. Makalenin baş yazarı Alastair Crisp bu konuda şöyle söylüyor:
“Bu araştırma, insanlarda ve hayvanlarda yatay gen transferinin oldukça yaygın olduğunu ve onlarca, hatta yüzlerce aktif rol oynayan genin bu süreçte aktarılmış olabileceğini gördük. Fakat asıl şaşırtıcı olan ise yatay gen transferinin hiç de nadir bir şey olmadığı, aksine evrim sürecinde ve hatta belki de tüm hayvan türlerinde görülebileceğidir. Bu da aslında evrim tanımımızı bir kez daha gözden geçirmemiz gerektiği anlamına geliyor.”
Söz konusu araştırmada görev almamış olan, Konstanz Üniversitesi’nden Axel Meyer ise bu konuda şöyle belirtiyor:
“Oldukça mantıklı ve merak uyandırıcı bir araştırma. Elde edilen sonuçlar çok önemli ve eminim ki bilim dünyasının çok ilgisini çekecek. Fakat bu gen transferinin nasıl gerçekleşmiş olabileceği akıllarda pek çok soru işareti uyandırıyor.”
2012 yılında yapılan bir diğer araştırmada ise bazı genlerin konak görevindeki balıklardan parazit olarak beslenen diğer balıklara (taşemengillere) doğrudan gen aktarımının mümkün olduğu kanıtlanmıştı.
Düzenleyen: ÇMB (Evrim Ağacı)
Kaynak: 
  1. Der Spiegel
  2. Alastair Crisp, Chiara Boschetti, Malcolm Perry, Alan Tunnacliffe and Gos Micklem Expression of multiple horizontally acquired genes is a hallmark of both vertebrate and invertebrate genomes Genome Biology 2015, 16:50 doi:10.1186/s13059-015-0607-3
  3. Meyer M1, Kircher M, Gansauge MT, Li H, Racimo F, Mallick S, Schraiber JG, Jay F, Prüfer K, de Filippo C, Sudmant PH, Alkan C, Fu Q, Do R, Rohland N,Tandon A, Siebauer M, Green RE, Bryc K, Briggs AW, Stenzel U, Dabney J, Shendure J, Kitzman J, Hammer MF, Shunkov MV, Derevianko AP, Patterson N,Andrés AM, Eichler EE, Slatkin M, Reich D, Kelso J, Pääbo S. A high-coverage genome sequence from an archaic Denisovan individual. Science. 2012 Oct 12;338(6104):222-6. doi: 10.1126/science.1224344. Epub 2012 Aug 30.

Wi-Fi Sinyallerini Duyabilen Adam ve Duyduğu Ses

Bir bilim yazarı olan Frank Swain 20’li yaşlarında duyma yeteneğini kaybetmişti. 2 yıl kadar önce uygun işitme tedavilerini almaya başladı ve o zamandan beri de insanoğlunun dinleyebileceği her türlü sesin limitlerini test etmek üzere sayısız yeni teknolojiyi deneyimledi. Bununla birlikte kendisi, geçtiğimiz hafta ‘Dünya’da Wi-Fi sesini ilk duyan adam’ olarak tarihe geçti.

Gelin önce Swain’in Wi-Fi dalgalarını nasıl duyduğunu dinleyelim :

Click here to display content from SoundCloud.
Learn more in SoundCloud’s privacy policy.

Ses sanatçısı Daniel Jones ile birlikte çalışan Swain, dijital işitme cihazlarını gücünü cep telefonundan alan bir cihaz geliştirerek Wi-Fi alanlarının insanlar tarafından işitilmesini sağlamaya çalıştı.  Phantom Terrains adını verdikleri cihaz, Wi-Fi alanlarında bulunan temel bilgilere duyarlı; örneğin modemin adı, sinyal gücü, şifreleme seviyesi, alıcı cihaza olan uzaklığı gibi..

Swain; New Scientist’e verdiği demeçte ‘sinyal gücü, yönü, ismi ve güvenlik seviyesinin ön ve arkaplan katmanları ile birlikte bir müzikal akışa çevrilebildiğini, uzak sinyallerin klik ve Geiger sayacındaki küçük vurma sesine; ağ kimliğinin de dönen bir melodi olarak mızırdanmaya dönüştüğünü’ söylüyor. Swain ayrıca “Bu sesler sürekli olarak bir çift işitme cihazında akış halinde bulunuyor. İşitme cihazlarının normalde verdikleri output ise ekstra ses katmanını parçaladığından, bu da benim normal ses algım haline geldi. Bu da demek oluyor ki telefonumu yanımda taşıdığım sürece Wi-Fi’yi ses olarak duyabileceğim!”

Phantom Terrains teknolojisi yalnızca tuhaf, Dünya-dışı ve baştan beri var olan hatta belki de ilk günden beri duyuyor oldukları Wi-Fi sinyallerinin sesini ortaya çıkarmadı, aynı zamanda Wi-Fi kullanımındaki yaygın davranışlarla ilgili bilgi de toplayabiliyor. Örneğin, Swain; insanların yaşadıkları ikâmet alanlarında Wi-Fi’nin düşük-güvenlikli vericiler ile kontrol edildiğini, ticari bölgelerde ise karmaşık şifrelenmiş modemlerin daha geniş alana yayın yaptıklarını duyurdu.

Swain cihazı, güney Londra’da Camberwell Green bölgesinde gezinirken ve BBC Broadcasting House’tan geçerken duyduğu her şeyi kaydederek test etti.Dinlediğimiz sesler de bu gezinti sırasında alınmış bir kayıda ait.

Swain şimdi de ‘insanüstü’ duyma yeteneğini nerelere ulaştırabileceğini anlamaya çalışıyor. Başka hangi sesleri böyle bir sistematik ile dönüştürüp duyabileceği hem kendisi hem de bizler için bir merak konusu.

 


Kaynak : Bilimfili, NewScientist, This man can hear Wi-Fi wherever he goes. Here’s what it sounds like., www.sciencealert.com/this-man-can-hear-wi-fi-wherever-he-goes-here-s-what-it-sounds-like?utm_source=Article&utm_medium=Website&utm_campaign=InArticleReadMore

Dünya’nın En Ölümcül Hastalık Taşıyıcıları!

Bu fotoğrafta gördüğünüz hayvanlar, insanlık tarihinin gördüğü en ölümcül hastalık taşıyıcı hayvanlarını göstermektedir. Aslında hiçbiri doğrudan hastalığa neden olmazlar; ancak hepsi ölümcül hastalıkların ana taşıyıcısıdırlar. Öyle ki, insan da dahil olmak üzere bildiğiniz diğer hiçbir hayvan, bu canlıların taşıdığı hastalıkların neden olduğundan daha fazla insanın ölümüne neden olmamıştır. Bildiğimiz tüm savaşların ve katliamların toplamı bile, bu hayvanların taşıdığı hastalıkların toplamda öldürdüğü insanlardan daha fazla insanın canını almamıştır ve muhtemelen hiçbir zaman da alamayacaktır.

Soldan sağa ve yukarıdan aşağı sırasıyla tanımak isterseniz:
  1. Sarı Humma Sivrisineği (Aedes aegypti)
    Hastalıklar: Sarı Humma ve Deng Ateşi
    Etkilediği Kişi Sayısı: Yılda 50-528 Milyon insan
    Ölüm: Yılda 100.000 insan
  2. Güney Ev Sivrisineği (Culex quinquefasciatus)
    Hastalıklar: Batı Nil Virüsü, filariyaz
  3. Sıtma Sivrisineği (Anopheles gambiae)
    Hastalıklar: Sıtma
    Etkilediği Kişi Sayısı: Yılda 220 Milyon insan
    Ölüm: Yılda 1 Milyon insan
  4. Oryantal Sıçan Biti (Xenopsylla cheopis)
    Hastalıklar: Veba, Sıçan Humması
    Etkilediği Kişi Sayısı: Günümüze kadar milyarlarca
    Ölüm: Günümüze kadar yüz milyonlarca
  5. Kara Sinek (Simulium erythrocephalum)
    Hastalıklar: Onkosersiyazis (River-körlüğü)
    Etkilediği Kişi Sayısı: Günümüze kadar 37 milyon insan
    Sonuç: Günümüze kadar 300.000 kalıcı körlük
  6. Kum Sineği (Lutzomyia longipalpis)
    Hastalıklar: Layşmanya
    Etkilediği Kişi Sayısı: Toplamda 22 milyon, her yıl 2 milyon insan
  7. Öpücük Böceği (Rhodnius prolixus)
    Hastalıklar: Chagas hastalığı
    Etkilediği Kişi Sayısı: Toplamda 10 milyon, her yıl 400.000 insan
  8. İnsan Vücut Biti (Pediculus humanus)
    Hastalıklar: Epidemik tifus ve Siper humması
    Ölüm: Her yıl 200.000 insan
  9. Dermacentor variabilis
    Hastalıklar: Rocky Dağları Benekli Ateşi, Tularemi
  10. Siyah Bacaklı Kene (Ixodes scapularis)
    Hastalıklar: Laym hastalığı, babesiyoz, anaplazmozis
    Etkilediği Kişi Sayısı: Her yıl on binlerce insan
  11. Çeçe Sineği (Glossina morsitans)
    Hastalıklar: İnsan Uyku Hastalığı
    Ölüm: Bugüne kadar 2 milyon, her yıl 9000 insan
  12. Asya Kaplan Sivrisineği (Aedes albopictus)
    Hastalıklar: Batı Nil Virüsü, Sarı Humma, St. Louis Ensefaliti, Dang Humması, Chikungunya humması
    Ölüm: Bugüne kadar on milyonlarca insan

Afrika’dan Çıktığımızdan Beri Zararlı Mutasyon Biriktiriyoruz

Modern insanların (Homo sapiens) ilk olarak Afrika’da 150.000 yıl önce ortaya çıktığı düşünülmektedir. 100.000 yıl sonra da bir kısmının asıl doğdukları toprakları bırakarak önce Asya’ya sonra da daha doğuya ve Bering Boğazı’nı geçerek Amerika’da kolonileşmek üzere yolculuğa başladıkları biliniyor. Excoffier ve araştırma arkadaşları yeni bir teorik model geliştirerek, insanların küçük gruplar halinde göç etmeleri halinde orijinal Afrika’lı ailelerinden iyice uzaklaşarak, genetik olarak koparak bir ‘mutasyon yığını’ olmak üzere zararlı mutasyonları biriktireceklerini öne sürdü. Dahası, bir popülasyonun sahip olduğu bu mutasyon birikiminin, Afrika’dan çıktıklarından bugüne kadar alınan yolu hatta izlenen güzergahı gösterebileceği öne sürüldü.Kısacası; bugün Meksika’lı bir bireyin Afrika orijinli bir bireyden daha fazla zararlı genetik değişken bulunduruyor olmalı.

Hipotezlerini test etmek için araştırmacılar, Afrika dışındaki ve içindeki yedi ayrı popülasyondan (Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Namibya, Kamboçya, Cezayir, Pakistan, Sibirya, Meksika) elde edilen genomlardaki anlamlı dizilerin tümünün baz dizilimini çıkarmak (sekanslamak) üzere yeni jenerasyon sekanslama (NGS) teknolojisinden yararlandı. Daha sonra teorilerine uyumlu biçimde zararlı mutasyonların uzamsal yerleşkelerini (söz konusu mutasyonların DNA içerisindeki konumları) simüle etti. Bulgular ise teoriyi doğrular nitelikteydi; kişiye düşen az zararlı mutasyonların sayısı gerçekten de bireyin Güney Afrika’dan uzaklığı ile doğru orantılı olarak artıyor.

Afrika’dan daha uzakta olan popülasyonlardaki zararlı mutasyon yükünün veya sayısının daha çok olmasının temel sebebi ise doğal seçilimin küçük popülasyonlar için çok güçlü etkilerinin olmamasında yatıyor: küçük öncü kabilelerde, büyük popülasyonlara oranla zarar verici mutasyonlar daha düşük verimliliklerle arındırılmış oluyor. Buna ek olarak, Afrika’dan çıkarak çok uzak noktalarda yerleşip kalacak olan topluluklarda asıl zaman yolculukla geçtiği için, doğal seçilimin işini yapması için yeterli vakti olmuyor.

Araştırmanın yazarlarından Stephan Peischl’in konu ile ilgili açıklaması şöyle : ” Düşük derecede zararlı olan mutasyonların, yaklaşık 1000 jenerasyondan daha fazla sürmüş olan Afrika’dan dışarı yayılma sırasında nötr fenomenler olarak evrimleştiğini keşfettik. Buna karşın, çok zararlı mutasyonlar, sanki bir bireyin dayanabileceği bir eşik seviyesi varmış gibi (ya da bu duruma işaret edecek biçimde), Dünya’daki her bireyde benzer oranlarda veya frekanslarda bulunuyor.”

Laurent Excoffier ise : ” 50 bin yıl önce başlayan göçlerin insan genetik çeşitliliği üzerinde bugünde takip edilebilecek işaretler bırakmış olması mükemmel bir şey, ancak bunu gözlemlemek için tüm kıtalardan farklı popülasyonlara ait devasa bir genetik dizi verisine sahip olmak gerekiyor. Yalnızca 5 sene önce bile, bu mümkün değildi.” şeklinde bir açıklamada bulundu.

Araştırma Proceedings of the National Academy of Sciences dergisinde yayımlandı.


Kaynak : Bilimfili, Brenna M. Henn, Laura R. Botigué, Stephan Peischl, Isabelle Dupanloup, Mikhail Lipatov, Brian K. Maples, Alicia R. Martin, Shaila Musharoff, Howard Cann, Michael P. Snyder, Laurent Excoffier, Jeffrey M. Kidd, Carlos D. Bustamante. Distance from sub-Saharan Africa predicts mutational load in diverse human genomes.Proceedings of the National Academy of Sciences, 2015; 201510805 DOI:10.1073/pnas.1510805112