İnsan vücudu gaz üreten bir makine gibidir. Hem oksijen gibi gazları direkt olarak almak hem de sindirim sırasında üretilen gazlarla insan vücudu bu işlevi gerçekleştirmektedir. Günde 13 ila 21 kez ya geğirerek ya da anüsten gaz çıkararak bu gazı vücut dışına çıkarmaktadır. Ne var ki bu sayı birtakım yiyecek ve içeceğin tüketilmesiyle artabilmektedir.
Bu yiyecek içeceklerin bazıları da herkeste gaz üretilmesine sebep olmaktadır. Örneğin bir soda , gazoz veya kola içerseniz, en azından bir kaç kez geğirerek gaz çıkaracağınız garantidir. Bazı yiyecek ve içecekler de sağlık durumlarına veya biyolojik özelliklerinin bütününe göre bazı insanlarda gaz üretilmesine sebep olmaktadır. Örneğin, laktoz intoleransı olan insanlar süt ürünleri tükettiklerinde ciddi miktarda , çoğu zaman rahatsızlık verecek kadar çok gaz üretirler.
Gazın vücut için hem üretilen hem tüketilen bir şey olduğunu biliyoruz. Bu durumda değişken ise bazı yiyecek ve içeceklerin diğerlerinden daha fazla gaz üretimine ve şiddetli türbülansa sebep olmasıdır. Karbonatlı içecekler karbondioksit gazı baloncukları içerirler dolayısıyla bu içeceklerden fazla miktarda tüketmek sindirim sistemi içinde normalden daha fazla gaz üretilmesine dolayısıyla daha şiddetli bir türbülansa sebep olmaktadır.
Bir diğer yandan da bazı gıdalar sindirilmeden herhangi bir gaz üretimi gerçekleşmemektedir. Bu noktada da klasik örnek olan ‘fasulye’yi verebiliriz. Fasulye gibi diğer yüksek lifli gıdaların sindirimi daha uzun sürdüğü için, sindirimleri bittiğinde de daha çok gaz üretilmektedir. Kuru baklagillere ek olarak, yine bazı meyve, sebze ve karbonhidratlar da bu anlamda sorun çıkarıcı olarak sayılmaktadır. Ancak genellikle daha kısa sürede sindirildiğini bildiğimiz proteinler, aynı sebepten dolayı daha gaz üretmektedir.
Bazı insanların gaz problemi yaşarken bazılarının böyle bir sorunun olmamasındaki bir diğer faktör de sindirimde yaşanan zorluk ve buna bağlı olarak sindirimin süresidir. Sindirim zorluğu yaşadığımız her besin ve vücudumuzun duyarlı olduğu her gıda değişen oranlarda daha fazla gaz üretilmesine sebep olabilmektedir.
Tüm bu etkenler dışında trilyonlarca bakterinin bulunduğu sindirim sistemimizde, bu bakterilerin hücre içinde gerçekleştirdikleri reaksiyonların ürünleri olarak da gaz üretilmekte ve bu gaz da vücut içine dağılmakta veya benzer yöntemlerle atılmaktadır. Hepsi göz önüne alındığında gaz üretmek ve gaz çıkarmak kaçınılmaz bir gerçektir ve kabul edilmelidir.
Yine de gaz çıkarmaktan kaçınmak istiyorsanız da diyetinizi veya beslenme düzeninizi uygun şekilde düzenleyebilirsiniz. Sağlıklı kalmak şartı ile bunu gerçekleştirmek zor olduğundan, eğer bir sağlık sorunu olmadan gaz üretme ve çok fazla gaz çıkarma sorunu yaşıyorsanız ve bundan rahatsız iseniz, sindirim sistemine enzim verilerek kompleks karbonhidratların sindirimini kolaylaştıran bir takım tıbbi ürünleri doktorunuza danışarak kullanmak bu rahatsızlığınızı azaltabilir.
Irvine’da bulunan Kaliforniya Üniversitesi’nden (UC Irvine) araştırmacıların bulduğu verilere göre, insanlardaki aktif kişilik özellikleriyle ilişkilendirilen genin bir varyantı daha uzun yaşamayı sağlıyor. Bir dopamin reseptörü geninin, 90 yaşını aşacak kadar yaşayabilen insanlarda çok daha yüksek oranlarda bulunan bir varyantı (çeşidi) olan DRD4 7R isimli allelinin farelerle yapılan deneylerde ömrü uzattığı gözlendi.
UC Irvine’de bir biyolojik kimya profesörü olan Robert Moyzis ile Brookhaven Ulusal Laboratuvarı’nda çalışmalar yürüten ve Ulusal Uyuşturucu Kullanımı Ensititüsü’nü yöneten Dr. Nora Volkow, Lacuna Woods, Calif’te UC Irvine tarafından yürütülen 90+ Çalışmasındaki verileri kullanarak bir araştırma yürüttü. Sonuçlar The Journal of Neuroscience dergisinde yayımlandı.
Bu varyant gen, nöronlar arasında sinyal aktarımını kolaylaştıran ve dikkat ve ödüllendirilmeye bağlı öğrenmeden sorumlu beyin şebekesinde büyük rol oynayan dopamin sisteminin bir parçası. DRD4 7R aleli dopamin sinyallerini köreltiyor ki bu da kişinin çevreye olan tepkilerini geliştiriyor. Moyzis’in söylediğine göre, bu varyant geni taşıyan insanlar sosyal, fiziksel ve zihinsel aktivitelerle uğraşmaya daha hevesli. Varyant aynı zamanda dikkat eksiliği, hiperaktivite, bağımlılık ve çeşitli riskli davranışla ilişkilendiriliyor. Moyzis şöyle söylüyor:
“Bu genetik varyantın insan ömrünün uzunluğunu direk olarak etkilemiyor olma olasılığı olsa da, daha uzun ve daha sağlıklı yaşamak için önemli kişilik özellikleriyle ilişkilendiriliyor.Eğer sosyal ve fiziksel aktivitelere daha çok katılırsak uzun yaşamaya eğilimli olduğumuz belgelenmiştir. Bu kadar basit.”
Birçok çalışma gösteriyor ki aktif olmak sağlıklı ve daha yavaş yaşlanmak için oldukça önemli ve Alzheimer gibi nörodejeneratif hastalıkların ilerlemesini yavaşlatıyor. Moyzis ve UC Irvine’de psikoloji ve sosyal davranış profesörü olan Chuansheng Chen tarafından yürütülen önceki moleküler evrimsel araştırma, bu “uzun ömür alelinin” 30,000 yıldan uzun süre önce gerçekleşen Afrika dışına yapılan göç sırasında ortaya çıktığını gösteriyor.
Yeni çalışmada UC Irvine ekibi 90+ Çalışmasındaki 310 katılımcıdan alınan genetik örnekleri inceledi. Bu “en yaşlı-yaşlı” populasyonda varyant genin bulunma olasılığı, yaşları yediyle kırk beş arasında olan 2,902 kişiden oluşan kontrol grubuna kıyasla %66 daha fazlaydı. Bu varyantın varlığı aynı zamanda yüksek seviyede fiziksel aktiviteyle de ilişkiliydi.
Daha sonra Volkow, sinirbilimci Panayotis Thanos ve Brookhaven Ulusal Laboratuvarı’ndaki meslektaşları, bu varyantı taşımayan farelerin, zegin ortamda yetiştirilmiş olsalar bile taşıyanlara kıyasla ömürlerinin %7 ve %9,7 arasında daha kısa olduğunu buldu.
Her ne kadar varyantın ömrü uzattığı ortada olsa da, Moyzis bu çalışmadan klinik olarak yararlanabilmek için daha fazla araştırma yapılması gerektiğini söylüyor. Sözlerini şöyle bitiriyor:
“Yine de, bu gen varyantına sahip olan bireylerin zaten iyi bilinen tıp önerisine uyup daha çok fiziksel aktivitede bulunduğu ortada.”
D. L. Grady, P. K. Thanos, M. M. Corrada, J. C. Barnett, V. Ciobanu, D. Shustarovich, A. Napoli, A. G. Moyzis, D. Grandy, M. Rubinstein, G.-J. Wang, C. H. Kawas, C. Chen, Q. Dong, E. Wang, N. D. Volkow, R. K. Moyzis. DRD4 Genotype Predicts Longevity in Mouse and Human.Journal of Neuroscience, 2013; 33 (1): 286 DOI:10.1523/JNEUROSCI.3515-12.2013
Annenizi çok andırıyor hatta aynı onun gibi davranıyor olabilirsiniz; ancak yapılan yeni bir çalışma memelilerin genetik olarak babalarına daha çok benzediği sonucunu ortaya çıkardı. Spesifik olmak gerekirse, araştırma her ne kadar ebeveynlerimizden aldığımız genetik mutasyon miktarı eşit olsa da bizi biz yapan mutasyonların çoğunu babalarımızdan aldığımızı gösteriyor. Nature Genetics‘te yayınlanan makalede, kalıtımla kazanılan özelliklerin anneden ya da babadan alınmasına bağlı olarak memelilerde birçok farklı sonuca ulaşabildiği gösteriliyor. Bu buluş, insan genetiğinin keşfi için yeni bir kapı açması bakımından istisnai yeni bir araştırma. Ebeveyn kaynaklı kalıtımın gözlemlendiği 95 gen biliniyor ve “izi kalmış, damga basılmış” anlamlarına gelen “imprinted gen”ler olarak adlandırılıyor. Bu genler mutasyonun annesel ya da babasal olarak kalıtılmasına bağlı olarak çeşitli hastalıkların ortaya çıkışında rol oynayabiliyor. Bugün, yapılan bu yeni çalışma ile “imprinted” genlerden farklı binlerce ayrı genin ebeveyn-kaynaklı olma etkisine sahip olduğu anlaşılmış durumda.
Bu araştırma için anahtar niteliğindeki şey ise dünyadaki en geniş genetik çeşitlilik yelpazesine sahip fare popülasyonunun bulunduğu Collaborative Cross oldu. Geleneksel laboratuvar fareleri genetik çeşitlilik bakımından son derece kısıtlı olduğundan insan genetiği hastalığı çalışmalarında da aynı şekilde kısıtlı bir kullanıma sahiplerdi.
Gen ekspresyonu DNA’yı, hücrede birçok farklı fonksiyona sahip proteinlere dönüştüren bir mekanizma olduğundan, insan sağlığı için büyük öneme sahip. Gen ekspresyonunu değiştiren mutasyonlar bu nedenle “düzenleyici” mutasyonlar olarak adlandırılmakta. Bu tarz genetik çeşitlilikler diyabet, kardiyovasküler hastalıklar,nörolojik rahatsızlıklar gibi yalnızca bir genin ekspresyonundaki değişiklikten değil yüzlerce, hatta binlerce gendeki ekspresyon farklılığından kaynaklanan hastalıkların temelini oluşturmakta.
Bu çalışma için ekip, farklı kıtalar üzerinde evrilmiş alt türlerden gelen, genetik olarak farklı fare türleri seçti ve her bir türün aynı anda anne ve baba olarak kullanıldığı çiftleştirmeler ile dokuz farklı çeşit hibrid jenerasyon elde etti. Bu fareler yetişkinliğe eriştiğinde 4 farklı dokunun beyindeki RNA dizilemesi dahil gen ekspresyonunu ölçtüler. Sonrasında ise, her bir gen için, ekspresyonun ne kadarının annenin genomundan ne kadarının babanınkinden geldiğini sayılara döktü.
Sonuçlar, genlerimizin yaklaşık % 80 gibi büyük bir oranda çoğunluğunun gen ekspresyonunda farklılıklar yaratan değişkenlere sahip olduğunu göstermekte. İşte tam bu noktada, yüzlerce gende genom düzeyinde babadan kalıtıma yatkınlık şeklinde bir dengesizlik gözlendi. Bu dengesizlik beynindeki gen ekspresyonu ciddi şekilde babasınınkine benzeyen yeni nesiller olarak karşımıza çıkmakta.
Buradaki gen tanılama (ekspresyon) seviyesi anne ya da babaya bağlı bir değişken. Bugün memelilerin babadan kalıtımsal olarak çok fazla genetik çeşitlilik geliştirdi biliniyor. Düşünün ki, bir mutasyon kötü bir etkiye sahip. Eğer anneden geliyorsa babadan geldiğindeki kadar çok gen ekspresyonu gerçekleşmeyecek. Elbette iki türlü de hastalık yapıcı bir etkisi olacağı kesin olurdu.
Bu tip genetik mutasyonlar , çalışıldıkça önümüzdeki gen yüzyılında son derece yol gösterici, hastalık modellemede ve tedaviler üretmekte kalıcı etkiler bıırakarak etkili olacaktır.
Balın, yaraları iyileştirmeye olan etkisi uzun yıllardır insanlar tarafından kullanılıyor. Antik Mısırlılar balın mikrop öldürücü etkisini 5000 yıl önce kullanıyorlardı. Aristotle balı sıyrıkların üzerine uygulardı, ayrıca Afrika’da bazı kabilelerde de bal hala yaraların iyileştirilmesinde kullanılmaya devam ediyor. Ayrıca 2008 yılında yapılan bir araştırma da, balın bakterilere karşı duran özelliği doğrulandı.
Bal yaralanmalara iyi geliyor olabilir, fakat acaba bal tüketimi sıradan şeker tüketiminden de sağlıklı mı?
Bal ve beyaz toz şeker, ikisi de glükoz ve früktoz içerir. Beyaz şekerde, glükoz ve früktoz birbirlerine zincirlidir; balda ise früktoz ve glükoz birbirinden ayrıdır. Bu küçük bir farklılık gibi görünebilir fakat bu ayrım vücudumuzun glükoz ve früktozu işleme sürecini etkiler. Beyaz şekerdeki glükoz/früktoz zincirleri sayesinde, insan vücudu beyaz şekeri hızlı bir şekilde enerjiye dönüştürür ve bu yüzden beyaz şeker tüketimi kan şekerinde hızlı bir artışa sebep olur. Fakat, bal içerisindeki früktozun ayrı olmasından dolayı, insan vücudunun balı işleme süreci beyaz şekere göre daha uzundur. Bu durumu, bal tüketiminden sonra kan şekerindeki artış aynı miktarda şeker tüketimine göre daha yavaş olur şeklinde de okuyabiliriz.
Kalorileri karşılaştırıldığında da bal ve beyaz şeker arasında fark vardır. Bir çay kaşığı rafine bayaz şeker 16 kalori iken, aynı miktarda bal 22 kaloridir. Fakat bal, rafine beyaz şekerden daha tatlı olduğu için, aynı tatlılığı elde etmek için daha az miktarda bal kullanılır. Bal ayrıca az miktarda vitamin, mineral ve antioksidan içerir.
Şeker ile karşılaştırıldığında, balın iştaha ve kan şekerine pozitif etkileri olabilir. Journal of the American College of Nutrition’da yayımlanan bir araştırmada bilim insanları; balın sağlıklı, orta ağırlıktaki 14 kadının iştahları üzerindeki etkilerini incelediler. Araştırmaya dahil edilen kadınların yarısı günlük kahvaltılarının bir parçası olarak 450 kalori bal tükettiler, geri kalanlar ise aynı kalori değerini karşılayan şekeri kahvaltılarına dahil ettiler. Araştırmanın sonuçlarına göre, şekerden daha tatlı olan balı tüketen kadınların daha geç acıktığı ve kan şekerlerinin daha sabit olduğu görüldü.
Yani yazının bu noktasına kadar okuduklarınızdan da anlayacağınız gibi, başlıktaki sorunun cevabı, evet! Yani, şeker yerine bal tüketimini tercih etmek daha sağlıklı olabilir.
X. H. WANG, N. GHELDOF andN. J. ENGESETH Effect of Processing and Storage on Antioxidant Capacity of Honey Journal of Food Science Volume 69, Issue 2, pages fct96–fct101, March 2004 Article first published online: 30 JUN 2006 DOI: 10.1111/j.1365-2621.2004.tb15509.x
Larson-Meyer, D Enette;Willis, Kentz S;Willis, Lindsey M;Austin, Kathleen J;Hart, Ann Marie;Breton, Ashley B;Alexander, Brenda M Effect of honey versus sucrose on appetite, appetite regulating hormones, and postmeal thermogenesis.Journal of the American College of Nutrition 2010PMID: 21504975
Danimarka’da yapılan araştırmaya göre, enfeksiyonların bilişsel becerileri azalttığı tespit edildi.
Daha önce hepatit, HIV gibi hastalıklar üzerinden yapılan araştırmalarda benzer sonuçlar gözlemlenmişti. Ayrıca enfeksiyonların şizofreni, depresyon gibi hastalıkların riskini artırdığı biliniyordu. Bu araştırmada sağlıklı insanların da -enfeksiyon tedavi edilmiş olsa dahi- bu durumdan bilişsel olarak etkilenmiş olduklarını gösterdi.
Yeni araştırma 1974 ile 1994 arasında doğmuş ve 2006 ile 2012 arasında IQ verileri alınmış olan 190,000 Danimarkalı genç erkek üzerinde yapıldı ve hastane kayıtlarından elde edilen viral, bakteriyel enfeksiyon gibi birçok enfeksiyon türü ile ilgili verilerle birleştirildi.
Deneklerin bilişsel becerileri sözel, sayısal, mantıksal ve uzamsal akıl yürütme kategorilerini içeren BPP[1] testiyle ölçülmüş, daha sonra bu testin skorları IQ test skorlarına dönüştürülmüştür. Sonuçlar, enfeksiyon sebebiyle hastanede tedavi görmüş hastaların IQ test skorları ortalamadan 1,76 puan düşük; beş ya da daha fazla enfeksiyon sebebiyle tedavi görmüş denekler ise ortalamadan 9,44 puan düşük IQ skoruna sahip olduğunu gösterdi.
Beyini etkileyen enfeksiyonların, bilişsel becerileri en fazla etkilediği bulunmakla birlikte birçok farklı enfeksiyon türü (örneğin: deri enfeksiyonları, ürolojik enfeksiyonlar) bilişsel becerileri olumsuz yönde etkilediği gözlemlendi. Enfeksiyon sayısının fazlalığı ve sıklığı da bilişsel becerilerin daha da fazla azalmasında etkili.
Araştırmacı Michael Eriksen Benrós, enfeksiyonların beyni direkt olarak etkileyebileceklerini, aynı zamanda immün (bağışıklık) sisteminin zararlı öğeden kurtulmaya çalışmasının da mental kapasite ve bilişsel beceriler üzerinde olumsuz etkisi olabileceğini belirtti. Araştırma birçok enfeksiyon türüyle yürütüldüğü ve bütün enfeksiyon türlerinde aynı yönde etki gözlemlendiği için enfeksiyon ve bilişsel beceri arasındaki bu negatif korelasyonun immün sistemin kendisinden de kaynaklandığı şeklinde açıklanıyor.
Araştırma 2015 yılının Mayıs ayında PLOS ONE dergisinde yayınlandı.
[1] BPP= Danimarka’ya özgü bir zeka testi. 4 adet yazılı alt-test’ten oluşan testte, bilişsel yetenekler bazında askerliğe uyumluluk ölçümü yapılıyor.
Referans :Michael Eriksen Benros , Holger Jelling Sørensen, Philip Rising Nielsen, Merete Nordentoft, Preben Bo Mortensen, Liselotte Petersen The Association between Infections and General Cognitive Ability in Young Men – A Nationwide Study PLOS One Published: May 13, 2015 DOI: 10.1371/journal.pone.0124005 Kaynak : Bilimfili, Medical News Today Website, Infections can affect your IQ, www.medicalnewstoday.com/releases/294318.php Pubmed, The Danish draft board’s intelligence test, Børge Priens Prøve: psychometric properties and research applications through 50 years., www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/19930263
Görsel açıklaması: Üstte: 19. yüzyıl Güney Afrikası’ndan modern insan kafatasına bir örnek. Cambridge Üniversitesi’ndeki Leverhulme İnsan Evrimi Çalışmaları Merkezi’nde bulunan Duckworth Koleksiyonu’nun bir parçasıdır. Ortada: Son ortak atamızın “sanal fosili”. Altta: Fransa, La Ferrasie’de bulunan ve 53-66 binyıl öncesine tarihlenen Neandertal kafatası.
Nesli uzun zaman önce tükenmiş, tarihöncesi dönemden yakın akrabalarımız Neandertaller ile ortak bir atamız olduğunu biliyoruz. Bununla birlikte soyağacının ayrıldığı dönem olan orta pleistosenden kalma fosillerin sayıca az ve parçalar halinde olmasından dolayı, bu ortak atanın neye benzediği gizemini korumakta.
Yakın zamanda araştırmacılar her iki türe ait kafataslarına dijital morfometri ve istatiksel algoritma yöntemlerini uygulayarak Homo sapiens ve Neandertallerin ortak atası olabilecek kafatasını 3D ortamda oluşturmayı başardılar.
Bu “sanal fosil”in tasarımında Homo türünün iki milyon yıllık tarihsel birikiminden yararlanıldı. Kullanılan fosiller arasında 1,6 milyon yaşındaki Homo erectus; Avrupa’da bulunan bir Neandertalkafatası ve Cambridge’deki Duckworth koleksiyonuna ait 19. yüzyıldan kalma kafatasları da vardı. Bu parçalar üzerinde 797 farklı noktadan ölçü alınarak son şekle ulaşılmıştır.
Söz konusu örnekler üzerindeki girinti ve çıkıntıların ölçülmesi; araştırmacılara, atalarımızın zaman içindeki kafatası gelişimi veya “morfoloji”si hakkında bilgi vermiştir. Dijital ortamda taranmış modern bir kafatası da bu zaman çizelgesine eklenerek, tarih boyunca kemikler üzerinde süregelen değişimler saptanmıştır.
Bu çalışma sayesinde, her iki türün morfolojisinin orta pleistosende (günümüzden yaklaşık 800-100 binyıl öncesi) yaşamış olan ortak atanın kafatasında nasıl birleştiğini çözmeye bir adım daha yaklaşılmış oldu.
Araştırma grubunun yöntemi ilkönce, soy atası olabilecek üç farklı kafatası şekli ortaya çıkarmak olmuştur. Sonrasında her bir kafatası için, iki türün birbirinden ayrıldığı birer zaman çizgisi belirlemiştir. Dijital ortamda taranan tüm şeklindeki kafatasları, pleistosen döneme ait az sayıdaki orijinal fosil ve kemik parçasıyla karşılaştırılmıştır. Böylece oluşturulan sanal kafatası havuzu daraltılmış ve hangi tipinNeandertallerle paylaştığımız son ortak ataya daha uygun olduğu düşüncesiyle bakılarak, bu atanın hangi zaman aralığında yaşamış olduğuna dair bir sonuç çıkmıştır.
DNA’ya dayalı önceki araştırmalar, son ortak atamızın 400.000 yıl önce yaşadığını öngörmekteydi. “Sanal fosil”den edinilen bilgiler sayesinde, soyağacındaki ayrılığın 700.000 yıl öncesinde gerçekleştiği ve bu süre içerisinde atalarımız Avrasya’da varlık gösterse de, son ortak atanın büyük olasılıkla Afrika kökenli olduğu öne sürülebilmektedir. Çalışmanın sonuçları Journal of Human Evolution dergisinde yayımlanmıştır.
Cambridge Üniversitesi’nde Leverhulme İnsan Evrimi Çalışmaları Merkezi’nde (LCHES) çalışan ve araştırmanın başyazarı olan Dr. Aurélien Mounier, “Neandertaller ile ortak bir atamız olduğunu biliyoruz, ancak neye benzediğini bilmiyoruz. Elimizdeki az sayıdaki fosil parçasının da ortak ata nesline ait olup olmadığı konusundaki şüpheler gibi pek çok belirsizlik, insan evrimiyle ilgili anlaşmazlıkların başlıca sebebidir. Bu nedenle eksikliklerin üstesinden yenilikçi bir çözümle gelmek istedik ve 3D dijital yöntemler ile istatistiksel tahmin tekniklerini birleştirdik. Bu yöntem bize modern insan ileNeandertallerin ortak atasını matematiksel olarak tahmin etme ve görsel olarak yeniden oluşturma imkânı verdi” diyor.
3D olarak tasarlanan ortak atamızın kafatası, her iki türün de erken niteliklerini yansıtmaktadır. Örneğin art kafada, Neandertal kafatasına özgü uzatılmış biçimi kazandıran bir çıkıntı bulunurken, yüz kısmında hemen elmacık kemiklerinin altında, modern insanlarda da bulunan ve yüze daha narin bir ifade kazandıran oyuklar görülmektedir. Neandertallerde bu alan (maxillia), içindeki sayıca fazla hava boşluklarından dolayı kalınlaşan kemikler nedeniyle epeyce dışa çıkıktır. Yüzlerinin öne doğru uzayan bir görünümde olması bu özellikten kaynaklanmaktadır.
New York Üniversitesi’nde yapılan ve yakın zamanda yayımlanan bir araştırma Neandertalçocuklarındaki kemik gelişiminin, yaşamlarının ilk yıllarında da devam ettiğini göstermiştir.
Sanal ortamda oluşturulan ortak ata kafatasındaki kalın kaş hattı, Hominin soyunun karakteristik özelliği olup, Neandertallerde olduğu kadar erken Homo türlerinde de mevcuttur. Modern insanda ise bu hat kaybolmuştur. Mounier, sanal fosilin genel hatlarıyla Neandertalleri daha çok anımsattığını belirtirken, zaman çizelgesine bir bütün olarak bakıldığında, kafatası yapısı bakımından soy çizgisinden sapan türün Homo sapiensler olduğunun görülmesinin bu sonucu mantıklı kıldığını ekliyor.
Makalenin ortak yazarı ve yine Cambridge’deki Leverhulme İnsan Evrimi Çalışmaları Merkezi’nde araştırmacı olan Dr. Marta Mirazón Lahr da, “Edindiğimiz sonuçlara paralel olarak modern insanın soyağacındaki morfolojik değişimler, demografide meydana gelen büyük farklılıklar ile genetik sapmalara denk gelmektedir ki, bu da Afrika’da yalnızca küçük bir nüfus olan türlerin günümüzde yedi milyardan fazla insan haline dönüşümünün tarihidir” diye ekliyor.
Mounier, son ortak ataların muhtemelen Homo heidelbergensis türünün bir parçası olduğunu ve bunların 700-300 binyıl önce Afrika, Avrupa ve Asya’da yaşadıklarını belirtmiştir. Mounier ve ekibi, bir sonraki projeleri olan ve Homo türü ile şempanzelerin son ortak atasını saptamaya yarayacak modelleri üzerinde çalışmaya başlamıştır. “Oluşturduğumuz modeller kesin doğruyu yansıtmasa da, fosillerin yetersizliği, üzerinde çalışılan at veya dinozor olsun, paleontolojik sorulara cevap verebilmemiz için yeni yöntemlerin denenmesini gerektirmektedir” diyerek konu hakkındaki düşüncesini özetliyor.
Aurélien Mouniera , Marta Mirazón Lahra, Virtual ancestor reconstruction: Revealing the ancestor of modern humans and Neandertals Journal of Human Evolution Volume 91, February 2016, Pages 57–72 doi:10.1016/j.jhevol.2015.11.002