Uyku Anında Bir Saniye Neden “Bir Yıl” Gibidir?

“Inception” filminde, rüyalar oldukça yavaş gerçekleşiyordu ve rüyadaki bir saatlik dilim gerçek dünyada yalnızca beş dakikaya denk geliyordu. Görünen o ki; Aristocu benzetimin aksine Oscar Wilde’nin dediği gibi; sanatın yaşamı taklit etmesinden çok, yaşam, sanatı taklit ediyordu.

Yeni yapılan bir araştırma, rüyaların zamanı çeşitli komplekslik ve uzunlukta çarpıttığı bulgusuna ulaştı. Yani yürümek, saymak ve hatta sıradan bir jimnastik rutini bile uyanık olduğumuz ana göre çok daha uzun sürüyor.

Araştırmacıların bulgularına göre; zamanın bu sıkışması bir görev boyunca tutarlı olarak görünüyor. Rüyadaki zaman, nasıl sıkıştığıyla uyumlu olarak gerçek zamanın bir yavaş çekimi gibi görünüyor,

Bulgular; rüyaların zaman aldığını ve basitçe uykunun son anında kurulmadığını doğruluyor. Araştırmalar; rüyaların üzerine çalışılması gereken bir alan olduğunu gösteriyor. Rüyaları kontrol etmeyi öğrenerek, insanlar, fiziksel bazı aktivitelerde yavaş çekimde deneme yapabilme şansına sahip olabilirler ve potansiyel olarak da uyanık olunan zamanlara kıyasla daha iyi bir sonuç elde edebilme durumunda olabilirler.

Rüya Zamanı

Rüyadaki zamanın nasıl işlediği sorusu aslında oldukça eski bir soru. 1861 yılında Fransız bir bilgin olan Alfred Maury, Fransız Devrimi‘ne dair uzun süreli bir rüya görüyordu ve rüya yatağının bir parçasının üzerine düşmesiyle sona erdi ve bu durum ona idam edildiğini düşündürdü. Uyanmasıyla birlikte, Maury; bütün rüyasını uyanmasına sebep olan anda beyni tarafından kurgulandığı şeklinde yorumladı, bu da neden başının kesildiği hissi ile rüyanın bittiğini açıklıyordu.

Uykunun REM aşamasının keşfi ve bunun rüya ile olan ilişkisi zamanla Maury’nin teorisinin büyük bir kısmını “yatağa gömdü.” 1950lerdeki araştırmalar; REM uykusu sırasında uyanan insanların ne kadar süredir rüya gördükleri iyi bir doğruluk oranıyla ifade edebildikleri bulgusuna ulaştı. Bu da; rüyaların gerçek zamana yaklaşılan bir anda görüldüğüne işaret ediyordu. Fakat, bizim uyku saatimizin tam olarak saptanıp saptanamaması ise aşılması gereken bir sorun olarak görülüyor.

Araştırma ekibi, atletlerin uyuyorken antrenman rutinlerini gerçekleştirip gerçekleştiremedikleri üzerine çalışırken uykudaki zaman problemi üzerine yoğunlaştılar. Tuhaf olanı şu ki; hayal, fiziksel bir tepki de oluşturuyor. Yani, eğer bir kişi bir topa vuruşunu ya da bir sahada koştuğunu resmederse, vücut da bu hayale eşlik ederek; kalp atışında ve nefes alış-verişlerde bir artış gösterir. Benzer şekilde, araştırma ekibi, insanların rüyada diz çöktüklerinde, kalp atışlarının ve solunumlarının hızlandığı bulgusuna ulaştılar.

Fakat, aynı zamanda da bu rüya egzersizlerini tamamlamak için denekler uyanıkken yaptıklarından %40 oranındadaha uzun süreye ihtiyaç duyuyorlardı. Araştırmacılar bunun nedenini merak ediyorlardı. Bu durum görevin fizikselliğine mi yoksa karmaşıklığına mı, yoksa uzunluğuna mı dayanıyordu?

Rüyaları Kontrol Etmek

Araştırma ekibi rüyalarındaki hareketlerini kontrol edebilen 21 insanı çalışmaya katılmaya davet ettiler. Katılımcıların her biri 2-3 gece boyunca uyku laboratuvarına gelerek, uykudayken göz sinyalleri ile araştırmacılarla iletişim kurmayı öğrendi.

Katılımcılardan 5 kişi; mental bir görev olan rüya anında 10’a, 20’ye ya da 30’a kadar sayma görevine sokuldular. Katılımcılardan 8 kişi ise; fiziksel bir uzunluk tamamlama görevi olan 10, 20 ya da 30 adım yürüme görevine sokuldu. Kalan son 8 kişi ise; daha karmaşık bir fiziksel görev olan; atlama ve yuvarlanmayı içeren bir jimnastik rutini görevine sokuldular.

Ekip; toplamda tamamlanan 21 rüyayı kayıt altına aldılar. Her durumda da, katılımcıların rüyada bu görevleri tamamlamaları gerçek hayatta tamamlama süresine kıyasla daha uzundu. Yürüme görevi; rüyada, gerçek hayattaki zamanından %52 daha uzun ve jimnastik görevi ise %23 daha uzundu. Sayma görevi ise; gerçek hayattaki zamanından %27 daha uzundu. Ancak sayma göreviyle yürüme görevi arasında istatistiksel anlamda bir farklılık içermiyor. Frontiers in Psychology ‘de yayımlanan araştırmada; ekip, bu durumu şöyle açıklıyor; sayma görevi ve sayma görevine katılan katılımcı sayısı zaten düşük seviyelerdeydi. Ve açık bir şekilde görülüyordu ki; bütün oranlarda da, rüyalar; görevin tipinden, karmaşıklığından ya da uzunluğundan bağımsız olarak daha yavaş gerçekleşiyordu

Rüyalar Neden Yavaş Çekimde İlerliyor?

Bu evrensel yavaş çekim durumu, zamanın rüyalarda neden değiştiği sorusunu açıklamayı güçleştiriyor.

Yani soru hala kafa karıştırmaya devam ediyor, ancak bazı tahmin ve olasılıklar da ortaya atılıyor. Bunlardan birisi; rüyaların, uyanık zamanlardaki hareketin gerektirdiği zaman kas hareketlerini gerçekleştirmediği için bu durumu da işlemek için beynin daha fazla mesai harcaması gerektiğiyle ilişkili olabileceği teorisi. Ya da, belki de uyku sırasında beyin; düşük beyin sıcaklığı ya da miskin beyin dalgalanması faktörlerinden kaynaklı daha yavaş kalıyor olabilir.

Bir başka gizemli durum ise; bu yavaş ama tutarlı rüya süresinin normal rüyalar için de geçerli olup olmadığı.

Ekip; kontrol edilen rüyaların, REM uyku ve bilinçli kontrolün bir toplamı olduğunu düşündüklerini, dolayısıyla da kontrol edilebilir rüyadan kontrol edilemez rüyaya geçişin olduğu bir yerin olması gerektiğini söylüyorlar.

Araştırmacılar; bazı çalışmaların rüyaları dışarıdan kontrol etmeyi denediklerini, örneğin; deneğin yüzüne sprey püskürterek bu püskürtmenin rüya ile birleştirilmesinin zaman aldığı bulgusuna ulaştıklarını belirtiyorlar.

Ancak ekip; belki de bu sorunun cevabını hiçbir zaman öğrenemeyeceğimizi, çünkü normal rüyada, rüya içeriğini manipüle etme şansına sahip olunmadığını söylüyor.


Araştırma Referansı: Erlacher, D., Schädlich, M., Stumbrys, T., & Schredl, M. (2013). Time for actions in lucid dreams: effects of task modality, length, and complexity.Frontiers in psychology, 4.
Kaynak: Bilimfili,  Stephanie P. “Why A Second Can Seem Like A Year When You’re Asleep.” https://www.braindecoder.com/why-time-slows-in-dreams-1054668712.html

İnsan Yapımı İnsan Beyni

Bilim insanları, 5 haftalık cenindeki olgunluğa erişmiş insan beynini laboratuvar ortamında ürettiklerini açıkladı.

Çeşitli yüksek çözünürlüklü görüntüleme araştırmaları sonucunda; üretilen bu organcıkta, astrosit, oligodendrositve mikroglia gibi merkezi sinir sistemi hücrelerinin var olduğu, yapısındaki sinir hücrelerinin akson ve dendrit(sinyal iletiminden sorumlu anten ve vericiler) uzantılarına sahip olduğu ve elektriksel sinyalleşme özellikleri bulunduğu ortaya konulmuş. Genetik bütünlük olarak ele alındığında %99 oranında insan cenin beyni ile tam uyum içinde olduğu tespit edilmiş. Anatomik olarak incelendiğinde ise, omurilik, beynin önemli merkezleri ve hatta retina gelişiminin bile izlenebildiği ortaya konulmuş. Şu an için organcığın damar yapıları bulunmadığından, üretildikleri ortam içinden beslendiğini düşünmekle yetiniyoruz.

Üretilen organcıktaki beyin yarıküresi, optik sap ve sefalik büklüm. (Telif: The Ohio State University)
Üretilen organcıktaki beyin yarıküresi, optik sap ve sefalik büklüm. (Telif: The Ohio State University)

Yamanaka’ya 2012 Nobel Ödülü kazandıran teknikle, yetişkin deri hücresinden pluripotent hücre (erken embriyolojik dönemde var olan, birçok farklı tipte hücreye farklılaşma kapasitesi olan kök hücreler – çoğul potansiyelli hücre) elde edildikten sonra 4 yıl sürdürülen çalışmalar sonucunda beyin üretebilmek için ideal ortam yaratılabilmiş. Bu yolla, 5 haftalık bir cenin beyni seviyesine gelebilmek için 15 haftalık bir süre gerektiği bildiriliyor. Araştırmacılar, beynin olgunluk süresini 16-20 haftalık seviyeye getirebildiklerinde %1’lik genetik farklılığın da azalacağını öngörüyorlar.

Bu yaklaşım sayesinde Alzheimer, Parkinson, otizm, inme, beyin yaralanmaları ve belki merkezi sinir sistemi hastalıkları için yapılacak araştırmalarda, etik yönden sorun yaratmayacak bir deneysel aşama oluşturulabilir. Saydığımız hastalıklarla ilgisi olsun olmasın, birçok ilacın merkezi sinir sistemi üzerine olan veya olabilecek etkilerinin klinik öncesi bir fazdan sonra insanlar üzerinde denenmesi güvenlik açısından da büyük bir gelişme olacaktır.

Altını çizmekte fayda gördüğümüz bir diğer nokta, en az bu organcığın “üretimi” kadar önemli; bu gelişme, Florida’daki 2015 Askeri Sağlık Sistemleri Araştırma Sempozyumu’nda sunulmuş verilere dayanarak yorumlanmıştır. Araştırıcıların çalışmalarını yayınlamaları sonrasında, bilim dünyasının yapacağı değerlendirmeler ve eleştiriler, açıklanan gelişmenin bilimsel açıdan değerini ortaya koyacaktır. Deri hücresinden pluripotent hücre elde etme aşamasından, bunu sinir hücresine farklılaştırma yöntemine ve hatta organcığın üretildiği ortam bileşenlerine, histopatolojik görüntülerde sinir hücre tiplerinin gösterilmesinden, sinyalizasyon olduğuna işaret eden görüntüleme ve fizyolojik aktivite çalışmalarının sonuçlarına kadar, üniversite ve araştırmacı adına tescillenmiş metotlar silsilesinin somut verilerini incelemeyi heyecanla beklediğimiz bu zamanı, bu yeni buluşun bilim-dışı çevrelerde nasıl yankılanacağını gözleyerek değerlendirmemiz için de bir engel görünmüyor.


Kaynak:

  1. Bilimfili,
  2. The Ohio State University “Scientist: Most complete human brain model to date is a ‘brain changer’” 

Evrimsel Süreçte Erkekler Neden Var Oldu?

Evrimsel seçilim tamamen verimliliğe dayalıdır. Peki bu süreçte erkeklerin varlığını sürdürmelerinin sebebi nedir? Ya da seks; üreme için neden baskın mekanizma olmuştur? Nature‘da yayımlanan yeni bir araştırmada bu sorular cevaplandı.

University of East Anglia’s School of Biological Sciences’dan Matt Gage; cinsel seçilimin (eş seçiminde erkeklerin dişi bireyler tarafından seçilebilmek için yarışmaları) yüksek düzeyde soy içi üremeden (ensest) kaynaklanan genetik stresin varlığı olsa bile, popülasyonların yok olmasını engellediği gibi popülasyonun genel sağlığını da güçlendirdiğini söylüyor.

Seksteki Sorunlar

İki farklı cinsiyetin varlığı; türün hangi bireyinin genlerinin bir sonraki nesile aktarılacağını belirleyen cinsel seçilim sürecini destekleyicidir. Gage seksin yaygın ve güçlü bir etki olduğunu ancak pratikte ortaya çıkan kalıtsal sorunlardan kaynaklı olarak neden böyle bir şeyin varolduğuna dair açıklama yapmanın zor olduğunu söylüyor.

Matt Gage:

“Seks, aseksüel üremeye kıyasla önemli sınırlandırmalara sahiptir. Sekste şu sınırlılıklar söz konusudur; 

a) döllerin yarısı (erkekler) yavru üretmezler
b) yavrudaki genlerin yalnızca yarısı size aittir
c) eş bulma ve onunla çiftleşme için gereken bedelleri ödemek zorundasınız; zaman harcamalı, efor göstermeli ve “acı” çekmelisiniz
d) eğer tamamen adapte olmuş gen komplekslerini taşıyorsanız, bu genler cinsel birleşme ile bir sonraki nesile “bozulmuş” ve derişimi biraz daha seyrelmiş halde taşınır.

Seksin bu dört sonucu, yalnızca dişi yavruların erkeğe ihtiyaç duymadan yeni dişiler ürettiği aseksüel üremeye kıyasla ciddi sınırlandırmalar içerir. Peki durum böyleyse neden sex ve erkeklerin varlığı üremedeki baskınlıklardan birisi olarak evrimleşmiştir?” diyor.

Cinsel Seçilim Modeli Olarak Tribolium Un Böceklerinin Kullanılması

Araştırmanın bir parçası olarak, ekip kontrollü laboratuvar koşullarında Tribolium un böceklerinin 50 neslini 10 yılı aşkın bir süre boyunca gözlemlediler. Araştırma çerçevesinde türün üremek için neden sekse başvurduğunu ve cinsel seçilimin evrimdeki rolünü anlamaya çalıştılar.

Peki araştırma için neden Tribolium un böcekleri seçildi?

Tribolium un böcekleri üremenin evrimini anlık gözlemleyebilmek için en iyi modeldir ve oldukça fazla sayıda deneysel deneme durumu araştırmaya istatistiksel güç gerçeklik katar. Bu türün nesil üretme süresi yaklaşık bir aydır, bu da deneysel evrimin gerçekleştirilmesine ve böceğin soy ve popülasyonlarının kontrol edilen durumlar altında gözlemlenebilmesine olanak sunar.

Ayrıca Gage; Tribolium un böceklerinin; erkeklerin yavrular için doğrudan bir ilgi göstermediği gelişi güzel bir eşleşme aracılığıyla ürediklerini söylüyor. Bu durum doğada oldukça yaygındır, dolayısıyla bu canlıların “denek” olarak kullanılması bulguların daha genele yayılabileceğine olanak tanır.

Erkekler Genom Sağlığında Önemli Bir Role Sahipler

Deneylerde, cinsel seçilim etkisi; yoğun yarıştan (bir dişiye dokuz erkek oranında) yarışın olmadığı (bir dişiye bir erkek) bir duruma değiştirildi. Yani cinsel seçilim ortadan kaldırıldı. 7 yılın ve yaklaşık 50 nesilin ardından araştırma ekibi; soy içi çiftleştirme (ensest) yaptılar ve cinsel seçilimin olduğu popülasyonlarda (1 dişiye 9 erkek oranı) yok olma tehditinin, cinsel seçilim olmayan popülasyonlara (1 dişiye 1 erkek oranı) kıyasla yok olma tehdidini daha çabuk aşabildikleri sonucuna ulaştılar.

Cinsel seçilimin bulunduğu bazı popülasyonlar 20 nesil soy içi döllenme yapılmasına rağmen hayatta kalmayı başardılar. Buna karşın, cinsel seçilim etkisinin olmadığı popülasyonlar ise soy içi döllenmenin onuncu neslinde tamamen yok oldular. Gage bulguların; erkekler arasındaki yarışın popülasyonun genel genetik sağlığını geliştirdiğini gösterdiğini söylüyor.

Gage; erkekler ve seksin evrimsel süreçte varlığını sürdürmesinin iki temel sebebi olduğunu söylüyor ve ekliyor:

“Seks “kötü” genomları popülasyondan temizliyor ve/veya seks “iyi” genomların tür boyunca yayılmasına yardımcı oluyor.”

Seks, aseksüel üremeye kıyasla bazı sınırlılıklar içerse de evrimsel süreçte önemli bir parametre olan çeşitliliğin ortaya çıkmasına sebep oluyor. Çeşitliliği ortaya çıkaran iki cinsiyetli (erkek ve dişi) üreme biçimi evrimsel süreçte bir avantaj sunuyor. Dolayısıyla erkeğin evrimsel süreçteki varlığını sürdürmesi ve eşeyli üremenin (seks) süregelmesi popülasyonların genel genom sağlığını iyileştirerek türü yok olmaktan kurtarıp, çevreye uyumlu hale getiriyor.


Kaynak: Chuck Bednar, “Why does evolution allow males to exist?”, http://www.redorbit.com/news/science/1113392650/why-does-evolution-allow-males-to-exist-051815/

Evrimsel seçilim tamamen verimliliğe dayalıdır. Peki bu süreçte erkeklerin varlığını sürdürmelerinin sebebi nedir? Ya da seks; üreme için neden baskın mekanizma olmuştur? Nature‘da yayımlanan yeni bir araştırmada bu sorular cevaplandı.

University of East Anglia’s School of Biological Sciences’dan Matt Gage; cinsel seçilimin (eş seçiminde erkeklerin dişi bireyler tarafından seçilebilmek için yarışmaları) yüksek düzeyde soy içi üremeden (ensest) kaynaklanan genetik stresin varlığı olsa bile, popülasyonların yok olmasını engellediği gibi popülasyonun genel sağlığını da güçlendirdiğini söylüyor.

Seksteki Sorunlar

İki farklı cinsiyetin varlığı; türün hangi bireyinin genlerinin bir sonraki nesile aktarılacağını belirleyen cinsel seçilim sürecini destekleyicidir. Gage seksin yaygın ve güçlü bir etki olduğunu ancak pratikte ortaya çıkan kalıtsal sorunlardan kaynaklı olarak neden böyle bir şeyin varolduğuna dair açıklama yapmanın zor olduğunu söylüyor.

Matt Gage:

“Seks, aseksüel üremeye kıyasla önemli sınırlandırmalara sahiptir. Sekste şu sınırlılıklar söz konusudur; 

a) döllerin yarısı (erkekler) yavru üretmezler
b) yavrudaki genlerin yalnızca yarısı size aittir
c) eş bulma ve onunla çiftleşme için gereken bedelleri ödemek zorundasınız; zaman harcamalı, efor göstermeli ve “acı” çekmelisiniz
d) eğer tamamen adapte olmuş gen komplekslerini taşıyorsanız, bu genler cinsel birleşme ile bir sonraki nesile “bozulmuş” ve derişimi biraz daha seyrelmiş halde taşınır.

Seksin bu dört sonucu, yalnızca dişi yavruların erkeğe ihtiyaç duymadan yeni dişiler ürettiği aseksüel üremeye kıyasla ciddi sınırlandırmalar içerir. Peki durum böyleyse neden sex ve erkeklerin varlığı üremedeki baskınlıklardan birisi olarak evrimleşmiştir?” diyor.

Cinsel Seçilim Modeli Olarak Tribolium Un Böceklerinin Kullanılması

Araştırmanın bir parçası olarak, ekip kontrollü laboratuvar koşullarında Tribolium un böceklerinin 50 neslini 10 yılı aşkın bir süre boyunca gözlemlediler. Araştırma çerçevesinde türün üremek için neden sekse başvurduğunu ve cinsel seçilimin evrimdeki rolünü anlamaya çalıştılar.

Peki araştırma için neden Tribolium un böcekleri seçildi?

Tribolium un böcekleri üremenin evrimini anlık gözlemleyebilmek için en iyi modeldir ve oldukça fazla sayıda deneysel deneme durumu araştırmaya istatistiksel güç gerçeklik katar. Bu türün nesil üretme süresi yaklaşık bir aydır, bu da deneysel evrimin gerçekleştirilmesine ve böceğin soy ve popülasyonlarının kontrol edilen durumlar altında gözlemlenebilmesine olanak sunar.

Ayrıca Gage; Tribolium un böceklerinin; erkeklerin yavrular için doğrudan bir ilgi göstermediği gelişi güzel bir eşleşme aracılığıyla ürediklerini söylüyor. Bu durum doğada oldukça yaygındır, dolayısıyla bu canlıların “denek” olarak kullanılması bulguların daha genele yayılabileceğine olanak tanır.

Erkekler Genom Sağlığında Önemli Bir Role Sahipler

Deneylerde, cinsel seçilim etkisi; yoğun yarıştan (bir dişiye dokuz erkek oranında) yarışın olmadığı (bir dişiye bir erkek) bir duruma değiştirildi. Yani cinsel seçilim ortadan kaldırıldı. 7 yılın ve yaklaşık 50 nesilin ardından araştırma ekibi; soy içi çiftleştirme (ensest) yaptılar ve cinsel seçilimin olduğu popülasyonlarda (1 dişiye 9 erkek oranı) yok olma tehditinin, cinsel seçilim olmayan popülasyonlara (1 dişiye 1 erkek oranı) kıyasla yok olma tehdidini daha çabuk aşabildikleri sonucuna ulaştılar.

Cinsel seçilimin bulunduğu bazı popülasyonlar 20 nesil soy içi döllenme yapılmasına rağmen hayatta kalmayı başardılar. Buna karşın, cinsel seçilim etkisinin olmadığı popülasyonlar ise soy içi döllenmenin onuncu neslinde tamamen yok oldular. Gage bulguların; erkekler arasındaki yarışın popülasyonun genel genetik sağlığını geliştirdiğini gösterdiğini söylüyor.

Gage; erkekler ve seksin evrimsel süreçte varlığını sürdürmesinin iki temel sebebi olduğunu söylüyor ve ekliyor:

“Seks “kötü” genomları popülasyondan temizliyor ve/veya seks “iyi” genomların tür boyunca yayılmasına yardımcı oluyor.”

Seks, aseksüel üremeye kıyasla bazı sınırlılıklar içerse de evrimsel süreçte önemli bir parametre olan çeşitliliğin ortaya çıkmasına sebep oluyor. Çeşitliliği ortaya çıkaran iki cinsiyetli (erkek ve dişi) üreme biçimi evrimsel süreçte bir avantaj sunuyor. Dolayısıyla erkeğin evrimsel süreçteki varlığını sürdürmesi ve eşeyli üremenin (seks) süregelmesi popülasyonların genel genom sağlığını iyileştirerek türü yok olmaktan kurtarıp, çevreye uyumlu hale getiriyor.


Kaynak:

  1. Bilimfili,
  2. Chuck Bednar, “Why does evolution allow males to exist?”, 
  3. Alyson J. Lumley, Łukasz Michalczyk, James J. N. Kitson, Lewis G. Spurgin, Catriona A. Morrison, Joanne L. Godwin, Matthew E. Dickinson, Oliver Y. Martin, Brent C. Emerson, Tracey Chapman & Matthew J. G. Gage Sexual selection protects against extinction Nature 522, 470–473 (25 June 2015) doi:10.1038/nature14419 Received 12 January 2015 Accepted 18 March 2015 Published online 18 May 2015 Corrected online 24 June 2015

Zengin Lif ile Beslenme Akciğer Kanseri Riskini Azaltıyor

Lif açısından zengin bir beslenme düzeni yalnızca diyabet ve kalp hastalıklarına karşı korumakla kalmıyor aynı zamanda akciğer kanseri geliştirme riskini azaltabiliyor. Bu çıkarım Annuals of the American Thoracic Society’de basılı olarak yayımlanan bir çalışmaya ait.

NHANES – National Health and Nutrition Examination Surveys’den elde edilen verilerin analiz sonuçları, en üst düzeyde (yüzdeye vurulduğunda dörtte birlik bir kesime denk gelen) lif tüketen yetişkinler için “NHANES Besin Lif Tüketimi ile Akciğer Fonksiyonları Arasındaki İlişki” başlığı ile sıradaki bilgileri içerecek biçimde yayımlandı:

• Yüzde 50.1’lik normal akciğer fonksiyonlarına sahip olan en az seviyede lif tüketen dörtte birlik kesim ile karşılaştırıldığında yüzde 68.3’ü normal akciğer fonksiyonlarına sahip,

• Yine aynı karşılaştırmada alt dörtte birlik kesimin yüzde 29.8’lik solunum yolları engellerine karşılık, üst dörtte birlik kesim yüzde 14. 8 oranında solunum yolları sıkıntısı yaşıyor.

İki önemli solunum testinde de en yüksek oranda lif tüketen insanların en düşük lif tüketen insanlara nazaran ciddi biçimde daha yüksek başarı gösterdi. En üst dörtte birlik grup hem daha yüksek akciğer kapasitesine sahip hem de alınan nefesin üzerine alınan bir ikinci nefeste (alınan nefes geri vermeden) daha fazla havayı ciğerlerine çekebiliyordu.

Araştırmacılar, 2009 -2010 yıllarında NHANES anketlerine ve incelemelerine katılan yaşları 40 ile 79 arasında değişen 1,921 yetişkine ait kayıtların üzerinden geçerek bu sonuçlara ulaştı. NHANES anketleri aynı zamanda fiziksel testlerle de kombine edilmesi bakımından tekil bir özellik taşıyor. Bu bakımdan sonuçların güvenilir olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Lif tüketimi hesabı tüketilen meyve, sebze, baklagil ve tam tahıllı gıdaların miktar ve çeşitlerine göre hesaplandı. Diyetleri günde 17.5 gramdan daha fazla lif içeren 571 kişiden oluşan bireyler en üst düzey lif tüketen dörtte birlik kesimi oluştururken, 360 kişilik en az düzeyde lif tüketen dörtte birlik grubun günlük lif tüketimi 10.75 gramdan daha az olarak kaydedildi.

Araştırmacılar bu veriler ile birçok demografik ve sağlık faktörü (sigara içme, hastalık geçmişi, diyabet, kilo, sosyoekonomik durum gibi) bilgilerini kombine etti ve lif ile akciğer fonksiyonu arasındaki bağımsız ilişkiyi tespit etti. Ancak eksik olan bilgilerden birisi (ki önemsiz bir eksiklik sayılmaz) akciğer fonskiyonlarının zamanla değişimi ve fiziksel aktivite değişimiydi. Maalesef bu veriler NHANES’te de mevcut değildi ve araştırmacıları da sonuçların kesinliğini açıklamakta sınırladı diyebiliriz.

Araştırmada liflerin yararlı etkilerini açıklayan ve incelemiş olan daha önceki araştırmalar referans gösterildi. Bu araştırmaların içinde liflerin iltihap ve yangıları azalttığını gösteren incelemelerde mevcut ki iltihaplanmaların birçok akciğer kanseri vakasının altında yatan neden olduğu da biliniyor. Yine not edildiğine göre doğal akciğer-koruyucu kimyasalları vücuda salan bağırsak mikrobiyomu üzerinde de liflerin ve lif tüketiminin büyük etkileri olduğunu gösteren araştırmalar da mevcut.

 


Kaynak :

  1. Bilimfili,
  2. American Thoracic Society (ATS). “Fiber-rich diet may reduce lung disease.” ScienceDaily. ScienceDaily, 22 January 2016. 
  3. Corrine Hanson, Elizabeth Lyden, Stephen Rennard, David M Mannino, Erica P.A. Rutten, Raewyn Hopkins, and Robert Young  The Relationship between Dietary Fiber Intake and Lung Function in NHANES Annals ATS. First published online 19 Jan 2016 as DOI: 10.1513/AnnalsATS.201509-609OC