Uyku sırasında cinsel olarak uyarılma konusu 1960’lardan beri bilim insanlarının inceledikleri bir konu. Özellikle erkeklerde, uykunun Hızlı Göz Hareketleri (REM) evresinde ereksiyon halinin oluştuğu yaygın olarak bilinen ve incelenen bir gerçek. Peki ya dişilerde böyle bir uyarılma oluyor mu?
60’lardan sonra yapılan araştırmalarda, dişilerde de aynı uyarılmanın olduğuna dair bulgulara rastlandı. Tabii ki uyarılmanın sonucu erkeklerdeki kadar bariz olarak tespit edilemediğinden, bu araştırmalar genellikle daha zor gerçekleştirilebiliyor. Bu tür uyarılmanın anlaşılabilmesi için, erkeklerde penisin büyümesi kontrol edilirken, dişilerde klitoriste meydana gelen fiziksel değişimler ve cinsel organ sıcaklığındaki değişimler takip ediliyor. Buna rağmen, 60’lar ile 70’ler arasında uyku sırasında dişi uyarılması konusunda yapılan çalışmalar çok nadir ve genellikle sonuçsuz araştırmalar olarak kaldı.
Günümüzde yapılan çalışmalar daha çok dişilerin cinsel organlarına kan akışının takip edilmesi yoluyla yapılmakta. Bu çalışmalar oldukça net bir şekilde, dişilerin de, tıpkı erkeklerde olduğu gibi, REM uykusu sırasında cinsel olarak uyarıldıklarını ortaya koydu. Bu uyarılma erkeklerde penisin büyümesine (ereksiyona) neden olurken, dişilerde cinsel organın ıslanmasına ve kabarmasına neden oluyor.
Araştırmalar sonucunda bu uyarılmanın şiddetinin çok farklı olabileceği de anlaşıldı: kimi zaman bu uyarılma çok hafif ve hissedilmez şekilde olurken, kimi zaman dişinin masturbasyon yaptığı bir zaman veya erotik bir film izlerken olduğu kadar uyarıldığı tespit edildi. Dolayısıyla tıpkı erkeklerdeki gibi bu uyarılma halinin şiddeti uykudan uykuya ve zamandan zamana değişim gösterebiliyor.
Peki ya neden uyandığımızda uyarılmış hissediyoruz? Bunun sebebi şu anda tam olarak bilinmiyor. Ancak bilinen bir şey, bu durumun genellikle sadece REM uykusundan uyanan insanlarda olduğu. Hem de “sabah ereksiyonu” olarak bilinen bu durum sadece erkeklerde değil, dişilerde de aynı şekilde görülüyor. Yapılan araştırmalarda birçok dişinin sabah uyandıklarında cinsel olarak uyarıldıklarını hissettikleri, meme uçlarının kabarık olduğu ve hatta kimi zaman orgazm düzeyinde uyarılmış olarak uyandıkları raporlandı. Dolayısıyla bu açıdan da erkeklerle dişilerin uyku sırasında uyarılmalarıyla ilgili pek fark yok.
Bu durumun nedenlerine yönelik araştırmalar halen sürüyor. Bilim insanlarının aklına gelen ilk ve en net cevap, gördüğümüz rüyaların bizi uyarıyor olabileceği yönünde… REM uykusu sırasında, neredeyse her sefer, uyarılmamıza neden olacak kadar erotik rüyalar görüyor olabilir miyiz? Bu rüyalar, doğacak yeni günde bireyleri olası cinsel birleşmelere karşı vahşi hayatta hazırlıklı tutuyor olabilir mi? Bu soruların cevabı tam olarak bilinmiyor. Belki de orgazm düzeyine varabilen bu uyarılmaların tek sebebi rüyalar değildir ve beynin vücut fonksiyonlarını uyku sırasında düzenlemesinin bir yan etkisi olarak oluşmaktadır.
İnsanlar olarak halen vücutlarımızı tam olarak tanımıyoruz ve her şeyin nasıl çalıştığını henüz çözebilmiş değiliz. Ancak vücudu inceledikçe, daha ilginç mekanizmalar keşfediyoruz ve bunların atalarımızda ne gibi işlever görebileceğini ve neden evrimleşmiş olabileceğini anlıyoruz. Varlığımızı borçlu olduğumuz hayatta kalma ve üreme becerilerimizle ilgili keşifler her zaman ilgi çekmeyi sürdüreceğe benziyor.
Birisi size dün akşam düz bir çizgide yürüyemediğini söylediğinde, bu kişinin alkol almış olabileceğini düşünebilirsiniz. Evet bu durum yeterince akıllıca bir düşünüş biçimi olabilir. Fakat bir psikoloji araştırması; bir tarafa yalpalamanın farklı bir sonuca işaret ettiğini ileri sürüyor. Buradaki taraf ise; sol taraf. Sol tarafa doğru bir yalpalama söz konusu ise bu araştırmaya göre; kişi endişeli demektir.
University of Kent’ten araştırmacılar; endişeli insanların genel olarak sola eğilimli olduklarını belirlemek için basit bir deney tasarladılar. Cognition ‘da yayımlanan çalışmada; gözleri bağlı katılımcılar bir oda zeminine çizilmiş düz bir çizgide tekrar tekrar yürümeye çalıştılar. Kişilik testlerine dayanarak daha fazla endişeli olduğu görülen katılımcıların sola sapma eğiliminde oldukları görüldü. Araştırmacılar; sola sapma durumunun beynin sağ kısmında sol kısmına kıyasla daha fazla aktivite gerçekleştiğine işaret ediyor.
Ortaokul Fen Bilimleri derslerindeki öğrendiklerinize dair bir tarama yaparsanız, beynin her lobunun vücudun zıt kısımılarındaki kasları kontrol ettiğini hatırlarsınız (sağ gözünüzü, sol beyniniz sayesinde kırpabilirsiniz.) Buradan yola çıkıldığında çapraz yarım küresel ilişki biraz karmaşıklaşıyor. Beynin iki tarafı birlikte çalışabilmelerinin ve hatta farklı yoğunlukta olmalarının yanı sıra aynı zamanda da asimetriktirler. Ancak, bilişsel, duygusal ve davranışsal işlevlerin bir arada olduğu kişilik özellikleri düşünüldüğünde ise karakteristikler ile beyin lobları arasında doğrudan bir bağlantı olduğunu saptamak oldukça güçtür.
Araştırmadaki durumda ise; araştırma ekibi, yanal konumsal sapma (sağa ya da sola eğimli yürümek) ve motivasyon ile alakalı iki karakter arasındaki ilişkiye dair inceleme yürüttü. İlki, hedef yönelimli (en. goal-oriented behavior) davranışı göz önüne alan davranışsal yaklaşım. Burada, gözünü ödüle dikmiş rakipler daha iyi bir skor elde ederler. İkincisi ise; engelleme (burada; endişe). Olumsuz tehditleri (gri göküyüzü = kıyamet yaklaşıyor) algılamakta hızlı olan insanlar engelleme gösterirler.
Sağ Yanal Eğilim- Sol Beyin İlişkisi
Geçmişte yapılan sinirbilimi ve biliş araştırmaları; hedef odaklı davranışta, orantısız seviyede yüksek sol beyin aktivitesi ve sağ yanal eğilim arasında bir bağlantı olduğunu ortaya koymuştu. Örneğin; merivenden çıkarken sağa doğru yönelenlerin sol beyinlerinde bir aktivite gerçekleşiyor demektir.
Öte yandan, bağlantının ne zaman ortaya çıktığı ise belirsiz durumda. Bazı psikologlar, yarış içindeki bireylerin yoğun baskı altındaki durumlarda (örneğin; şampiyonluk maçı gibi) sağa eğilmeye başladıklarını düşünüyor. Esasında, sağa yönelme (sol ön-lob aktivitesi) ve kişisel tatmin arasında bazı bağlantılar var, ancak bu bağlantılar yalnızca bazen ortaya çıkabiliyorlar ve ne zaman çıktıklarını bilmiyoruz.
Endişeliler ne tarafa yöneliyorlar?
Sinirbilimi araştırmaları, endişe ve sağ beyin lobu aktivitesi arasında bir bağlantı olduğuna işaret ediyor. Fakat, üçgenin üçüncü kenarına yani sol yanal sapmaya dair destekleyici parçalar çok güçlü değil. Araştırma ekibi; engellemenin, tek başına sola hareket etmeyi belirlediğine dair kesin bir kanıt olmadığını söylüyor.
Ekip; anksiyete testinde yüksek skorlara sahip insanlarda; hedef yönelimli olmak ile sağa doğru hareket arasında bir bağlantının ortaya çıkmadığını ve bu durumun da ilk kez kayıp bağlantıya dair deliller sağladığını düşünüyor. Katılımcının anksiyete seviyesi arttıkça, sola eğilimli yürümenin de arttığı gözlemlendi.
Araştırma Referansı: Bilimfili, Weick, Mario, John A. Allen, Milica Vasiljevic, and Bo Yao. “Walking blindfolded unveils unique contributions of behavioural approach and inhibition to lateral spatial bias.” Cognition 147 (2016): 106-112.
Karaciğerin durumunu gözlemlemek için yapılan kan testleri gelişmiş ülkelerde tıbbi bakımın standart bir parçasıdır. Özellikle bazı hastalıkların tedavisi için kullanılan ilaçlar ve enfeksiyonlar (Hepatit, HIV, sıtma gibi)karaciğerde fonksiyon bozukluklarına neden olabilen faktörlerdendir. Bu durumdaki hastaların düzenli olarak karaciğer fonksiyon testlerini yaptırması gerektiği doktorlar tarafından önerilmektedir. Özellikle az gelişmiş ülkelerde bu testlerin maliyeti ve kısıtlı laboratuvar imkanları hastaların takibinde problemler yaratabilmektedir.
2007 yılından beri kağıt temelli çipler üzerine çalışan Harvard Üniversitesi’nden Whitesides ve ekibi tarafından, karaciğer fonksiyonunun belirteçlerinden Aspartat aminotransferaz (AST) ve Alanin aminotransferaz (ALT) düzeylerini saptayabilen minik çipler geliştirildi. Bu kağıttan yapılan minik çipler sayesinde parmaktan alınan tek bir damla kan ile 15 dakika içinde karaciğerinizin durumunu öğrenebilirsiniz.
Yukarı kısımda çipin tepeden görünüşü, aşağı kısımda da çipin aşağıdan görünüşü bulunuyor. Yukarıdan aşağıya doğru filtrelenen kanın, testler sonrasında oluşturduğu görüntü sağ alt köşede resmedilmiş.
Minik çipin çalışma prensibi gerçekten çok basit. Kanın hidrofilik kağıt üzerindeki akışını kontrol altına alabilmek için hidrofobik özellikteki wax kağıt üzerine uygulanarak mikro-akışkan kanallar oluşturuluyor. Damlatılan kan kapiler etki sayesinde çip içindeki kağıt filtreden geçerek eritrositlerinden (kırmızı kan hücreleri) ayrılıyor ve plazma sıvısı elde ediliyor. Daha sonra bu plazma sıvısı hidrofilik kağıt üzerindeki bir takım kimyasallar ile reaksiyona girerek renk değişimi meydana getiriyor. Oluşan renk ile kandaki AST ve ALT düzeyleri belirlenebiliyor.
Minik çiplerin içinde hiçbir elektronik yapının bulunmaması ve kağıttan yapılması maliyetleri bir hayli düşürüyor. Ayrıca ürünün kullanıldıktan sonra yakılabilir olması biyolojik tehlikeli atık imhası için büyük bir avantaj sağlıyor.
Diagnostics For All şirketi tarafından üretimi yapılan ürünün klinik çalışmaları yapılmış ve klinikte rutin kullanımın uygun olduğu belirlenmiş. Ürün şu an dünya pazarına girmeye hazırlanıyor.
Jain, S. et al. Performance of an Optimized Paper-Based Test for Rapid Visual Measurement of Alanine Aminotransferase (ALT) in Fingerstick and Venipuncture Samples.PLoS ONE 10(5):e0128118 (2015). DOI:10.1371/journal.pone.0128118
Vella, S.J. et al. Measuring Markers of Liver Function Using a Micropatterned Paper Device Designed for Blood from a Fingerstick. Anal. Chem. 84, 2883−2891 (2012). DOI: 10.1021/ac203434x
Diagnostics for all company. DFA Liver Function Test Receives ISO Certification In Canada and UK. http://dfa.org/new-blog/2015/11/12/press-release-dfa-liver-function-test-receives-iso-certification-in-canada-and-uk (Erişim tarihi: 2016, 26 Ocak).
Johns Hopkins Üniversitesi’nin öncülük ettiği araştırma ekibinin yeni bulguları, Dünya yüzeyinin altında dipte bulunan karbonlarla ilgili detayları ve bu yeraltı karbonlarının gezegenimizdeki yaşamın başlangıcına olan etkisini ortaya çıkarıyor. Ekip ayrıca çekirdek kabuğunda nasıl elmas oluştuğuna dair başka yeni bir teori geliştirdi.
Bilim insanları, on yıllardır yer kabuğunda bulunan elementlerle ilgili ne kadar çok şey öğrenmiş olsalar da, Dünya yüzeyinin çok altında bulunan karbon elementinin davranışları hakkında çok az bir kavrayışa sahipler. Jeokimyacı Dimitri Sverjensky, Washington Carnegie Enstitüsü’nden Vincenzo Stagno ve Master öğrencisi Fang Huang, yerin 160 kilometre altında hangi çeşit karbondan ne kadar bulunduğunu hesaplayan ilk grup oldular. Sadece bir hatırlatma olarak şunu söyleyeyim, bu seviyelerde yaklaşık sıcaklık 1150 °C.
Nature Geoscience’da yayınlanan çalışmada, Sverjensky ve ekibi dalma kuşağı “subduction zone” dip bölgelerinden kaydedilen karbondioksit ve metan gazına ek olarak, çok çeşitli organik karbon türleri olduğunu kaydetti. Kabul edersiniz ki bu çok büyük bir buluş çünkü Dünya üzerindeki yaşamın ve elmasların oluşmasının açıklaması olabilir.
Dünya ve Gezegen Bilimleri Bölümü profesörü Sverjensky şöyle dedi: “Bu derin sıvıların sığ Dünya’ya yaşam için yapı taşları taşıyor olma ihtimali fazlasıyla heyecan verici. Bu buluş, hayatın başlangıcı için bir şifre olabilir.”
Sverjensky’nin teorik modeli, – Deep Earth Water- olarak biliniyor. Bu model ekibin çekirdek kabuğu konsantrasyonunda bulunan ve eski tektonik plakalardan gelen kimyasal sıvıları belirlemesinde çok işe yarıyor. Bazı sıvılar, özellikle çekirdek kabuğu peridotit mineralleriyle dengede olanlar, içeriklerinde tam da beklenen miktarlarda metan ve karbondioksit barındırıyor. Fakat diğerleri, yani elmas ve eklojist mineraller yani seçme taşlarla dengede olanlar ise yapısında çözünmüş organik karbon türleri barındırıyor. Örneğin sirkede bulunan asetik asitler gibi
Yüksek konsantrasyonlu çözünmüş karbon türlerinin varlığı, bu türlerin yüksek miktarda karbonu “subduction zone” adı verilen dalma kuşağından -çekirdek kabuğunu değiştirerek elementlerin atmosphere geri dönüşümünü etkiledikleri alan olan- çekirdek kabuğu kamasına taşıdığı gerçeğini öne çıkarıyor.
Araştırma ekibi aynı zamanda organik karbon içeren bu çekirdek kabuğu sıvılarının daha önce bilmediğimiz bir yolla elmas oluşturabileceği ihtimalini de öne sürüyor. Bilim insanları uzun yıllar elmas oluşumunun karbondioksit veya metan ile başlayan kimyasal reaksiyonlar sonucu gerçekleştiğine inanmıştı; ancak bu organik türler elmas ve değerli taşların oluşumu için geniş bir skalası olan başlangıç materyalleri ihtimaline dikkat çekiyor.
Yapılan bu araştırma yeryüzündeki karbonu anlamayı hedefleyen ve dünya çapında gerçekleştirilen 10 yıllık bir proje olan “Derin Karbon Rasathanesi” nin bir parçası. Bu çalışma Alfred P. Sloan Foundation tarafından finanse ediliyor.
Referans: Dimitri A. Sverjensky, Vincenzo Stagno, Fang Huang. Important role for organic carbon in subduction-zone fluids in the deep carbon cycle. Nature Geoscience, 2014; DOI: 10.1038/ngeo2291
Alzheimer hastalığıyla ilgili en umut verici ilaç kabul edilen ve beyin işlevlerinin çöküşünü yavaşlatması umulan solanezumab ile ilgili veriler bugün Washington’da açıklanıyor.
Hastalıkta kullanılan mevcut ilaçlar hastalığın belirtilerini yavaşlatıyor olsa da beyin hücrelerinin ölmesini engelleyen bir ilaç bulunamadı.
İngiltere Alzheimer Araştırma kuruluşundan Dr. Eric Karran solanezumab‘ın “çok önemli yararlar sağlayabileceğini” belirtti.
Bunama ile ilgili araştırmalarda büyük umutlar bağlanan ilaç, Alzheimer hastalığı sırasında beyinde yığılan amyloid adlı deforme olmuş proteinleri hedef alıyor.
Beyindeki sinir hücreleri arasında yapışkan amyloid tabakalarının oluşmasıyla beyin hücrelerindeki tahribatın ve hücre ölümünün başladığı düşünülüyor.
Solanezumab denemeleri 2012’de başarısız sonuçlar alınması üzerine durdurulmuştu.
Ancak Amerikan Eli Lilly şirketi, verileri daha dikkatle inceledi ve ilacın, hastalığın ilk evrelerinde olanlarda yararlı olabileceğine dair ipuçları saptadı.
İlacı almayı sürdüren kişilerdeki gelişim, Uluslararası Alzheimer Birliği Konferansı’nda açıklanacak.
Bu ilaçların bunamayı durdurma, yavaşlatma veya tedavi etmede sonuç verip vermediği hala bilinmiyor.
2012 verilerinin daha yakından tahlil edilmesiyle, tüm hastalarda beyin işlevlerinin gerilemeye devam ettiği ama ilaç kullananlarda kötüleşmenin daha yavaş seyrettiği görüldü.
Bunamayı yavaşlatabilecek bir ilaç geliştirilmesi bu alanda büyük dönüm noktası oluşturacak.
Bunama başlangıcının 5 yıl geciktirilmesinin, vakaları üçte bir azaltacağı tahmin ediliyor.
Alzheimer Derneği, İngiltere’de bunama hastalığına yakalanmış 850 bin kişi bulunduğunu, bunların % 62’sinde Alzheimer hastalığı görüldüğünü belirtiyor.
Uzmanlar geliştirilen yeni ilacın piyasaya sürülebilir aşamaya gelmesinin birkaç yıl alacağını söylüyor.
Oturmak ve hiçbir şey düşünmeden rahatlamak… Bunu yapmak pek de mümkün değil. Beyni dinlenme moduna almaya çalışsanız bile farklı hayal dünyalarına daldığınızı görürsünüz. Fakat bu boş hayaller faydalı olabilir.
Nörologlar yıllarca beynin özel bir iş yaparken sıkı çalıştığını ve boş dururken dinlendiğini sanıyordu. Deneylerde parmak oynatma, zihin aritmetiği yapma, resimlere bakma gibi eylemler sırasında insanların beyin taraması yapılıyor ve hangi bölgelerin aktif olduğu, beynin davranışları nasıl kontrol ettiği bulunmaya çalışılıyor.
Nörologlar farklı aktivitelerde beynin nasıl çalıştığını görmek istediği için test aralarında onu nötr bir konuma getirecek bir yöntem bulmaya çalışıyor. Bunu sağlamak için kişiden siyah ekran üzerindeki beyaz bir çarpı işaretine bakmaları isteniyor. Herhangi bir şey düşünmesi istenmeyen beynin nötr bir hal alacağı varsayılıyor. Fakat öyle olmuyor.
Boş duran beyinde aktivite
Bunu ilk olarak 20 yıl kadar önce Wisconsin’de bir doktora öğrencisi fark ediyor. Beynin rahatlaması istenen aşamada bile beyindeki aktivite devam ediyor ve bu koordineli bir aktivite.
1997’de Gordon Schulman çeşitli beyin taramalarının sonuçlarını inceleyerek insanların özel bir konuya dikkatini verdiğinde beyinde hangi bölgelerin aktif hale geldiğini görmeye çalışırken tam tersini fark etti: Hiçbir şey yapmadığımızda aktif hale gelen bölgeyi.
İnsanlar dinlenme halinden bir aktiviteye geçtiğinde beynin daha aktif olması beklenir. Ama Schulman bu durumda beynin bazı bölgelerinin sürekli daha az aktif hale geldiğini gördü. Yani, beyin tarama cihazları içinde bir şey yapmadan sessizce yatarken insanların beyninde bazı bölgeler herhangi bir iş yaparken olduğundan daha aktif hale geliyordu.
Beynin hiçbir zaman dinlenmediğinin anlaşılması biraz zaman aldı. Nörologlar yıllarca ihtiyaç olmadığında beyindeki devrelerin durduğunu sanıyordu.
Dinlenirken bile meşgul
Bugün ise beynin “dinlenme anında” şaşırtıcı derecede meşgul olduğunu gösteren üç binden fazla araştırma var. Bazıları beyin hiçbir zaman dinlenmediği için bu terime karşı çıkıyor. Onun yerine, herhangi bir aktivite yapılmadığı anlardaki “beynin normal ayarları” nitelemesini kullanıyorlar.
Peki boş dururken beyin neden bu kadar aktif? Bu konuda birçok teori var ama henüz bir anlaşma söz konusu değil. Fakat bu aktivite hali hafızanın pekişmesinde rol oynuyor olabilir. Rüyaların hafızadaki şeylerin düzenlenmesinde rolü olduğu biliniyor. Şimdi ise gündüzleri de aynı şeyin olduğuna dair veriler var (en azından sıçanlarda).
Beyin kendi haline bırakıldığında genellikle gelecek üzerine yoğunlaştığını da biliyoruz, akşam ne yiyeceğimiz, gelecek hafta nereye gideceğimiz vb. Beynin geleceği hayal etme ile ilgili üç kısmı da “beynin normal ayarları” içinde bulunuyor. Yani sanki beynimiz özel bir görevle uğraşmadığı zamanlarda gelecek üzerine yoğunlaşmak için programlanmış.
‘Ön deneyim’
Harvard Tıp Fakültesi’nden Moshe Bar bunun hayal kurmakla ilgili olduğuna, hayal kurmanın ise olmamış olaylarla ilgili hafıza oluşumu sağladığına inanıyor. Bunun bize “ön deneyim” olanağı sunduğu, böylece hayal ettiğimiz konuda karar almamızı kolaylaştırdığı sanılıyor. Örneğin uçağa binen çoğu insan uçağın düşmesini hayalinde canlandırır. Bar’a göre, uçak düşerse daha önceki hayal kurma döneminde oluşmuş hafıza devreye girecek ve yolcunun nasıl davranması konusunda karar vermesini kolaylaştıracaktır.
Fakat “normal ayarlarda” beynin durumunu incelemek çok da kolay bir iş değil. Tarama cihazı içinde yatan biri gelecekle ilgili bir hayal kurmak yerine cihazın çıkardığı sesleri ya da etrafında olup bitenleri düşünüyor olabilir. Bu nedenle bu konuda hala cevap bekleyen birçok soru var.
Fakat bazı gelişmeler yok değil. Bu yıl yapılan bir araştırma, beynin dinlenme anını herkesin farklı yaşadığına işaret ediyor. Beş kişinin ayrıntılı beyin taramasını yapan araştırmacılar kişilerin hayal kurma düşünce ve deneyimlerinin farklı olduğunu gördü.
‘Karanlık enerji’
Eylül’de Oxford Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmada ise dinlenirken beynin hangi bölgelerinin birbiriyle bağlantılı olduğunu görmek için 460 kişinin beyin taraması incelendi. Sonuçlar, bu bağlantıların gücünün kişinin hafıza gücü, eğitimi ve fiziksel dayanıklılığıyla alakalı olduğunu gösteriyordu. Hayal kurarken bile beynin bazı bölgeleri sanki ihtiyaç olabilir düşüncesiyle bağlantı halinde kalıyordu.
Beynin hiçbir zaman dinlenmediği bilgisi uzun süreli bir sırrın çözülmesini de sağlayabilir. Beyin normalde yaptığını bildiğimiz işler için yüzde 5 kadar enerji harcaması gerekirken neden yüzde 20 enerji kullanıyor? Nöroloji uzmanı Marcus Raichle’ın beynin “karanlık enerjisi” olarak nitelediği bu yüzde 15’lik kayıp enerji işte bu dinlenme anı aktivitelerinde harcanıyor olabilir.
Boş dururken ya da başka bir işle uğraşırken beynimizin hayallere dalmasını ve başka şeyler düşünmesini engellemenin ne kadar zor olduğunu biliriz hepimiz. Ama bunun yararlı olduğunu bilmek belki beynimize biraz daha farklı bakmamızı sağlayacaktır.
Yorum yazabilmek için oturum açmalısınız.