Alzheimer’ın kökeni insan zekasına bağlandı

Geçtiğimiz ay içinde BioRxiv1′de yayımlanan bir araştırmada bilim insanları, Alzheimer hastalığının insan zekasıyla paralel bir evrim geçirdiği ve geliştiği savını ortaya attı.

Araştırmada, 50.000’den 200.000 yıla kadar geçmiş dönemde beyin gelişimi ile ilgili altı gende doğal seçilime bağlı olarak değişim gerçekleştiği bulundu. Bu değişimler ile nöron bağlantıları artmış, böylelikle modern insanlarınhominin atalarından daha zeki olması durumu gelişmiş olabilir. Ancak bu gelişmiş zeka kapasitesinin bir bedeli vardı; aynı genlerin değişimi Alzheimer hastalığının da temel sebebini oluşturdu.

Şangay Biyoloji Bilimleri Enstütüsü’nde popülasyon genetikçisi olan Kun Tang, yaşlanan insan beyninde artan zekanın metabolik ihtiyaçlarının karşılanamamasına bağlı olarak hafıza problemlerinin ve bozukluklarının ortaya çıktığını düşünüyor. Alzheimer hastalığına sahip olan tek tür insandır ve en yakın olan akrabalarımız şempanzeler de dahi bu hastalık görülmüyor.

Araştırma ekibi, bu arkaik evrimin kanıtlarını bulmak üzere modern insan DNA’sını analiz etti. 90 farklı insan DNA’sını inceleyen bilim ekibi, popülasyon büyüklüğü ve doğal seçilimdeki değişimler ile oluşan çeşitlilik ve bu çeşitliliğin yayılmasını takip etti.

Seçilim ile işaretlendi 

Analiz bir bakıma yanıltıcıydı, çünkü iki kuvvet de birbirine benzer etkiler yaratabiliyor. Popülasyon değişimlerinin etkilerini kontrol etmek ve böylelikle doğal seçilimin birebir etkilerini gözlemlemek için, ekip popülasyon değişimini sayısal olarak hesapladı. Daha sonra popülasyon geçmişi ile uyuşmayan DNA segmentleri ve bunların içinden doğal seçilim ile şekillenmiş olanları tespit edildi.

Bilimciler bu yolla 500.000 yıl içinde gerçekleşmiş seçilim olaylarını gözlemlemiş, modern insanın yükselişini belirleyen 200.000 yıllık kuvvetleri belirlemiş oldu. Daha önceki ilkel metotlar bu değişimleri yalnızca 30.000 yıla kadar gözlemleyebiliyordu.

Deneysel olarak yöntemin geçerliliği ispatlanana kadar ek çalışmalara ve tekrara ihtiyaç duyulsa da, en güçlü genomik-analiz yöntemleri dahi tarihsel bozunmalardan dolayı bile kısıtlı bir başarıya sahip. Asya’lı ve Avrupa’lı insanlar 60.000 yıl içinde buralara doğru göçen küçük gruplardan gelişerek popülasyon oluşturdu.

Popülasyonların kendi içinde üremesi ve soyunu devam ettirmesinden dolayı Avrupa’da genetik varyasyonların eski göstergeleri silinmiş durumda. Afrika’lı insanların genomu ile araştırmacılar, insanlığı oluşturan evrimsel değişimleri ve kökenlerini çok daha eskiye bakarak gözlemleyebiliyor.

 


Referans :

  1. Bilimfili,
  2. Nature
  3. Li H1, Durbin R. Inference of human population history from individual whole-genome sequences. Nature. 2011 Jul 13;475(7357):493-6. doi: 10.1038/nature10231.
  4. Udupa A, Wahi RS, Chansouria JP, Srinivasan S, Udupa KN. Monoamine oxidase in thyroid gland of rats: effect of neurohumors, thyroxine, carbimazole, adrenaline, beta-adrenergic blockers & MAO inhibitors. Indian J Exp Biol. 1976 Jan;14(1):14-8. http://dx.doi.org/10.1101/018929 (2015).

Dünya’da oksijen nasıl oluştu?

Zamanda yolculuk yapan bir makine icat edip Dünya’nın ilk dönemlerine gitmeye kalksak kötü bir sürprizle karşılaşırdık.

Hava olmadığı için soluk alamaz, birkaç dakika içinde oksijensizlikten ölürdük.

Gezegenin oluştuğu ilk dönemlerde atmosferde oksijen yoktu. Bilim insanları bu gazın ancak 2,4 milyar yıl kadar önce oluşmaya başladığını belirtiyor.

Atmosferde oksijenin ortaya çıkması “Büyük Oksidasyon Olayı” olarak adlandırılıyor. Bu ise gezegenin başına gelen en önemli olaylardan biri olmuştur. Zira oksijen olmasaydı yeryüzünde bugün gördüğümüz canlılar da olmayacaktı.

Oksijen nasıl oluştu?

Yıllar boyunca bilim insanları ilk oksijenin nasıl ortaya çıktığını araştırdı. Uzun zaman, soluduğumuz havanın oluşmasında canlıların rolü olduğunu düşündüler.

Ama herhangi bir canlı değil. Son veriler doğruysa, Büyük Oksidasyon Olayından hemen önce yaşamın kendisi büyük bir değişim geçiriyordu. Olayları anlamada bu evrimsel sıçrama önemli olabilir.

4,5 milyar yıl önce oluşan dünyamız, Büyük Oksidasyon Olayı sırasında 2 milyar yaşındaydı. Üzerinde tek hücreli canlılar yaşıyordu.

Dünyada yaşamın ne zaman başladığını tam olarak bilmiyoruz, ama bu mikroorganizmaların bilinen en eski fosilleri 3,5 milyar öncesine dayanıyor. Bu ise yeryüzünde yaşamın Büyük Oksidasyon Olayından en az bir milyar yıl önce başlamış olduğu anlamına geliyor.

Siyanobakterinin rolü

Bu basit canlıların Büyük Oksidasyon Olayında rolü olduğu düşünülüyor. Özelliklesiyanobakteri adı verilen, bazen göllerin ve denizlerin üzerinde mavi-yeşil bir tabaka oluşturan mikroskobik organizmaların.

Bu organizmalar ilk ortaya çıktıklarında, güneşten aldıkları enerjiyle su ve karbondioksitten şeker yapmanın yolunu bulmuştu. Yani fotosentez yapıyorlardı. Bugün bütün yeşil bitkiler bu şekilde besleniyor.

Fotosentez sonrasında atık ürün olarak oluşan oksijen bakterinin işine yaramadığından havaya bırakılır. İşte siyanobakterinin havaya oksijen salması sonucu Büyük Oksidasyon Olayı gerçekleşmiştir.

Ancak bu, olayın neden ve ne zaman gerçekleştiğini açıklamıyor. Siyanobakteri Büyük Oksidasyon Olayından çok önce ortaya çıkmıştı. Uzmanlar onun yeryüzündeki ilk organizmalar arasında olduğuna inanıyor. Geçmişini 3,5 milyar yıl öncesine dayandıranlar var.

Çok hücreli bakteri

Modern siyanobakterinin daha da ilginç özellikleri bulunuyor. Bakterilerin çoğu tek hücreli iken siyanobakteri çok hücreli ve ipliksi bir yapıya sahiptir.

Ayrıca çoğu, özel işlevleri olan ve bölünme yeteneğini kaybeden hücreler de üretir. Bazıları, canlılarda kas, sinir, kan hücresi gibi özel hücrelerin başlangıcının burada yattığına inanıyor.

Çok hücreli canlıların kökeni ise 2,5 milyar yıl öncesine, Büyük Oksidasyon Olayından önceye dayandırılıyor.

Nedeni ne olursa olsun, oksidasyon gezegende gerçekleşen en önemli olaylardan biridir. Başlangıçta birçok bakteri için ölüm nedeni olan oksidasyon uzun vadede farklı canlı türlerinin, farklı yaşam biçimlerinin gelişmesine olanak sağladı. Canlılar tepkimeli bir gaz olan oksijeni enerji kaynağı olarak kullanmaya başladı.

Oksijen soluyan organizmalar daha aktif ve daha büyük hale gelir. Böylece siyanobakteriden bitkiler ve hayvanlar, süngerler, solucanlar, balık ve nihayet insanın evrimi gerçekleşti.

Kısacası, siyanobakteri hakkındaki iddialar doğru ise karmaşık canlıların ortaya çıkması onların sayesinde olmuştur denebilir.

Kaynak:

  1. BBC
  2. Noffke Nora, Christian Daniel, Wacey David, and Hazen Robert M.. Microbially Induced Sedimentary Structures Recording an Ancient Ecosystem in the ca. 3.48 Billion-Year-Old Dresser Formation, Pilbara, Western Australia Astrobiology. December 2013, 13(12): 1103-1124. doi:10.1089/ast.2013.1030.
  3. Robert Ridinga,, Philip Fralick, Liyuan Liang Identification of an Archean marine oxygen oasis Precambrian Research Volume 251, September 2014, Pages 232–237 doi:10.1016/j.precamres.2014.06.017
  4. J. William Schopf Fossil evidence of Archaean life PHILOSOPHICAL TRANSACTIONS B Published 29 June 2006.DOI: 10.1098/rstb.2006.1834
  5. Valentina Rossettia,, Bettina E. Schirrmeistera, Marco V. Bernasconib, Homayoun C. Bagheria, The evolutionary path to terminal differentiation and division of labor in cyanobacteria Journal of Theoretical Biology Volume 262, Issue 1, 7 January 2010, Pages 23–34 doi:10.1016/j.jtbi.2009.09.009
  6. Bettina E Schirrmeister, Alexandre Antonelli and Homayoun C Bagheri The origin of multicellularity in cyanobacteria BMC Evolutionary Biology 14 February 2011 11:45 DOI: 10.1186/1471-2148-11-45
  7. Bettina E. Schirrmeistera, Jurriaan M. de Vosb, Alexandre Antonellic, and Homayoun C. Bagheria Evolution of multicellularity coincided with increased diversification of cyanobacteria and the Great Oxidation Event Proceedings of the National Academy of Sciences  vol. 110 no. 5 /1791–1796, doi: 10.1073/pnas.1209927110
  8. Bettina E. Schirrmeister, Muriel Gugger andPhilip C. J. Donoghue Cyanobacteria and the Great Oxidation Event: evidence from genes and fossils Palaeontology Volume 58, Issue 5, pages 769–785, September 2015 DOI: 10.1111/pala.12178

En Sağlıklı Uyuma Pozisyonları: Uyku Pozisyonları ile İlgili Doğrular ve Yanlışlar

Uyku, bildiğimiz birçok tür için vazgeçilmez bir davranış kalıbıdır. Özellikle de türümüz için… Son derece iri bir beyne sahip olduğumuz ve oldukça farklı yetilere sahip karmaşık bir tür olduğumuz için günlük uyku düzenimiz büyük önem arz etmektedir. Ancak birçok insan uyku pozisyonları konusunda eksik bilgilere sahiptir. Bu da uyku kalitesini olumsuz etkilemektedir. Bu görselimizde, en sağlıklı uyuma pozisyonlarına yer vermeye çalıştık. Umuyoruz ki belki de farkında olmadan, sadece uyku pozisyonunuz dolayısıyla sahip olduğunuz bazı sorunlarınızı çözmenize katkı sağlayacaktır.

Çeviren: Şule Ölez (Evrim Ağacı)
 
Görsel Düzenleme: Umut Yıldırım (Evrim Ağacı)
 
Kaynak: ScienceDump

Birine Aşık Olmak İçin Sormanız Gereken 36 Soru!

Modern zamanlarda birinin kendisini bir başkasına açması giderek zorlaşmaktadır. İnsanlar birbirlerine açılamadıkları için kişiler arasında aşk gibi güçlü duyguların başlaması da zorlaşmaktadır. Ancak unutmamak gerekir ki aşk, sıradan bir biyokimyasal süreçten ve duygusal algıdan ibarettir. Dolayısıyla her biyokimyasal süreç gibi bilimsel olarak araştırılabilir ve her duygusal algı gibi psikolojik olarak yönlendirilebilir. Bu yazımızda, giderek artan “açılma ve aşık olma problemi”ni çözmeye yönelik yapılmış en ilginç araştırmalardan birini sunacağız. Bir diğer deyişle bu yazı, sizin yeni bir aşka yelken açmanızı veya var olan ilişkinizdeki aşkı canlandırmanızı sağlayan anahtar bir psikoloji araştırması olabilir!
Belki duymuşsunuzdur: Eğer iki kişi birbirinin gözlerine aralıksız olarak 2-4 dakika boyunca bakarsak, bu kişi arasında aşka benzer olarak tanımlanan duygular gelişebilmektedir. Bu yöntemin geçerliliği hiçbir zaman genel geçer olarak ispatlanmamıştır; ancak bazı kişilerde gerçekten çalıştığı gösterilmiştir. Ancak sadece bakmak, aşkı tetiklemek için yeterli değildir. Çünkü modern zamanlarda aşk, sadece fiziksel özelliklere göre değil, entelektüel birikime, çeşitli koşullar altıdna verilen tepkilere, vb. birçok faktöre göre belirlenmektedir.
İşte psikolog Arthur Aron ve diğerleri tarafından yürütülen bir çalışmada, iki yabancı arasındaki aşk gelişiminin hızlandırılabilmesi için sorulması gereken sorular araştırıldı. Bu sorular, oldukça spesifik ve kişisel sorular… Araştırma sonucunda bilim insanları 36 farklı soru ortaya çıkardılar ve bunları 12’şerden 3 gruba böldüler. Bu grupların her biri, bir öncekinden biraz daha spesifik ve kişisel.

Düşünüyor olabilirsiniz: “Sadece birkaç soru sorarak nasıl aşık olunur ki, mantığı nedir bunun?” diye… İzah edelim: Araştırmanın arkasında yatan mantık, insanların birbirine karşı savunmasız hissetmesinin, o kişiler arasında yakınlığa neden olduğu gerçeğine dayanmaktadır. Araştırmanın yazarlarını alıntılayacak olursak:
“İnsanlar arasında yakın ilişkilerin gelişimiyle ilişkilendirilen ana faktörlerden birisi, uzun süreli, giderek artan ve karşılıklı şahsi açıklamalardır.”
 
Gelelim sorulara… Bu soruları müstakbel aşkınızla veya şu andaki sevgilinizle karşılıklı oturarak aşağıda verilen sırayla birbirinize sormanız ve yine sırayla, yüksek sesle birbirinize cevaplamanız gerekiyor. Sorulara verilen cevaplara göre, karşınızdaki kişiyi çok daha iyi tanıyacak ve hatta eğer mümkünse, aşkın tetiklenmesini başarabileceksiniz. En azından öyle umuyoruz. Gelin hep birlikte deneyelim:
Soru Seti 1:
 
1) Eğer ki Dünya’da var olmuş herhangi bir insanı akşam yemeğine davet edebilecek olsaydın, bu kim olurdu?
2) Ünlü olmak ister miydin? Ne tür bir ünlü olmak isterdin?
3) Bir telefon görüşmesi yapmadan önce, neler söyleyeceğin üzerinde prova yapar mısın? Neden?
4) Senin için “kusursuz/harika” bir gün nasıl geçmelidir?
5) En son kendi kendine ne zaman şarkı söyledin? Peki ya bir başkasına en son ne zaman şarkı söyledin?
6) Eğer ki 90 yaşına kadar yaşayabilecek olsaydın ve hayatının son 60 yılında, ya 30 yaşındaki zihnini, ya 30 yaşındaki vücudunu seçmen gerekseydi, hangisini isterdin?
7) Nasıl öleceğine dair bir tahminin var mı?
8) Sen ve partnerin arasında ortak olan 3 özelliği say.
9) Hayatında en çok minnettar olduğun şey nedir?
10) Eğer ki çocukluğundaki yetiştirilme biçiminde değiştirebileceğin tek 1 şey olsaydı, bu ne olurdu?
11) 4 dakikayı dolduracak şekilde, hayat hikayeni olabildiğince detaylı bir şekilde anlat.
12) Eğer ki yarın yeni bir özellik ya da yetenek kazanmış şekilde uyanabilecek olsaydın, bu ne olurdu?
Soru Seti 2:
13) Eğer ki kristal bir top seninle, yaşamınla, geleceğinle ya da herhangi bir diğer konu hakkında sana tek 1 gerçeği söyleyebilecek olsaydı, neyi bilmek isterdin?
14) Uzun bir süredir yapmanın hayalini kurduğun herhangi bir şey var mı? Neden bugüne kadar yapmadın?
15) Hayatındaki en büyük başarı nedir?
16) Arkadaşlıkta en değer verdiğin şey nedir?
17) Geçmişinde en değer verdiğin anın nedir?
18) En kötü anın nedir?
19) Eğer ki 1 yıl içerisinde aniden öleceğini bilseydin, şu anki yaşama biçiminde herhangi bir şeyi değiştirir miydin? Neden*
20) Arkadaşlık senin için ne ifade ediyor?
21) Aşk ve şefkat hayatında nasıl bir role sahip?
22) Diyelim ki karşılıklı paylaşım senin partnerinde pozitif olarak değerlendirdiğin bir özellik. Partnerinle hangi 5 şeyi paylaşırdın?
23) Ailen birbirine ne kadar yakın ve sıcaktır? Çocukluğunun diğer birçok insandan daha mutlu geçtiğini düşünüyor musun?
24) Annenle ilişkin hakkında ne düşünüyorsun?
Soru Seti 3:
25) Birbirinize 3 adet “biz” veya “ikimiz” cümlesi kurun. Cümlelerin gerçeği yansıtması gerektiğini unutmayın. Örneğin: “İkimiz de bu oda içerisindeyken şunu hissediyoruz:…”
26) Bu cümleyi tamamlayın: “Şunu paylaşacağım biri olsun isterdim: …”
27) Eğer ki partnerinizle yakın bir arkadaş olacaksanız, lütfen onun bilmesi gerektiğini düşündüğünüz bir şeyi söyleyin.
28) Partnerinize, onda sevdiğiniz hangi özelliğin olduğunu söyleyin. Bu sefer aşırı dürüst olun. Gerçekte sevmediğiniz veya henüz yeni tanıştığınız birine söylemeyeceğiniz şeyleri sevdiğinizi söylemekten kaçının.
29) Partnerinize, hayatınızda utanç duyduğunuz bir anınızı anlatın.
30) Diğer bir insan önünde en son ne zaman ağladınız? Kendi kendinize en son ne zaman ağladınız?
31) Partnerinize, onda çoktan sevdiğiniz hangi özelliğin olduğunu söyleyin.
32) Hangi konu, hakkında şaka yapılamayacak kadar ciddidir (eğer böyle bir konu varsa)?
33) Bu akşam, hiç kimseyle irtibata geçemeden ölecek olsaydınız, birine söylemediğiniz için pişmanlık olacağını şey nedir? Bu şeyi neden o kişiye çoktan söylemediniz?
34) Eviniz, içinde sahip olduğunuz her şeyle birlikte yanıyor! Sevdiğiniz kişileri ve hayvanları (ve diğer canlıları) kurtardıktan sonra, sadece 1 objeyi kurtarabilecek kadar vaktiniz olduğunu fark ediyorsunuz. Neyi kurtarırdınız? Neden?
35) Ailenizdeki tüm kişiler arasında, kimin ölümünün fikri size en rahatsızlık verici geliyor? Neden?
36) Kişisel bir sorununuzdan bahsedin ve partnerinizin bu sorunla nasıl başa çıkacağıyla ilgili tavsiyelerde bulunmasını isteyin. Ayrıca partnerinizden, bu sorunu halletmeye çalışırken dışarıya neler yansıttığınızı (dışarıya nasıl göründüğünüzü) anlatmasını isteyin.
Sorular belki aşık olmanızı garanti etmeyecektir. Ancak potansiyel bir partneri çok daha iyi tanımanızı sağlayacağından emin olabilirsiniz. Özellikle de bu ve benzeri soruları (potansiyel) partnerinizle çoktan konuşmaya başlamadıysanız ya da hiç konuşamayacağınızı düşünüyorsanız.
Bir denemeye değer.
Kaynak:
  1. NY Times
  2. Aron, Arthur; Melinat, Edward; Aron, Elaine N.; Vallone, Robert Darrin; Bator, Renee J. The experimental generation of interpersonal closeness: A procedure and some preliminary findings. Personality and Social Psychology Bulletin, Vol 23(4), Apr 1997, 363-377. http://dx.doi.org/10.1177/0146167297234003

Bağırsak Bakterileri Kanserle Mücadelede Önemli Bir Müttefik!

Bağışıklık sisteminin gücünü tümörlerin üzerine salmayı amaçlayan kontrol noktası inhibitörleri (kanserin hayatta kalma numaralarını önleyen ilaçlar), yeni kanser tedavilerinin en etkileyicilerinden biri. Fakat uygulandıkları hastaların çoğu herhangi bir fayda görmüyor. Farelerle yapılan iki yeni çalışma şaşırtıcı bir sebep ortaya koyuyor: Bu insanların bağırsaklarındaki mikrop karışımı doğru olmayabilir. İki çalışma da bağırsak mikrobiyomunun niteliğinin kanser immünoterapilerinde belirleyici olduğunu gösteriyor.
Bu çalışmalar kontrol noktası inhibitörlerinin etkisinin bağırsaklarımızdaki canlılarla bağlantısını göstermek konusunda ilk. Bağışık hücreler, doku hücrelerine saldırıları yavaşlatmak için aktivitesini azaltan reseptörler taşıyor. Fakat tümör hücreleri bu reseptörleri uyararak bağışıklık sisteminin kendilerine saldırmasını önleyebilir. Nivomulab, pembrolizumab ve 2011’den beri piyasada olan ipilimumab gibi kontrol noktası inhibitörleri tümör hücrelerinin reseptörleri uyarmasını engelliyor.
Yapılan yeni çalışmalar doktorların bu ilaçları kullanma şeklini değiştirebilir. Bethesda, Maryland’deki Ulusal Alerji ve Bulaşıcı Hastalık Enstitüsü’nden Yasmine Belkaid’in düşünceleri şöyle:
“İki makale de mikropların tedavilerde etkili olabileceğini ikna edici biçimde gösteriyor.”
Kuzey Carolina Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden moleküler biyolog Scott Bultman, eski tedavi yöntemlerini şöyle açıklıyor:
“Hastada bir kontrol noktası inhibitörü işe yaramıyorsa, araştırmacılar genellikle hastanın genomunda bunu açıklayacak bir mutasyon arardı. Yeni sonuçlar cesaret verici, çünkü bağırsak mikrobiyotlarınızı değiştirmek genomunuzu değiştirmekten daha kolay.”
Kontrol noktası inhibitörleri tümörleri küçültebilir ve hastaların ömrünü aylarca, hatta bazı durumlarda yıllarca uzatabilir. Buna rağmen hastaların yalnızca küçük bir kısmı gelişme gösteriyor. Örneğin, ipilimumab uygulanan melanoma hastalarının yaklaşık %20’si daha uzun yaşıyor. Araştırmacılar onları kalan %80’den neyin ayırdığını henüz bilmiyor.
İlacın bir yan etkisi, Villejuif’de (Fransa) bulunan Gustave Roussy Kanser Kampüsü’nden onkoimmünolog Laurence Zitvogel ve çalışma arkadaşlarının mikrobiyoma yönelmesine sebep oldu. İpilimumab, sıklıkla mikrobiyomumuzun bir kısmının yaşadığı kalın bağırsakta iltihaplanmaya sebep oluyor. Bu yan etki kontrol noktası inhibitörlerinin mikrobiyom ile etkileştiği fikrini veriyor. Araştırmacılar bu ihtimalden yola çıkarak bağırsak bakterileri olmayan farelere yerleştirilmiş tümörlerin büyümesini gözlemledi. Deneyde kullandıkları kontrol noktası inhibitörü hayvanlarda daha güçsüzdü.
Zitvogel ve meslektaşlarının derin analizi mikrobiyomdaki antitümör etkisinden Bacteriodes ve Burkholderia cinsi bakterilerin sorumlu olduğunu öne sürdü. Bu ihtimali doğrulamak için araştırmacılar bakterileri bağırsak mikrobiyomu olmayan farelere transfer etti. Bu iki yolla yapıldı; bakterileri farelere enjekte ederek veya onlara İpilimumab tedavisi uygulanmış hastaların Bacteriodes yönünden zengin dışkılarını vererek. İki durumda da, bakteri sayısındaki artış hayvanların kontrol noktası inhibitörüne tepkisini güçlendirdi. Zitvogel bu konuda şöyle diyor:
“Bağırsaklarımızdaki trilyonlarca bakteri bağışıklık sistemimizi harekete geçirmek için seferber olabilir.”
Chicago Üniversitesi’nden immünolog Thomas Gajewski ve meslektaşları iki farklı tedarikçiden edindikleri farelerdeki uyuşmazlığı fark edince benzer bir sonuca vardı. Melanoma tümörleri Jackson laboratuvarından gelen farelerde, Taconic çiftliklerinden gelenlere kıyasla daha yavaş büyüyordu. Aynı kafeste yaşayan kemirgenlerin mikrobiyomları hayvanlar birbirlerinin dışkılarını yediği için zamanla homojenize oluyor. Araştırmacılar buradan yola çıkarak iki tedarikçiden gelen fareleri aynı kafese koydu. Aynı ortamda yaşam tümör gelişimindeki farkları ortadan kaldırdı.
Araştırmacılar farelerin mikrobiyomlarını analiz ettiklerinde Bifidobacterium adlı bir bakteri cinsi saptadılar. Araştırma takımının bulgularına göre Taconic çiftliklerinden gelen farelere birkaç Bifidobacterium türü içeren bir probiyotik vermek, kontrol noktası inhibitörünün tümörlere karşı verimini artırıyordu. Araştırma yürütüldüğü sırada Chicago Üniversitesi’nde doktora öğrencisi olan ve sonradan makalelerin bir tanesinde ortak yazar olarak görev alan Ayelet Sivan şöyle söylüyor:
“Endojen antitümör tepkisi ortakçı bakterileriniz tarafından gözle görülür biçimde etkilenir.”
İki araştırma grubu da elde ettikleri sonuçlar Science dergisinin internet sitesinde yayınladı. Takımlar farklı bakteri grupları kullandı, fakat bu Florida Üniversitesi Tıp Okulundan Christian Jobin’e göre endişe verici değil. Jobin’in yorumu şöyle:
“İlaçlar farklı, bakteriler farklı, ama varılan nokta aynı. Yeni çalışmalar 2013’te yapılan ve kemoterapinin ne kadar iyi işlediğine mikrobiyomun etkisini gösteren bir çift çalışmayı tamamlayıcı nitelikte.”
Johns Hopkins Tıp Okulundan Cynthia Sears’a göre bu keşif terapileri geliştirmek için yeni yollar açabilir. Örneğin, bir hastanın antitümör tepkisini probiyotikler yardımıyla güçlendirmek mümkün olabilir. Fakat araştırmacıların karşısında muhtemel engeller de var. Zitvogel’in belirttiği üzere, Avrupa ve ABD’deki düzenleyici kuruluşlar kanser hastalarında probiyotik kullanımını onaylamadı. Ayrıca mikropların bağışıklık tepkisini güçlendirme mekanizması açıklığa kavuşmuş değil; bağırsak bakterileri bağışıklık sisteminin gelişiminde ahahtar rol oynuyor, ama araştırmacılar erişkin hayvanlarda fonksiyonunu nasıl değiştirdiğinden emin değil. Bilim insanları mikrobiyomu nasıl değiştirebileceklerini daha yeni öğreniyor. Sears’ın bu konuda görüşleri şöyle:
“Mikrobiyotları işe yarar biçimde yönlendirip sağlığa faydalı etkiler oluşturabileceğimiz şu an için kesin değil.”
Araştırmacılar her şeye rağmen kansere karşı savaşta güçlü müttefiklerimiz olduğunu belirtiyor.
Düzenleyen: Osman Öztürk (Evrim Ağacı)
Kaynak:
  1. Science
  2. Marie Vétizou, Jonathan M. Pitt, Romain Daillère, Patricia Lepage, Nadine Waldschmitt5, Caroline Flament, Sylvie Rusakiewicz, Bertrand Routy, Maria P. Roberti, Connie P. M. Duong, Vichnou Poirier-Colame, Antoine Roux, Sonia Becharef, Silvia Formenti, Marie Vétizou, Anticancer immunotherapy by CTLA-4 blockade relies on the gut microbiota Science 27 November 2015:  Vol. 350 no. 6264 pp. 1079-1084   DOI: 10.1126/science.aad1329
  3. Ayelet Sivan1, Leticia Corrales, Nathaniel Hubert, Jason B. Williams, Keston Aquino-Michaels, Zachary M. Earley, Franco W. Benyamin, Yuk Man Lei, Bana Jabri, Maria-Luisa Alegre, Eugene B. Chang, Thomas F. Gajewski Commensal Bifidobacterium promotes antitumor immunity and facilitates anti–PD-L1 efficacy  Science 27 November 2015:  Vol. 350 no. 6264 pp. 1084-1089  DOI: 10.1126/science.aac4255

Ismarlama Bebekler Yolda!

Bebeğinizi nasıl isterdiniz?
Crispr-Cas9 adlı yeni bir “gen düzeltme” tekniği sayesinde, insan embriyosunun kusurlu genlerini düzeltmek kadar, DNA’ya genetik bilgi eklemek de mümkün. Bu, genetiği değiştirilmiş “ısmarlama bebek”lerin yakında hayatlarımıza girebileceği anlamını taşıyor olabilir. Ancak, bazı bilim insanları gelişmenin bu yönünden kaygı duyarak, üreme hücreleri bazındaki genetik değişimlere kısıtlama getirilmesini istiyorlar.
Bu çığır açan gen teknolojisi ile ilgili temel düzeyde bir infografiğimiz için buraya tıklayabilirsiniz. Konuyla ilgili kapsamlı bir makalemizi buraya tıklayarak okuyabilirsiniz.
Görsel: ÇMB (Evrim Ağacı)
Kaynaklar ve İleri Okuma:

CRISPR-Cas9: Hedefli Genom Düzenleme Yöntemi

2010’lu yıllarda temelleri atılıp, 2013’ten itibaren tüm Dünya’yı kasıp kavuran CRISPR-Cas9 sistemini kullanarak gen düzenleme teknolojisi, bugüne kadar insanlığın keşfetmiş olduğu en etkili, en hızlı, en başarılı genom değiştirme yöntemlerinden birisidir. Konuyla ilgili oldukça detaylı bilgileri “Prokaryotlarda Hücre Savunması ve Evrimi: CRISPR-Cas Sistemi” başlıklı makalemizden edinebilirsiniz.

Bu görseldeyse, daha kısa ve öz olarak bu yöntemin temel prensiplerini inceleyeceğiz.

 
Görsel Çeviri ve Düzenleme: Mehmet Onurcan Kaya (Evrim Ağacı)
 
Kaynak: visual.ly

 Başkasına Yüksek Sesle Tekrar Etmek Hafızayı Güçlendiriyor

Hepimiz zaman zaman önemli bir bilgiyi yüksek sesle tekrar etmenin hafızaya iyi geldiğini duymuşuzdur. Peki, bu tekrarları bir başka kişiye hitaben yapmanın hafızanızı çok daha fazla güçlendirebileceğini biliyor muydunuz? Montreal Üniversitesi’nden Prof. Victor Boucher ve ekibinin gerçekleştirdiği bir çalışma, bilgileri başka birine yüksek sesle tekrar etmenin sözlü hafızayı belirgin biçimde artırdığını ortaya koydu. Üstelik bu etki, kişi kendi sesini duymasa bile gerçekleşiyor. Bu araştırma, sosyal bir iletişim bağlamının hafıza üzerinde ne denli büyük bir fark yarattığını çarpıcı biçimde gösteriyor.

Araştırmanın Tasarımı ve Yöntemi

Prof. Victor Boucher ve öğrencisi Alexis Lafleur, deneylerinde 44 Fransızca konuşan üniversite öğrencisini bir okuma ve tekrar testine tabi tuttular. Öğrencilere bir bilgisayar ekranında art arda bazı kelimeler (dilbilimde sözlük birimi veya lexeme olarak adlandırılan, sözlükte madde başı olabilecek anlamlı sözcükler) gösterildi. Bu esnada her bir katılımcı, kulaklıklarından gelen “beyaz gürültü” sayesinde kendi sesini duyamıyordu. Amaç, işitsel geri bildirimi engelleyerek sadece tekrar şeklinin etkisini ölçmekti.

Her öğrenci, ekranındaki kelimeleri dört farklı biçimde tekrar etti:

  1. Zihinden Sessiz Tekrar: Kelimeleri içinden tekrar etti, hiçbir ses çıkarmadı ve jest veya mimik kullanmadı.
  2. Dudak Hareketiyle Tekrar: Hiç ses çıkarmadan fakat yalnızca dudaklarını oynatarak sözcükleri sessizce tekrar etti.
  3. Yüksek Sesle Tekrar (Kendi Kendine): Karşısında kimse olmadan, ekrandaki kelimeleri yüksek sesle okudu (yanında biri olsa da, kulaklık nedeniyle kendi sesini duymuyordu).
  4. Yüksek Sesle Tekrar (Birine Hitaben): Yanında bulunan bir kişiye yönelikmiş gibi, kelimeleri yüksek sesle söyledi (yine kulaklıkla kendi sesini duymaksızın).

Her bir koşul tamamlandıktan sonra, öğrenciler kısa bir dikkat dağıtıcı görev yaptılar. Ardından kendilerine karışık bir kelime listesi sunuldu. Bu listede, az önce ekranda gördükleri sözlük birimleri ve görmedikleri bazı başka kelimeler yer alıyordu. Öğrencilerden, hangi kelimeleri hatırladıklarını belirtmeleri istendi. Bu sayede hangi tekrar yönteminin hafızada ne kadar iz bıraktığı ölçülmüş oldu.

Sonuçlar ve Dikkat Çeken Bulgular

Deneyin sonuçları son derece çarpıcıydı: Bir başkasının varlığında, o kişiye hitaben yüksek sesle yapılan tekrar, diğer yöntemlere kıyasla en yüksek hatırlama oranını sağladı. Yani bilgiyi biriyle paylaşırcasına sesli tekrar etmek, hafızayı en çok pekiştiren yöntem oldu. Üstelik öğrenciler kendi seslerini hiç duymamış olsalar da, sosyal bir bağlamda sesli söylemenin getirdiği avantaj belirgindi.

Buna karşılık, yalnızca içinden sessizce tekrar etmek, dört yöntem içinde hafızayı en az destekleyen, en zayıf yöntem olarak kayda geçti. Sadece zihinden geçirilen kelimeler, öğrencilerin belleğinde diğer koşullardaki kadar güçlü bir iz bırakmadı.

Prof. Boucher, bu farklılığı şöyle açıklıyor: “Sessiz bir şekilde (ses çıkarmadan) bilgi tekrarı yapmak bile beynimizde bir duyu-motor bağlantı oluşturur ve hatırlama yeteneğimizi artırır. Fakat eğer bu tekrarlar konuşma fonksiyonuyla birleştirilirse, çok daha fazla bilginin akılda kalması mümkün hale geliyor.” Başka bir deyişle, kelimeleri yüksek sesle dile getirmek, sadece düşünmeye kıyasla zihinde daha kalıcı izler bırakıyor; bunu bir de karşımızdaki birine hitap ederek yaptığımızda etki katlanıyor.

İlginç bir ayrıntı da, deneye katılanların kendi seslerini duymamasına rağmen bu sonuçların ortaya çıkması. Yüksek sesle tekrarın faydası, kişinin kendi sesini işitmesinden değil, kelimeleri sesli olarak üretme eyleminin ve iletişim durumunun beyninde yarattığı izden kaynaklanıyor. Yani hatırlamayı güçlendiren, aslında duyma değil, söyleme ve sosyal etkileşimde bulunma deneyimi.

Duyusal-Motor Hafıza ve Çoklu Algı Etkisi

Boucher’nin önceki çalışmalarından da biliniyor ki, bir kelimeyi sesli olarak telaffuz ettiğimizde beynimizde o kelimeye dair duyusal ve motor izler oluşuyor. Ağzımızın hareketini, dilimizin konumunu, ses tellerimizin titreşimini hissediyoruz – işte bu bedensel deneyim, öğrenilen sözcüğü zihnimize sadece görsel veya sessiz okumanın ötesinde, farklı bir açıdan sabitliyor. Tek başına bir duyunun (örneğin sadece ağzı hareket ettirmenin) devreye girmesi bile hafızayı, tamamen zihinden tekrara göre daha güçlü kılabiliyor.

Şimdi buna sosyal iletişim boyutunu eklediğimizde neler oluyor bir düşünelim. Biriyle konuşarak öğrenmek, aslında bir çeşit çok duyulu (multisensory) deneyim yaratıyor. Karşımızda bir insan varken, sadece kelimeleri söylemekle kalmıyoruz; karşımızdaki kişiyi görüyor, belki onun gözlerine bakıyor, beden dilimizi kullanıyoruz. Episodik hafızamız (yaşantısal bellek) devreye giriyor: O an, bir iletişim anısı olarak zihnimizde kodlanıyor. Beyin, iletişim esnasındaki görsel, işitsel ve duygusal ipuçlarını da öğrenilen bilgiyle birlikte depoluyor. Sonuç olarak, bilgi tek başına kuru bir metin olmaktan çıkıp zengin bir deneyimin parçası haline geliyor ve hafızada tutulması çok daha kolaylaşıyor.

Nitekim, günlük hayatımızda da çoklu duyusal hafıza örneklerine sıkça rastlıyoruz. Fransız yazar Marcel Proust, ünlü romanında çocuklukta yediği bir madlen kurabiyesinin tadı ve kokusunun, yıllar sonra kendisinde anıları nasıl canlandırdığını anlatır. Bir tat ve koku, onu bir anda geçmişe, annesiyle geçirdiği çocukluk günlerine götürür. Bu örnekte olduğu gibi, bir anıyı çeşitli duyularla ilişkilendirmek, onu zihinde adeta evrimsel bir avantaja dönüştürür: Çok boyutlu çağrışımlarla zenginleşen anılar, tek düze bilgilere göre çok daha sağlam kalır.

Boucher’nin bulguları da, sözlü tekrar sırasında oluşan duyusal-motor deneyimin ve sosyal bağlamın hafıza için ne kadar önemli olduğunu bilimsel olarak destekliyor. Konuşarak öğrenmek, insanlığın binlerce yıldır kullandığı bir yöntem — düşünün, bilgiyi nesilden nesile aktarmak için hikâyeler anlatmak, birlikte eğitim görmek veya bir konuyu başkasına anlatarak pekiştirmek, hep bu yüzden etkili değil mi? Beynimiz, iletişim halinde öğrenmeye adeta evrimsel olarak yatkın: Bir bilgiyi sosyal bir eylemle birleştirdiğimizde, onu sadece aklımızda tekrar etmekten daha iyi özümsüyoruz.

Anlam ve Bellek: Ek Bir Deneyin Gösterdikleri

Araştırmacılar, bulgularını daha iyi anlamak için bir ek deney daha gerçekleştirdiler. Bu kez öğrencilere verilen kelimeler, Fransızcada anlamı olmayan rastgele hece dizileriydi (yani gerçek bir sözcük oluşturmayan “non-kelimeler”). Amaç, anlamsız bilgilerde de aynı tekrar avantajının ortaya çıkıp çıkmayacağını görmekti. Sonuç, tam da ekibin beklediği gibi çıktı: Anlamsız heceleri ister yüksek sesle ister sessizce tekrar etsinler, öğrencilerin hatırlama oranlarında kayda değer bir fark oluşmadı. Hiçbir yöntem, anlamsız içerikte diğerinden üstün görünmüyordu.

Bu durum, anlamın hafızadaki rolünü vurguluyor. Anlamlı sözcükler, beynimizde zaten var olan kavramlarla, çağrışımlarla bağlantı kurabiliyor. Onları sesli tekrar ettiğimizde, bu yeni duyusal izler mevcut hafıza ağlarımıza eklenip pekişiyor. Ancak anlamsız hece dizileri, belleğimizde yerleşik bir karşılık bulamadığından hangi yolla tekrar edilirse edilsin kalıcılık sağlayamıyor. Boucher, bu sonucu “Bilginin hafızaya iyice yerleşmesi için, motor-duyusal deneyimlerin, anlamlı sözel içerikle birleşmesi gerekiyor” şeklinde yorumluyor. Yani duyusal ve motor katkılar ancak anlamla bütünleştiğinde hafızayı gerçekten güçlendiriyor.

Hafızayı Güçlendirmek İçin Sesli ve Sosyal Tekrar

Bütün bu bulgular, günlük hayatta hafızamızı güçlendirmek için uygulayabileceğimiz basit ama etkili bir yöntemi destekliyor: Öğrenmek istediğiniz şeyleri yüksek sesle tekrar edin, mümkünse bir başkasına anlatıyormuş gibi yapın.

Örneğin, sınava çalışıyorsanız önemli noktaları kendi kendinize yüksek sesle anlatın veya bir çalışma arkadaşınıza konuyu açıklayın. Yeni bir dil öğrenirken kelimeleri içinizden söylemek yerine sesli telaffuz edin, hatta o dilde konuşan hayali birine hitap ediyormuş gibi pratik yapın. Bir sunum hazırlıyorsanız, aynanın karşısında sanki gerçek bir izleyici varmış gibi prova edin. Bu tür sesli ve etkileşimli tekrar yöntemleri, beyninizin bilgiyi daha derin işlemeye başlamasına yardımcı olur.

Unutmayın, konuşarak öğrenmek, pasif okumaya veya içinden tekrara göre daha zahmetli görünebilir, ama tam da bu çaba sayesinde akılda kalıcılık artar. Hatta birisine bir konuyu anlatırken, aslında kendinize de anlatmış olursunuz – bu durum, öğrenmenin belki de en etkili formüllerinden biridir. Eğitim dünyasında “başkasına öğretme etkisi” (protégé etkisi) olarak bilinen olgu da bunu destekler: Bir bilgiyi bir başkasına aktarırken, o bilgiyi en iyi öğrenen siz olursunuz.


İleri Okuma

  1. MacLeod, C. M., Gopie, N., Hourihan, K. L., Neary, K. R. & Ozubko, J. D. (2010). The Production Effect: Delineation of a Phenomenon. Journal of Experimental Psychology: Learning, Memory, and Cognition, 36(3), 671–685. DOI: 10.1037/a0018785
  2. Icht, M. & Mama, Y. (2014). The production effect in memory: Multiple species of distinctiveness. Frontiers in Psychology, 5, 886. DOI: 10.3389/fpsyg.2014.00886
  3. Lafleur, A. & Boucher, V. J. (2015). The ecology of self-monitoring effects on memory of verbal productions: Does speaking to someone make a difference? Consciousness and Cognition, 36, 139. DOI: 10.1016/j.concog.2015.06.015
  4. Bodner, G. E., Jamieson, R. K., Cormack, D. T., McDonald, D. L. & Bernstein, D. M. (2016). The production effect in recognition memory: Weakening strength can strengthen distinctiveness. Canadian Journal of Experimental Psychology, 70(2), 93–98. DOI: 10.1037/cep0000082
  5. Forrin, N. D. & MacLeod, C. M. (2017). This time it’s personal: The memory benefit of hearing oneself. Canadian Journal of Experimental Psychology, 71(4), 309–320. DOI: 10.1037/cep0000147
  6. Xavier, Z., et al. (2021). Neural correlates of the production effect: An fMRI study. Neuropsychologia, 149, 107693. DOI: 10.1016/j.neuropsychologia.2021.107693
  7. Icht, M. & Mama, Y. (2022). Effects of speech-production training on memory across short and long delays in 5- and 6-year-olds: A preregistered study. Applied Psycholinguistics. DOI: 10.1017/S0142716422000130
  8. Icht, M., Ben-David, B. M. & Mama, Y. (2023). Production benefits on encoding are modulated by language experience. Psychology & Language Learning, 5(2), 198–213. DOI: 10.1017/pll.2023.15

Oyun Bağımlısı Gençlerin Beyinlerinde Güçlü Bağlantılar Bulundu

Internet oyunu rahatsızlığına sahip binlerce gencin sahip olduğu belirtiler, başka bağımlılıklarla tıpatıp aynı görünebilir: Zaman ve oyuna harcanan para üzerinde kontrol kurulamaması, aile ve arkadaşlardan uzaklık, göz ardı edilen okul ödevleri. Addiction Biologydergisinde yayımlanan yeni bir araştırmaya göre ise bu kişilerin beyinleri de diğer bağımlılar gibi normal bireylerin beyinlerden farklı görünebilir. Oyun bağımlılığı olan gençlerin beyinlerindeki değişik bölgeler arasında normal insanların beyinlerine oranla daha güçlü bağlantılar görülebilir. Beyin fonksiyonları açısından bakıldığında kötü bir şey değilmiş gibi görünen bu bağlantılar, aynı zamanda bazı psikiyatrik sorunlara da yol açabiliyorlar.

Yayımlanan araştırmada araştırmacılar, internet oyunu bağımlılığı olan 78 genç ile bağımlılıkları olmayan 73 gencin beyin fMRI taramalarını alıp karşılaştırmaya tabi tuttular. Yapılan karşılaştırmada ise beyinde yer alan 25 farklı bölgenin bağlantılarına bakıldı.

Ortaya çıkan sonuçta internet oyunu bağımlılığı olan gençlerin beyinlerindeki bazı bölgeler arasında daha güçlü bağlantılar olduğu tespit edildi. Bunlardan bazıları bireyin bilişsel kabiliyetini artıran etkiler yaratıyordu. Mesela bağımlı bireyler, oyunlarda yaşanan saldırılar gibi ani ve önemli olaylara daha çabuk tepki verebiliyorlar.

Çalışmanın yazarlarından Jeffrey Anderson, PsyPost’a şu açıklamalarda bulundu: “Beyin ağları arasındaki bu güçlü bağlılık, hedeflere daha güçlü bir şekilde dikkat edilmesini ve çevre hakkındaki yeni bilgilerin daha çabuk algılanmasını sağlayabilir. Beyinde yaşanan değişimler sonunda bazı bireylerin daha verimli düşünmesine yol açabilir.”

Ancak ortaya çıkan diğer sonuçlar ise araştırmacıları endişelendiren niteliktelerdi. Güçlü bağlar down sendromlu, şizofrenik ve otizmli bireylerde de görülen dürtülerin kontrolü hususundaki zayıflığın, bağımlı insanlarda da görülmesine yol açabilir. Bu tarz bağlantılar ise bireyin dikkatinin daha çabuk dağılmasına yol açabilir.

Yapılan araştırma, internet oyunu bağımlılığı alanında gelecekte sinir bilimsel açıdan yapılacak araştırmalar açısından çok güzel bir temel oluşturmakta. Araştırmanın kadınları incelemediğini ve dolayısıyla internet oyunu bağımlılığına sahip tüm bireylerin beyinleri hakkında genelleme yapmanın doğru olmayacağını belirtmekte fayda var. Araştırmacılar bağımlılığa sahip kadınların, erkek bağımlılara kıyasla daha fazla ruh hali bozukluklarına sahip olduklarına dikkat çekiyorlar. Ayrıca araştırmacılar oyun bağımlılığına sahip bireylerin bu tarz bağlantılar geliştirdiği sonucuna ulaşmış olsalar da bu tarz beyin yapısına sahip bireylerin oyun bağımlısı oldukları ihtimali de bir kenarda durmakta.

Gelecek çalışmada araştırmacılar, bu bağlantıların bilişsel kabiliyeti ne düzeyde etkilediğini ölçmek istiyorlar.

Kaynak:

  1. Popsci Türkiye
  2. Doug Hyun Han,*, Sun Mi Kim, Sujin Bae, Perry F. Renshaw and Jeffrey S. Anderson Brain connectivity and psychiatric comorbidity in adolescents with Internet gaming disorder Addiction Biology 22 DEC 2015 DOI: 10.1111/adb.12347

Öğrenmenin Coğrafyası: Kültür Belleği Nasıl Şekillendirir?

Başlığı şöyle sormak da mümkün: Neden batılılar ağaçları hatırlarken doğulular ormanı hatırlar? Cognition dergisinin çevrimiçi platformunda yayınlanan 4 Mayıs 2012 tarihli, Japon ve İngiliz araştırmacıların bir çalışmasına göre kültür, nasıl öğrendiğimizi şekillendirebiliyor.

Farklı kültürel birikimlerden gelen insanlar farklı mı düşünür? Farklı düşündükleri kanısı (kültürel görelilik) on yıllardır tabuydu. Bazı bilim insanlarına göre farklı insan gruplarının farklı düşünüp düşünmediğini gündeme getirmek bile ırkçıdır. Diğerleri, kültürel göreliliğin kuramsal olarak kalıplaşmış bir yanlış olduğunu ileri sürüyor. İnsan zihninin temel işleyişleri evrenseldir, değil mi?
Kültürün düşünceyi nasıl şekillendirdiğini merak eden bilim insanları ikinci bir zorlukla karşılaşırlar: Kültürü ve düşünceyi nasıl tanımlarız? Bu soyut kavramlar nasıl ölçülebilir ve karşılastırılabilir?
21. yüzyılın başında Richard Nisbett isimli bir psikolog ve çalışma arkadaşları, kültürlerarası biliş çalışmalarına dair yeni bir çerçeve inşa ettiler. “Düşüncenin Coğrafyası” isimli kitapta da özetlenen bu çerçeveye göre batılılar (Avrupalılar ve Amerikalılar) analitik düşünmeye eğilimliyken doğulular, (Çinliler, Japonlar, Koreliler) daha bütüncül düşünürler. Nisbett’ e göre batılıların ve doğuluların düşünme alışkanlıklarının kökleri, batılıların Antik Yunan’da, doğuluların Antik Çin’de benliklerini, toplumlarını ve doğal yaşamı nasıl kavramsallaştırdıklarına dayanıyor.
Antik Yunanlar toplumsal müzakereye önem verir ve sözsel savaşın galibine saygı gösterirlerdi. Yunanlar; gerçeği mantık kurallarının uygulanması yoluyla kavrayabileceklerine ve dünyayı, doğayı parçalarına ayrıştırarak anlayabileceklerine inanmışlardır.
Antik Çinliler ise uyuma önem verirdi. İnsanlar ailelerine, topluluklarına ve ülkelerine saygılı hareket ederek itibar görürdü. Bireylerin öne çıkan başarıları ödüllendirilmez; aksine törpülenirdi. Bu değer, şu anlama gelen bir atasözlerine de yansımıştır: “Baş gösteren çivi, çekiçle geri yerine çakılır.” Formal mantık, akıl yürütmede küçük bir rol oynardı. Doğa, kategorilere ayrıştırılmazdı; bilakis doğal yaşam, geçmiş ve geleceğin, yaşayanın ve ölünün, canlı ve cansızın, “özün” ve “diğerin” arasında net ayrımların olmadığı sürekli bir değişim hali içinde görülürdü.
Nisbett ve meslektaşları, özgürlüğe ya da bağlılığa değer verme, ayrımlara ya da sürekliliklere odaklanma gibi kültürel farklılıkların doğuluların ve batılıların algı ve bilişlerindeki ana farklılıklarla bağdaşıp bağdaşmadığını ortaya çıkarmak istediler.
Erken testler çoğu bilim insanını ikna etmek için fazla şiirseldi. Örneğin, bir sualtı manzarası betimlemeleri istendiğinde Amerikan katılımcılar en göze çarpan balıktan bahsederek başlamaya yatkınken(“Büyük bir balık vardı…”); Japon katılımcılar, Amerikan katılımcıların aksine, çevreyi betimleyerek başlıyorlardı(“Bir gölet vardı…”) ve balıklar ile nesnelerin kendi çevrelerindeki ilişkilerinden bahsetmeye Amerikanlara kıyasla %100 daha yatkınlardı (örn: “Büyük balık yosunun yanından geçti.”).
Şüphecilere göre bu sonuçlar, Amerikanların ve Japonların nesneleri farklı algıladıklarını değil; sadece farklı betimlediklerini gösteriyor olabilirdi. Sonraki çalışmalar bu şüpheci duruşa meydan okur nitelikteydi. Bu çalışmalarda Japonlara ve Amerikanlara iç kısmında dikey çizgi olan bir kutu gösterildi. Ardından, farklı büyüklükte ikinci bir kutu daha gösterildi ve onlardan bu kutunun iç kısmına ilk kutudakiyle eşleşen dikey bir çizgi çizmeleri istendi. Sürenin yarısında çizgiyi ilkiyle “aynı” olacak şekilde, aynı mutlak uzunlukta (mutlak koşul), yapmaları söylendi. Sürenin diğer yarısında ise etraflarındaki kutuya oranla ilkiyle “aynı” uzunlukta bir çizgi çizmeleri söylendi (göreli koşul).
Sonuçlar, Amerikanların tekil nesneye odaklanmayı ve çevreyi göz ardı etmeyi gerektiren “mutlak” görevde daha “hatasız” olduğunu; Japonların ise nesneyi çevresine göre algılamayı ve hatırlamayı gerektiren “göreli” görevde daha “hatasız” olduğunu gösterdi.
Bir başka çalışmada Sachiko Kiyokawa ve meslektaşları, Japon ve İngiliz katılımcıların farklı bilinçdışı öğrenme alışkanlıklarının olup olmadığını test etti.  Katılımcılar, kendilerinin bilgisi dışında hazırlanmış, doğal dillerdeki gramer kalıplarına benzer şekilde tekrar eden kalıplarla düzenlenmiş harf dizilişlerine tabi tutuldular. Hazırlanan harfler özeldi, “ kü-yerel” (küresel-yerel: büyük ve küçük) bilgi iletecek şekilde düzenlenmişlerdi. Büyük (boyut olarak) harfler, küçük (boyut olarak) harflerden yapılmıştı. Örneğin, büyük N harfi, kendisinden daha küçük B harflerinden oluşuyordu, bkz. Şekil 1. Hazırlanan harf dizilişlerinin bütününe odaklandığınızda büyük harfleri görüyor; belirli bölgelere özellikle odaklandığınızda ise küçük harfleri görüyordunuz.
Şekil 1. “Küyerel” (Küresel + Yerel) uyaran. (Kiyokawa et al., 2012, Cognition.)
Araştırmada büyük harfler ve küçük harfler farklı dizilişlerle düzenlenmişti. Sonuçlarda İngiliz katılımcıların büyük ve küçük örneklerin her ikisini de öğrendiğini görülürken, Japon katılımcıların bilinçsizce büyük örnekleri öğrendiği görüldü. Ardından dizilişler, Roman harfleri yerine Japon hecesel yazım düzeni (Japon kana) ile oluşturuldu ve katılımcılar tekrar test edildi, sonuçlar doğrulandı. Bu doğrulama neticesinde kültürlerarası farklılıkların katılımcıların iki alfabeden birine olan yatkınlıklarıyla açıklanamayacağı anlaşılıyor.
Bu araştırmalara dair önemli bir nokta da şudur: Kiyokawa ve meslektaşları, katılımcılara hangi harf düzenine odaklanmaları gerektiğini söylediğinde kültürlerarası farklılık ortadan kalktı. Bu sonuç, Japon katılımcıların küçük dizilişleri öğrenme becerilerinin daha az olmadığını gösteriyor. Hatta özellikle küçük alanlara odaklanmaları talimatı verildiğinde Japon katılımcılar bu örnekleri İngiliz emsallerine göre biraz daha iyi öğrendiler. Kısacası, içinde bulunduğumuz kültür, ne öğrendiğimizi sınırlamaktan ziyade; dünyayı bize en doğal geldiği haliyle deneyimlerken ne öğreneceğimize ya da öğrenmeyeceğimize olan eğilimimizi yönlendiriyor.
Bu bulgular, kültürün bilinçdışı düşünme süreçlerini etkilediğine dair ilk kanıtlardan bazılarını sunmakta. Deneyimlerimizi analitik bir yaklaşımla ya da bölünmez bir bütün olarak kültür tabanlı kodlama alışkanlığının, insanların dilbilgisini nasıl öğrendiğini etkileyebilmesi dikkat çekicidir. (Birçok kuramcı, insan beyninin dilbilgisi öğrenmeye donanımlı olduğunu ve bunun evrensel olduğunu düşünür [5].) Dilbilgisi öğrenme mekanizmaları evrensel olabilir; ama dikkate yönelik kültür bazlı kısıtlamalar bu işleyişlerin nasıl uygulandığını belirleyebilir gibi görünüyor.
Bu bulgular, laboratuvarın ötesinde, çok kültürlü toplumda eğitim konusunu gündeme getiriyor. Doğulular ve batılılar aynı girdiyi aldıklarında iki farklı öğeye maruz kalmışçasına farklı bilgiler edinmişlerdi. ABD’de sınıflar gittikçe artan oranda hem bütünselci hem de analitik kültür yapısına sahip öğrencilerden oluşuyor. Peki öğretmenler kültürel çeşitliliği olan bir öğrenci topluluğunun hem ormanı hem de ağaçları öğrenmelerine yardım edecek yollar geliştirebilirler mi?
Düzenleyen: Mert Karagözoğlu (Evrim Ağacı)
Kaynaklar ve İleri Okuma:
  1. Kiyokawa, S., et al. (2012). Cross cultural differences in unconscious knowledge. Cognition, http://dx.doi.org/10.1016/j.cognition.2012.03.009
  2. Nisbett, R. E., Peng, K., Choi, I., & Norenzayan, A. (2001). Culture and systems of thought: Holistic versus analytic cognition. Psychological Review: Special Issue, 108(2), 291-310.
  3. Masuda, T., & Nisbett, R. E. (2001). Attending holistically versus analytically: Comparing the context sensitivity of Japanese and Americans. Journal of Personality and Social Psychology, 81, 992-934.
  4. Kitayama, S., Duffy, S., Kawamura, T. & Larsen, J. T. (2003) Perceiving an object and its context in different cultures: A cultural look at new look. Psychological Science, 14, 201–206.
  5. Hauser, M., Chomsky, N., & Fitch, W.T. (2002). The Faculty of Language: What Is It, Who Has It, and How Did It Evolve? Science, 298, 1569-1579.