Boucher’nin önceki çalışmalarından da biliniyor ki, bir kelimeyi sesli olarak telaffuz ettiğimizde beynimizde o kelimeye dair duyusal ve motor izler oluşuyor. Ağzımızın hareketini, dilimizin konumunu, ses tellerimizin titreşimini hissediyoruz – işte bu bedensel deneyim, öğrenilen sözcüğü zihnimize sadece görsel veya sessiz okumanın ötesinde, farklı bir açıdan sabitliyor. Tek başına bir duyunun (örneğin sadece ağzı hareket ettirmenin) devreye girmesi bile hafızayı, tamamen zihinden tekrara göre daha güçlü kılabiliyor.
Şimdi buna sosyal iletişim boyutunu eklediğimizde neler oluyor bir düşünelim. Biriyle konuşarak öğrenmek, aslında bir çeşit çok duyulu (multisensory) deneyim yaratıyor. Karşımızda bir insan varken, sadece kelimeleri söylemekle kalmıyoruz; karşımızdaki kişiyi görüyor, belki onun gözlerine bakıyor, beden dilimizi kullanıyoruz. Episodik hafızamız (yaşantısal bellek) devreye giriyor: O an, bir iletişim anısı olarak zihnimizde kodlanıyor. Beyin, iletişim esnasındaki görsel, işitsel ve duygusal ipuçlarını da öğrenilen bilgiyle birlikte depoluyor. Sonuç olarak, bilgi tek başına kuru bir metin olmaktan çıkıp zengin bir deneyimin parçası haline geliyor ve hafızada tutulması çok daha kolaylaşıyor.
Nitekim, günlük hayatımızda da çoklu duyusal hafıza örneklerine sıkça rastlıyoruz. Fransız yazar Marcel Proust, ünlü romanında çocuklukta yediği bir madlen kurabiyesinin tadı ve kokusunun, yıllar sonra kendisinde anıları nasıl canlandırdığını anlatır. Bir tat ve koku, onu bir anda geçmişe, annesiyle geçirdiği çocukluk günlerine götürür. Bu örnekte olduğu gibi, bir anıyı çeşitli duyularla ilişkilendirmek, onu zihinde adeta evrimsel bir avantaja dönüştürür: Çok boyutlu çağrışımlarla zenginleşen anılar, tek düze bilgilere göre çok daha sağlam kalır.
Boucher’nin bulguları da, sözlü tekrar sırasında oluşan duyusal-motor deneyimin ve sosyal bağlamın hafıza için ne kadar önemli olduğunu bilimsel olarak destekliyor. Konuşarak öğrenmek, insanlığın binlerce yıldır kullandığı bir yöntem — düşünün, bilgiyi nesilden nesile aktarmak için hikâyeler anlatmak, birlikte eğitim görmek veya bir konuyu başkasına anlatarak pekiştirmek, hep bu yüzden etkili değil mi? Beynimiz, iletişim halinde öğrenmeye adeta evrimsel olarak yatkın: Bir bilgiyi sosyal bir eylemle birleştirdiğimizde, onu sadece aklımızda tekrar etmekten daha iyi özümsüyoruz.