Asklepiades’in hayatının erken dönemleri hakkında kesin bilgiler son derece sınırlıdır. Bunun temel nedeni, kendi eserlerinin günümüze bütün halinde ulaşmamış olmasıdır. Onun düşüncelerini çoğunlukla kendisinden sonraki yazarların aktardığı parçalar aracılığıyla yeniden kurabiliyoruz. Antik kaynakların yaklaşık kırk farklı yazardan geldiği belirtilir ve bu kaynaklar birbirleriyle her zaman uyumlu değildir. Özellikle Plinius, Galenos ve Caelius Aurelianus’un anlatıları, Asklepiades’in gerçek düşünceleri kadar bu yazarların kendi tıbbi ve felsefi pozisyonlarını da yansıtır.
Dolayısıyla Asklepiades hakkında yazmak, biraz da kayıp bir kitabın kenar notlarından bir insanı yeniden inşa etmeye benzer.
Doğum tarihi de kesin değildir; modern literatürde yaklaşık MÖ 124 yılı yaygın olarak kabul edilir. Ölümünün ise yaklaşık MÖ 40 olduğu düşünülür. Bazı eski anlatılar onun son derece uzun bir hayat sürdüğünü aktarır, ancak bu ayrıntıların güvenilirliği tartışmalıdır.
Bithynia, onun dünyasının önemli bir parçasıdır. Helenistik dönemde Anadolu’nun kuzeybatısı, Yunan dünyasının kültürel ve entelektüel ağlarından kopuk değildi. Asklepiades’in eğitiminde Atina ve İskenderiye gibi merkezlerin rol oynamış olabileceği aktarılır; ancak bu biyografik ayrıntıların tümü aynı derecede güvenilir değildir. Daha sağlam olan nokta, onun tıp ile felsefenin birbirinden henüz kesin çizgilerle ayrılmadığı Helenistik entelektüel ortamın ürünü olduğudur.
Roma’ya geldiğinde ise karşısında bambaşka bir kültürel dünya vardı.
Roma, Yunan tıbbının teorik geleneğini başlangıçta kuşkuyla karşılamıştı. Roma aristokrasisinin geleneksel idealinde sağlıklı yaşam; ölçülü beslenme, fiziksel dayanıklılık ve aile içinde yürütülen bakım ile ilişkiliydi. Yunan hekimleri ise giderek Roma’nın seçkin çevrelerinde görünür hale geliyordu.
Asklepiades bu dönüşümün en önemli figürlerinden biri oldu.
Celsus’un daha sonra yazacağı gibi, Asklepiades’in ortaya çıkışı Roma tıbbında bir kırılma noktası oluşturmuştu. Celsus, ondan önceki tıbbi uygulamaların önemli ölçüde gelenek tarafından aktarıldığını, Asklepiades’in ise “tedavi etme biçimini büyük ölçüde değiştirdiğini” belirtir.
Bu cümle, Asklepiades’in neden yalnızca bir hekim olarak değil, bir tıp reformcusu olarak da değerlendirilmesi gerektiğini gösterir.
Hippokrates’e karşı bir doktor
Asklepiades’in yaşadığı dönemde Hippokratik gelenek, hastalıkların açıklanmasında humoral modeli kullanıyordu.
Dört sıvı:
- kan,
- balgam,
- sarı safra,
- kara safra.
Sağlık bunların dengesiyle, hastalık ise bu dengenin bozulmasıyla açıklanıyordu.
Asklepiades bu modeli reddetti.
Fakat burada önemli bir ayrıntı vardır: Onu “Hippokrates’in düşmanı” olarak tanımlamak fazla basit olur. Çünkü Asklepiades’in karşı çıktığı şey yalnızca belirli bir tedavi yöntemi değil, hastalığın açıklanma biçimiydi.
Onun sorusu şuydu:
Eğer doğa fiziksel parçacıklardan oluşuyorsa, hastalığı neden görünmeyen sıvıların niteliksel dengesizliğiyle açıklayalım?
Bu soru onu doğrudan Helenistik atomculuğa götürdü.
Demokritos ve Epikuros’un düşüncesinde evren, bölünemez ya da son derece küçük parçacıkların hareketleri ve boşlukla açıklanıyordu. Asklepiades bu kozmolojik düşünceyi tıbba uyarladı. İnsan bedeni de evrendeki diğer maddeler gibi küçük, gözle görülemeyen parçacıklardan oluşuyordu.
Bu parçacıklara kaynaklarda onkoi adı verilir.
Bedenin içinde ise bu parçacıkların hareket edebileceği gözenekler bulunuyordu.
Dolayısıyla Asklepiades’in fizyolojisi son derece basit bir geometrik mantığa dönüşüyordu:
Parçacık + hareket + boşluk = yaşam.
Hareket serbestçe gerçekleştiğinde sağlık vardı.
Hareket bozulduğunda hastalık ortaya çıkıyordu.
“Moleküler tıp” gerçekten Asklepiades ile mi başladı?
Modern literatürde Asklepiades için zaman zaman “moleküler tıbbın babası” ifadesi kullanılır. Bu ifade tarihsel açıdan çarpıcıdır, fakat dikkatle kullanılmalıdır.
Çünkü Asklepiades’in onkoi kavramı modern molekül kavramıyla aynı şey değildir.
Modern molekül, atomların belirli kimyasal bağlarla oluşturduğu tanımlanabilir bir yapıdır. Asklepiades’in parçacıkları ise modern kimyanın molekülleri değildir.
Buna rağmen benzerlik düşünsel düzeydedir.
Asklepiades hastalığı:
“Bedende kötü bir nitelik oluştu.”
şeklinde açıklamak yerine,
“Bedendeki maddi parçacıkların hareketi ve düzeni bozuldu.”
şeklinde açıklamaya çalışıyordu.
Bu nedenle “moleküler tıp” ifadesi biyokimyasal anlamda değil, indirgemeci ve mekanistik bir hastalık modelinin erken bir örneği olarak anlaşılmalıdır. Modern çalışmalar da onun atomcu fizyolojisinin bu bakımdan tarihsel önemini vurgular.
Bu ayrım önemlidir.
Asklepiades modern bir moleküler biyolog değildi.
Fakat hastalığın altında görünmeyen maddi süreçler bulunduğu fikrini tıbbi düşüncenin merkezine taşımaya çalışan bir hekimdi.
Beden bir makine miydi?
Asklepiades’in beden modeli, teleolojik olmayan bir fizyolojiye dayanıyordu.
Bu, onu döneminin birçok düşünüründen ayıran temel özelliklerden biriydi.
Aristotelesçi doğa anlayışında canlıların yapı ve işlevleri belirli amaçlar üzerinden açıklanabiliyordu. Organlar bir işlev için vardı; doğa belirli bir düzen taşıyordu.
Asklepiades ise daha mekanik bir açıklamaya yöneldi.
Bedenin işleyişi, parçacıkların hareketiyle açıklanabilirdi.
Bu nedenle modern felsefe tarihi açısından Asklepiades yalnızca bir hekim değildir. Araştırmacılar onun providansiyalizme ve teleolojiye karşı çıkan, doğayı mekanik ve niceliksel süreçler üzerinden açıklayan özgün bir düşünür olduğunu belirtir. Hatta ruh anlayışının antik dünyadaki indirgemeci yaklaşımlara en yakın örneklerden biri olduğu ileri sürülmüştür.
Bu nokta genellikle tıp tarihi anlatılarında geri planda kalır.
Oysa Asklepiades’in gerçek radikalliği tam burada ortaya çıkar.
Çünkü hastalığı mekanikleştirmek, aynı zamanda hastalığı ahlaki veya metafizik bir olay olmaktan çıkarmak anlamına geliyordu.
Hastalık artık “kötü sıvı” değil, bozulmuş hareketti
Asklepiades’in teorisinde hastalığın temel problemi, onkoi adı verilen parçacıkların gözeneklerden normal biçimde geçememesiydi.
Bu nedenle hastalıkların önemli bir bölümü:
- tıkanma,
- daralma,
- genişleme,
- sıkışma,
- hareketin hızlanması,
- hareketin yavaşlaması
gibi fiziksel süreçlerle açıklanabiliyordu.
Bu sistemde bedenin “kanında fazla kara safra var” demek yerine, parçacıkların normal hareketinin bozulduğu söylenebilirdi.
Örneğin ateş, belirli bir mekanik bozulmanın sonucu olarak düşünülebilirdi. Bazı anlatılarda gözeneklerin aşırı daralması ateşle, aşırı genişlemesi ise bedensel güçsüzlükle ilişkilendirilir.
Bu model yanlış olduğu için tarihin çöplüğüne gönderildi.
Fakat bilimsel düşüncenin gelişiminde önemli olan yalnızca bir teorinin doğru olup olmadığı değildir.
Bazen daha önemli olan, hangi soruyu sorduğudur.
Asklepiades’in sorusu şuydu:
Hastalık bedenin maddi organizasyonunda meydana gelen bir değişiklik olarak açıklanabilir mi?
Modern patofizyoloji, iki bin yıl sonra çok farklı araçlarla aynı temel soruya dönecekti.
Tedavide devrim: “Hızlı, güvenli ve hoş”
Asklepiades’in tıp tarihindeki en dikkat çekici taraflarından biri teorisiyle tedavisi arasındaki paradokstur.
Teorisi son derece mekanikti.
Tedavisi ise şaşırtıcı derecede insancıldı.
Ona atfedilen ünlü terapötik ilke:
cito, tuto, jucunde
yani kabaca:
hızlı, güvenli ve hoş.
Bu sözün Asklepiades’e ait olup olmadığı ve antik kaynaklarda tam olarak nasıl formüle edildiği konusunda dikkatli olmak gerekir; ancak ifade, onun tıbbi yaklaşımının sonraki literatürde nasıl hatırlandığını son derece iyi özetler.
Asklepiades için tedavi hastayı mümkün olduğunca çok ilaçla bombardımana tutmak değildi.
Tam tersine:
- diyet,
- yürüyüş,
- egzersiz,
- masaj,
- banyo,
- müzik,
- uygun çevresel koşullar
tedavinin merkezindeydi.
Bu yaklaşımın arkasında Epikurosçu düşüncenin etkisini görmek mümkündür.
Ancak burada da “Asklepiades yalnızca Epikurosçu bir hekimdi” demek hatalı olur. Onun tıbbi sistemi özgün bir sentezdi. Atomcu doğa anlayışını klinik pratikle birleştiriyor, bunu da hastanın yaşam biçimini dikkate alan bir tedavi anlayışına dönüştürüyordu.
İlaç yerine yaşam tarzı
Asklepiades’in farmakolojiye yaklaşımı da dikkat çekiciydi.
Antik hekimlikte kusma, purgasyon ve kan alma gibi müdahaleler oldukça önemliydi. Asklepiades bunları özellikle ölçülü kullanmasıyla tanındı. İlaç ve invaziv uygulamaları tümüyle reddetmedi; fakat onları tedavinin otomatik başlangıç noktası haline getirmedi.
Bu yaklaşımın altında basit bir fikir vardı:
Hekim hastalığı zorla “sökmek” yerine bedenin normal hareketini yeniden düzenlemelidir.
Bu nedenle beslenme, fiziksel aktivite ve banyo gibi yöntemler yalnızca “iyi yaşam tavsiyeleri” değildi.
Bunlar Asklepiades’in fizyolojisine göre doğrudan terapötik müdahalelerdi.
Yani onun için:
diyet = tedavi
egzersiz = tedavi
masaj = tedavi
banyo = tedavi
müzik = tedavi
olabiliyordu.
Bu açıdan Asklepiades, modern yaşam tarzı tıbbını icat etmiş değildi; fakat yaşam biçimini sistematik biçimde terapötik bir araç olarak konumlandıran antik hekimlerden biri oldu.
Müzik neden bir tedaviydi?
Asklepiades’in tedavisinde müziğin bulunması ilk bakışta modern okuyucuya “mistik” görünebilir.
Aslında bunun arkasında farklı bir düşünce vardır.
Asklepiades hastalıkta beden ile zihni birbirinden tamamen kopuk iki alan olarak görmüyordu. Özellikle ruhsal hastalıklarda çevre, duyusal uyaranlar ve hastanın duygusal durumu tedavinin bir parçası olabiliyordu.
Bu nedenle müzik, hastayı “eğlendirmek” için değil, uyarılma düzeyini ve ruhsal durumunu düzenlemek için kullanılabilen bir araçtı.
Modern anlamda nöromodülasyon değildi.
Ama beden ve davranışın birbirinden bağımsız olmadığı fikrini taşıyordu.
Bu ayrıntı, Asklepiades’in tıp anlayışının şaşırtıcı derecede bütüncül olduğunu gösterir.
Antik psikiyatride sessiz bir devrim
Asklepiades’in en az bilinen ve belki de en önemli miraslarından biri psikiyatri alanındadır.
Antik dünyada ruhsal bozukluklar çoğu zaman beden hastalıklarından ayrı, ahlaki ya da doğaüstü bir kategori olarak değerlendirilebiliyordu.
Asklepiades ise ruhsal hastalığı da bedensel hastalıklar gibi doğal süreçlerin parçası olarak ele aldı.
Bu, iki açıdan radikaldi.
Birincisi, ruhsal hastalığı doğaüstü bir olay olmaktan çıkarıyordu.
İkincisi, ruhsal hastalığı olan kişiyi tedavi edilmesi gereken bir hasta olarak görüyordu.
Özellikle phrenitis ve melancholia gibi antik tıp kategorileri üzerine düşüncelerinde bu yaklaşım görülür. Modern araştırmalar, Asklepiades’in zihinsel hastalığa ilişkin görüşlerinin fiziksel hastalık anlayışıyla aynı mekanistik çerçevede ele alındığını gösteriyor.
Burada önemli bir tarihsel ayrıntı vardır:
Antik çağdaki phrenitis, modern “şizofreni” veya genel olarak “psikoz” ile eş anlamlı değildir.
Terim, özellikle ateşle birlikte ortaya çıkan akut zihinsel bozukluklar ve deliryum benzeri tablolar için kullanılıyordu. Daha sonraki kaynaklarda kavramın anlam alanı değişti ve yüzyıllar boyunca kullanıldı. Modern deliryum kavramı ise çok daha belirli nöropsikiyatrik özelliklere dayanır.
Dolayısıyla Asklepiades’i modern psikiyatrist olarak sunmak tarihsel açıdan yanlıştır.
Fakat onun daha önemli bir katkısı vardı:
Ruhsal hastalığı olan kişiye yalnızca tehlikeli veya “deli” biri olarak değil, tedavi edilebilir bir hasta olarak yaklaşmak.
Karanlık odadan aydınlık odaya
Bu düşüncenin pratik sonuçları özellikle dikkat çekiciydi.
Asklepiades’in ruhsal hastalığı olan kişiler için önerdiği çevresel düzenlemeler arasında uygun ışıklandırma, temiz hava, sakin bir ortam ve rahatsız edici uyaranların azaltılması bulunuyordu. Tedavinin fiziksel güçlendirme ile başlayıp hastanın iyileşmesine göre beslenme ve egzersizin artırılması gibi kademeli bir biçimde ilerlediği aktarılır.
Daha da dikkat çekici olan, hastanın düşünceleriyle iletişim kurma biçimiydi.
Delüzyonları veya halüsinasyonları olan bir hastayla doğrudan sert biçimde çatışmak yerine, kimi durumlarda onunla uyumlu bir iletişim kurulmasını ve hastanın aşırı uyarılmamasını önerdiği aktarılır.
Bu, modern psikoterapinin kendisi değildir.
Fakat burada şaşırtıcı derecede erken bir klinik sezgi vardır:
Hastanın zihinsel durumunu düzeltmeye çalışırken hastanın kendisini daha da kötüleştirmemek.
Modern psikiyatri açısından bakıldığında bu, terapötik ittifakın çok uzak bir tarihsel öncülü olarak okunabilir; ancak doğrudan “psikoterapiyi Asklepiades icat etti” demek yine anakronik olur.
Melankoli: Kara safradan davranışa
Melancholia kelimesinin kökeni bile humoral tıbbın zihinsel hastalıkları nasıl açıkladığını gösterir.
melaina chole
“kara safra” demektir.
Hippokratik gelenekte melankoli, kara safranın fazlalığıyla ilişkilendiriliyordu.
Asklepiades ise bu açıklamadan uzaklaştı.
Celsus’un aktardığı bilgilerde onun melankoli tedavisinde ilaçlardan ziyade diyet, egzersiz, masaj, banyo ve müziğe ağırlık verdiği görülür. Ayrıca tedavinin bireyselleştirilmesi gerektiğine dikkat çeker: aynı çevresel koşul her hastada aynı etkiyi yaratmaz. Bazı hastalar ışıktan, bazıları karanlıktan daha fazla rahatsız olabilir.
Bu küçük ayrıntı aslında çok büyüktür.
Çünkü burada “hastalığın reçetesi” yerine hastanın gözlemlenmesi öne çıkmaktadır.
“Kişiselleştirilmiş tıp” gerçekten iki bin yıl önce mi vardı?
Asklepiades’i modern tıbbın birçok kavramının “ilk mucidi” olarak gösterme eğilimi vardır.
Bu caziptir, fakat tarihsel olarak dikkat gerektirir.
Onun hastadan hastaya farklı tedavi uygulanabileceğini savunması, modern precision medicine değildir.
Genomik değildir.
Biyobelirteç değildir.
Farmakogenomik değildir.
Ancak klinik kararın hastanın bireysel durumuna göre değiştirilmesi fikrinin erken bir örneğidir.
Bu yüzden Asklepiades’i “kişiselleştirilmiş tıbbın babası” olarak adlandırmak yerine, standart reçetenin yerine klinik gözlemi koymaya çalışan bir hekim olarak tanımlamak daha doğrudur.
Akut ve kronik hastalık ayrımı
Asklepiades’e atfedilen bir başka önemli yenilik, hastalıkları akut ve kronik olarak ayırmasıdır.
Bu ayrım modern tıbbın en temel nosolojik kategorilerinden biridir.
Ancak burada da bir nüans gerekir.
Akut ve kronik hastalıkların ayrımı Asklepiades ile bir anda ortaya çıkmış değildir; ondan önceki Yunan tıp geleneğinde de hastalıkların süreleri ve seyirleri üzerine ayrımlar bulunuyordu.
Asklepiades’in önemi, bu ayrımı kendi sistematik tedavi anlayışı içerisinde güçlü biçimde kullanmasıdır. Sonraki Methodic gelenek de hastalıkların sürekliliği ve bedenin durumları üzerinden farklı sınıflandırmalar geliştirdi.
Bu nokta özellikle önemlidir, çünkü Asklepiades’in öğrencisi olarak anılan Themison, daha sonra Methodic School’un oluşumunda merkezi bir rol oynayacaktır.
Dolayısıyla Asklepiades yalnızca kendi dönemini etkilemedi.
Bir okulun oluşmasına zemin hazırladı.
Methodic School ve Asklepiades’in gölgesi
Asklepiades ile Methodic School arasındaki ilişki tarih yazımında tartışmalıdır.
Geleneksel anlatı onu Methodic School’un kurucusu olarak gösterme eğilimindedir.
Ancak daha dikkatli bir tarihsel yaklaşım, Asklepiades’in Themison’un hocası ve Methodic düşüncenin önemli öncüllerinden biri olduğunu söylemeyi tercih eder. Methodic gelenek daha sonra kendi teorik yönelimlerini geliştirmiştir.
Bu okulun sonraki hekimleri, özellikle hastalığın gözlenebilir durumlarına ve tedavi sırasında hastanın içinde bulunduğu genel “duruma” önem vereceklerdir.
Burada ilginç bir paradoks ortaya çıkar:
Asklepiades oldukça spekülatif bir atomcu fizyoloji kurmuştu.
Methodistler ise giderek daha fazla gözlenebilir klinik durumlara yöneldiler.
Yani öğrencilerinden doğan gelenek, hocasının teorik fiziğini kısmen geride bırakıp daha pratik bir klinik metodolojiye evrildi.
Bu, tıp tarihinde sık görülen ama çoğu zaman fark edilmeyen bir olgudur:
Bir hekimin tarihsel etkisi, kendi teorilerinin doğruluğundan değil, öğrencilerinin o teorileri nasıl dönüştürdüğünden kaynaklanabilir.
Cerrahi: Trakeotomi hikâyesi
Asklepiades’in adı trakeotomi tarihiyle de ilişkilendirilir.
Burada tarihsel kaynaklar özellikle dikkatli okunmalıdır.
Bazı antik ve sonraki kaynaklarda Asklepiades’in hava yolu tıkanıklığında trakeaya müdahale ettiği ve boğulma tehlikesi yaşayan hastaları kurtardığı aktarılır. Caelius Aurelianus’un geleneğinde bu müdahaleye ilişkin anlatılar bulunur.
Ancak “trakeotominin mucidi” şeklindeki kesin ifade modern tarihçilik açısından fazla iddialıdır.
Çünkü:
- Asklepiades’in kendi cerrahi eserleri elimizde değildir.
- Bilgiler esas olarak daha sonraki yazarların aktarımlarından gelir.
- Antik dünyada hava yoluna yönelik boyun müdahalelerine ilişkin daha eski tartışmalar vardır.
- “İlk trakeotomi” ile “ilk başarılı trakeotomi” ve “ilk planlı trakeotomi” aynı tarihsel iddia değildir.
Bu nedenle daha güvenli ifade şudur:
Asklepiades, antik dünyada trakeotomi benzeri hava yolu girişimlerinin uygulanmasıyla ilişkilendirilen en önemli hekimlerden biridir.
Bu bile başlı başına etkileyicidir.
Çünkü modern trakeotominin temel fikri — üst hava yolu tıkandığında hava yoluna cerrahi olarak alternatif bir giriş oluşturmak — anatomik düşüncenin son derece somut bir biçimidir.
Roma’nın yıldız doktoru
Asklepiades yalnızca teorileri nedeniyle başarılı olmadı.
O, aynı zamanda olağanüstü bir klinik iletişimciydi.
Roma toplumunda retorik yeteneğin sosyal sermayesi çok büyüktü. Bir hekimin kendisini ifade edebilmesi, eğitimli aristokrasiyle iletişim kurabilmesi ve hastaya güven verebilmesi klinik başarının parçasıydı.
Asklepiades bu ortamı çok iyi kullandı.
Bazı kaynaklar onun Roma’ya gelmeden önce retorik eğitimiyle ilgilendiğini, daha sonra hekimliğe yöneldiğini aktarır. Bu biyografik ayrıntının tüm unsurları kesin değildir; fakat onun tıp ile retorik arasındaki Helenistik ilişkiyi iyi kullandığı konusunda genel bir tarihsel uzlaşı vardır.
Bu durum onun başarısının önemli bir bölümünü açıklayabilir.
Çünkü Roma’da Yunan hekimi olmak yalnızca tıp bilmek değildi.
Roma’ya Yunan tıbbının neden işe yaradığını anlatabilmek gerekiyordu.
Asklepiades bunu başardı.
Cicero ve entelektüel Roma
Asklepiades’in Roma’daki entelektüel çevrelerle bağlantısı da önemlidir.
Geleneksel kaynaklar onun Cicero ile dostane ilişkilerinden söz eder. Cicero’nun eserlerinde tıp, felsefe ve doğa anlayışı arasındaki tartışmalar zaten önemli bir yer tutuyordu.
Bu ilişki Asklepiades’i Roma’nın entelektüel tarihinde ilginç bir konuma yerleştirir.
O, yalnızca hastaların bedenlerini tedavi eden bir hekim değildi.
Aynı zamanda Roma’nın Yunan felsefesiyle yoğun biçimde karşılaştığı bir dönemde, Helenistik doğa felsefesini klinik tıbba taşıyan bir entelektüel aktördü.
En büyük ironilerden biri: Yazdıklarının neredeyse tamamı kayıp
Asklepiades hakkında çok şey konuşabilmemizin en büyük nedeni ironik biçimde onun kitaplarının elimizde olmamasıdır.
Onun fikirlerini:
- Celsus,
- Galenos,
- Plinius,
- Caelius Aurelianus,
- diğer antik yazarlar
üzerinden yeniden kuruyoruz.
Bu durum tarihçi açısından ciddi bir problem yaratır.
Çünkü Galenos Asklepiades’i yalnızca aktarmıyor.
Onunla tartışıyor.
Hatta ona saldırıyor.
Galenos’un kendi tıp anlayışı açısından Asklepiades’in atomculuğu kabul edilemezdi. Dolayısıyla Galenos’un aktardığı Asklepiades, bir bakıma Galenos’un yenmek istediği Asklepiades’tir.
Aynı sorun Caelius Aurelianus için de geçerlidir.
Bu nedenle tarihçinin görevi, kaynakta yazanı doğrudan Asklepiades’in görüşü olarak kabul etmek değil; farklı tanıklıkları karşılaştırarak olası bir ortak çekirdeği bulmaktır. Modern araştırmalar da Asklepiades’in tıbbi sistemini yeniden kurmanın bu nedenle olağanüstü zor olduğunu vurgulamaktadır.
Bu, Asklepiades araştırmasının en önemli metodolojik problemidir.
Galenos neden ondan hâlâ söz ediyordu?
Asklepiades yaklaşık MÖ 40’ta öldü.
Galenos ise MS 2. yüzyılda yaşadı.
Aralarında yaklaşık iki yüzyıl vardı.
Buna rağmen Galenos Asklepiades ile tartışmaya devam etti.
Bu yalnızca tarihsel bir merak değildir.
Bu, Asklepiades’in etkisinin ne kadar uzun sürdüğünü gösterir.
Elizabeth Rawson’un çalışmasında da vurgulandığı üzere Asklepiades’in teorileri ölümünden yüzlerce yıl sonra bile eleştirilmeye devam etmişti.
Başka bir deyişle:
Bir insanın ölümü, bir tıbbi teorinin ölümü anlamına gelmemişti.
Asklepiades’in atomcu beden modeli, Galenosçu fizyolojiye karşı uzun süre varlığını sürdüren alternatif bir gelenek oluşturdu.
Asklepiades’in en büyük başarısı teorisi değildi
Bugünden geriye bakıldığında onun atom teorisinin yanlış olduğunu biliyoruz.
Onkoi modern hücre biyolojisinin molekülleri değildi.
Gözenek teorisi modern mikrosirkülasyon değildi.
Hastalığın parçacıkların mekanik hareketiyle açıklanması modern patofizyoloji değildi.
Bu nedenle Asklepiades’i “modern tıbbı iki bin yıl önce keşfetmiş adam” şeklinde sunmak tarihsel olarak savunulamaz.
Fakat böyle bir yaklaşım başka, daha önemli bir şeyi gözden kaçırır.
Asklepiades’in asıl yeniliği hastalık hakkında düşünmenin biçimindeydi.
Hastalığı:
- doğaüstü güçlerden,
- tanrısal cezadan,
- ahlaki kusurdan,
- yalnızca görünür belirtilerden
bağımsız bir doğal mekanizma olarak açıklamaya çalıştı.
Ve bu mekanistik düşünceyi, hastaya karşı sert ve mekanik bir klinik uygulamaya dönüştürmek yerine, şaşırtıcı biçimde nazik bir tedavi anlayışıyla birleştirdi.
Bu paradoks onun mirasının merkezindedir.
Mekanik evren, insancıl hekim
Asklepiades’in düşüncesindeki en etkileyici karşıtlık budur.
Evren onun için kör mekanik hareketlerden oluşuyordu.
Beden parçacıkların hareketinden ibaretti.
Hastalık fiziksel tıkanıklıkların sonucuydu.
Ama hasta yalnızca bir “mekanizma” değildi.
Hasta:
- dinlenmeliydi,
- yürümeliydi,
- müzik dinlemeliydi,
- masaj yapılmalıydı,
- uygun ortamda tutulmalıydı,
- gereksiz yere acı çekmemeliydi.
Bu açıdan Asklepiades’in tıp anlayışı modern biyomedikal düşüncenin temel paradokslarından birini şaşırtıcı biçimde önceden gösterir:
Hastalığı ne kadar mekanik açıklarsak, hastayı mekanik bir nesneye dönüştürme riskimiz o kadar artabilir.
Asklepiades’in cevabı bunun tam tersiydi.
Beden mekanik olabilir.
Ama hekimlik insani olmalıdır.
“Hasta merkezli tıp” için iki bin yıllık bir yankı
Bugün hasta merkezli tıp dediğimiz yaklaşımın unsurları arasında:
- hastanın bireysel özelliklerinin dikkate alınması,
- çevrenin düzenlenmesi,
- gereksiz müdahalelerden kaçınma,
- iletişim,
- psikolojik durumun değerlendirilmesi,
- yaşam tarzının tedaviye dahil edilmesi
bulunur.
Asklepiades bunların hiçbirini modern bilimsel anlamıyla uygulamıyordu.
Ancak bu kavramların bazı erken tarihsel karşılıkları onun klinik pratiğinde görülebilir.
Özellikle “hoş” veya “rahatsızlık vermeyen” tedavi fikri önemlidir.
Antik tıp dünyasında güçlü ilaçlar, kusturucular, purgatifler, kan alma ve çeşitli agresif uygulamalar oldukça yaygındı.
Asklepiades’in yaklaşımı ise gereksiz müdahaleye karşı daha ölçülüydü.
Bu yüzden onun tıp tarihinde bıraktığı iz yalnızca bir teori değil, bir klinik ethostur.
Asklepiades ve “önce zarar verme” düşüncesi
Asklepiades doğrudan modern primum non nocere ilkesinin kaynağı değildir.
Bu ifade de sıklıkla antik hekimlere geriye dönük olarak yanlış biçimde bağlanır.
Ancak Asklepiades’in tedavinin güvenli olması gerektiğine verdiği önem, tıp tarihindeki daha geniş bir eğilimin parçasıdır:
Hekimin görevi yalnızca bir şey yapmak değildir; yanlış şeyi yapmamaktır.
Bu ayrım, özellikle phrenitis gibi ağır tabloların yönetiminde belirgindir.
Tedavi kademeli ilerlemeli, hastanın durumuna göre değiştirilmelidir. Beslenme, sıvı, çevre, fiziksel aktivite ve diğer müdahaleler hastanın klinik seyrine göre ayarlanmalıdır.
Bu nedenle Asklepiades’in tıbbında “tedavi” tek bir prosedür değildir.
Bir süreçtir.
Bilinmeyen Asklepiades: Bir “wellness” doktorundan çok daha fazlası
Günümüzde Asklepiades hakkında yazılan popüler metinlerin önemli bir kısmı onu masaj, banyo, yürüyüş ve müzik öneren antik bir “wellness” doktoruna indirger.
Bu ciddi bir haksızlıktır.
Çünkü onun arkasındaki teorik sistem son derece iddialıydı.
Asklepiades:
- atomcu bir doğa felsefesini tıbba uyguladı,
- teleolojik açıklamaları reddetti,
- bedensel süreçleri mekanik olarak açıklamaya çalıştı,
- ruhsal hastalığı doğal hastalık modeli içine aldı,
- tedaviyi hastanın yaşam koşullarıyla ilişkilendirdi,
- gözlemlenebilir klinik durumların önemini artırdı,
- Yunan teorik tıbbını Roma’nın entelektüel ve sosyal dünyasına taşıdı.
Bu nedenle onu yalnızca “sağlıklı yaşamın antik temsilcisi” olarak görmek, düşünsel mirasının en radikal kısmını kaçırmaktır.
Ve belki de en şaşırtıcı nokta: başarısı teorisinin doğruluğuna bağlı değildi
Asklepiades’in atomculuğu yanlıştı.
Fakat yanlış bir teoriden doğru klinik sezgiler çıkabilir.
Bu, bilim tarihinin en öğretici gerçeklerinden biridir.
Örneğin onun parçacık teorisi modern biyoloji açısından geçersizdir. Fakat “hastalığın fiziksel bir mekanizması olmalıdır” düşüncesi modern patolojinin gelişiminde temel bir epistemolojik yönelime dönüşecektir.
Onun “gözenekleri” gerçek anatomik yapılar değildi.
Fakat bedenin mikroölçekli organizasyonunun klinik hastalıklarla ilişkili olduğu fikri, çok daha sonra hücre biyolojisi, mikrosirkülasyon, histoloji ve moleküler patoloji gibi alanlarda bambaşka biçimlerde ortaya çıkacaktı.
Bu nedenle Asklepiades’in modernliği, doğru cevabı vermesinde değil, doğru türden bir soru sormasında yatmaktadır.
Ölümünden sonra ikinci hayatı
Asklepiades’in ölümünden sonra düşünceleri kaybolmadı.
Öğrencileri ve ardılları aracılığıyla çeşitli tıbbi geleneklere aktarıldı.
Özellikle Methodic School, onun düşüncesinden doğrudan veya dolaylı biçimde etkilendi. Daha sonra Roma İmparatorluğu dönemindeki hekimler, onun görüşleriyle tartışmaya devam etti.
Galenos onu eleştirdi.
Caelius Aurelianus onun mirasını yeniden değerlendirdi.
Celsus onu Roma tıbbının dönüşümündeki büyük isimlerden biri olarak hatırladı.
Plinius ise farklı eserlerinde ondan kaynak olarak yararlandı. Araştırmalar, Plinius’un özellikle bitkiler ve şarap gibi konularda Asklepiades’e atıflar yaptığını göstermektedir.
Bu son ayrıntı özellikle ilginçtir.
Çünkü Asklepiades’in etkisi yalnızca “tıp teorisi” ile sınırlı değildi.
Onun bilgi birikimi botanik ve materia medica gibi alanlara da uzanıyordu.
Dolayısıyla bugün kayıp olan eserleri, muhtemelen yalnızca hastalık teorisinden ibaret değildi.
Asklepiades’i yeniden okumak
Bugün Asklepiades’e bakarken iki uçtan da kaçınmak gerekir.
Birinci hata, onu modern tıbbın gizli mucidi olarak sunmaktır.
İkinci hata ise atomcu teorisi yanlış olduğu için onu bilimsel açıdan önemsiz görmek.
Gerçek daha ilginçtir.
Asklepiades, modern bilimsel yöntemi bilmiyordu.
Mikroskobu yoktu.
Hücreyi bilmiyordu.
Mikroorganizmaları bilmiyordu.
Kan dolaşımının gerçek mekanizmasını bilmiyordu.
Nöronları bilmiyordu.
Moleküler biyolojiyi bilmiyordu.
Ama şunu yapmaya çalışıyordu:
İnsan bedenini doğanın geri kalanından ayrı, gizemli ve metafizik bir nesne olarak değil; fiziksel dünyanın yasaları içerisinde çalışan maddi bir sistem olarak açıklamak.
Ve aynı anda şunu savunuyordu:
Bu maddi sistemin sahibi olan insan, tedavi sırasında gereksiz acıya maruz bırakılmamalıdır.
İşte Asklepiades’i iki bin yıl sonra hâlâ ilginç kılan şey budur.
Sonuç: Bir hekimin gerçek mirası
Asklepiades’in adı tarihte Hippokrates kadar güçlü yankılanmadı.
Galenos kadar büyük bir külliyat bırakmadı.
Celsus kadar eserlerini koruyamadı.
Kendi kitaplarının büyük bölümü kayboldu.
Fakat onun fikirleri, kendisine karşı çıkan yazarların eserlerinde bile yaşamaya devam etti.
Bu açıdan Asklepiades’in tarihi garip bir paradokstur:
Onu bize en çok anlatanlar, çoğu zaman ona karşı olanlardır.
Onun beden teorisi bugün bilimsel olarak aşılmıştır.
Onkoi artık modern biyolojinin açıklama birimleri değildir.
Gözeneklerin mekanik hareketi hastalığın genel açıklaması değildir.
Fakat onun tıbbi düşüncesindeki bazı yönelimler, sonraki yüzyılların çok daha gelişmiş bilimsel biçimleriyle yeniden ortaya çıkmıştır:
Hastalığın doğal nedenleri vardır.
Beden fiziksel süreçlerle açıklanabilir.
Ruhsal hastalık da tıbbın konusudur.
Tedavi yalnızca ilaç değildir.
Çevre hastayı etkiler.
Yaşam biçimi tedavinin bir parçası olabilir.
Hasta bireysel olarak değerlendirilmelidir.
Ve hekim, hastayı iyileştirmeye çalışırken gereksiz acı vermemelidir.
Asklepiades’in gerçek mirası belki de burada yatar.
O, modern tıbbı önceden bilen bir hekim değildi.
Modern tıbbın bazı temel sorularını, modern bilimin ortaya çıkmasından yaklaşık iki bin yıl önce sormaya başlayan bir hekimdi.
Bu nedenle onu “moleküler tıbbın babası” olarak adlandırmak ancak mecazi bir anlamda anlamlıdır. Çok daha isabetli bir tanımlama ise şudur:
Asklepiades, bedenin fiziksel mekanizması ile hastanın insani deneyimini aynı tıbbi çerçevede düşünmeye çalışan ilk büyük hekim-filozoflardan biridir.
Ve belki de onun Roma’daki başarısının sırrı tam olarak buydu.
İnsan bedenini atomlara ayırabilecek kadar mekanik düşündü.
Fakat karşısındaki insanı hiçbir zaman yalnızca atomlardan ibaret görmedi.