Aksiyon Video Oyunları Daha Hızlı Öğrenmeyi Mümkün Kılıyor!

İşten sonra gerginliğinizi atmak için video oyunlarında zombi vurarak vakit geçiriyor musunuz? Güzel, yeni bir çalışma aksiyon yönlü video oyunlarının tamamen bir zaman kaybı olmadığını gösteriyor, dahası aslında sizi daha akıllı yapıyor.
Video oyunlarının gençler üzerindeki etkisi bu zamana kadar birçok eleştiri almıştır, fakat daha fazla çalışma bazı faydalarının olduğunu buluyor. Geçen ay bilim adamları, aksiyon oyunları oynayanların daha iyi motor becerileri olduğunu ortaya çıkardı. Sonrasında, geçen hafta ABD’li bir bilim adamı, şiddet oyunları ile gerçek hayattaki şiddet arasında sıfır bağlantı buldu. Şimdi, ABD’deki Rochester Üniversitesi’ndeki araştırmacılar ilk defa hızlı akışlı aksiyon video oyunlarının sizi daha iyi bir öğrenici yapabileceğini keşfetti.
Takım aksiyon oyuncularının (Call of Duty gibi oyunlar oynayanlar) kavrama yeteneklerini, aksiyon oyunu oynamayanlarınki (The Sims gibi oyunlar oynayanlar) ile karşılaştırdı. Katılımcılara, tepki sürelerini ve tanımlama yeteneklerini test eden bir seri “doku ayırt etme görevlerini” tamamlamaları söylendi; örneğin, bir ekrandaki belirsiz şekilleri tanımlamak gibi. Sonuçlar aksiyon oyuncularının görevlerde aksiyon oyuncusu olmayanlardan çok daha hızlı olduğunu gösterdi. Bu çalışmalara dayanarak ekip, aksiyon oyuncularının beyinlerinin eldeki görev için daha iyi bir öğrenme “şablonu” oluşturmaya yetenekli olduğu sonucuna vardı. Rehber araştırmacı ve sinirbilimci Daphne Bavelier, bir basın bülteninde şöyle diyor:
“Beyinlerimiz gelecek bir sonraki şeyi önceden haber vermeye devam ediyor – bir sohbeti dinlerken, sürüş yaparken hatta ameliyat yaparken. Tahmin yeteneklerini keskinleştirmek için beynimiz sık sık dünyanın modellerini veya ‘kalıplarını’ inşa ediyor.”
Daha sonra, araştırmacılar genelde oyun oynamayanların aksiyon temelindeki oyunlara bir başlangıç yaptıklarında kavrama becerilerinin yükselip yükselmediğini araştırdılar. Oyun oynamayan bir gruba 9 hafta boyunca hem aksiyon oyunu hem de aksiyon olmayan oyun oynamalarını söylediler. 50 saatlik oynamadan sonra, aksiyon oyunları oynayanlar doku görevlerinde yavaş strateji oyunu oynayanlardan çok daha iyi verim gösterdi.
İlginç bir şekilde, katılımcılar aksiyon oyunlarını oynamayı bıraktıktan sonra yeni ulaştıkları öğrenme becerilerini korudular. Bu yüzden, bu deneyler aksiyon oyunları ile gelişmiş öğrenme yeteneği arasında bir bağ buldu, ancak sonuç ne? Ekip, sinirsel modelleme kullanarak, öğrenme kabiliyetinin esasında çeşitli görevlerdeki ‘şablonlar’ için beynimizin nasıl ince ayar yapabildiği şeklinde sonuçlandığını ve oyunların bu işlemi hızlandırdığının görüldüğünü buldu. Bavelier, bu konuda şu ifadeleri kullandı:
“İdrakla ilgili öğrenme görevine başladıkları zaman, aksiyon oyunu oyuncuları aksiyon dışı oyunculardan belirsizdi; göreve daha iyi bir kalıpla gelmediler. Bunun yerine, görev için daha iyi kalıplar geliştirdiler, çok çok daha hızlı bir hızlandırılmış öğrenme eğrisi göstererek.”
Ekip bu günlerde aksiyon oyunlarında oyuncuların öğrenmesini hızlandıracak anahtar rolünde bulunan özelliklere bakıyor. Oyunların beyinlerimizi canlandırdığı açık, fakat araştırmacılar elbette bunun ödevlerden vazgeçmeye ve oyun alemi yapmaya bir bahane olmadığına dikkat çekiyor.
Düzenleyen: Osman Öztürk (Evrim Ağacı)
Kaynak:
  1. ScienceAlert
  2. Vikranth R. Bejjanki, Ruyuan Zhanga, Renjie Lia, Alexandre Pougeta, C. Shawn Greend, Zhong-Lin Lue, and Daphne Bavelier Action video game play facilitates the development of better perceptual templates proceedings of the national academy of sciences September 3, 2014 Current Issue > vol. 111 no. 47 > Vikranth R. Bejjanki, 16961–16966, doi: 10.1073/pnas.1417056111

Sol-Sağ Elli Aminoasitler ve Yaşamın Başlangıcı

Bilim insanları, Dünya’da yaşamı oluşturan aminoasitlere baktıkları ilk zamanlardan beridir ellerinde bir gizem olduğunu biliyorlardır. Kelimenin tam anlamıyla Dünya’daki yaşamın tamamı “sol elli aminoasitler” üzerine kuruludur ve burada “sol el”den kastımız yazı yazmak için kullanılan eliniz değildir.

Yaşamın oluşmasını sağlayan bu moleküller kiraldirler. Bu, basit olarak, her bir molekülün 2 farklı yapıda oluşması anlamına gelir ve bu 2 yapı birbirinin ayna görüntüsü gibidir. Buna yapılarına bağlı olarak bilim insanları tarafından “sol elli” ya da “sağ elli” olarak isimlendirilirler. Bu farklı formlar arasında kimyasal içerik bakımından hiçbir farklılık bulunmaz; ancak fiziksel olarak birbirlerinin tam tersi görünümdedirler. Aşağıda bu durum gösterilmektedir:
Teorik olarak bir sağ elli aminoasit ile sol elli aminoasidi oluşturmak eşit derecede kolay olmalıdır (dolayısıyla bu ikisi her varlık formunda eşit olarak bulunmalıdır) ancak canlılığa baktığımızda, tamamen sol elli aminoasitler üzerine kurulu olduğu görülmektedir.
İşte burada şu soru devreye girer: Neden? Sonuç olarak yapılan tüm biyokimya ve abiyogenez (canlılığın cansızlıktan evrimi) deneylerinde Dünya’nın ilkel koşulları modellenmiş ve neredeyse eşit miktarlarda sağ ve sol elli aminoasitler üretilmiştir.
İşte bu sonuç, bilim insanlarının yaşamın Dünya’da nasıl başladığını net olarak iddia etmekten alıkoyan temel sonuçlardan biridir. Yani deneylerde üretilen aminoasitler ile etrafımızda canlı olarak gördüğümüz yapılardaki aminoasitlerin aynı el düzeninde olmayışı, yaşamın tam olarak nasıl başladığını bilmekten bilim insanlarını alıkoyan nadir nedenlerden biridir.
Meteoritler üzerinde yapılan araştırmalar, bol kayalıklı hazine kutuları içerisinde sol elli aminoasitlerin de bulunduğunu göstermektedir. Bu gerçek, yaşamın (ya da en azından yaşama sebep olacak kimyasalların) evren içerisinde oluştuğu ve sonrasında Dünya’ya (ve belki de başka gezegenlere de) meteor ve kuyrukluyıldız bombardımanları sırasında taşındığına yönelik teoriyi desteklemektedir. Ancak yine aynı önemdeki soruya geliriz: neden sol elli aminoasitler daha yaygındır? Sağ elli aminoasitlerden uzak durulmasına neden olan doğal önyargı neye dayanmaktadır?
Araştırmacılar bu sorunun bir cevabının, bu yapıların ışıkla olan etkileşimlerine bağlı olduğunu düşünmektedirler. Burada devreye dairesel polarizasyon (kutuplanma) konusu girer. Elektriksel polarizasyon, yön bakımından dairesel olarak değişip, şiddet bakımından hiç değişmeyen elektromanyetik alanları tanımlamak için kullanılır. Dairesel rotasyonun yönüne bağlı olarak, ışık bu iki formdan sadece birinin varlığını korumasını sağlıyor olabilir: ve o şanslı form, sol elli aminoasitler olmuş olabilir.
Bu tip bir polarizasyon Akrep takımyıldızının içerisinde bulunan ve 5500 ışık yılı uzaklıktaki Kedi Patisi nebulasında da gözlenmiştir. Japonya’da bulunan Ulusal Astronomik Gözlemevi’nden araştırmacılar bu nebulanın %22’sinin dairsel polarizasyona uğradığını tespit etmiştir. Bu da, dairesel polarizasyonun yıldız oluşumunda önemli bir rolü olduğunu ve bunun sonucunda belli tip bir aminoasit formasyonunun desteklenmesinde önem arz ettiğini düşündürmektedir.
Bu bulgularla uyumlu olarak araştırmacılar, aminoasitlerin oluşumuna neden olan tepkimelerin uzayda da meydana gelebileceğini göstermişlerdir. Eğer ki aminoasitler bu dairesel polarizasyonun merkezinde oluşuyorlarsa, kesinlikle bu polarizasyon tarafından desteklenen kiralite (el yapısı) da, diğer forma göre çok daha fazla miktarda ve sıklıkta oluşacaktır.
Elbette ki buradan anladığımız, Güneş Sistemi’nin oluşumunda sol elli aminoasitlerin desteklenmiş olduğudur. Bu sistem içerisinde oluşan nesneler, içeriklerindeki değerli sol elli aminoasitleri Dünya’ya taşıdıkça, Dünya’da oluşacak olan canlılık da ister istemez sol elli aminoasitler üzerine kurulmuş olabilir. Bu da, canlılar olarak bizlerin neden “sol elli” olduğumuz gerçeğine ışık tutmaktadır.
Burada ufak bir noktanın da altını çizelim: esasında NASA’dan araştırmacılar zaten canlılığın sağ elli aminoasitler üzerine de kurulu olarak, normal şekilde çalışacağını gösteren teorik çalışmalar yapmışlardır (buradan okunabilir). Aynı araştırmalar sırasında, sağ elli aminoasitlerin sonradan ve şans eseri sol elli aminoasitlere dönüştüğü de düşünülenler arasındadır (bunda özellikle meteor çarpmalarının etkisi olduğu düşünülmektedir ve deneysel olarak bu gösterilmiştir). Yani bilim insanlarının yapmaya çalıştığı, sol elli aminoasitlerin neden bu kadar ciddi anlamda baskın olduğunu açıklamaktır. Yoksa sol elli aminoasitler ile sağ elli aminoasitler, canlılığı oluşturmak açısından özlerinde önemli bir farklılık göstermemektedirler. NASA’da araştırmalar yürüten bilim insanları, sağ elli aminoasitler üzerine kurulu bir yaşamın da kolaylıkla varlığını sürdürebileceğini söylemekte; ancak iki formun bir arada bulunamayacağının altını çizmektedirler. Dolayısıyla belki de moleküler seçilim yasaları, ikisini bir arada bulunduranları elemiş olabilir ve dairesel polarizasyondan ötürü daha yoğun olarak bulunan sol elli aminoasitler, yaşamın başlangıcındaki ana form haline gelmiş olabilir.
Bu soru işaretlerinin cevabını gelecekte yapılacak araştırmalar netleştirecektir.
Hazırlayan: ÇMB (Evrim Ağacı)
 
Kaynaklar ve İleri Okuma:

Cep Telefonları ve Kablosuz Cihazlar Kanser İle Bağlantılı‏ Olabilir Mi?

Yayınlanan bir meta-araştırma, cep telefonları kanser ile bağlantılamayı başardı. Fakat ortada yeteri kadar kanıt olmadığını söyleyenler de var. Yeni bir çalışmaya göre, kablosuz cihazlardan emilen radyasyon, kullanıcılarda metabolik bir dengesizliğe sebep olabilir ve bu da kanser ile siniryıkımsal hastalıklar dahil çeşitli sağlık tehlikelerine yol açabilir.
“Düşük şiddetli Radyofrekans Işımasının Biyolojik Etkinlikte Oksidatif Mekanizmaları” başlığı taşıyan bir derleme makalesi, bu hafta Electromagnetic Biology & Medicine dergisinde yayınlandı ve “yaşayan hücrelerdeki düşük şiddetteki radyo frekans ışımasının (RFR) oksidatif etkileri” üzerinde mevcut halde bulunan ve hakem denetiminden geçmiş deneysel veriyi yeniden gözden geçirdi. (Oksidatif: Oksijen varlığında meydana gelen)
Yazarlardan Dr. Igor Yakymenko’ya göre, bu şekildeki bir metabolik dengesizlik veya oksidatif stres, “duyarlı oksijen türü (ROS) üretimi ve antioksidan savunma arasındaki bir dengesizlik.” Çalışmanın varsaydığına göre, tekrarlı RFR’ye maruz kalmaktan kaynaklanan oksidatif stres, kanser ve diğer hastalıklarla bağlantılı. Yakymenko şöyle diyor:
“Bu veriler, bu tür radyasyonun insan sağlığına yönelttiği gerçek tehlikelerin açık bir işareti.”
Amerikalı ve Ukraynalı bilim insanları tarafından yapılan çalışma, düşük yoğunluklu RFR’nin oksidatif etkileri ile ilgilenen, hakem denetiminden geçmiş ve şu an mevcut olan 100 çalışmanın içinde, genel olarak 93 tanesinin RFR’nin biyolojik sistemlerde oksidatif etkilere sebep olduğunu onayladı. Çalışmanın söylediğine göre, “sıradan kablosuz ışınım”, hücrelerdeki ROS üretimini tetikleyebilir.
Yakymenko, günde 20 dakika olmak üzere beş sene cep telefonu kullanmanın, beyin tümörünün bir türünün oluşması tehlikesini üç kat artırabildiğini, günde bir saat olmak üzere dört yıl boyunca cep telefonu kullanmanın ise belirli tümörlerin tehlikesini üç ila beş kat artırdığını söyledi.
Birleşik Devletler Ulusal Kanser Kurumu, 2014 yılı boyunca ABD çapında yaklaşık 23.400 yeni birinci derece zarar verici beyin ve merkezi sinir sistemi kanser vakalarının teşhis edildiğini tahmin ediyor. Yakymenko, ayrıca beyin ve buna bağlı kanserlerin gelişmesinin 30 yıl kadar fazla süre alabildiğine dikkat çekti. New York Daily News’a konuşan Yakymenko şunları söylüyor:
“Veriler, yetişkin olarak çoğunlukla 10 yıla kadar cep telefonu kullanmış yetişkinlerden elde edildi. Çocukluğunda cep telefonu kullanmış çocuklar için durum çarpıcı bir şekilde farklı, çünkü zararlı etmenlere karşı çok daha hassaslar ve bunu hayat boyu kullanacaklar.”
Kuşkucular ise yeni çalışmanın bir “meta çalışma” veya diğer çoğu incelemenin bir derlemesi olduğuna vurgu yapıyor. Geniş çalışma, sırayla bu değerlendirmelerin sahip olduğu eksikliklerin tümünü miras olarak alıyor, bunlara çalışmaya katılanların bildirilerindeki muhtemel yanlışlıklar, geri çağırma önyargısı ve teknolojideki değişimler de dahil.
Özellikle cep telefonu kullanımının artmasıyla, cep telefonu kullanımı ve kanser arasındaki bağlantılar yıllar boyunca baş gösterdi. Örneğin Birleşik Devletler’de, 2000’den 2010’a kadar kullanım üç kat arttı. Böyle bağlantıların ileri sürülmesi, cep telefonlarının radyo dalgaları aracılığıyla iyonize etmeyen radyasyon salınımları ve vücudun bu tür enerjiyi emmesi tarafından körükleniyor.
2011’de, Dünya Sağlık Örgütü’nün Uluslararası Kanser Araştırma Birimi, konu üzerindeki tüm mevcut bilimsel kanıtları inceledikten sonra, cep telefonu kullanımının “muhtemel kanser yapıcı” olduğunu söyledi. Araştırmaya katılan 31 UKAB bilim insanı, daha kesin bir karara varmak için daha fazla araştırmanın gerekli olduğunu söylemişti. Özellikle UKAB, cep telefonu kullanımı ile bağlantılı olarak bir beyin kanseri olan gliyom için artan bir tehlike bulmuştu.
UKAB’ın bildirisinden sonra, İngiltere Kanser Araştırmaları, UKAB gibilerin hesaba kattığı çalışmalarda bilinen “zayıflıklar” olduğuna dikkat çekmişti. 2014’te İngiltere Kanser Araştırmaları, “bir cep telefonu kullanmanın beyin tümörlerine neden olma ihtimali görünmediğini, özellikle laboratuvar araştırmasının bunun olabileceğine dair biyolojik bir yöntem göstermediğini” söyledi. Örgüt yine de “kesin olarak hiçbir tehlikenin bulunmadığını söylemek için yeterli miktarda iyi kanıtın olmadığını” ekledi.
ABD Ulusal Kanser Kurumu ayrıca kanser-cep telefonu bağlantısında kararsızlıklarını belirtti. Ulusal Sağlık Kurumları’nın alt organının 2013 yılında söylediğine göre:
 
“Kafaya yakın şekilde tutulan cep telefonlarından gelen radyo frekanslarının beyni ve diğer dokuları etkileyebileceği konusunda bazı endişeler olmuşsa da, bugüne kadar yapılan hücre, hayvan veya insan çalışmalarında radyo frekans enerjisinin kansere sebep olduğuna dair hiçbir kanıt yok.”
Genel olarak DNA’nın zarar görmesinin kanserin gelişmesi için gerekli olduğu kabul edilir. Ancak iyonlaştıran ışımadan farklı olarak, radyo frekans enerjisi, hücrelerde DNA hasarına sebep olmaz ve hayvanlarda kansere sebep olduğu veya hayvanlardaki bilinen kimyasal kanserojenlerin kansere sebep olan etkilerini artırdığı bulunmamıştır.”
Mayıs’ta, dünya çapından yaklaşık 200 biyoloji ve sağlık bilim insanından oluşan bir ekip, Dünya Sağlık Örgütü ve hükümetlerden cep telefonlarının kanser bağlantılarına karşı önlem almalarını istedi. Kolombiya Üniversitesi’nden Fizyoloji ve Hücre Biyofiziği Bölümü’nden Dr. Martin Blank ise şunları söylüyor:
 
“Açık açık söylüyorum ki, bunlar vücutlarımızdaki yaşayan hücrelere zarar veriyor ve çoğumuzu erkenden öldürüyor. Bize zarar veren bir şey ürettik ve kontrolden çıkıyor. Edison’un ampulünden önce, çevremizde çok az elektromanyetik ışıma vardı. Bugünkü seviyeler, doğal seviyelerden kat kat yüksek ve bu ışımayı salan tüm yeni cihazlar yüzünden hızlı bir şekilde büyüyor.”
Gelecek ay Kaliforniya Berkeley’de bir Bilme Hakkı kanunu çıkacak ve federal ilkeler uyarınca cep telefonu satan yerler, müşterilerine cep telefonlarının ne kadar ışınım yayabildiğinin yanında güvenli cep telefonu kullanımı için talimatlar içeren bir bildiri veya bilgilendirici işaret sunmak zorunda kalacak.
 
Düzenleyen: Osman Öztürk (Evrim Ağacı)
Kaynak:
  1. RT
  2. Igor Yakymenkoa, Olexandr Tsybulinb, Evgeniy Sidorika, Diane Henshelc, Olga Kyrylenkod & Sergiy Kyrylenkoe Oxidative mechanisms of biological activity of low-intensity radiofrequency radiation Electromagnetic Biology and Medicine Published online: 07 Jul 2015 DOI:10.3109/15368378.2015.1043557

Anüssüz Doğan Bebekler!

Ana rahmindeki gelişim, ne yazık ki son derece sancılı ve sorunlu bir süreçtir. Çok sıklıkla hatalar meydana gelir. Bu hataların bir kısmı fark edilir sorunlar yaratmazken, diğer kısmı bariz sıkıntılar ve sorunları beraberinde getirir. Bunun en ilginç örneklerinden biri, sindirim sisteminin dışarıya açıldığı anüsün (ya da daha spesifik olarak anal deliğin) oluşmadığı bebeklerdir. İstatistiki olarak her 5000 bebekten 1 tanesi anüssüz olarak doğar!

Aslında bu durumun nedeni tam olarak bilinmemektedir; ancak anal deliğin oluşmama nedeninin, ana rahminde 5-7 haftalıkken ortaya çıkan bazı sorunlar olduğu düşünülmektedir. Bu sorunları tetikleyen faktörler arasında annenin gebelikte kullandığı ilaçlar da bulunmaktadır; fakat nihai nedeni henüz bilinmemektedir. Bu sorunlar nedeniyle hem anüs, hem de rektum adı verilen, kalın bağırsağın anüsten hemen önceki geniş bölümü düzgün gelişemez.
Bu durumun yaratacağı sıkıntıyı tahmin etmek zor değildir. Her ne kadar konuşulması “ayıp” bir konu olarak algılansa da, sindirim sistemi vücudun en kritik sistemlerinden birisidir. Tükettiğimiz besinler içerisindeki maddeler sindirim kanalımız boyunca emildikten sonra, geriye posa ve sudan oluşan, dışkı dediğimiz yapı kalır. Bu yapı, kalın bağırsağın sonuna ulaşarak rektumdan geçer ve anüsten dışarıya atılır. Bu hareket sırasında kalın bağırsağı saran sinirler, dışkının anüse yaklaştığını beyne bildirir, böylece “Kakam geldi.” deriz. Ancak anüssüz bebeklerde son atımı gerçekleştirecek yapılar bulunmadığı için müdahale edilmediği takdirde ölümcül sonuçlar meydana gelir.
Anüssüz doğumların birçok farklı versiyonu tespit edilmiştir. Bazı bebeklerde anal açıklık çok dar ve hatta yanlış noktada gelişmiş olabilmektedir. Bazı diğerlerinde anal açıklık oluştuysa da, bunun üzeri bir zarla çevrili olabilir. Bazı diğerlerinde rektum ile anüs arasındaki bağlantı gelişmemiştir. Son olarak bazı diğer bebeklerde rektum, anüs yerine idrar kanalına ve üreme sistemine bağlanacak şekilde gelişir. Bunların her biri, ayrı sorun ve sıkıntıları doğurur. Örneğin dar anüs açıklığı durumunda dışkılamak son derece sancılı ve zor bir hal alır. Zarlı anal açıklık durumunda, zar alınana kadar dışkılama gerçekleşemez. Rektumun anüse bağlanmaması durumunda da dışkılamak imkansız olacaktır. Bu durumda dışkı vücut içinde birikir ve vücudu zehirlemeye başlar. Eğer rektum idrar kanalına bağlıysa, dışkı üreme organlarından çıkmaya çalışacağı için enfeksiyonlar meydana gelecektir.
Anüssüz doğum vakalarının yarısında, bu sorun haricinde başka hastalıklar da görülmüştür. Bu hastalıklar arasında omurilik anomalileri, böbrek ve idrar kanalı sorunları, doğuştan gelen kalp sorunları, uzuv bozuklukları, Down Sendromu, vb. bulunur.
Neyse ki bu durum ameliyatlarla çoğu zaman sorunsuz bir şekilde düzeltilebilmektedir.
 

Genetik Mutasyon, Yüksek Şeker Seviyesine Sahip Besinlere Karşı Koruyor!

Tek bir hap alıp dondurmadan çikolataya, pastaya istediğiniz her şeyi yiyebileceğinizi düşünün. Hem de hiç bir kilo alma kaygısı olmadan!
Güney Kaliforniya Üniversitesi’nin (University of South California, USC) yaptığı bir araştırmaya göre bu hayal o kadar da uzak değil. USC’den Sean Curran ve Keck’teki USC Sağlık Okulu’nun (Keck School of Medicine of USC) yürüttüğü çalışma, yüksek seviyede şeker tüketimiyle ortaya çıkan obeziteyi baskılamak için yeni bir yol buldu; ilaç şirketlerinin daha önceden araştırmalarını yaptığı hedef geni bulup etkisiz hale getirmek.
Curran’ın yürüttüğü çalışma şu ana kadar solucanlarda (Caenorhabditis elegans)ve kültür ortamındaki insan hücrelerinde başarıya ulaştı. Üzerine çalışılan metabolizma mayalardan insanlara kadar tüm hayvanlarda neredeyse aynı. Bir sonraki adımda ise Curran, aynı işlemi fareler üzerinde test etmeyi planlıyor. Curran’ın çalışması Nature Communications dergisinde yayımlandı.
Solucanlar üzerinde çalışmaya başlamadan önce Curran ve çalışma arkadaşları, normal genetik materyale sahip C. elegans yüksek şeker tüketimiyle beraber balon gibi şiştiği halde belirli genetik mutasyonları olanların (SKN-1 geninde hiperaktivite bulunanların) kütlelerinde artış olmadığını gözlemledi. Curran şöyle söylüyor:
“SKN-1 geni ayrıca insanlarda da Nrf2 adıyla bulunuyor. Bu bilgi göz önüne alındığında deneyin insanlara da adapte edilebilmesi mümkün oluyor.”
Nrf2 proteini ise kalıtım transkripsiyon faktörü aracılığıyla belirli bir DNA parçasına bağlanarak hücrenin zehirli maddelerle mücadelesini veya hasarları yok etmesini kontrol ediyor. Memelilerdeki Nrf2 metabolizması ise üzerine çok fazla çalışma yapılan bir konu. İlaç şirketleri de, hücrelerin zehirli maddelere karşı daha dayanıklı olması ve yaşlanmayı geciktirmek için, daha önceden Nrf2’yi hedef alan küçük moleküller halinde ilaç geliştirme çalışmalarına başlamıştı.
Curran’ın verdiği kötü haber ise, ilaçların beslenmeye karşı vücüdun verdiği cevabı kontrol etmesine yardımcı olmasının tam anlamıyla güvenli bir yöntem olmaması. Nrf2’nin yüksek seviyelerde aktif olması agresif olarak tanımlanan kanser türlerinin artmasıyla yakından bağlantılı. Curran şöyle söylüyor:
“Asıl önemli olan bu ilaçların kullanımdaki zamanlama ve konumlama. Eğer bazı özel dokularda ihtiyaç olduğu zaman Nrf2 aktivasyonu yapılırsa potansiyel faydalardan yararlanabiliriz.”
 
 
Kaynak:
  1. ScienceDaily
  2. Shanshan Pang, Dana A. Lynn, Jacqueline Y. Lo, Jennifer Paek, Sean P. Curran. SKN-1 and Nrf2 couples proline catabolism with lipid metabolism during nutrient deprivation. Nature Communications, 2014; 5: 5048 DOI: 10.1038/ncomms6048

Daha Uzun ve Akıllı Çocukların Sırrı, Genetik Olarak Farklı Ebeveynler‏!

Çocuklarınıza bir üstünlük vermek istiyor musunuz? O halde eşinizi okyanus ötesinden bulun.
Daha uzun ve daha akıllı çocukların sırrı, genetik olarak farklı ebeveynler. İngiltere’deki araştırmacıların bulduğuna göre, bir kişinin anne ve babası ne kadar uzak akraba olursa, kendisi o kadar daha uzun, daha akıllı ve daha eğitimli oluyor.
Genetik farklılık üzerine bugüne kadar yapılmış en geniş çalışmalardan birinin sonuçları Afrika, Asya, Avrupa ve Kuzey Amerika boyunca yaşayan 350.000 bireyin 110 genetik çalışmasından elde edilen veriyi kapsıyor. Dünya çapında artan boy ve idrak yeteneği ortalamasının, çeşitli genetik arka planları olan insanların daha sık eşleşmesinin sonucu olabileceğini öne sürüyor.
İster sinekler, balinalar, köpekler hakkında ister insanlar hakkında konuşalım, bir türün Dünya üzerinde hayatta kalması, sağlıklı bir genetik çeşitlilik havuzuna dayanır. Yüzyıllardır bir çocuğun ebeveynleri ne kadar yakın akraba olursa, sağırlık, dilsizlik, kan hastalıkları ve fiziksel bozukluklar geliştirme tehlikelerinin o kadar fazla olduğunu biliyorduk. Fakat bu senaryonun tersine çevrilebileceği belirsizdi: Bir çocuğun ebeveynleri ne kadar daha uzak akrabaysa, muhtemelen o kadar avantajlı genetik özelliklere sahip olacaklardır.
Bu yüzden İngiltere çapında çeşitli kurumlardan araştırmacılar, dört kıtayı kapsayan 102 topluluktan 354.224 bireyin genetik bilgisini inceledi ve bütün homozigotluk durumlarını tanımladı – burada, bir çocuk iki ebeveynden de tam gen kopyalarını aldığında terslik oluşuyor ve çekinik özellikler daha kolay açığa çıkıyor. Aynı soydan çiftleşmenin genel bir sonucu olarak homozigotluk, bir çocuğun ebeveynlerinin ne kadar yakın akraba olduğunu belirlemede kullanılabilir.
Takım, çalıştıkları nüfus için bu değeri hesapladıktan sonra boy, akciğer hacmi, kan basıncı ve kolesterol seviyesi dahil kamu sağlığı açısından önemli olan 16 özellikle karşılaştırdı. Bulduklarına göre bu özelliklerden sadece dört tanesi genetik çeşitliliğe bağlanabiliyordu – boy, akciğer hacmi, idrak yeteneği ve eğitim seviyesi. Örneğin, ilk kuzen eşleşmelerinden çıkan çocuklar, genetik olarak daha çeşitli ebeveynlerden olan çocuklardan 1.2 cm daha kısa boyluydular ve 10 ay daha az eğitimli oldular. The Guardian gazetesinden Philip Oldfield’a konuşan İngiltere Tıbbi Araştırma Kurulu’ndan takım üyesi Nathan Richardson şöyle aktarıyor:
 
“Çoğu insan çeşitli bir gen havuzunun iyi bir şey olduğuna inanacaktır fakat boyun çeşitliliğe bağlı olması keşfi, daha önceden bilinmiyordu.”
Araştırmacıların bazı tür biyolojik işlevler üzerinden neden sonuç ilişkisini henüz kanıtlaması ve bir özelliğin ne kadarının genetik dışı etmenlere yüklenebileceğini çözmeleri gerekse de – örneğin, idrak birçok çevresel etmene de dayalıdır – sonuçlar neden insanların her nesil ile birlikte daha akıllı ve daha uzun olduğunu açıklayabilir. Oldfield şöyle açıklıyor:
“Bu sonuçlar aynı zamanda ‘Flynn Etkisi’ni açıklamaya yardımcı olabilir – yani 20. yüzyılda zekanın bir nesilden bir sonrakine artışının ilk belgelenişini. Artan eğitim ve daha iyi beslenme gibi sosyo-ekonomik ögeler genelde başlıca sebepler olarak görünse de, artan genetik çeşitlilik de küçük bir rol oynayabilir. [Flynn Etkisi’nden] zekadaki artışlar sadece bizim sonuçlarımız ile açıklanmak için fazla büyük, fakat bir etkileri olabilir.”
Takım ilginç şekilde, kamu sağlığını ciddi şekilde etkileyebilen özelliklere ayrı olarak bakıyordu ve düşük genetik çeşitlilik ile yüksek kolesterol veya kan basıncı seviyeleri arasında hiçbir bağlantı bulamadılar. New Scientist dergisinden Michael Le Page’e konuşan Edinburgh Üniversitesi’nden takım üyesi Jim Wilson şunları diyor:
“Aynı soydan eşleşme, çoğumuzun ölüm sebebi olan hastalıklara yol açan kardiyometabolik öğeleri etkilemiyor.”
Sanırım, zengin jet sosyetelerden kopan ve mükemmelden daha düşük bir gen havuzu ile yetinmesi gereken dünya çapındaki küçük, ücra topluluklar için iyi haber. Sonuçları Nature dergisinde yayınlayan araştırmacılar, sıradaki adımın artan çeşitlilikten en fazla fayda gören özel genom bölgelerini tanımlamak olduğunu söylüyor.
Çeviren: Ozan Zaloğlu (Evrim Ağacı)
Görsel: Siyahi bir birey ile Uzak Asyalı bir bireyin yavrusu.
Kaynak:
  1. ScienceAlert
  2. Peter K. Joshi, Tonu Esko, Hannele Mattsson, Niina Eklund, Ilaria Gandin, Teresa Nutile, Anne U. Jackson, Claudia Schurmann, Albert V. Smith, Weihua Zhang, Yukinori Okada, Alena Stančáková, Jessica D. Faul, Wei Zhao, Traci M. Bartz, Maria Pina Concas, Nora Franceschini, Stefan Enroth, Veronique Vitart, Stella Trompet, Xiuqing Guo, Daniel I. Chasman, Jeffrey R. O’Connel, Tanguy Corre, Suraj S. Nongmaithem Directional dominance on stature and cognition in diverse human populations Nature 523, 459–462 (23 July 2015) doi:10.1038/nature14618 Received 01 February 2015 Accepted 28 May 2015 Published online 01 July 2015

Bir Dil Bir İnsan, İki Dil İki İnsan Mı?

Lancaster Üniversitesinde Prof. Panos Athanasopoulos’un yürüttüğü bir çalışmada “İki dil iki insan mı?” sorusunun cevabı arandı. Anadili Almanca olan bir grup ile anadili İngilizce olan diğer bir gruba, içinde bir kadının bir arabaya doğru yürüdüğü ya da bir adamın süpermarkete doğru bisiklet sürdüğü video parçaları gösterildi ve onlardan bu sahneleri anlatmaları istendi. Almanca konuşanlar eylemle birlikte eylemin amacını da söyleme eğilimindeyken (örneğin, “Bir kadın arabaya doğru gidiyor”), İngilizce konuşanlar sadece eylemin kendisinden bahsediyorlardı (“Bir kadın yürüyor”).
Aynı aktivite hem Almancayı hem İngilizceyi akıcı konuşabilen çift dil bilenlerle yapıldığında, katılımcılar videodaki eylemi Almanca anlattıkları zaman sahneyi başlangıcı ve sonu ile birlikte “Kadın evinden çıktı ve arabasına doğru gidiyor” şeklinde bir bütün olarak, İngilizce konuştuklarında ise sadece eylemi söyleyerek anlatma eğilimindeydiler.
Anlaşılan, dilin dünyayı nasıl algıladığımız üzerine büyük bir etkisi var ve bu, düşünüş tarzımızı da şekillendiriyor.
Hazırlayan: Ayşegül Şenyiğit (Evrim Ağacı)
 
Görsel: ÇMB (Evrim Ağacı)
Kaynak:  EMANUEL BYLUND and SCOTT JARVIS L2 effects on L1 event conceptualization Bilingualism: Language and Cognition / Volume 14 / Special Issue 01 / January 2011, pp 47-59Copyright © Cambridge University Press 2010 DOI: http://dx.doi.org/10.1017/S1366728910000180 (About DOI), Published online: 29 July 2010

Düzenli Çay Tüketimi, Atardamarları Yumuşatarak Kalp ve Damar Hastalığı Riskini Düşürüyor!

Yapılan bir araştırma, düzenli çay tüketiminin atardamar sertleşmesini önlediğini gösteriyor. Kalpteki atardamar sertleşmelerinin ömrün kısalmasına ve kalp – damar hastalıklarına sebep verdiği biliniyor.
Çin’de yürütülen ve düzenli veya düzensiz bir şekilde çay tüketen insanlar üzerinde yürütülen çalışmada, 6 yıldan fazla süredir düzenli çay tüketen insanlarda atardamar duvarı kalınlaşmasının ve esneklik kaybının en az düzeyde olduğu gözlemlendi. Çay tüketiminin kalp sağlığına yararını gösteren verilere bu da eklendi.
Çin’deki Wuyishan Belediye Hastanesi’nden kardiyolog Qing-fei Lin gözetiminde çalışan bir doktor grubu, Fujian vilayetinde yaşları 40-75 arasında değişen 5,006 kişiyi inceledi. Düzenli içiyor olma kriteri, son 12 ay içinde haftada en az 1 kez çay içmiş olmak olarak belirlendi. 5,006 kişiden 1,564’ü bu kritere uyduklarını belirtti. Denekler, 10 yıldan uzun süredir düzenli olarak çay içenler, 6 – 10 yıldır düzenli içenler, 1 – 5 yıldır düzenli içenler ve düzenli içmeyenler olarak 4 gruba ayrıldı.
Araştırmacılar, kalbin çevresel ve ana atardamarında sertleşmeyi belirlemek için ba-PWV (atardamar sertliği ölçümü) ölçtü. Ölçümlerde farklı yaşam tarzlarına göre düzenlemeleri yaptıktan sonra, düzenli çay tüketimi arttıkça ortalama ba-PWV’nin azaldığını, yani atardamar sertliğinin azaldığını gözlemlediler.
Atardamar sertliği, kalp yetmezliği ve kalp krizi dahil, birçok kalp-damar hastalığının ve hatta erken ölümün habercisi olarak biliniyor. Kalbin normal koşullarda yorulmadan çalışabilmesi kan akışının kolaylığına bağlı; bunun için de atardamarların mümkün olduğunca yumuşak olması gerekli. Araştırma ekibinin Journal of the American College of Nutrition’daki yorumları şöyle:
“Düzenli çay tüketimi, özellikle 6 yıldan uzun süredir günde 10 gramdan fazla tüketen kişilerde atardamar sertleşmesine karşı koruyucu bir etki oluşturuyor.”
Araştırmacılar, bu koruyucu etkinin atardamarlardaki endotel hücrelerinin çayda bolca bulunan kateşin (bir flavonoid türü) isimli kimyasallarla tepkimeye girmesiyle oluştuğunu düşünüyor. Northwestern Üniversitesi’nden önleyici kardiyolog Stephen Devries, Quartz’dan Deena Shanker’a şöyle bir yorumda bulundu:
“Çayda bulunan flavonoidler damarları rahatlatmaya yardımcı oluyor. Kateşinler, azot oksit salarak atardamarların daha yumuşak olmasını sağlıyor.”
Journal of the American College of Nutrition’da yayınlanan çalışma, bölgesel oluşuyla ve deneye katılanların dürüstlüğüyle kısıtlanmış da olsa, dünyanın dört bir yanından çalışmalarla paralel sonuçlar veriyor. Bu konuda Virginia Sağlık Üniversitesi’nden Angela Taylor’un Shanker’a söyledikleri şöyle:
“Bir toplum için faydalı olan bir şey, başka bir toplum için olmayabilir, fakat çayla ilgili çalışmalar neredeyse tüm etnik kökenlerle yapıldı.”
2014’ün başlarında, Tayvanlı araştırmacılar bir yıl boyunca günde bir bardak çay içmenin atardamar sertleşmesini azalttığını PLOS ONE’da sundu. American Journal of Clinical Nutrition tarafından 2013’te yürütülen bir çalışma, düzenli çay tüketiminin kalp krizi riskini düşüreceği sonucuna vardı. 2007’de Amerikalı araştırmacılar yaptıkları çalışmada çay bazlı kateşinlerin kalp yapısını 2 saat gibi bir sürede bile düzenleyebildiği sonucuna vardı. Yakın zamanda European Journal of Epidemiology’de yayınlanan ve 856,206 kişiyi kapsayan 24 çalışmayı ele alan bir meta analizin sonuçları şöyle oldu:
“Çay tüketimindeki artış; koroner kalp hastalıkları, kardiyak ölüm, kalp krizi, serebral enfarktüs, intraserebral kanama ve toplam ölüm risklerinde düşüşü beraberinde getiriyor.”
Besinlerdeki farklı flavonoid türlerinin sağlığımızı nasıl etkilediği konusunda bilmediğimiz pek çok şey var. Ancak kalbiniz için iyi bir şeyler yapmak istiyorsanız haftada bir veya iki bardak çay, gayet iyi bir seçenek olacaktır.
 
Düzenleyen: Osman Öztürk (Evrim Ağacı)
 
Kaynak:
  1. ScinceAlert
  2. Qing-fei Lina, Chang-sheng Qiu MD, PhDb, Sai-lan Wang MDc, Li-fang Huang MDc, Zhi-yuan Chen MDc, Yun Chen MDc & Gang Chen MD, PhDd A Cross-sectional Study of the Relationship Between Habitual Tea Consumption and Arterial Stiffness Journal of the American College of Nutrition Published online: 28 Dec 2015 DOI:10.1080/07315724.2015.1058197

İnternet Bağımlısı Gençler de, Madde Bağımlıları Gibi Yokluk Krizi Semptomları Gösteriyor!

PLOS One dergisinde yayımlanan bir araştırmaya göre, Swansea Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden Prof. Dr. Phil Reed, aynı üniversitenin Tıp Fakültesi’nden Dr. Lisa A. Osborne ve Milan Üniversitesi’nden Prof. Dr. Roberto Truzoli ve Michela Romano, internet kullanımının anlık olumsuz psikolojik etkilerini gösterdiler. Bilim insanları, interneti aşırı uzun süreli kullanan gençlerin madde bağımlısı olan gençlerin gösterdiği yokluk krizi semptomlarına benzer belirtiler gösterdiğini ortaya koydular.
Araştırmalarının gösterdiğine göre internet başında uzun zaman geçiren insanlarda, bu aktivitenin bırakılması sonrasında olumsuz duygularda artış meydana geliyor. Bu da, bu olumsuz duygulardan kurtulmak için onların tekrardan internet başına dönmesine neden oluyor. Prof. Reed şöyle söylüyor:
“Her ne kadar internet bağımlılığının ne olduğunu tam olarak bilmiyor olsak da, üzerinde çalıştığımız genç insanların yarısının internette o kadar çok vakit geçirdiklerini tespit ettik ki, bu davranışarı onların ömür boyunca olumsuz etkilenmesine neden olacak. Bu kişiler internet başından kalktıklarında, olumsuz duygular ortaya çıkmaya başlıyor. Tıpkı ekstasi gibi yasadışı ilaçları kullanmayı bırakanlarda olduğu gibi… Bu ön sonuçlar ve beynin çalışmasıyla ilgili diğer ilgili araştırmalar, interneti aşırı kullanmanın insanlar üzerinde hiç beklenmedik olumsuz sonuçlar doğurabileceğini gösteriyor.”
 
Araştırma, yayınlanır yayınlanmaz müthiş bir ilgi gördü ve tepki de çekti… Araştırmada, internet bağımlısı olan ve çok az kullanan insanlar bir arada incelendi. 60 gönüllü (27 erkek, 33 dişi; yaş ortalaması: 24) üzerinde yapılan çalışmada internet bağımlılığı, duygusal hal, telaşlılık, depresyon, şizyotipi ve otizm özellikleri araştırıldı. Kişiler 15 dakika boyunca internet başında kaldıktan sonra tekrardan bu özellikleri ölçüldü.
İnternet bağımlılığı, uzun dönem depresyon, takıntılı rahatsızlık ve otizm ile ilişkilendirildi. Aşırı internet kullanan kişiler aynı zamanda internet kullanımını bırakma sonrasında olumsuz duygular yaşadılar. Bu araştırmanın sonuçları sayesinde, internet kullanımını azaltmak isteyen kullanıcılara daha etkili bir şekilde yardım edilebilmesi umuluyor.
Araştırma, aynı zamanda aşırı internet kullanan kişilerin daha depresif ve daha yüksek oranlarda otizm gösterdiklerini ortaya koydu. Prof. Reed şöyle söylüyor:
“Bu çalışmamız, bundan önce internet kullanıcılarının psikolojik karakteristikleri ve özellikleri ile ilgili yapılan araştırmaları destekliyor. Ancak onların ötesine de geçiyor. Çünkü internete bağımlı olanların bu bağımlılıklarını bıraktıkları anda meydana gelen anlık etkileri göstermeyi başardık.”
 
 
Kaynaklar ve İleri Okuma: 
  1. Michela Romano, Lisa A. Osborne, Roberto Truzoli, Phil Reed Differential Psychological Impact of Internet Exposure on Internet Addicts PLOS One Published: February 7, 2013DOI: 10.1371/journal.pone.0055162
  2. Swansea University

İnsan Derisi Hücreleri Beyin Hücrelerine Dönüştürüldü!

Bilim insanları, Huntington hastalarında görülen, özel beyin hücrelerindeki azalmayı insan derisi hücrelerini kullanarak nasıl doğrudan dönüştüreceklerini buldular.
Günümüzdeki bazı tıbbi tedavilerde, bir insan hücresi tipi bir diğerine dönüştürülebiliyor, kök hücrelerin deri hücrelerine dönüştürülmesi gibi. Bu işlem sırasında, orijinal hücrelerin tek ve istenen tipe dönüşmesi yerine, birden fazla hücre tipine dönüşmesi riski taşıyan bir kök hücre evresi vardır. Ancak Washington Üniversitesi(ABD)’ nde bulunan bilim insanlarından oluşan bir ekip, kök hücre evresini nasıl atlayacaklarını çözdü ve deri hücrelerini doğrudan kullanılabilir beyin hücrelerine dönüştürdü.
Ekip, orta boy çatallı nöron (medium spiny neuron) denen temel gangliyon bölgesinde bulunan belli bir beyin hücresi tipi üretti. Bu sinir hücreleri vücut hareketini kontrol etmede önemli bir role sahip olup ve hastalarında zarar gören ana hücre tipidir.
Neuron dergisi’nde yayınlanan bulgularda, hücrelerin fare beyinlerine yerleştirildiği ve en az altı ay boyunca varlığını sürdürdüğü raporlandı.
Çalışmanın baş yazarı ve gelişim biyoloğu Andrew S. Yoo, basın açıklamasında şunları söyledi:
“Nakledilmiş bu hücreler fare beyninde varlığını sürdürmekle kalmayıp asıl hücrelerinkine benzer işlevsel özellikler de gösterdi. Bu hücrelerin belli beyin bölgelerine uzantılar yaptığı biliniyor. Biz insandan nakledilmiş hücrelerin de fare beynindeki bu uzak hedeflere ulaştığını bulduk. Bu makalenin önemi buradan kaynaklanmaktadır.”
Ekipteki bilim insanları, insan derisi hücrelerini beyin hücrelerininkine benzeyen bir ortamda yetiştirdiler. Daha sonra beyin hücreleri için gerekli DNA’yı açığa çıkarmak üzere üretilen hücrelere, iki mikroRNA (DNA’da okunmayan küçük moleküller) verdiler. Bir sonraki zorluk, hücreleri belirli orta boyda çatallı nöronlar haline getirmekti. Bu işlemi de hücrelere transkripsiyon faktörleri (genin faaliyetini kontrol eden moleküller) vererek yaptılar.
Ekip şimdi Huntington hastalarından alınan hücreleri bu yöntemi kullanarak orta boyda çatallı nöronlar haline getirmeye çalışıyor.
Bu yeni yaklaşım, yenileyici (rejeneratif) tıpta hastanın kendi hücrelerini kullanarak, bağışıklık sisteminin hücreleri reddetme riskini önemli ölçüde azaltma olanağı sunuyor.
Kaynak:
  1. IFLS
  2. Matheus B. Victor6, Michelle Richner6, Tracey O. Hermanstyne, Joseph L. Ransdell, Courtney Sobieski, Pan-Yue Deng, Vitaly A. Klyachko, Jeanne M. Nerbonne, Andrew S. Yoo Generation of Human Striatal Neurons by MicroRNA-Dependent Direct Conversion of Fibroblasts Neuron Volume 84, Issue 2, p311–323, 22 October 2014 DOI: http://dx.doi.org/10.1016/j.neuron.2014.10.016