Kinsey Skalası: Düzcinsellikten, Eşcinselliğe Yelpaze

Her ne kadar halen halk arasındaki baskın kanı cinsiyetlerin “erkek” ve “dişi”, cinsel yönelimin ise “erkek dişiyi sever” ile “dişi erkeği sever”den ibaret olduğu ise de, bilimsel camia giderek bu fikirden uzaklaşmaktadır. Hem doğayı giderek daha iyi tanımamız, buna bağlı olarak kendimizi daha iyi anlamamız, hem evrimsel biyoloji gibi bilim dallarının bilimsel algı ufkumuzu katlayarak arttırması sayesinde, bazı “kategorik tanımlamalarımızın” hatalı olduğu sonucuna varmaya başladık.

Bu değişim yeni başlamadı. Cinsel yönelimin tek yönlü ve katı bir kategorizasyona sahip olamayacağına dair seslerini yükseltip, bilim camiasının dikkatini çekmeyi başaran bilim insanlarının tarihi yüzlerce yıl geriye gidiyor. Bunlardan birisi, 1948 yılında yayınlanan“İnsan Erkeklerinde Cinsel Davranışlar”, 1953 yılında yayınlanan “İnsan Dişilerinde Cinsel Davranışlar” isimli kitapların yazarı olan Alfred Charles Kinsey’dir. Bu iki kitap, bilim tarihindeki ve insandaki seks davranışlarındaki önemli başyapıtlardan birisi olması bakımından toplu bir şekilde Kinsey Raporları olarak anılmaktadır.1894-1956 yılları arasında yaşamış ünlü biyolog, psikolog, entomolog, zoolog ve seksolog Kinsey, bu iki kitabında cinsel yönelimlerin sadece “erkek dişiyi, dişi erkeği sever” şeklinde kategorize edemeyeceğimizi net bir şekilde ispatlamış, bilim camiasını bu antik yaklaşımdan uzaklaştırmak konusunda en büyük adımlardan birini atmış isimdir. Hatta Kinsey, bir adım daha öteya giderek “düzcinsellik” ve “eşcinsellik” kategorizasyonunu da bu kadar katı bir şekilde yapamayacağımız gerçeğini görmüş, insanlardaki cinsel yönelimleri geniş bir yelpazeye bölmüştür.
Görseldeki, Kinsey’in bu kitaplarda ileri sürdüğü ve günümüzdeki çok sayıda psikolog tarafından yeterince kapsamlı olduğuna kanaat getirilen Kinsey Skalası‘dır. Skalada, bir erkeğin veya bir dişinin yaşamı boyunca cinsel olarak çekildiği cinsiyetlere göre belli bir değer yer alır. Buradan da anlaşılacağı üzere, bir insan illa tam eşcinsel veya tam düzcinsel olmak zorunda da değildir. Yapılan araştırmalar, erkeklerde ve dişilerde hayatın ezici bir çoğunluğunda düzcinsellik görülürken, arada sırada da olsa eşcinsellik görülebildiğini göstermiştir. Benzer şekilde, kendilerini tamamen eşcinsel olarak tanımlayan bazı kişilerin aslında arada sırada (veya dikkate değer miktada da olabilir) düzcinsel davranışlar sergileyebildiği de gösterilmiştir. Kinsey, kitaplarında bu skalanın doğruluğunu gösteren çok fazla sayıda araştırmaya yer vermektedir.
Kinsey Raporları ile ilgili çok fazla şey söylenebilir; ancak 2 önemli bilgiye yer vermek istiyoruz: ilki, Kinsey’in yaptığı kapsamlı araştırmaların bir özeti:
Araştırmalarına göre 20-35 yaş arası erkeklerin %11.6’sı, bu yaş aralığında kendilerini skalada 3 değerinde görüyor. Araştırmaya katılan Amerikalı deneklerin %10’u, 16-55 yaşları arasında kendilerini 5-6 skalasında görüyorlar. Dişilerde de durum benzer: 20-35 yaş arasında evli olmayan kadınların %7’si ve daha önceden evli olup boşanan kadınların %4’ü kendilerini bu yaş aralığındayken skalada 3 değerinde görüyorlar. 20-35 yaş arası kadınların %2-6 arası 5 değerinde, evlenmemiş kadınların %1-3 arası ise kendilerini 6 değerinde görüyor. Dolayısıyla popülasyon içerisinde eşcinsellik-heteroseksüellik yelpazesinin farklı noktalarında yer alan çok sayıda insan bulunuyor.
İkinci ve son olaraksa, Kinsey’in bu skalayı ilk kitabında ilk defa tanımlarken kullandığı ve günümüzde halen geçerli olan cümlelere yer vermek istiyoruz:
“Erkeklere baktığımızda heteroseküel ve homoseksüel olarak iki gruba bölünmediklerini görüyoruz. Dünya, koyunlar ve keçiler olarak ikiye bölünemez. Doğanın temel sınıflandırması çok nadiren katı kategorilere yer verir… Yaşadığımız dünya, her bir açısı bakımından bir süreklilik halindedir. 
 
Tamamen eşcinsel ve tamamen düzcinsel insanlar arasındaki süreklilikten bahsederken, kişilerin kendi tarihlerine bakarak yelpazede göreli bir noktada bulunduklarını fark edebilecekleri bir çeşit skala oluşturmak gerekti. Bir birey, ömrünün her bir kısmında bu skalada farklı bir noktada yer alabilir. Bu 7 parçalı skalada gerçekten farklı noktalarda bulunan insanlar keşfetmek, bu tür bir sürekliliğin gerçekten de var olduğunu göstermeye yaklaştığımızın işaretidir.”
 
Günümüzde 10 parçalı bazı diğer skalalar bulunuyor olsa da, Kinsey Skalası tek başına yeterince geniş bir aralığı kapsamakta ve sürekliliği göstermeye yetmektedir. Bu nedenle Kinsey’in bu skalası, seksoloji alanında önemli bir dönüm noktası olarak kabul görmektedir.
Cinsiyetler, cinsel yönelimler, eşcinsellik ve evrim ile ilgili daha fazla bilgi almak için buraya tıklayabilir, aseksüellik için daha fazla bilgi almak için buraya tıklayabilirsiniz. Eğer Kinsey Skalası’nda nereye düştüğünüzü öğrenmek istiyorsanız buraya tıklayarak örnek bir testi yapabilir ve sonucu görebilirsiniz. Bu sayfanın en altında, testin Türkçeye çevrilmiş halini görebilirsiniz. Adım adım takip ederseniz, kolaylıkla dil bariyerini aşabilirsiniz.
Kaynaklar ve İleri Okuma:
Kinsey Skalası Testinin Türkçesi:
 
  1. Yaşınız kaç? (Kutuya giriniz)
  2. Cinsiyetiniz nedir? (Erkek, Kadın)

    Lütfen aşağıdaki soruları “Doğru” (True) ya da “Yanlış” (False) olarak cevaplandırınız (yukarıda verdiğiniz cinsiyet cevabına bağlı olarak, aşağıdaki sorularda göreceğiniz “erkeksem” ve “dişiysem” kalıpları otomatik olarak ayarlanacaktır; biz genel olarak yazdık):

  3. Asla cinsel istek/haz duymadım.
  4. Hangi cinsiyete daha fazla ilgi duyduğuma karar veremiyorum.
  5. Kendi cinsiyetimden biriyle seks yapmayı itici/iğrenç buluyorum.
  6. Hem erkekler, hem kadınlarla seks deneyimi yaşamadan ölmek istemezdim.
  7. Kimseyle hiçbir cinsel ilişki isteğim yok.
  8. Bir toplu sekse dahil olanların cinsiyet dağılımları benim katılıp katılmayacağıma karar vermemde önemsizdir.
  9. Erkeksem “gay”, dişiysem “lezbiyen” pornosu izlemekten kaçınırım.
  10. Doğru şartlar sağlandığında herhangi birine cinsel ilgi duyabilirim.
  11. Cinsel yönelimimle ilgili olarak her zaman çok rahat olmuşumdur.
  12. Erkeksem erkekleri, dişiysem dişileri diğer cinsiyetten daha çekici bulurum.
  13. Bir çiftle 3 kişilik seks (threesome) yapmayı tuhaf bulurum, çünkü kendi cinsiyetimden biri de bulunacaktır.
  14. Dişiysem sadece dişilere, erkeksem sadece erkeklere ilgi duyarım.
  15. Seks sırasında partnerime teslim olurum.
Sonrasında SCORE (Puanla) tuşuna basabilirsiniz. Çıkan sonuç, ana görselimizdeki tabloyla paralel olacaktır ve cinsel yöneliminizi buna göre öğrenebilirsiniz. Unutmayın ki bu oldukça kısıtlı bir testtir ve doğru sonuçları yansıtmayabilir. Sizin kendi hissiyatınız, spesifik olarak bu sitedeki, bu testin sonuçlarından daha güvenilirdir.

Liselerde tıp fakültesine bakış açısı

Tıp fakültesi, lise öğrencileri arasında en önemli gelecek planlarından biridir. Araştırmamızın amacı, liselerdeki öğrencilerin bu tercihi yaparken tıp fakültelerindeki eğitim ve hekimlik mesleği hakkında ne kadar bilgileri olduğunu ölçmektir.

Araştırma için 15 adet çoktan seçmeli sorudan oluşan bir anket hazırlandı. Anketin 7. ve 8. sorularına birden fazla cevap verilebileceği katılımcılara söylendi. Anket 161 fen lisesi öğrencisine uygulandı. Anket cevaplama işi öğrencilerin rehberlik saatlerinde rehberlik öğretmenlerinin gözetiminde yapıldı.

Katılımcıların dağımı

77 erkek ve 84 bayan katılımcı anketi cevapladı.

Katılan öğrencilerin 36’ sı 9. Sınıf, 50’ si 10. Sınıf, 38’ i 11. Sınıf ve 37’ si 12. Sınıf öğrencisiydi.

Katılan öğrencilerin 36’ sı 9. Sınıf, 50’ si 10. Sınıf, 38’ i 11. Sınıf ve 37’ si 12. Sınıf öğrencisiydi.

Genel bilgi edinme sorularının ardından 6. soruda öğrencilere tıp fakültesini tercih edip etmeyecekleri ve bu tercihlerinin nedeni soruldu. 6. soruya evet yanıtını verenlerden 7. soruda, hayır yanıtını verenlerden ise 8. soruda bunun nedenini seçmeleri istendi.

lise-tip-anketi-tip-tercih-dagilimi

Öğrencilerin sorulardaki şıklarla sınırlı kalmaması için sorulara diğer seçeneği eklendi ancak istatistiki çalışma kolaylığı açısından bu seçeneğin ardından açık uçlu yanıt alanı bırakılmadı. 81 kişi tıp fakültesini tercih etmeyi düşündüğünü, 80 kişi ise tercih etmeyi düşünmediğini söyledi.

9. soruda tıp fakültelerine yerleşmede uygulanan yüksek puan barajlarının öğrencilerin tercihlerini nasıl etkilediğini görmek için puan sınırlaması olmasaydı tıp fakültesini tercih eder miydiniz şeklinde bir soru yönetildi. 10. soruda fen lisesi öğrencilerinin tıp fakültelerinde okumak hakkındaki düşüncelerini öğrenmek amaçlandı.

lise-tip-anketi-tip-tercih-sebebi

lise-tip-anketi-tip-tercih-etmeme-sebebi

lise-tip-anketi-puan-sinirlamasi

lise-tip-anketi-tip-okumak-kazanmak

11, 12 ve 13. sorularda ise hekimlik mesleğinin lise öğrencileri arasında nasıl bir intiba bıraktığını anlayabilmek amacı vardı. Öğrencilerin çoğunun hekimlik mesleğinin maddi ve manevi tatmininin olduğunu düşünmesine rağmen doktorların mutlu bir yaşam sürdürmediklerine kanaat getirdikleri gözlendi.

lise-tip-anketi-manevi-tatmin

lise-tip-anketi-maddi-tatmin

lise-tip-anketi-mutlu

Son iki soruda ise hekimlik mesleğinin medyada ve sosyal ortamlarda nasıl işlendiği araştırıldı. Öğrencilerin çoğu yerli ve yabancı medyada çizilen doktor portresinin gerçek hayattakini yansıtmadığına karar verdi. Bu çalışma araştırmanın yapılabilirliğini kontrol etmek amacıyla bir ön çalışma olarak planlandı.

lise-tip-anketi-dizi-tv-profil

lise-tip-anketi-yabanci-dizi-tv-profil

Sorular arasında bağımlı istatistik incelemeleri yapılmadı, sorular tek tek analiz edilerek grafikler hazırlandı. İlerleyen dönemde araştırmanın çok daha fazla öğrenciyi kapsayacak şekilde ve sorular arasında bağımlı istatistikler yapılarak daha anlamlı veriler elde edilecek şekilde genişletilmesi planlandı.

Kaynak: Bilim

Uyumadan Önce Akıllı Telefon Kullanımı Nelere Sebep Oluyor?

Uyumadan önce elektronik cihaz kullanımının iyi bir gece uykusu için iyi olmadığını hepimiz biliyoruz, fakat yine de birçoğumuz bu alışkanlıktan vazgeçemiyor. Çünkü günü bitirmenin en cazip yollarından birisi; o gün arkadaşlarınızın ne yaptığını sosyal medya hesapları aracılığıyla kontrol etmektir. Peki bu davranış; vücudumuzda ve beynimizde tam olarak nelere sebep oluyor?

Ve daha önceki yazılarımız ve çevirilerimizde de belirttiğimiz gibi sorunların kaynağında; ışığa maruz kalma ile kontrol edilen, vücudunuzun hormon salgılamasını belirleyen sirkadiyen ritmleri var. Geceleri telefonunuzu elinize aldığınızda, telefonunuzun ekranından tam gözlerinize doğru bir foton demeti (mavi ışık) gönderilir ve bu durum beyninize yorgun hissetmenizi sağlayan melatonin hormonunu salgılamaması uyarısı yapar.

Bu da şu anlama geliyor; ta ki beyniniz “yeter artık” diyene kadar uyanık kalıyorsunuz. Ancak beyniniz bu uyarıyı yapana kadar arzu ettiğiniz uyku saatiniz üzerinden birkaç saat geçmiş oluyor. Ve ertesi gün işe ya da derse gitmek için uyanmak zorundaysanız ve bu durumu sürekli hale getirdiyseniz, her gece uykunuzdan birkaç saat kaybetmiş oluyorsunuz.

Öte yandan araştırmacılar; uykunun neden önemli olduğunu anlamaya çalışıyorlar. Her gece 7 ve 9 saat arasındaki bir uyku; aktif nöronlarımızın yalnızca dinlenmesini sağlamıyor, aynı zamanda gün boyunca beynimizde oluşan nörotoksinlerin temizlenmesinde önemli olan santral sinir sistemindeki gliyal hücreleri de destekliyor. Yeteri kadar uyku alamadığımızda, gliyal hücrelerimiz doğru şekilde çalışamıyor ve sonucunda da odaklanma (dikkat) süremizde bozulmalar, hafıza problemleri ve metabolizmamızı düzenleyen insülin seviyesinde düzensizlikler ortaya çıkıyor. Öte yandan University of Berkeley’de yapılan bir araştırmaya göre; uykusuzluk başka insanların yüz ifadelerini doğru algılayabilme yetimizi de köreltiyor. Bu açıdan bakıldığında da; uyumadan hemen önce akıllı telefon kullanımı yalnızca biyolojik anlamda bozulmalara değil, sosyal anlamda da zayıf ilişkiler kurulmasına ya da mevcut ilişkilerin bozulmasına sebep olabilir.

Sonuç olarak; akıllı telefonlarınızı yatak odanıza almamanız için yeterli sebebiniz var.

Kaynak: Bilimfili

Kanserin İlk Kez Tek Bir Hücreden Nasıl Yayıldığı Bir Canlıda Gösterildi

Boston Çocuk Hastanesi araştırmacıları, ilk kez kanserden etkilenen hücreyi görüntülediler ve canlı bir hayvanda yayılışını izlediler.  Science dergisinde  yayınlanan bu çalışmada, bilim insanlarının melanoma ve diğer kanserleri anlama yollarını değiştirecek ve kanser yayılmadan önce yeni , erken tedaviyi sağlayabilecektir.

Makalenin başyazarı, Boston Çocuk Hastanesi Zon Laboratuvarı post-doktora üyesi Charles Kaufman : “Vücutta bazı hücrelerin kanserli hücre mutasyonuna sahip olup da tam olarak kanserli gibi davranmamaları önemli bir gizemdir. Kanserin başlangıcının bir onkogen aktivasyonu veya tümör süpresörün(baskılayıcı)  kaybı sonucu oluştuğunu ve tek bir hücrenin kök hücre durumuna geri dönmesi şeklinde bir dönüşüm gerektirdiğini bulduk.

Kaufman ve meslektaşlarının bulduğu bu dönüşüm, kanserin başlama aşamasında durdurulmasını hedefleyen bir dizi gen içerir. Bu çalışmada, yaşayan zebra balığında zamanla melanoman(cilt kanseri) gelişimi  görüntülendi. Balıkların tümü çoğunlukla benign lekelerde (benlerde) bulunan insan kanser mutasyonu BRAF(V600E)’ye sahip ve ayrıca tümör baskılayıcı gen olan p53 genlerini kaybetmişlerdir.

Kaufman ve meslektaşları ,kök hücrelerin karakteristik genetik programında işaret belirticinin aktivasyonu ile krestin  adı verilen gen açıldığında floresan yeşil ışıyabilecek balık tasarladılar. Bu program normalde embriyonik gelişimden sonra kapanır, ancak  sebebi anlaşılmamış bir şekilde bu programdaki krestin ve diğer genler belli hücrelerde ara sıra aktif hale gelir.

Boston Çocuk Hastanesi Kök Hücre Araştırma Programı Yöneticisi ve bu çalışmada üst düzey araştırmacı Leonard Zon: “Sık sık balıklarda yeşil nokta göreceğiz. Onları izlediğimizde zamanla %100 ihtimalle tümöre dönüşecektir.”

Melanomaya sebep olan hücre

Kaufman, Zon ve meslektaşları ,erken kanser hücrelerinde neyin farklı olduğunu görmek için baktıklarında zebra balığının embriyonik gelişimi boyunca açık olan genlerin krestin ve diğer aktiflenmiş genlerle aynı olduğunu buldular. Özellikle melanositler olarak bilinen pigment hücrelerini oluşturan kök hücrelerde nöral krest olarak adlandırılan yapıya rastlandı.

Ayrıca Harvard Kök Hücre Enstitüsü üyesi ve Howard Hughes Tıbbi Enstitüsü Araştırmacısı Zon: “Bu grup genlerle ilgili iyi olan,onların insan melanomasında da aktif olmasıdır. Nöral krest durumuna dönmek, hücrenin kaderidir.” diyor.

Kanseri başlatan bu hücreleri bulmak yorucudur. Kaufman, koruyucu gözlük ve floresan filtreli mikroskop kullanarak, balıkları yüzerken videoya çekerek muayene etti.50 balığı taramak iki veya üç saatini alabiliyordu. Kaufman, 30 balıkta Sharpie marker’ın ucu büyüklüğünde yeşil parlayan küçük kümeler gördü ve bunlar 30 vakada da melanomaya dönüştü. İki vakada tek bir yeşil parlayan hücreyi ve bu hücrenin bölünüp sonunda tümör haline gelişini görebildi.

Kaufman : “Bir lekede (bende) bulunan onlarca veya yüzlerce milyon hücreden sadece bir tanesinin nihayetinde melanomaya yol açtığı hesaplandı. Çünkü biz etkin bir şekilde birçok balık yetiştirebilir ve bu nadir olayı araştırabiliriz. Bu nadirlik insan ve balıklarda çok benzerdir ki bu da melanoma oluşumunun asıl prosesinin büyük olasılıkla insanlarda da aynı olduğunu gösterir.”diyor.

Zon ve Kaufman, kök hücre programının açık olduğunu belirten nöral krest hücreleri olarak davranıp davranmadığını görebilecekleri buluşlarının şüpheli benler için yeni bir genetik test sağlayacağına inanıyorlar.Ayrıca bu genetik programı aktifleştiren düzenleyici faktörleri de araştırmaktadırlar. Bu DNA faktörleri insan ve zebra balığında benzer epigenetik fonksiyona sahiptir ve potansiyel hedeflenmiş ilaçlarla benin kansere dönüşmesine engel olabilecektir.

Bu kansere yaklaşımda köklü bir değişim midir?

Zon ve Kaufman, kanser oluşumu için onlarca yıllık eski ‘bölge kanserleşmesi’ modeli yerine yeni bir model önermekteler. Onlar, normal bir dokuda kanserin onkogenler aktifleştiğinde ve tümör süpresör genler sessizleştiğinde oluştuğunu ileri sürmektedir ancak bu kanser dokudaki sadece tek bir hücrenin daha ilkel bir hali olan embriyonik haline dönüşümü ve bölünmeye başlaması ile gelişmektedir.

Bu çalışma; Ulusal Sağlık Enstitüsü Ulusal Artrit ve Kas-İskelet ve Cilt Hastalıkları Enstitüsü, Ellison Kurumu, Melanoma Araştırma Birliği, V Kurumu ve Howard Hughes Tıp Enstitüsü tarafından desteklenmektedir.

Referans:

  1. GerçekBilim,
  2. ScienceDaily  
  3. K. Kaufman, C. Mosimann, Z. P. Fan, S. Yang, A. J. Thomas, J. Ablain, J. L. Tan, R. D. Fogley, E. van Rooijen, E. J. Hagedorn, C. Ciarlo, R. M. White, D. A. Matos, A.-C. Puller, C. Santoriello, E. C. Liao, R. A. Young, L. I. Zon.A zebrafish melanoma model reveals emergence of neural crest identity during melanoma initiation.Science, 2016; 351 (6272): aad2197 DOI: 10.1126/science.aad2197

Susuz Kaldığımızda Vücudumuzda Neler Oluyor?

İnsan yaşamı için su olmazsa olmazdır. Vücut ağırlığımızın %50 ila 70’nin su olması ve vücut fonksiyonlarımızın birçoğunda [1] suyun önem arzediyor olması da; bu olmazsa olmazlığın bir göstergesi olsa gerek. Vücudumuzun normal su oranındaki—susuzluktan, hastalıktan, egzersizden ya da ısıl gerilmeden kaynaklı— herhangi bir eksiklik zayıf hissetmemize sebebiyet verir. Önce susarız ve bitkinlik hissederiz ve dahası ciddi bir baş ağrısına maruz kalabiliriz. Bu durum da gerilmemize ve mental ve fiziksel olarak zayıflamamıza sebep olur.

Gün içerisinde sürekli olarak su kaybederiz, örneğin; nefes alıp verirken, dışkılama ve terleme yoluyla. Sağlıklı birçok insan iştah ve susama durumunun kontrolünde beslenme ve içme alışkanlığına bağlı olarak vücudunun su seviyesini önemli oranda düzenler. Fakat bebekler, hastalar, yaşlılar, atletler ve yorucu fiziksel mesleklerde çalışanlar için bu durumu kontrol etmek daha zordur [2].

Susuz Kaldığınızda Neler Olur?

Öncelikle susama mekanizmamız gerçek hidrasyon seviyemizin daima gerisindedir. Yani susadığınızı hissetmenizden önce vücudunuz aslında zaten susuz kalmıştır.

Araştırmalar; %1 gibi küçük bir düzeydeki dehidrasyonun (susuzluğun), insanın duygu durumunu, dikkatini, hafızasını ve motor koordinasyonunu olumsuz şekilde etkilediğini [3] ortaya koyuyor. İnsanlara dair veriler sınırlı ve çelişkili ancak görünen o ki; susuzluk beyin doku sıvısında azalmaya [4] sebep oluyor ve böylece de beyin hacmi küçülüyor ve hücre fonksiyonları geçici olarak etkileniyor.

Vücudunuzdaki suyu kaybettikçe [5], kanınız daha yoğun (derişik) hale gelir ve bir noktaya ulaştığında da, bu durum böbreklerinizin su tutmasına sebep olur, sonuç ise: idrar atımında azalma görülür.

Yoğun bir kan; kardiyovasküler sisteminizin kan basıncınızı korumak amacıyla kalp atış hızınızı artırabilmesini güçleştirir.

Susuz vücudunuz sizi — örneğin egzersiz yaptığınızda ya da ısıl gerilme ile karşılaştığınızda– bitkin ve yorgun olmaya sürükler. Bu durum da; örneğin; çok hızlı ayağa kalktığınızda, bayılmanıza sebep olabilir. [6]

Öte yandan, su yetersizliği; vücudunuzun sıcaklığı düzenlemesini engeller. Bu durum da hipertermiye sebep olabilir –vücut sıcaklığının normalin aşırı üzerine çıkması.–

Hücresel düzeyde ise, su, kan gibi diğer fonksiyonlar tarafından alındığı için hücrelerde büzülme meydana gelir. Beyin bu durumu hisseder ve susama hissini oluşturur.

Ne Kadar Su İçmeliyiz?

Normal su isteği; vücut yapısı, metabolizma, diyet, iklim ve giyim biçimi gibi birçok etkene bağlı olarak değişkenlik gösterir. [1]

Su alımına dair ilk resmi açıklama 2004 yılında yapıldı. Institute of Medicine ‘a göre; yetişkin bir erkek birey için yeterli su alımı hergün 3.7 litre, yetişkin bir kadın birey için ise 2.7 litre olmalıdır. [7]

Günlük toplam su alımının yaklaşık %80’i  herhangi bir sıvı içecekten (su, kahve, çay, alkol vb.) ve kalan %20’si ise yiyeceklerden alınmalıdır.

Fakat elbette ki; bu öneriler yaklaşık seviyededir. İşte kendi hidrasyonunuzu nasıl gözlemleyebileceğiniz [2]:

  1. Vücut ağırlığınızı takip edin ve normal taban seviyenizin %1’inde kalın. Taban seviyenizi; üç sabah üst üste (yataktan kalkıp kahvaltıya kadar olan sürede) ortalama vücut ağırlığınızın ortalamasını alarak bulabilirsiniz.
  2. İdrarınızı gözlemleyin. Düzenli olarak idrar yapmalısınız (günde 3-4 kereden fazla) ve idrarınız açık sarı renkte ya da soluk saman sarısı renginde olmalı ve yoğun bir kokusu olmamalı. Eğer ki; idrar sıklığınız az ise, koyu renkli ise ya da aşırı keskin kokuluysa, daha fazla sıvı tüketmelisiniz.
  3. Yeteri kadar sıvı tüketmeye özen gösterin. Sıvı tüketiminiz susama hissinizi önlemelidir.

Kaynaklar:
[1]Sawka MN1, Cheuvront SN, Carter R 3rd. Human water needs. Nutr Rev. 2005 Jun;63(6 Pt 2):S30-9. PMID: 16028570
[2] Lawrence E. Armstrong PhD, FACSMa Assessing Hydration Status: The Elusive Gold Standard Journal of the American College of Nutrition Volume 26, Supplement 5, 2007 pages 575S-584S DOI:10.1080/07315724.2007.10719661
[3] Lieberman HR. Hydration and cognition: a critical review and recommendations for future research. J Am Coll Nutr. 2007 Oct;26(5 Suppl):555S-561S. PMID: 17921465
[4] Biller A, Reuter M, Patenaude B, Homola GA, Breuer F, Bendszus M, Bartsch AJ. Responses of the Human Brain to Mild Dehydration and Rehydration Explored In Vivo by 1H-MR Imaging and Spectroscopy. AJNR Am J Neuroradiol. 2015 Dec;36(12):2277-84. doi: 10.3174/ajnr.A4508. Epub 2015 Sep 17. PMID: 26381562
[5] Samuel N. Cheuvront, Robert W. Kenefick Dehydration: Physiology, Assessment, and Performance Effects Comprehensive Physiology Published Online: 10 JAN 2014 DOI: 10.1002/cphy.c130017
[6] JEFFREY B. LANIER, MD; MATTHEW B. MOTE, DO; and EMILY C. CLAY, MD Evaluation and Management of Orthostatic Hypotension Am Fam Physician. 2011 Sep 1;84(5):527-536. DOI: 10.1111/jch.12062
[8] National Academies 

  • Bilimfili,
  • Fiona Macdonald, “Here’s what happens to your body when you’re dehydrated,” http://www.sciencealert.com/here-s-what-happens-to-your-body-when-you-re-dehydrated