Kafa Karıştıran Bir Kavram: Zekâ Nedir?

Zekâ Nedir?

Einstein; “zeki olmanın ölçütü bilgi değil hayal gücüdür,” diyerek yaratıcılık ile zekâyı bağdaştırıyordu. Antik Yunan filozofu Sokrates ise olaya daha felsefi yaklaşmıştı; ‘’zeki olduğumu biliyorum, çünkü hiçbir şey bilmediğimi biliyorum.’’

Bu konuya 52 akademisyenin imzasından geçmiş ve 1994 yılında ilk olarak yayımlanmış zekâ tanımını vererek başlayalım: “Zekâ, birçok başka yetenekle de beraber, akıl yürütmeyi, planlama yapmayı, problem çözmeyi, soyut düşünmeyi, karmaşık fikirleri idrak etmeyi, çabuk öğrenmeyi ve tecrübelerden kazanım sağlamayı içeren oldukça genel zihinsel yeteneklerdir. Zekâ, salt olarak kitaptan öğrenme, dar akademik yetenekler kazanma, test çözme başarısı değildir. Zekâ, çevreyi kavramadaki daha geniş kapsamlı ve derin kabiliyetleri yansıtır.’’

 Değişik Zekâ Tipleri Var mı?

Bir mühendisin uzamsal yeteneğini ve bir avukatın kelimeleri kullanma becerisini dikkate aldığınızda, zekâ çeşitlerinin olup olmadığı sorusunun cevabını merak etmiş olabilirsiniz. Aslında bu soru, 20. Yüzyılın başlarında bilim dünyasında oldukça sert tartışmalara yol açtı. Bir tarafta, Charles Spearman zekânın genel faktörünün her şeye kadirliğini savunuyordu. Diğer tarafta Louis Thurstone ise, kadınların daha çok başarı gösterdiği sözlü kavrayış ve erkeklerin daha çok başarı gösterdiği konumsal kavrayışın da dahil olduğu yedi ‘birincil beceri’ üzerinden konuya yaklaşıyordu. Thurstone nihayetinde bütün bu birincil becerilerin aynı g faktörü ile bağlantılı olduğunu kabul ederken, Spearman da ‘g’ye ek olarak çoklu tamamlayıcı becerilerin bireylerin farklılaşmasını sağladığını kabul etti.

Zekâ üzerindeki bu çözümlemeler, 1993 yılına kadar yaygın şekilde kabul edilmedi. Fakat, Amerikalı psikolog John B. Carroll 1993 yılında yayımladığı makale ile ‘three stratum theory’ yani üç katmanlı zekâ tanımını ortaya attı. Bu teori, zekâ üzerine yapılmış bütün faktör analizi çalışmalarının yeniden analiz edilmesini temel alıyordu. Bu katmanların tepesinde tek bir evrensel beceri yer alıyor: ‘g’. Herhangi bir şekilde parçalara ayrılamayan g’nin altındaki katmanı ise tamamı çoğunlukla g’den oluşan fakat, görsel algı ya da işleme hızı gibi, ana alanlarda performansı arttıran farklı katkılar içeren sekiz ana yetenek oluşturuyor. Bunlar her birinin g’nin karmaşık bileşimi ile ikinci katmandan katkılar, deneyimler, ve mekan tarama gibi özelleşmiş yeteneklerin bileşiminden oluşan düzinelerce dar beceriye katkı yapıyor. Bu spesifik beceriler de en alt katmanı oluşturuyor.

Bu yapı, bireyler arasındaki farklı yeteneklere sahip olma durumunu daha anlamlı hale getiriyor.

Genetik ve Çevresel Faktörler

Hepimiz, genlerimizin ve çevresel etmenlerin yaşamımız boyunca beraber çalışmasının sonucunun somut örnekleriyiz. Fakat, acaba bu iki faktör zekâmızı nasıl etkiliyor olabilir?

Bu iki faktörün bir araya gelip zekâ konusunda nasıl bir farklılığa yol açtığının belirlenmesi için, davranışsal genetikçiler ikizleri, evlatlık verilmiş çocukları ve diğer aile üyelerini karşılaştırıyorlar.

Bu araştırmalar arasındaki en ikna edici diyebileceğimiz çalışma, iki farklı ailede büyümüş tek yumurta ikizleri üzerinde yapıldı. Bu çocukların genleri tamamen aynıyken, değişik çevresel faktörlerle zekâlarının nasıl etkilendiği incelendi. Bu ve yapılan diğer benzer araştırmalara göre; zekâ düzeyindeki yakınlık, genetik benzerlikle oldukça yakından ilişkili.

Daha da ilginci, araştırmalar ayrıca zekânın kalıtsallığının etkisinin yaşla doğru orantılı olarak arttığını da açığa çıkartıyor. Çocuklar okula başlamadan önce kalıtsallığın etkisi %30’dan az iken, bu rakam yetişkinlikte %80’e kadar yükseliyor Aslında yapılan araştırmada, ergenlik döneminde, birbirlerinden ayrılmış tek yumurta ikizlerinin IQ testlerinde verdikleri cevaplar farklı çevrelerde büyümelerine rağmen neredeyse aynı çevrede büyümüşler ve hatta aynı kişilermiş gibiydi. Bu araştırmadaki ilginç sonuç bölümünde ise, özellikle çocuklarını insanlık dışı muameleye maruz bırakan aileler dışındaki çoğu aile ortamının zekâyı oldukça benzer şekilde etkilediği belirtildi.

Peki, neden paylaşılan çevrenin IQ üzerindeki etkisi zamanla azalıyorken genetik etki zamanla artış gösteriyor? Genetik yapı ve yetiştirilme koşulları üzerinde yapılan çalışmalar bu konu hakkında ip ucu veriyor. Bütün çocuklar dünyaya, kendi çevrelerinin aktif şekillendiricileri olarak gelirler. Ebeveynler ve öğretmenler bunu ilk elden, çocukların çeşitli yollarla şekillendirme çabalarına ket vurarak tecrübe ederler. Yaş ilerleyince artan bağımsızlık, bireyin araştırdığı çevrenin bilişsel karmaşıklığını seçme imkanını daha da çok sunar. Genetik olarak daha parlak bir birey, seçtiği durumlarda ya da görevlerde bilişsel olarak daha isteklidir ve bilişsel yeteneklerini sağlamlaştıracak daha çok fırsata sahiptir.  Bir bireyin sahip olduğu, içinde bulunduğu ortamdan faydalanma yeteneğinin genetik donanım tarafından etkilendiği ve “daha iyi’’ aile ortamlarının genel olarak IQ yükseltme eğiliminde olmadığı düşünülürse, düşük IQ’nun yükseltilmesi için daha pahalı okulların tercih edilmesi ya da ailenin yaşam koşullarının farklılaşması hayal kırıklığıyla sonuçlanabilir.

Birtakım yetenekler öğrenilebiliyorken, zekânın temelini oluşturan ‘g’ herhangi bir şekilde geliştirilemiyor. Tabii ki, bu okulda ve erken yaşta alınan eğitimlerin önemsiz olduğu anlamına ya da az olumlu etkisi olduğu anlamına gelmiyor. Her ne kadar düşük zekâ seviyesinin ortalamaya çekilmesi için yapacak bir şeyimiz olmasa da, çocukların sahip oldukları zekâ seviyeleri ile daha fazla şey öğrenmelerini ve daha fazla şey başarmalarını sağlamanın yolları mevcut.


Kaynaklar:

  1. Bilimfili,
  2. Linda Gottfredson, ”What Is Intelligence” New Scientist The Collection- 15 Ideas Need To Understand
  3. Legg S., Hutter M. ”A Collection of Definitions of Intelligence

Kahvaltı Yapmak Beynimiz İçin Gerçekten Önemli mi?

Sabah kahvaltıları hakkında yapılan övgüleri mutlaka duymuşsunuzdur: İyi bir güne başlamanın yolu iyi bir kahvaltıdan geçer.

Düşünce şudur; eğer ki “depoyu doldurursanız”, beyniniz daha iyi çalışacak enerjiye sahip olur ve günü bitirebilmenizi sağlayan yeterli miktardaki mental enerji sahip olursunuz. Özellikle de ebeveynler bu cümleleri daha da allayıp pullayarak çocukları için iyi birer neden yaratırlar: Birçok çalışma; iyi bir kahvaltının yüksek akademik performans ile ilişkili olduğunu gösteriyor. Doğru mu peki?

-Kısmen.

Öncelikle söylemek gerekiyor ki; The International Symposium on Breakfast and Performance ‘ın (Kahvaltı ve Performans üzerine) 1995 yılında Napa’daki oturumunda (türünün ilk ve son sempozyumu oldu) asla böyle bir sonuca varılmadı. Veriler; kahvaltıyı es geçmenin öğrenmeyi engelleyebileceğini destekliyordu, ancak bu bağlantızaten yetersiz beslenme riskinde bulunan çocuklar için daha belirgindi.

Öte yandan güncel çalışmalar ise bu iddiayı hiçbir zaman tamamıyla doğrulamadı. Hatta ilkokul düzeyindeki 20 çocuk üzerinde yürütülen 2012 yılındaki araştırma kahvaltıyı aksatma ile bilişsel performansın düşmesi arasında herhangi bir korelasyon saptamadı. Kahvaltıyı es geçen bu çalışmadaki çocuklar görece daha huysuz ve biraz daha uyuşuk davranıyorlardı ancak hiçbir zaman okulda kötü bir başarı seviyesinde olmadılar.

Peki diyelim ki; işe geç kalıyorsunuz ve çocuklarınıza kahvaltıyı yetiştiremediniz ve bu durum birkaç defa tekrarladı. O halde çocuklar iyi bir üniversiteyi on ikiden vurma şansına hala sahipler. Doğru mu?

-Olabilir.

İngiltere’deki University of Cardiff’ten araştırmacıların yürüttüğü daha geniş örnekleme sahip bir çalışmaya 9 ila 11 yaş aralığındaki 5000 çocuk katıldı. Ve araştırma ekibi; kahvaltı yapma ile daha iyi bilişsel yetiler arasında bir bağlantı saptadı.[1] Bu çalışmada kahvaltı yapan çocuklar, standart testlerde daha iyi bir sonuç elde ettiler ve ortalama performansın iki katı seviyeye ulaşma şansına sahip oldular.

Ne yenilmesi gerektiği açısından konuyu ele alırsak, birçok çalışmanın –enerji seviyesinden ziyade– bilişsel performansa göre üzerinde ortaklaştığı tek şey: Sabahları çocuklarınıza şeker yedirmeyin. [2]

Ancak bu demek değil ki; çocuklarınıza sabahları kahvaltı yaptırmayın. Çünkü bugüne kadar hiçbir çalışma kahvaltı yapmanın okul performansını olumsuz etkilediğine dair bir veri ortaya koymadı.

Peki ya yetişkinler için durum nedir?

Kahvaltının çocuklarınıza yardımcı oluyor olması; aynı etkinin sizler için de geçerli olduğu anlamına gelmiyor. Yumurta ve yulaf ezmesi lezzetli olabilir, ancak stresinizi yok etmeyeceği gibi içinizdeki Picasso’yu da uyandırmaz.

Yetişkinlerde kahvaltının etkilerine dair yapılan çok daha az araştırma var. Ve çoğu da, beynimizden ziyade göbeğimizdeki etkilerine bakıyor.

University of Glasgow’da toplanan çalışmaların 2013 yılındaki derlemesi; biraz daha kapsamlı olarak biliş ve kahvaltı ilişkisine bakıyor ve geniş ölçekteki metabolik durumlara odaklanıyor. [3]

Görünen o ki; sağlıklı yetişkinler için bir kural var: Kahvaltıyı hiç aksatmamak ya da hiç kahvaltı yapmamak yerine bir rutine bağlayın. Yani ne bilişinizi artırmaya çalışmak için beslenmenizde ciddi değişimler yapın ne de kendinizi aç bırakın.

Fakat bu demek değil ki, sizin için en işe yarar kahvaltı kombinasyonunu bulmak için sayısız deneme yapın.

Bazı araştırmalar; keton oluşumuna (vücudun enerji için karbonhidrat yerine yağ yakması) sebep olan yüksek yağ içerikli beslenmenin  beyin için faydalı olabileceğini gösteriyor. (Canan Karatay bu çalışmaları referans alıyor olabilir.) Yani, yüksek yağ içerikli bir kahvaltı; yağ yakımını başlatabilir ve sağlıklı bir beyinle güne başlamaya olanak sunabilir.

Peki, ne yiyeceğimiz hakkında endişe duymak yerine, hiç yemesek? Diğer araştırmalar ise; kahvaltıyı atlamanın aynı zamanda bir gece boyunca aç kalarak (gün aşırı) yüksek yağlı beslenmenin etkilerine benzer etkiler yarattığını ileri sürüyor. Yani, gün-aşırı tekniğini de deneyebilirsiniz. Kaldı ki; muhtemel psikolojik faydalarının yanı sıra, bu teknik ile kan şekeri saviyenizi stabilize ederek hafızanıza ve modunuza yardımda bulunabilirsiniz. [4] Çünkü beyin kendini; glikoz yerine kısa yağ asidi zincirleriyle doldurur. Çünkü kahvaltıyı atladınız, dolayısıyla çok daha aç durumda olursunuz.

Peki, diyelim ki kahvaltı yapacaksınız, ancak nereden başlayacağınız ise bir başka soru: Yumurta ya da yulaf ezmesi mi? Meyve mi? Muz mu, elma mı? Tam tahıllı gofret? Süt ürünleri? …

Kilo verme ve diyet durumuna göre değişir, yani bunun sinirbilimiyle bir alakası yok. Ancak, birçok çalışmadan elde edilen toplam veriye göre; yumurta, tahıl ve meyve yeterli. Bu besinlerin hepsi beynimiz için de, uzun süreli enerji verici olmaları bakımından vücudumuz için de iyi.

Kahvaltı yapın ya da yapmayın seçim sizin. Beyniniz açısından muhtemelen bir sorun çıkmayacaktır. Öte yandan, kahvaltı yapmamak çocuğunuzun okul başarısını düşürmez, yalnızca öğretmenleri açısından ekstra uğraş gerektiren bir çocuk okula göndermiş olursunuz.

Click here to display content from TED.
Learn more in TED’s privacy policy.


Kaynaklar: Bilimfili,
[1] Kate Bratskeir, “Kids Who Eat A Good Breakfast May Do Better In School”, http://www.huffingtonpost.com/entry/breakfast-kids-better-performance_us_564e0236e4b08c74b734b067
[2] Allison Aubrey, “A Better Breakfast Can Boost a Child’s Brainpower”, http://www.npr.org/templates/story/story.php?storyId=5738848
[3] Zilberter, Tanya, and Eugene Y. Zilberter. “Breakfast and cognition: sixteen effects in nine populations, no single recipe.” Frontiers in human neuroscience 7 (2013).
[4] Heilbronn, Leonie K., Steven R. Smith, Corby K. Martin, Stephen D. Anton, and Eric Ravussin. “Alternate-day fasting in nonobese subjects: effects on body weight, body composition, and energy metabolism.” The American journal of clinical nutrition 81, no. 1 (2005): 69-73.

  • Dean Praetorius, “Does Your Brain Need Breakfast? No One Really Knows”, https://www.braindecoder.com/does-your-brain-need-breakfast-1585931504.html

Sadece Egzersiz Yaparak Kilo Veremezsiniz!

İşte, beslenmenin çok önemli olmasının nedeni!
Koşu bandında köle gibi çalışarak saatler harcamış olanlar bilecektir ki, daha fazla egzersiz yapmak her zaman daha fazla kilo kaybetmeye eşdeğer değildir. Şimdi, yapılan yeni bir araştırma bunun sebebini açıklayabilir. Bilim insanlarının bulduğu üzere, belirli bir noktadan sonra vücutlarımız daha yüksek hareket seviyelerine alışıyor ve aslında fazla kalori yakmayı durduruyor gibi görünüyor. Bunun sonucunda pek çoğumuz, yeni ve umut verici bir idman sürecine başladıktan sonra korkutucu bir durgunluk dönemi ile yüzleşiyoruz.
Eğer bu doğrulanırsa, bize sıklıkla kilo kaybetmenin anahtarı olduğu söylenen eski “enerji girişine karşı enerji çıkışı” formülünü yeniden düşünmek zorunda kalabiliriz, çünkü yapılan çalışma, inatçı kiloları vermeye başlama konusunda beslenmenin de aynı oranda (hatta belki daha fazla) önemli olduğuna dair kuvvetli bir delil sunuyor.
Fakat spor salonu aboneliğinizi iptal ettirmeden önce bunu ciddi bir şekilde düşünün. Hatta yapmayın. Çünkü her şeyden önce araştırma, makul bir hareketlilik seviyesinin ötesinde egzersiz yaptığımızda vücudumuzun fazla kalorileri yakmayı durduğunu gösterdi. Ve ikinci olarak, egzersiz yapmanın faydaları, kilo kaybının çok daha ötesine gidiyor. New York Şehir Üniversitesi’nden baş araştırmacı Herman Pontzer şöyle konuşuyor:
“Egzersiz, sağlığınız için gerçekten önemlidir. Bu çalışmanın egzersiz konusundaki sonuçlarını soran herkese, ilk önce bunu söylüyorum. Egzersizin vücudumuzu ve zihnimizi sağlıklı tutmak için önemli olduğuna dair tonlarca bulgu var ve bu çalışma, bu durumu değiştirmiyor. Bizim yaptığımız çalışmanın ilave ettiği şey, ayrıca beslenmeye de odaklanmamız gerektiği, özellikle iş, kilomuzu yönetmeye ve sağlıksız kilo alımını tersine çevirmeye geldiği zaman.”
Çalışma ayrıca, kilo kaybı araştırmalarında epeydir devam eden bir çelişkinin anlaşılmasına yardımcı oluyor. Bazı çalışmalar, egzersiz seviyelerinin artmasının geniş ölçüde daha fazla kalori yakmaya sebep olduğunu gösterirken, insanlarda ve hayvanlarda yapılan karşılaştırmalı çalışmalar, çok hareketli yaşam şekillerine sahip nüfusların (Afrika’daki avcı-toplayıcılar gibi), çok daha hareketsizlerinkiyle yaklaşık aynı kalori miktarını yakıyor gibi göründüğünü göstermişti.
Pontzer ve ekibi, aradaki bağlantıyı daha fazla araştırmak için, Afrika ve Kuzey Amerika boyunca beş ülkede yaşayan 332’den fazla yetişkinin günlük hareketlilik seviyelerini ve güç tüketimlerini bir hafta süresince gözlemledi. Elde ettikleri sonuçlar, fiziksel hareketliliğin yakılan kalori miktarı üzerinde zayıf bir etkisi olduğunu gösterdi, ancak sadece belirli bir noktaya kadar.
Bu durum şu anlama geliyor, orta hareketlilik seviyelerine sahip insanlar, en hareketsiz insanlardan aslında yaklaşık 200 kalori daha fazla yaktılar. Fakat orta hareketlilik seviyelerinin ötesinde egzersiz yapanlar, kalori yakımı bakımından herhangi bir ek fayda görmediler. Pontzer şöyle söylüyor:
“Fiziksel olarak en hareketli insanlar, sadece orta derecede hareketli olan insanlar gibi her gün aynı miktarda kalori harcadılar.”
Bütün bunlardaki iyi haber ise, Pontzer’in, fiziksel hareketlilik için bir “en etkili nokta” bulunuyor olabileceğine inanması; eğer yeterince yapmazsak sağlıksız oluruz, fakat çok fazla yaparsak vücudumuz bunu telafi edecek bir yol bulur.
Bulgular Current Biology dergisinde yayınlandı. Ekip şimdi, vücudun tüm bu fazladan egzersize, ilave kalori yakmadan tam olarak nasıl uyum sağlayabildiğini araştıracak.
Bununla birlikte, eğer bu sene kilo kaybetmek istiyorsanız, beslenme düzeninize yakından bakmak, muhtemelen iyi bir fikir olur. Yalnız, egzersizin hâlâ hayatınızı kurtarabileceğini aklınızdan çıkarmayın. Araştırmada görev almamış olan diyetisyen Frankie Phillips, The Guardian’a şöyle konuşuyor:
“Bu ilginç bir çalışma ve bizler eğer çok, çok hareketli olursak bazı adaptasyonların olabilme ihtimali bulunuyor. Fakat çoğu insan, şu an orta derecede bile hareket etmiyor ve aslında bu çok önemli. İnsanlar orta derecede hareket aşamasına bile gelmeden önce, onların hevesini kırmayalım.”
Düzenleyen: Şule Ölez (Evrim Ağacı) & Ayşegül Şenyiğit (Evrim Ağacı)
Kaynak:
  1. ScienceAlert
  2. Herman Pontzer, Ramon Durazo-Arvizu, Lara R. Dugas, Jacob Plange-Rhule, Pascal Bovet, Terrence E. Forrester, Estelle V. Lambert, Richard S. Cooper, Dale A. Schoeller, Amy Luke Constrained Total Energy Expenditure and Metabolic Adaptation to Physical Activity in Adult Humans Current Biology Volume 26, Issue 3, p410–417, 8 February 2016 DOI: http://dx.doi.org/10.1016/j.cub.2015.12.046

Dilin Evrimi-1: İlk Kim Konuştu?

Kurbağalar “vrak”lar, kuşlar “öter”, maymunlar bağırır… Fakat hiçbir tür biz insanlar kadar zengin ve sınırsız düzeyde uyum sağlayabilen bir dil yeteneğine sahip değildir. Düşüncelerimizi yaymak ve başkalarıyla iletişim kurmak için yaptığımız her şeyi dil yetimize borçluyuz.

Dil, sosyal teknolojinin güçlü bir parçasını oluşturur. Düşüncelerimiz bir başkası tarafından çözülmek üzere düzinelerce sembolle kodlanmış bir halde ağzımızdan dil sayesinde çıkar. Dil aynı zamanda, geçmiş, bugün ve gelecekle ilgili bilgiyi taşıyabilir, düşüncelere şekil verebilir, olayları başlatabilir, ikna edebilir ve kandırabilir.

Bugün, Dünya üzerinde konuşulan 7102 dil vardır. Bütün insan toplumları bir dile sahiptir ve hiçbiri bir diğerinden daha üstün değildir. Çünkü bütün diller insan deneyimlerini kendi özgünlüğüyle anlatabilir. Hatta, dilin bu inanılmaz evrenselliği; insan evrimi alanında yapılan bilimsel çalışmalarda, türümüzün bundan 160.000 ila 200.000 yıl önce Homo sapiens’in Afrika’da ortaya çıkmasından beri bir dile sahip olduğunu gösteriyor.

Eğer Homo sapiens, ortaya çıktığından beri bir dile sahiptiyse, yok olmuş diğer insan türleri de bir dile sahip olabilir mi? Bazı bilim insanları; yaklaşık 500.000 yıl önce ortak atadan evrimleştiğimiz Neandertallerin de bir dile sahip olduğunu düşünüyor. Bu teori; şempanzelerde farklılık gösteren ancak Neandertal ve insanda benzer pozisyonlara sahip, konuşmadan sorumlu gen olan FOXP2 geninin keşfiyle de tutarlılık gösteriyor. Fakat dili açıklamada tek bir gen yeterli değildir. Ve güncel genetik deliller; Neandertal beyninin FOXP2 genini farklı şekilde düzenlediğini gösteriyor.

Dahası, dil; doğası gereği semboliktir. Yani olay ve nesneler, onları anlamlandıran kelimelerden ve bu kelimeleri oluşturan seslerden oluşur. Neandertallerin sanat ya da diğer sembolik izahlara sahip olduğuna dair sınırlı sayıda da olsa deliller var. Öte yandan hemen yanı başlarında Batı Avrupa’da yaşayan insanlar ise görece güzel freskler çizmiş, müzik enstrümanları, çeşitli araç-gereç ve silahlar geliştirmiş.

Dilin çok daha önce evrimleştiğini –örneğin; Afrika ovalarında 2 milyon yıl önce iki ayak üzerinde yürümeye başlayan Homo erectus’ta görüldüğünü—öne süren düşünceler de zayıf kalsa da ihtimaller arasındaki yerini alıyor. Mevcut veriler göz önüne alındığında eşsiz bir konuşma becerisi geliştirdiğimiz bir gerçek.

 


Kaynak:

  1. Bilimfili,
  2.  The eloquent ape. (2016, 6 Şubat). NewScientist, .

İnsan Beyin Organizasyonunun İdeale Yakın Olduğu Bulundu

Hiç insan beyninin, olduğu hale nasıl evrimleştiğini merak ettiniz mi?

İnternet ağından, insan beynine kadar tüm ağları haritalamayı sağlayan yeni bir teknik ile, beyindeki hasar görmüş bağlantılar tespit edilebilecek ve hatta onarılabilecek.

Dr. Dimitri Krioukov ve meslektaşları tarafıdan yapılan yeni çalışmanın bu soruya cevabı şöyle: bir beyin bölgesinden diğerine bilgi aktarımını hızlandırmak, en yüksek kapasitede kullanmamızı sağlıyor.

3 Temmuzda Nature Communications’da yayınlanan araştırma, insan beyninin neredeyse ideal bir iletişim bağlantısına sahip olduğunu gösteriyor. Krioukov beyindeki en uygun ağ “enerji kaybını azaltmak için en az bağlantıya sahip olmalı ve aynı zamanda maksimum elverişliliğe sahip olmalı, yani herhangi bir kaynaktan herhangi bir hedefe en kestirme güzergahı kullanarak sinyalleri iletmelidir” şeklinde işlemesi gerektiğini söylüyor.

Bu yeni araştırmada Kriukov ve makalenin diğer yazarları, Nobel ödüllü John Nash’in oyun teorisine dayanan ileri istatiksel analiz kullanarak ideal bir beyin ağı (bilgi transferini en uygun şekilde gerçekleştiren) yapılandırdılar. Daha sonra bu ideal beyin ağını ve gerçek beyin ağını karşılaştırıp, birbirlerine ne kadar yakın olduklarını sorguladılar.

Sonuç, son derece yakın olduklarını gösteriyordu. Şaşırtıcı bir şekilde ideal beyin ağı bağlantılarının %89’u gerçek beyin bağlantılarında da mevcut.

Krioukov, bu alanda görev yapan birçok araştırmacının önce gerçek ağlar için modeller ürettiğini, sonra fonksiyonun nerede olduğunu belirlediğini ancak bu yaklaşımın da en önemli bağlantıları ortaya çıkaramadığını söylüyor. Yeni araştırma ise bu geleneği yıkıyor: fonksiyonun en uygun şekilde işlemesi için gereken model hazırlanarak gerçeğiyle karşılaştırılıyor, böylelikle de en uygun ağ için hangi bağlantıların önemli olduğunu belirleniyor.

Krioukov ve melektaşları insan beyninin organizasyonun ideal organizasyona (mor çizgiler) yakın olduğunu, beyinin bir bölgesinden diğerine en uygun şekilde bilgi aktarımını sağladığını keşfetti.
Krioukov ve melektaşları insan beyninin organizasyonun ideal organizasyona (mor çizgiler) yakın olduğunu, beyinin bir bölgesinden diğerine en uygun şekilde bilgi aktarımını sağladığını keşfetti.

Bu yeni strateji gelecekte farklı disiplinlere de uygulanabilecek gibi görünüyor. Araştırmanın Budapeşte Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi’nden olan ortak yazarları, internet, B.M. hava yolları, Macaristan kara yolları dahil olmak üzere altı ayrı ağı haritalandırdı. Buradan çıkan sonuca göre, bir ağdaki yön bulma açısından en önemli noktaların neler olduğunu bilmek, bu ağ ne olursa olsun bizim daha güvenli bir şekilde ölçümler yapmamızı ve odaklanmamızı sağlıyor.

Krioukov, geleceğe baktığında, önemli noktaların belirlendiğinde yeni ilaçların ve yeni cerrahi tekniklerinin geliştirilebileceğini ve hasar tedavisi yapılabileceğini söylüyor.


Referans:

  1. Bilimfili,
  2.  András Gulyás, József J. Bíró, Attila Kőrösi, Gábor Rétvári, Dmitri Krioukov. Navigable networks as Nash equilibria of navigation games. Nature Communications, 2015; 6: 7651 DOI:10.1038/ncomms8651

Nabiksimol

Kenevirin, özellikle de en aktif iki bileşeni olan delta-9-tetrahidrokannabinol (THC) ve kannabidiolün (CBD) tedavi edici potansiyeli tıp camiasında giderek daha fazla kabul görmektedir. Bu kannabinoidler, genellikle kemoterapi ve diğer kanser ilaçlarının neden olduğu bulantı, depresyon ve iştah kaybı gibi kanser tedavisiyle ilişkili çeşitli yan etkilerin hafifletilmesinde etkili olduğunu göstermiştir. Daha sonra THC ve CBD, esrarın terapötik etkilerini sigara ile ilişkili sağlık riskleri olmaksızın sağlayan oral spreyler halinde formüle edilmiştir (Huestis, 2007).

Ancak, bu tedavilerin evrensel olarak uygun olmadığını belirtmek önemlidir. Örneğin, kişisel veya ailesel şizofreni öyküsü olan bireylerin, hastalığın semptomlarını şiddetlendirme potansiyeli nedeniyle THC kullanmamaları tavsiye edilmektedir (Radhakrishnan, Wilkinson ve D’Souza, 2014).

Türkiye, esrarın tıbbi kullanımını onaylayarak AB ülkelerinin izinden gitmiş gibi görünmektedir. Eğlence amaçlı esrar kullanımı Türkiye’de yasadışı olmaya devam etse de, doktorun kırmızı reçetesine bağlı olarak tıbbi kullanımı yasal görünmektedir. 2016 yılında Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu, ATC kodu ‘N02BG10’, ATC Adı ‘kannabinoidler’, ‘oromukozal sprey’ ve Etken Maddesi ‘Tetrahidrokannabinol ve kannabidiol’ olan yeni bir ilacı listelemiştir. Sativex ismi açıkça belirtilmese de, bu ATC kodu Sativex olarak bilinen ilaca karşılık gelmektedir (Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu, 2016). Bu, Türkiye’nin tıbbi esrar kullanımına yaklaşımında sessiz ama önemli bir ilerlemeye işaret etmektedir.

Sativex

Sativex, nabiximols olarak bilinen bir ilacın marka adıdır.

Nabi, Latince “bitki” anlamına gelen naba kelimesinden gelen bir ön ektir.
Bi “iki” anlamına gelir.
Xim, terpen grubu içeren bir kimyasal bileşiği ifade eden bir köktür.
Ols, alkol grubu içeren bir bileşiği ifade eden bir son ektir.

Kenevirin aktif bileşenleri olan delta-9-tetrahidrokannabinol (THC) ve kannabidiol (CBD) içeren bir oral spreydir. Sativex, İngiltere merkezli GW Pharmaceuticals şirketi tarafından geliştirilmiştir ve İngiltere, Kanada ve İspanya da dahil olmak üzere dünya çapında 25’ten fazla ülkede kullanım için onaylanmıştır.

Sativex öncelikle diğer tedavilerin etkili olmadığı durumlarda multipl skleroz (MS) ile ilişkili spastisite (kas sertliği ve spazmlar) tedavisinde kullanılır. Klinik çalışmalarda, Sativex’in diğer anti-spastisite ilaçlarına yeterince yanıt vermeyen MS hastalarında spastisiteyi azalttığı bulunmuştur (Wade ve ark., 2010).

İlaç oromukozal sprey olarak uygulanır, yani ağız içine, yanağın iç kısmına veya dilin altına püskürtülür. Bu uygulama yöntemi, aktif bileşenlerin kan dolaşımına hızlı bir şekilde emilmesini sağlar.

Genellikle iyi tolere edilmesine rağmen, yaygın yan etkiler arasında baş dönmesi, yorgunluk ve mide bulantısı yer alabilir. Daha ciddi yan etkiler arasında kafa karışıklığı, halüsinasyonlar ve ruh hali veya davranış değişiklikleri yer alabilir. Diğer esrar bazlı ürünlerde olduğu gibi, THC’nin bu bozukluğun semptomlarını şiddetlendirme potansiyeli nedeniyle şizofreni öyküsü olan bireyler için önerilmez (Barnes, 2006).

Nabiximols’un geçmişi 1990’ların başına kadar uzanmaktadır. İlk olarak İngiliz GW Pharmaceuticals şirketi tarafından geliştirilmiştir. Nabiximols, kenevirdeki aktif bileşenlerin, yani Δ9-tetrahidrokanabinol (THC) ve kannabidiolün (CBD) sentetik bir formülasyonudur. THC kenevirdeki ana psikoaktif bileşiktir, CBD ise psikoaktif değildir. Nabiximols 1:1 oranında THC ve CBD içerir.

Nabiximols, 2005 yılında Avrupa İlaç Ajansı (EMA) tarafından multipl sklerozun (MS) neden olduğu spastisite tedavisi için onaylanmıştır. Aynı endikasyon için 2018 yılında FDA tarafından onaylanmıştır. Nabiximols ayrıca kemoterapinin neden olduğu kronik ağrı ve bulantı gibi diğer durumların tedavisi için de çalışılmaktadır.

Nabiximols ismi ilk olarak GW Pharmaceuticals ekibi tarafından önerilmiştir. Bu isim, ilacın kimyasal yapısını ve kenevirdeki kökenini yansıtmaktadır. “Nabi” ön eki, ilacın 1970’lerde geliştirilen sentetik bir kannabinoid olan nabilondan türetildiğini göstermektedir. “bi” öneki, ilacın THC ve CBD olmak üzere iki aktif bileşen içerdiğini gösterir. “xim” kökü hem THC hem de CBD’de bulunan terpen grubunu ifade eder. “ols” son eki, ilacın bir alkol grubu içerdiğini gösterir.

Nabiximols nispeten yeni bir ilaçtır, ancak MS’in neden olduğu spastisitenin tedavisinde umut vaat ettiğini göstermiştir. Güvenli ve etkili bir ilaçtır, ancak baş dönmesi, uyuşukluk ve ağız kuruluğu gibi bazı yan etkileri olabilir.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Kaynak:

  1. Huestis, M. A. (2007). Human cannabinoid pharmacokinetics. Chemistry & biodiversity, 4(8), 1770-1804.
  2. Radhakrishnan, R., Wilkinson, S. T., & D’Souza, D. C. (2014). Gone to Pot – A Review of the Association between Cannabis and Psychosis. Frontiers in Psychiatry, 5, 54.
  3. Turkish Medicines and Medical Devices Agency (2016). List of Medicines that Can be Brought from Abroad. Ministry of Health.Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu
  4. Barnes, M. P. (2006). Sativex: clinical efficacy and tolerability in the treatment of symptoms of multiple sclerosis and neuropathic pain. Expert opinion on pharmacotherapy, 7(5), 607-615.
  5. Wade, D. T., Makela, P., Robson, P., House, H., & Bateman, C. (2004). Do cannabis-based medicinal extracts have general or specific effects on symptoms in multiple sclerosis? A double-blind, randomized, placebo-controlled study on 160 patients. Multiple Sclerosis Journal, 10(4), 434-441.

”Fight Club” ve Bilim: Sabunlar, Hidrofobi, Hidrofili ve Kimya

 
“Ben, Jack’in lise kimya öğretmeniyim.”
Yazımızda, Dövüş Kulübü filminin senaryosunda ve romanının içeriğinde önemli bir rol oynayan kimyayı inceleyeceğiz. Dövüş Kulübü‘nden kimyayı alırsak geriye ne kalır ki? Ancak başlamadan önce belirtelim, bu yazıda herhangi bir patlayıcı imalatından bahsedilmeyecektir. Kaldı ki, bir adamın kendi kendini dövmek suretiyle gerçeği bulmasının anlatıldığı bu kült filmde de malum patlayıcının nasıl yapıldığı izleyiciye tam olarak verilmiyor. Daha doğrusu, yanlış ve eksik veriliyor. Benzer macera veya bilimkurgu filmlerinde de tehlikeli olabilecek, izleyiciyi istemeden tehlikeye sokabilecek veya art niyetli kişilerin faydalanabileceği bilimsel prosedürler tam olarak aktarılmaz veya yanlış aktarılır.
Yazımız, meşhur kimyasal yanık sahnesiyle ve sabun yapımıyla daha fazla ilgilenecek; bunu yaparken de temel kimya laboratuvarı güvenlik kurallarına değinilecek.
Sahne, Tyler Durden’ın Anlatıcı’ya derdini anlatmak için onu karşısına alıp konuşmasıyla başlıyor. Konuşma esnasında elini bileğinden yakalıyor ve dudaklarını ıslatarak elini ıslak bir şekilde öpüyor. Daha sonra plastik bir şişe içindeki beyaz bir malzemeyi  eline boca ediyor ve o malzeme Anlatıcı’nın elini yakmaya başlıyor. Anlatıcı can derdindeyken, Tyler döktüğü malzemenin “LYE” olduğunu söylüyor.
Lye, İngilizcede iki farklı ama aynı zamanda benzer maddeye verilen isim: sodyum hidroksit (halk arasında kostik olarak bilinir) ve potasyum hidroksit. Ancak yaygınlığı açısından bu malzemenin sodyum hidroksit (NaOH) olduğundan neredeyse eminiz. Kaldı ki, sabun yapımı kısmında da değineceğimiz üzere, sodyum hidroksit sert sabun yapımında da kullanılıyor ve Tyler Durden’ın sodyum hidrokside daha aşina olduğunu söyleyebiliriz. Potasyum hidroksit (KOH) ise sert sabun değil, arap sabunu olarak bildiğimiz yumuşak sabun yapımında kullanılır. Eğer Tyler Durden bir arap sabunu imalatçısı olsaydı, bu karakter üzerine bu kadar karizmatik bir kişilik bölünmesi kurgusu yapılamazdı herhalde. Bu yüzden sodyum hidroksit, doğru seçim.
Sahnemize dönelim. Sahne boyunca yanık süredursun, Tyler Durden, Anlatıcı’ya birtakım hayat dersleri verirken, bir yandan da özel kimya dersi anlatıyor. Öncelikle elini neden öpüyor? Öpmeden direkt olarak dökseydi veya kuru öpüp dökseydi Anlatıcı’mız aynı farkındalık acısını çeker miydi? Yanıtımız, belki ama bu kadar değil. Tyler Durden’ın kullandığı NaOH, su ile karıştığı zaman Na+ ve OH- iyonlarına ayrılır. Kimyasal yanıktan sorumlu olan aslında OH- iyonudur. Ancak iyon haline geçebilmesi için suyun içinde iyonlarına ayrılması gerekmektedir. Artık bir kapitalizm eleştirisi haline gelmiş o mezbele odada nem varsa ve o nem Anlatıcı’nın elinde de bulunmaktaysa, veya Anlatıcı’nın bir sebepten ötürü eli çok terliyorsa, NaOH döküldüğü andan itibaren iyonlaşmaya başlar, ve sonuç olarak deride hafif yanıklar oluşturabilir. Ancak nemin iyonlaşma için sağlayacağı bu su miktarı yetersizdir. Ama ayrıcaaa, NaOH higroskopik bir maddedir, nem çekicidir. Kuru bir deri üzerinde dursa bile, bir noktadan sonra üstüne nem çekecektir.  Tyler Durden, konuyu uzatmayıp, anlatmak istediğini hemen netleştirmek için elini mümkün olduğunca ıslak bir şekilde öpüp NaOH’i boca ediyor.
Peki OH- iyonunun insanla derdi nedir? Anlatıcı neden acı çekiyor? Kimyasal yanık nedir? Kimyasal maddelerin Anlatıcı’yı yaktığı gibi bizi de yakıp kafamızda şimşekler çaktırmalarına, epifaniler (görüntüler) yaşatmalarına karşı nasıl önlemler alabiliriz?
Kimyasal yanıklara karşı alacağımız ilk önlem kimyacı olmamaktır! Daha sonra genel tedbirler gelir.  İçinde ne olduğundan emin olmadığınız şişelerin kapaklarını dikkatlice açmalısınız. Maddeyi koklamamalı veya tatmamalısınız. Kesinlikle uygun bir koruyucu eldiven, maske ve gözlük kullanmalısınız.
Kimyasal yanıklar, deri üzerinde meydana gelen herhangi bir kimyasal reaksiyonun deri bütünlüğünü bozması demektir. Kimyasal yanıklara bir sürü farklı madde, farklı şekillerde neden olabilir. Asitler, bazlar ve organik çözgenler çeşitli şekillerde deri bütünlüğünü bozacak reaksiyona girerler. Bazı yanıkların telafisi mümkünken, bazılarının telafisi yoktur. Özellikle gözün, gözlükle korunması çok önemlidir. Deri kendini tamir edebilirken, gözün tamiri mümkün değildir. Ayrıca maddelerin üzerinde bulunan etiketlerdeki tehlike uyarıları dikkate alınmalıdır. Tyler Durden’ın kullandığı şişenin üstünde, belki biz göremiyoruz ama şu işaret bulunmaktadır:
KIRMIZI RENK: Yangın tehlikesini belirtir. “0” rakamı, yanma tehlikesi yoktur anlamına gelir.
MAVİ RENK: Sağlık tehlikesini belirtir. “3” rakamı, çok tehlikeli anlamına gelir. (“4” ölümcül demektir.)
SARI RENK: Reaktifliğini belirtir. “1” rakamı, ısıtınca kararsız hale geçeceğini belirtir.
BEYAZ RENK: Özel bir tehlikeyi belirtir. Daha başka özel bir tehlikesinin olmadığını belirten “-“ işareti konulmuştur.
Tyler Durden’ın tükürüğü sayesinde açığa çıkan OH- iyonunun yapacağı ilk iş, çevresinden bir adet H+ (hidrojen iyonu) almaktır. Bunu derideki proteinlerden alacaktır. Proteinler, amino asit denilen yapıtaşlarının bir araya gelmesiyle oluşan, canlı hücresi için vazgeçilmez bir organik maddedir.
Amino asitler birbirine bağlanarak uzun zincirler meydana getirirler. Buna primer (birincil) yapı denir. Amino asitler bu durumda sadece peptit bağlarıyla bağlanmışlardır.
Zincir boyunca tüm amino asit uçları birbirine yaklaşarak, birbirleri arasında “hidrojen bağı” denilen özel bir bağ kurarlar. Hidrojen bağları neticesinde birbirine yaklaşan amino asit uçları, zinciri bükmeye başlarlar. Böylece amino asitler birbirlerine peptit bağına ek olarak bir de hidrojen bağı ile bağlanmışlardır. Buna da sekonder (ikincil) yapı denmektedir.
Uzun protein molekülleri, amino asitlerin hidrofob (suyu iten) uçları içeride kalacak ve hidrofil (suyu çeken) uçları dışarıda kalacak şekilde bükülür. Buna da tersiyer (üçüncül) yapı denir.
Denatürasyon, bir proteinin ısı ve radyasyon gibi etkilerle veya asit, baz, organik çözücü, inorganik tuzlar gibi kimyasallarla reaksiyona girerek kuaterner, tersiyer ve sekonder yapılarını kaybedip primer yapı haline geçmesidir. OH- iyonu proteinlerin hidrojen bağlarındaki H+ iyonunu kendine almak isterken bu sekonder ve tersiyer yapıları bozar ve proteini denatüre hale getirir. Protein artık işlevini yapamaz. Buna bağlı olarak da hücreler ve tabii ki deri dokusu ölür.
Lavabo açıcı olarak da evlerimizde kullandığımız NaOH, aslında lavabolarımızda da farklı bir iş yapmaz. Kıl, saç, deri parçaları ve yağların tıkadığı lavabolarda benzer tepkimeler meydana getirerek organik moleküllerdeki hidrojen bağlarını ve hatta ondan daha kuvvetli bağları kırar. Diğer bir deyişle, bu molekülleri reaksiyona daha açık hale getirerek onların su içerisinde sürüklenmesini sağlar ve böylelikle lavabolarımızı kirlerden arındırır.
Şimdi, deri üstündeki NaOH’e dönersek, Tyler Durden, acıyla kıvranan Anlatıcı’ya yanığın üstüne su dökmenin acısını daha da arttıracağını söylüyor. Bu hem doğru hem de yanlış. Aslında doğruluğu ve yanlışlığı daha çok suyun nasıl tatbik edildiği ile ilgili. Tepkimenin gerçekleşmesine olanak sağlayan ortam olarak su, deriye daha fazla eklenirse derideki iyonlaşmamış NaOH’i de iyonlaştıracağından, bu daha fazla OH- ve doğal olarak daha fazla denatüre protein demek olacaktır. Ancak su şiddetli bir şekilde fazla NaOH’i de deriden giderecek şekilde tatbik edilirse, en azından reaksiyonun sürmesini engelleyecektir. Bu nedenle asit veya NaOH gibi baz yanıklarına tazyikli su ile müdahale edilebilir.
Tyler Durden’ın su yerine alternatif olarak sunduğu sirke ise hafif bir asittir ve yanlış bir tedavi yöntemi değildir. NaOH’i asit ile nötrlerken dikkat edilmesi gereken şey sert asitlerin değil, sirke gibi hafif asitlerin kullanılmasıdır. Tyler Durden, sirke kullanırken “yanığı nötrleştirmek”ten bahsediyor. Ancak bu doğru değil. Yanık, nötrlenmeyecek bir şeydir. Yanığın geri dönüşü olmaz. Denatürasyon tepkimeleri tersinir olmayan, geri dönüşsüz tepkimelerdir. Aynı yumurtanın ısıtıldıkça denatüre olup sertleşmesi ama soğutulunca tekrar sıvılaşmaması gibi geriye dönüşü olmayan tepkimelerdir. Sirkenin yapacağı şey, OH- iyonunun ihtiyacı olan H+ iyonuna kaynaklık etmesidir. OH-, H+ iyonunu proteinden değil, sirkeden alacaktır. Bu bağlamda birbirlerini nötrleyecekler ve proteini yalnız bırakacaklardır.
Yine de NaOH yanıkları için, yanığı tazyikli akan su altında 15 dakika boyunca tutmak ve daha sonra soğuk sargı yapmak gereklidir. Kullanılan su da soğuk olmalıdır çünkü NaOH çözünmesi ekzotermik (dışarıya ısıveren) bir reaksiyondur. Aynı zamanda ısı yanıklarına da neden olur.
Peki bu NaOH’in deriyle olan münasebeti tam olarak nerede biter?
Eğer deriyi geçip altındaki yağ tabakasına ulaştıysa, artık sabundan bahsedebiliriz. Çünkü sabun, NaOH ve yağ demektir. Sabunlar, kimya dilinde “yağ asitlerinin sodyum tuzları”dır. Dövüş Kulübü’nde de belirtildiği gibi, her türlü yağdan sabun yapılabilir. Tek ihtiyacımız olan biraz NaOH’tir. (Eğer KOH, yani potasyum hidroksit kullanırsak arap sabunu elde ederiz.)
Herhangi bir arınmadan bahsedecek bir film için sabun çok güzel bir simge olacaktır. Filmin veya romanın alt metin ve sembolik analizlerine girmeden, sabun hakkında söylenebilecek tek şey vardır: Sabun bir temizleyicidir. Bir dezenfektan değildir. Yağları, kirleri temizler. Ancak mikrop ve bakteriden her zaman arındırmayabilir. Bakterilerden tam olarak arınmaya sterilizasyon, büyük oranda arınmaya ise dezenfeksiyon denir. Sabun bunların çok azını yapabilen bir temizleyicidir. Ancak belki yüzey aktifliği nedeniyle bakteri hücresini patlatıp bakteriyi öldürmesinden bahsedebiliriz. Ama asıl görevi, su ile giderilmeyen kirleri ve yağları su içinde sürüklenebilecek hale getirmektir.
Yağlar, uzun moleküllerden oluşur. Bu nedenle suda çözünmezler.  Yağ moleküllerini suda çözünebilir hale getirmek için sabun kullanılır. Sabun molekülü, aslında yağlarla başa çıkmak, onları su içinde uysal hale getirmek için sodyumla modifiye edilmiş, evcilleştirilmiş yağ asitleridir diyebiliriz. Sabun molekülünün temizleme özelliği iki farklı uca sahip uzun bir molekül olmasından ileri gelir. Bu uçlardan hidrofobik olan yağ molekülüne yaklaşır. Hidrofilik olan ucu ise dışta kalır. Böylelikle kirin veya yağın etrafında, hidrofilik uçları dışarıda olan bir küre meydana gelir. Hidrofil, suyu seven demektir. Artık her tarafı hidrofil hale gelmiş bu kürecik suyla beraber sürüklenmeye hazırdır.
Eğer NaOH, deriyi geçip yağa ulaşırsa, derinizin altında bir sabunlaşma başlayacaktır. Ama o kadar fazla miktarda NaOH’e maruz kalacağınızı veya ilk yardımda gecikeceğinizi sanmıyoruz. Tabii ki, çilekeş Anlatıcı’mız değilseniz.
Kimyasallar, hayatımızın her yerinde karşımıza çıkan, oldukça kullanışlı ancak bir o kadar da tehlikeli olabilecek maddelerdir. Gündelik yaşamda davranışını bilmediğiniz, emin olmadığınız kimyasalları kullanırken hakkında yeterince bilgi edinmeniz, varsa kullanma talimatlarını okumanız ve uygulamanız hayati önem taşımaktadır. Kimyasalların ambalajındaki işaretler, bilim insanlarından oluşan komisyonların, uzun yıllar boyu süren çalışmaları üzerine geliştirilip konulmuş işaretlerdir. Sağlığınızın yanı sıra, bu işaretlere en azından göz atmak onların da emeğinin boşa çıkmaması demektir.
Özellikle küçük çocuklara, her şeffaf sıvının su olmadığı; bir sıvının su olup olmadığını anlamak için onu koklamanın, tatmanın veya dökmenin yanlış bir hareket olduğu anlatılmalıdır. Şişelerin içinde başka herhangi bir sıvı saklanmamalıdır. Davranışı bilinmeyen sıvılar ve maddeler, sıcak veya soğuk ev eşyaları etrafında tutulmamalıdır.
2013 yılı ABD yıllık yanık raporlamasına göre, kimyasal yanıkların %49’u iş yerinde, %42’si evde, %2’si de diğer yerlerde gerçekleşen kazalardan ötürüdür. Bu istatistik aynı zamanda diğer ülkelerin durumunu da yansıtabilir. Kimyasal yanıkların yarısına yakını evde gerçekleşen kazalardan meydana gelmektedir. Bu kazalar her birimizi, özellikle yaşlıları ve çocukları öncelikli olarak etkileyecek tipte kazalardır. http://www.ameriburn.org/2013NBRAnnualReport.pdf
 
 
Düzenleyen: Ayşegül Şenyiğit (Evrim Ağacı) ve Şule Ölez (Evrim Ağacı)
Kaynaklar ve İleri Okuma/İzleme:
  1. “Fight Club,” by David Fincher, Brad Pitt, Edward Norton, Chuck Palahniuk; Fox, 1999.
  2. MH Education