Aşkın Evriminin Psikolojik Temelleri

Bu lir çalış, bu cıvıltı, bu bakış,
Seni bir gün tutuşturur, kül eder;
Bakarsın ki ateş bacayı sarmış.
Şaşarsın: nerede, ne zaman, nasıl?
İş işten geçtikten sonra anlarsın.
                               – Filodemos (Rifat, 1986, s. 16)
Milattan önce birinci yüzyılda yaşamış bu ozanın da şiirle dile getirdiği gibi kadın ve erkek arasındaki ilişkilerde sıklıkla merkeze oturan aşk, bağlılık, çekim gibi olgular epey çetrefilli olgulardır; böyle oldukları için de yüzyıllardan beri ozanlar, filozoflar, bilim adamları bu konuda çokça kafa yormuş, hakkında kitaplar yazmışlardır. İnsan eşleşmesinin psikolojisine ve işleyişine dair evrimsel yaklaşımın getirdiği açıklamalar ise doğal seçilim ve cinsel seçilim kavramları çerçevesinde oluşmuştur.
Eşleşme hakkında çarpıcı sonuçlar veren bir çalışmada, kadın ve erkek işbirlikçiler karşı cinsten yabancılara yaklaşmışlar, kısa bir başlangıç konuşmasının ardından onlara şu soruları sormuşlardır: “Bu gece benimle dışarı çıkar mısın?”, “Bu gece benim apartman daireme gelir misin?”, “Bu gece benimle yatar mısın?”. Verilen yanıtlar içerisinde kadın ve erkekler arasındaki farklılığın en göze çarpıcı olduğu soru üçüncü sorudur. Kadınların hiçbiri bu soruya evet demezken, erkeklerin %75’i evet cevabını vermiştir (Clark ve Hatfield, 1989; Akt. Gaulin ve McBurney, 2001). Peki böylesine büyük bir farkın sebebi nedir? Sorunun karşılığı insan fizyolojisinin şaşırtıcı yapısında gizlidir.
Bir kadın –çoklu doğumlar sayılmazsa– senede en fazla bir çocuk dünyaya getirebilir. Gebelik dönemini kapsayan bu bir yıla, yeni doğan çocuğun bakım ve emzirme süresi de eklendiğinde, bir kadının doğum yaptıktan sonra hamileliğe tekrar hazır olması yaklaşık dört veya beş yılı gerektirir. Buna karşılık bir erkeğin fizyolojik yapısı, yeterince eş bulduğunda bir kadından çok daha fazla sayıda çocuk sahibi olmaya imkân vermektedir. Öyle ki, sağlıklı bir erkeğin vücudu bir saatte milyonlarca sperm üretebilir. Yukarıda bahsedilen araştırmada kadınların ve erkeklerin tanımadıkları biriyle yatmayı onaylama oranları arasındaki fark ne derece çarpıcıysa, üreme oranları arasındaki fark da o derece çarpıcıdır aslında. Kadın için ayda yalnız bir tane üretebildiği yumurta çok kıymetliyken, erkek için sahip olduğu milyonlarca spermin kıymeti pek fazla değildir. Bu yüzden erkekler için yabancı bir kadınla tek seferlik cinsel ilişkinin bedeli o kadar yüksek değilken, kadınlar için aynı durumun bedeli oldukça yüksektir.
Bu noktada insan eşleşmesiyle ilgili ilk kıymetli bilgiye ulaşmış bulunuyoruz: Bir kadının üreme hızı fizyolojik kapasitesiyle sınırlıyken, bir erkeğin üreme hızı doğurgan kadınlarla eşleşebilme başarısıyla sınırlıdır (Gaulin ve McBurney, 2001). Kadınlarla erkeklerin eşleşme stratejilerinin birbirinden farklı olmasının altında temelde işte bu ilke yatmaktadır.
Yukarıdaki bilgiler ışığında şunu kesin olarak söyleyebiliriz ki, kadınlar cinsel ilişki için eş seçiminde erkeklerden çok daha titiz ve seçicidirler. Bunun sebebi, daha önce de belirtildiği gibi, kadınlar için gebelik ve bebek büyütme süreçlerinin hayli zahmetli olması, erkeklerinse bu süreçlerde fizyolojik bakımdan herhangi bir yükümlülüğünün bulunmamasıdır. Seçicilik konusundaki cinsiyet farklılıklarıyla ilgili yapılan çalışmalar bu olgunun doğruluğunu kanıtlamıştır. Örneğin Buss ve Schmitt’in (1993) bir araştırmasında katılımcılara cazip gördükleri bir kişiyle, bir saatten beş yıla kadar uzanan bir periyotta belirtilen tanışma sürelerine göre cinsel birliktelik yaşamaya ne ölçüde razı olacakları sorulmuştur. Bulgular, erkeklerin istikrarlı biçimde kadınlardan daha büyük bir isteklilik belirttiğini göstermiştir. Sözgelimi 1 aylık tanışma süresinde kadınların çoğunluğu cinsel ilişkiye rıza göstermezken, erkeklerin çoğunluğu bunu arzulamaktadır.
Kadınların eşleşme konusunda neden daha seçici davrandıklarının sebepleri elbette birçok ayrıntıya sahiptir. Bu sebepleri izah eden görüşler arasında en önemlilerinden biri olan ebeveyn yatırımı teorisi detaylı olarak incelenmeyi hak etmektedir.
Ebeveyn Yatırımı Teorisi
Trivers’ın (1972) ortaya attığı ebeveyn yatırımı teorisi (parental investment theory) cinsel yolla üreyen türler olarak erkeklerin ve kadınların, seks ve eşleşmeye ilişkin bir takım farklı psikolojik adaptasyonlara sahip olduğunu iddia etmektedir. Ebeveyn yatırımı, bebeği yetiştirme ve koruma süreçlerindeki yatırımı ifade etmektedir (Akt. Pillsworth ve Haselton, 2007).
Diğer birçok memeli türünün aksine insan yavrusu doğduğu andan itibaren yoğun bir ilgi ve itinaya ihtiyaç duymaktadır. Yaşamının ilk yıllarında fiziksel gelişimi büyük oranda anne sütüne dayanmaktadır. Tüm bu bakım işlemlerinin hemen hemen tamamı kadının sorumluluğu altındadır ve yaklaşık dört beş yıl boyunca bu sorumluluk devam eder. Öte yandan babanın sorumluluğu anne gibi fizyolojik değil ekonomik bir sorumluluktur. Çocuğun doğal tehditlerden korunmasını, anne ve çocuk için hayati gerekliliği olan besinlerin sağlanmasını ve rakip pozisyonunda bulunan diğer erkeklerden gelebilecek tehlikeleri engellemeyi kapsar. İnsan yavrusunun ilk yıllarında hayatını sürdürebilmesi için annenin varlığı olmazsa olmazken, babanın varlığı aynı ölçüde gerekli değildir.
Trivers’a göre cinsel seçilimin arkasında bulunan itici güçlerden biri, cinsiyetlerin ebeveyn yatırımları arasındaki bu farklılıktır. Tipik olarak kadınlardan daha az yatırım yapan erkekler cinsel birliktelik fırsatlarını azamiye çıkaran bir üreme stratejisi benimserken, bunun aksine kadınlar daha çok yatırım yapan cinsiyet olarak, seçim hakkını en iyi erkekle karşılaşıncaya kadar elde tutan bir üreme stratejisi benimsemiştir. Çünkü kötü bir eş tercihi üreme başarısı açısından, kadınlara erkeklerden daha pahalıya mal olacaktır (Buss, 1988).
Kadın atalarımız eşleşmelerde fark gözetmeyen bir tutum sergilediklerinde, bunun doğurduğu bazı sonuçlar yüzünden zarar görmüşlerdir. Üreme konusunda daha düşük başarı sağlamışlar ve daha az sayıdaki çocukları üreme çağına kadar hayatta kalabilmiştir; zira bu çocuklar baba yatırımından yoksun halde çevresel tehlikelere mani olamamışlardır. İnsanın evrimsel tarihindeki bir erkekse sadece birkaç saatini, hatta dakikasını feda ederek gerçekleştirebileceği gündelik çiftleşmeler peşinde daha hızlı koşabilmiştir. Evrimsel geçmişteki bir kadın hamile kalma konusunda riskli davranışlar benimsediğinde, bu kararının bedellerine yıllarca katlanmak zorunda kalmıştır (Buss, 1999).
Tüm bu sebeplerden dolayı, eş tercihleri kadın ve erkek için farklı ölçütlere göre şekillenmiştir.
Kaynaklar ve İleri Okuma:
  1. Rifat, O. (1986). Yunan antologyası ve Latin ozanlarından çeviriler. İstanbul: Adam Yayınları.
  2. Gaulin, S. J. C. & McBurney, D. H. (2001). Psychology: An evolutionary approach. NJ: Prentice Hall.
  3. Buss, D. M. & Schmitt, D. P. (1993). Sexual strategies theory: An evolutionary perspective on human mating. Psychological Review, 100 (2), 204-232.
  4. Pillsworth, E. G. & Haselton, M. G. (15 Şubat 2007). Women’s sexual strategies: The evolution of long-term bonds and extrapair sex. 26 Mart 2010, http://www.sscnet.ucla.edu/comm/haselton/webdocs/pillsworth_haseltonARSR.pdf
  5. Buss, D. M. (1988). The evolution of human intrasexual competition: Tactics of mate attraction. Journal of Personality and Social Psychology, 54 (4), 616-628.
  6. Buss, D. M. (1999). Evolutionary psychology: The new science of the mind. Boston: Allyn ve Bacon.

Gençlerde ve Yaşlılarda Beyin Dalgaları Farklılık Gösteriyor

Bilişsel psikologlar yaşlanan beyinlerin veya daha uygun biçimde yaşlı insanların beyinlerinin, gençlere göre farklı şekilde işlediğine dair yeni bulgular elde etti. Hafızaya dayalı bir testte bu farkı gözlemleyen bilimciler, yaşa bağlı bilişsel performans azalmasına ve tedavisine yönelik çıkarımlar yapılabileceğini belirtiyor.

Ocak ayında Neurobiology of Learning and Memory‘de yayımlanan çalışma Rotman Research Institute tarafından yürütüldü ve araştırmada hafıza taskı gerçekleştiren genç ve yaşlı  beyinlerinin farklı beyin dalgası paternleri gösterdiği gözlemlendi.

Beyinlerimizi vücudumuzdaki diğer organlar gibi yaşlandıkça değiştiği, bir miktar işlev bozukluğu yaşadığı bilinse de, yaşlılıkta da eski anıları tekrar nasıl hatırladığımız veya yeni anıları nasıl oluşturduğumuz konusu gizemini korumaya devam ediyor. Araştırmanın bulguları beyin aktivitesi açısından jenerasyonlar arası farkı direkt bir biçiminde ortaya çıkarması bakımından tek olma özelliği taşıyor. Bu temel farklılıkları şema halinde inceledikçe, bilimciler kognitif yetenek azalması problemlerini teşhis, öngörme ve tedavi için yeni yollar keşfedebilecekler.

Bulgular; beynin ;hipokampus da dahil olmak üzere öğrenme ve hafıza ile ilgili olan; çok kilit bölgelerindeki ritmik aktivitenin yaşlılık ile değiştiğini ve yaş ilerledikçe dereceli biçimde bu değişimin artış gösterdiğini açığa çıkarıyor. (Bu beyin bölgelerine beyin kabuğu -korteks- ve neokorteks de dahil)

Beynin anatomisini ve yapısal oluşumunu ölçümleyen MRI ile beynin elektrik aktivitesi ile oluşan manyetik alanı ölçen manyetoensefalografi (MEG) teknikleri kullanılan çalışmada 24.8 yaş ortalamasına sahip genç grup ile 65.9 yaş ortalamasına sahip yaşlı grup arasındaki potansiyel ‘yaşa-bağlı’ farklılıklar incelendi.

Beynimiz elektriksel sinyalleri iletişim yöntemi olarak kullanan 100 milyar nörondan -sinir hücresi-nden oluşmuştur. Sinyaller bir hücreden diğerine geçerken frekans olarak gözlemlenen ritmik düzenler ortaya çıkarırlar ve biz de bu oluşumu ‘beyin dalgaları’ olarak biliriz.

Geçmiş çalışmalarda daha yavaş hızda hareket eden beyin dalgalarının hafıza işlevi için ve görece hızlı dalgaların ise dikkat ögesi için önem arz ettiği tespit edilmişti. Bugüne kadar birçok çalışmada hafıza işlemleme ve hatırlama süreçlerinin beyin dalgaları incelenmiş olmasına karşılık genç ve yetişkinlerde bu noktadaki farklılıklar detaylı biçimde araştırılmamıştı.

Grup içi (gençler ve yaşlılar) hafıza görevi başarısı çok ciddi farklılıklar göstermese de, genç yetişkinlerin grubunda hafıza tutarlılıklarının göstergesi olarak teta (yavaş beyin dalgaları) yoğunluğu gözlemlendi. Buna karşılık yaşlılarda -gençlerde gözlemlenmeyen- alfa titreşimi (görece daha hızlı beyin dalgaları) yoğunluğu gözlemlendi.

Gruplar arasında da hafıza başarıları arasında gözle görülür farklar olmamasına rağmen, ortaya çıkan beyin dalgaları görüngüleri birbirinden büyük ölçüde farklıydı. MRI görüntüleri ile yapısal farklılıkların da minimum düzeyde olduğunun gözlemlenmesi, beyin dalgaları aracılığıyla genç ve yetişkin beyinlerinde aktivite paternlerinin biribirinden hatırı sayılır biçimde farklı olduğu sonucunu ortaya çıkardı.


Kaynak :

  1. Bilimfili,
  2.  Renante Rondina, Rosanna K. Olsen, Douglas A. McQuiggan, Zainab Fatima, Lingqian Li, Esther Oziel, Jed A. Meltzer, Jennifer D. Ryan. Age-related changes to oscillatory dynamics in hippocampal and neocortical networks. Neurobiology of Learning and Memory, 2015; DOI: 10.1016/j.nlm.2015.11.017

Teknoloji Kullanımı Zaman Algısını Değiştiriyor

Kavramsal Çerçeve: “Zaman”ı Hissetmek Ne Demektir?

Zaman algısı, fiziksel zamanın sinir sistemi tarafından örneklenmesi, kodlanması ve yorumlanmasıyla ortaya çıkan öznel bir deneyimdir. İnsanlar saniyelerden dakikalara uzanan “kısa aralıkları” sürekli olarak değerlendirir; oysa bu değerlendirme kronometre gibi çalışmaz. Bilişsel psikolojide iki temel ayrım yerleşiktir: prospektif yargılar, süre geçerken “ne kadar oldu?” diye dikkatini zamana ayıran bireyin tahminini; retrospektif yargılar ise süre geçtikten sonra, bellekte kalan içerik ve yoğunluk üzerinden “ne kadar sürdü?” kararını ifade eder. Günlük yaşantıda her iki mekanizma iç içedir: bildirimlerle bölünen bir çevrimiçi toplantıda süreyi prospektif olarak uzun; akış hâline girdiğimiz bir yazı yazma seansını ise retrospektif olarak kısa hissedebiliriz.

Zaman algısını açıklamak için geliştirilen modeller arasında üçü öne çıkar. İç saat/pasör-birikimci (pacemaker–accumulator) yaklaşımı, sinirsel “tık”ların bir kapıdan geçerek birikmesi ile sürenin kodlandığını; dikkat kapısı uzantısı, bu kapının dikkat tarafından açılıp kapandığını; ölçeklenir beklenti kuramı ise bireyin bellek ve karar bileşenlerini ekleyerek, süre tahminlerindeki orantısal (Weber benzeri) hataları açıklar. Bu çerçevelerin ortak paydası şudur: uyarılılık (arousal) ve dikkat paylaşımı, geçen süreyi olduğundan uzun ya da kısa hissettirebilir.

Nörobiyolojik Temeller: Zamanın Sinirsel İzi

Nörogörüntüleme ve hesaplamalı nörobilim çalışmaları, kısa süreli zamanlamanın bazal ganglionlar, serebellum, ön singulat, insula ve dorsolateral prefrontal korteks arasında dağıtık bir ağ tarafından taşındığını göstermiştir. Striatal vuru frekansı yaklaşımı, kortikal osilatörlerin oluşturduğu ritimlerin striatumda “zaman damgası”na dönüştüğünü öne sürer. Dopamin düzeyleri bu düzenekte kalibrasyon görevi görür: uyarılma artışı ve dopaminerjik tonus yükseldiğinde kısa aralıklar göreli olarak uzun tahmin edilir; sedatif etkilerde ise kısa. Bu nöromodülatör denge, teknolojik uyaranların –bildirim sesi, görsel hareket, sosyal ödül beklentisi– tetiklediği mikro-arousal dalgalanmalarıyla kolayca etkilenebilir.

Teknoloji ve Zaman Algısı: Dikkat, Arousal ve Bellek Üçgeni

Sürekli bağlantılı (always-on) dijital çevre, zaman algısını üç ana kanaldan yeniden ayarlar:

  1. Dikkat Dağılımı ve “Dikkat Kapısı”
    Ekran çoklu pencere, anlık mesaj, bildirim ve akış algoritmalarıyla dikkati sürekli yeniden paylaştırır. Dikkat “zaman kanalı”na daha az kaynak ayırdığında, özellikle retrospektif yargılarda, epizodik izler seyrekleşir ve süre kısa hatırlanabilir. Buna karşılık prospektif bağlamda, yüksek uyarılılık altında iç saat daha hızlı “tıklar” ve geçen süre uzun tahmin edilir. Bu ikili etki, aynı günü hem “bitmek bilmedi” hem de “göz açıp kapayıncaya kadar geçti” şeklinde çelişik hissetmemizin nörobilişsel zemini olabilir.
  2. Aşırı Uyarılma ve Zamanın Hızlanması Hissi
    Sosyal geri bildirim (beğeni, yanıt) beklentisi ve bildirimlerin öngörülemezliği, dopaminerjik devrelerde ödül-tahmin hatasını canlı tutar. Bu durum, özellikle saniye–dakika bandında, süreyi olduğundan uzun tahmin etmeye meylederken günün bütününe ilişkin retrospektif izlenimi kısaltabilir. Sonuç, gündelik dilde “gün akıp gitti, ama toplantı hiç bitmedi” şeklinde dile getirilen paradokstur.
  3. Bellek Yoğunluğu ve Yenilik–Rutinin Dengesi
    Retrospektif zaman yargısı, geçen süre boyunca kodlanan anlamlı olayların “yoğunluğuna” duyarlıdır. Akış algoritmalarının parça parça, çok benzer uyarıcılar sunması, bellek izlerini tekdüzeleştirebilir. Az “anı ayırt edici ipucu” içeren günler, geriye dönük olarak kısa hissedilir; yüksek çeşitlilik ve yenilik içeren günler ise uzun.

Bu çerçevede, teknolojiyle yoğun etkileşimi olan bireylerin kısa aralıklarda süreyi biraz uzun tahmin etmeleri; buna karşın gün sonu değerlendirmesinde “zaman uçtu” hissini daha sık yaşamaları kuramsal olarak uyumludur. Çeşitli küçük-orta ölçekli laboratuvar çalışmalarında bu yönde bulgular rapor edilmiş; ekran temelli okumanın basılı metne kıyasla, uyarılma ve dikkat talebi farkları nedeniyle sübjektif süre akışını farklılaştırabildiği gösterilmiştir. Teknoloji merkezli yaşamın zaman baskısı algısını artırdığına dair ön bulgular, özellikle dikkat çoklu göreve zorlandığında daha belirgindir.

Yaşam Boyu Gelişim ve Orantı İlkesi

Yaş ilerledikçe zamanın “hızlandığı” hissi sadece sinirsel işlemleme hızının değişimiyle açıklanamaz. Orantı ilkesine göre, bir yılın öznel ağırlığı, toplam yaşamın daha küçük bir dilimi hâline geldikçe azalır. Buna rutinleşme ve yenilik azalması eklendiğinde, bellekteki ayırt edici ipuçlarının seyrelmesi retrospektif kısalma doğurur. Dolayısıyla “yıllar su gibi akıyor” deneyimi, yalnızca yaşlanma değil; dijital çağın homojenleştirici dikkat çekimiyle de pekişen, çok etmenli bir fenomendir.

Toplumsal Hızlanma: Tarihsel Bağlam

Zamanın “hızlandığı” yakınması yeni değildir. Sanayi Devrimi’yle birlikte zaman-disiplininin yaygınlaşması, demiryolu ile standart zamanın tesis edilmesi, Taylorist üretim ve modern bürokrasinin ölçülebilirlik ideali, gündelik ritimleri yeniden biçimlendirdi. Yirminci yüzyılın sonlarında kent sosyolojisi ve kültürel kuram, toplumsal hızlanma kavramını geliştirdi: teknolojik iletim hızları arttıkça, iş akışları ve beklentiler ölçeklenerek sıkışır. Dijital dönüşüm bu çizgiyi daha da ileri taşıdı; e-posta yerini anlık mesajlaşmaya bıraktı, iş–özel hayat sınırları geçirgenleşti ve “yanıt süresi” normları milisaniyelere indi.

Yöntembilim: Zamanı Nasıl Ölçüyoruz?

Laboratuvar araştırmaları genellikle şu paradigmalara dayanır:

  • Süre üretimi: Katılımdan belirli bir süreyi “üretmesi” istenir (ör. 60 saniyeyi saymadan bekle).
  • Süre yeniden üretimi: Sunulan bir aralığı hemen ardından yeniden oluşturur.
  • Sözel kestirim: “Ne kadar sürdü?” sorusuna sayısal yanıt verir.
  • Çift-görev düzenekleri: Zaman tahmini, eşzamanlı bilişsel yük altında yapılır.
  • Prospektif vs retrospektif tasarımlar: Katılımcının zaman izlemeye odaklanıp odaklanmadığı manipüle edilir.

Teknoloji etkilerini test etmek için, ekran/basılı okuma, bildirim var/yok, çoklu görev/tek görev gibi faktörler kıyaslanır. En kritik karıştırcılar şunlardır: uyarılılık düzeyi, görev zorluğu, motivasyon, alışıklık ve duygulanım. Doğal ortamda ölçüm için, akıllı telefon telemetrisi ile deneyim örneklemesi (EMA) birleştirilerek, laboratuvar dışı geçerlilik artırılabilir.

Günlük Yaşama Yansımalar: Zaman Baskısı, Verimlilik ve Esenlik

Sürekli bağlantılılık, prospektif düzeyde uzunluk hissini ve zaman baskısını artırabilir; bu da öznel iş yükü ve tükenmişlik riskini besleyebilir. Öte yandan, akışa sokan iyi tasarlanmış dijital deneyimler retrospektif kısalmayı tetikleyerek “zaman uçtu” duygusunu güçlendirir. İş yerinde “daha hızlı çalışıyormuş” izlenimi, ölçülebilir çıktılarla karıştırıldığında verimlilik yanılsaması doğabilir. Eğitimde ekran temelli okuma, dikkat paylaşımı ve uyarılma düzenekleri nedeniyle süre değerlendirmesini ve öz-düzenlemeyi etkileyebilir.

Uygulama İlkeleri: Zaman Algısını Kalibre Etmek

  • Tek görev pencereleri: Bildirimleri toplu teslim eden “odak” zaman blokları, dikkat kapısını istikrarlı tutar.
  • Ritim tasarımı: 25–50 dakikalık derin çalışma aralıkları ile kısa molaların ritmik tekrarı, prospektif–retrospektif dengesini düzenler.
  • Somutlaştırma: Takvim ve görsel zaman haritaları, günün epizodik yoğunluğunu artırarak retrospektif kısalmayı dengeler.
  • Yenilik–çeşitlilik: Güne küçük ama ayırt edici etkinlikler serpiştirmek, bellek yoğunluğunu artırır.
  • Ekran–basılı denge: Derin okuma ve kavramsal bütünlük gerektiren metinlerde basılı ortamın payını artırmak, dikkat paylaşımını azaltır.
  • Duygulanım regülasyonu: Nefes, kısa egzersiz ve ışık/ergonomi düzenlemeleri uyarılma düzeyini kalibre eder; süre tahminlerini istikrara kavuşturur.

Açık Sorular ve Gelecek Araştırmalar

  • Nedensellik ve genelleme: Laboratuvar bulgularının çoklu cihaz, çoklu bağlam gerçeğine taşınması için uzunlamasına, kültürlerarası çalışmalar gereklidir.
  • Bireysel farklılıklar: Dikkat stili, duyusal hassasiyet, ödül duyarlılığı ve psikopatoloji (anksiyete, DEHB) profilleriyle zaman algısı etkileşimi ayrıntılandırılmalıdır.
  • Görev ekolojisi: İş ve öğrenme ortamlarında, gerçek görevlerin zaman algısı üzerindeki etkisi, kurumsal ritimler ve dijital araç tasarımı ile birlikte modellenmelidir.
  • Nöromodülasyon: Dopamin ve noradrenalin ekseninde farmakolojik/uyarımsal müdahalelerin teknoloji koşullarındaki zaman yargılarına etkisi, titiz protokollerle sınanmalıdır.

İleri Okuma
  1. Treisman, M. (1963). Temporal discrimination and the indifference interval: Implications for a model of the “internal clock.” Psychological Monographs: General and Applied, 77(13), 1–31.
  2. Thompson, E. P. (1967). Time, Work-Discipline, and Industrial Capitalism. Past & Present, 38, 56–97.
  3. Gibbon, J. (1977). Scalar expectancy theory and Weber’s law in animal timing. Psychological Review, 84(3), 279–325.
  4. Gibbon, J., Church, R. M., & Meck, W. H. (1984). Scalar timing in memory. Annals of the New York Academy of Sciences, 423, 52–77.
  5. Zakay, D., & Block, R. A. (1995). An attentional-gate model of prospective time estimation. In Time and the Dynamic Control of Behavior (pp. 167–178).
  6. Levine, R. (1997). A Geography of Time. New York: Basic Books.
  7. Matell, M. S., & Meck, W. H. (2004). Cortico-striatal circuits and interval timing: coincidence detection of oscillatory processes. Cognitive Brain Research, 21(2), 139–170.
  8. Buhusi, C. V., & Meck, W. H. (2005). What makes us tick? A functional and computational analysis of interval timing. Nature Reviews Neuroscience, 6(10), 755–765.
  9. Rosa, H. (2005). Beschleunigung: Die Veränderung der Zeitstrukturen in der Moderne. Frankfurt: Suhrkamp.
  10. Droit-Volet, S., & Meck, W. H. (2007). How emotions colour our perception of time. Trends in Cognitive Sciences, 11(12), 504–513.
  11. McLoughlin, A. (2012). The Time of Our Lives: An investigation into the effects of technological advances on temporal experience. (Thesis). http://hdl.handle.net/10395/1515
  12. Rosa, H. (2013). Social Acceleration: A New Theory of Modernity. New York: Columbia University Press.
  13. Baron, N. (2015). Words Onscreen: The Fate of Reading in a Digital World. Oxford: Oxford University Press.
  14. James Cook University. (2015, November 19). Wired society speeds up brains … and time. News release. Retrieved December 6, 2015, from https://www.jcu.edu.au/news/releases/wired-society-speeds-up-brains-and-time
  15. Wearden, J. (2016). The Psychology of Time Perception. Basingstoke: Palgrave Macmillan.
  16. Wittmann, M. (2016). Modulations of the experience of time by affect and body signals. Philosophical Transactions of the Royal Society B, 371(1709), 20140106.
  17. Taruffi, L., Pehrs, C., Skouras, S., & Koelsch, S. (2018). Effects of affective arousal on time perception and its neural correlates. NeuroImage, 183, 334–345.
  18. Sohn, H., et al. (2020). Dopamine and cortical dynamics in time estimation. Nature Neuroscience, 23, 466–475.
  19. Block, R. A., Hancock, P. A., & Zakay, D. (2021). How cognitive load affects duration judgments: A meta-analytic review. Acta Psychologica, 220, 103417.
  20. König, C. J., & Waller, M. J. (2022). Time in the digital age: How technology shapes temporal experience. Annual Review of Organizational Psychology and Organizational Behavior, 9, 91–116.