Bilim İnsanları, Kızılötesi Işığı Görebilen Fareler Yarattılar!

Beyin, harika bir bilgi işlemcisidir ancak bilginin nereden geldiğini önemsemez. Görme, koku alma, tatma, duyma ve dokunma; beynimizle iletişim halinde olan bizim biricik duyularımız, basit elektrik sinyallerine dönüşür. Her ne kadar dünyayı ışık hüzmeleri ve ses dalgaları halinde algılıyor olsak da bunların hepsi tek bir tonda işlenir: elektriksel ton. Kısacası, bütün duyularımız beynimiz için aynıdır. Bu tuhaf görüş, çok daha tuhaf olan “duyusal ikame” deneylerine öncülük etmiştir.
1969 yılında, nöroplastisite öncüsü Dr.Paul Bach-y-Rita, 1950’lerin bilimkurgu ustası Isaac Asimov’un aklından çıkmış gibi görünen bir görme ikame düzeneği (vision replacement setup) tasarladı. Korkutucu dişçi koltuğunun arkasına sıra sıra monte edilmiş, toplamda 400 tane titreşimli ince uç (needle) düşünün. Görme engelli denekler bu koltuğa uzanıp sırtlarındaki hassas derilerini bu titreşim matrisine (vibration matrix) yaslıyorlar. Koltuğun koluna yakın yere yerleştirilmiş basit bir kamera, koltuğun önündeki nesnelerin siyah beyaz görüntülerini yakalıyor. Kameradaki görüntü, titreşimli uçlar yardımıyla 400 piksellik bir “görüntü”ye (bir tür basınç haritasına) dönüştürülüyor. Her kamera pikseli, titreşim matrisindeki bir uca karşılık geliyor; siyah pikseller karşılık geldiği uç tarafından güçlü dürtü oluştururken beyaz pikseller hafif bir dokunuş sergiliyor. Bu düzenek her ne kadar büyük, aksak ve yavaş olsa da işe yaradı.
Eğitimden sonra görme engelli denekler karalama, şekil ve yüzleri ayırt etmekle kalmayıp üçten fazla insanı ve kısmen belirsiz hatlı nesneleri içeren karmaşık görsel resimleri de sadece derileriyle analiz edebildiler. Ancak esas olay şu: Titreşimler deneğin duyu korteksinde değil de görsel korteksinde işlendi. Bir şekilde deneğin işlevsiz görsel prosesi, dokunma duyusunu sanki kendininmiş gibi sahiplendi. Pekiyi, bunun sonucunda ne oldu? Denekler derileriyle “gördüler”.
O zamandan beri duyu ikamesi, görme engellilerin müzik yardımıyla görmesini, sesler yardımıyla okumasını ve motor hareketleri engelli olanların ilgili bilgileri dilleriyle algılamasını sağlamıştır. Yine de bu deneyler hep bir ya da birden fazla duyusu hasarlı olan hastalarda uygulandı. Duke’teki sinirmühendisleri Dr. Eric Thomson ve Dr. Miguel Nicolelis bunun üzerine şunu sordular: Pekiyi, ya biz bu deneyleri sağlıklı bir beyne yapsak? İlave duyular “programlayabilir” miyiz?
“Ne olacaksa olsun!” diye düşündü Thomson, “Hadi, şu farelere kızılötesi görüş verelim.”
(Kızılötesi) Işık Olsun!
Thomson, sadece birkaç milimetre genişliğindeki çift modüllü küçük implantlar tasarlayarak deneyine başladı. İmplant, kafaya bağlı kızılötesi detektörün çıktısını; farenin özellikle bıyıklarca algılanan dokunma sinyallerine cevap veren, duyu korteksine yerleştirilmiş elektrikli mikrostimülatörün mikrodizisine iletti. Daha sonra, susuz bırakılmış fareleri, yuvarlak alandaki üç su ağızlığını birbirinden ayırt edecek şekilde eğitti. Her ağızlık rastgele bir düzende ışık yayıyordu; su ödülünü almak için farelerin yapması gereken tek şey, ışık yanan ağızlığa gitmeleriydi. Fareler oyunun kurallarını öğrendiğinde Thomson ışıkları kızılötesiyle değiştirdi.
Farenin kafasının üstüne yerleştirilmiş detektör tarafından algılanan farklı şiddetteki kızılötesi ışıklar farklı bir değer alıyor ve farklı bir elektriksel simülasyon modeline dönüştürülüyordu. Sonrasında bu modeller, istenen akım darbelerini gerçek zamanda duyu korteksine ileten mikrostimülatöre gönderiliyordu. Thomson şöyle diyor:
“Hayvanların, ikili açık-kapalıdan ziyade kademeli kızılötesi şiddetini işleyebilmesini istedik. Sonuçta görülebilir ışık da ya hep ya hiçten ibaret değil.”
İlk başta farelerin kafası karıştı, uyartıya karşılık olarak kızılötesi kaynağına gideceklerine oturup sanki dışarıdan bir şey dokunmuş gibi bıyıklarını temizlemeye başladılar; aslında duyu korteksleri akımla uyarıldığı için dışarıdan bir şey bıyıklarına dokunmuş gibi hissetmeleri normaldi. Aşağı yukarı bir aylık eğitimin ardından altı hayvanın hepsi kızılötesi başlıklarına alışmış, kızılötesiyle yemek aramayı öğrenmişlerdi. Thomson şöyle diyor:
“Farelerin kızılötesi dalgaların nereden geldiğini daha iyi algılamak için kafalarını sağa sola uzattıklarını görebiliyorduk. Bu durum, %70’i aşkın seferde su dolu ağızlıklardan doğru olanı seçmelerini sağladı.”
Daha sonraki testler, farelerin bıyıklarına “dokunulma bilgisi”ni gayet iyi bir biçimde algılayabildiklerini, yeni kızılötesi “duyu”larının eski duyularını köreltmediğini doğruladı. 2013 yılında Nature Communications‘da yayınladıkları çalışma raporunda Thomson şunları yazdı:
“Bilebildiğimiz kadarıyla bizler, türlerin algı dağarcığını yakın kızılötesi elektromanyetik spektrumu içerecek şekilde genişletebilen ilk kortikal nöroprotezi yapmış olduk.”
Şimşek Hızında Duyu Birleşmesi
Çalışma baştan beri mükemmel olsa da Thomson bununla yetinmedi. Bir kere, farelerde yalnızca bir adet kızılötesi detektör vardı, bu da derinlik algısını oldukça kısıtlıyordu. Diğeri de fareler teknik olarak kızılötesini “görmüyor”, “hissediyor”lardı çünkü bütün işi yapan duyu korteksleriydi.
Chicago’daki 2015 Society for Neuroscience’ın yıllık konferansında bildirdiği üzere Thomson yeni deney serisinde, farelerin beynine 360 derecelik panoramik kızılötesi algı sağlayan üç ilave elektrot yerleştirdi.
Bu ilaveyle birlikte hayvanların kızılötesine adapte olmalarında neredeyse 10 katlık artış görüldü. Su arama deneyi yeniden uygulandığında farelerin düzeneği öğrenmesi ilk deneydeki tek implantlıların 40 günlük sürecine kıyasla yalnızca 4 gün sürdü. Thomson, Science News’a şunları söyledi:
“Doğrusu bu şaşırtıcıydı. Beyinlerinin yalnızca bir bölgesinde değil de her yerinde birçok uyartı olmasının farelerin kafasını karıştıracağını düşünmüştüm.”
Ama en çok şaşılacak an, implantları farelerin görsel korteksine yeniden yerleştirdiği zaman yaşandı: Bu sefer, hayvanların su deneyini öğrenmesi yalnızca bir gün sürdü.
Kızılötesi trafiğin görsel kortekslere yeniden yönlendirilmesi neden öğrenmeyi hızlandırdı? Thomson tam olarak emin değil ama bu olanların kızılötesi ışığın doğasıyla ilgili olduğunu düşünüyor. Nihayetinde, görsel korteksimiz, dalga boyuna baktığımızda kızılötesine çok benzer olan görünür ışığı algılamaya elverişlidir. Belki de görsel korteksimiz, duyu korteksimize nazaran kızılötesini algılamakta “özelleşmiş”tir. Thomson diyor ki:
“Daha derine inmeden ve görsel sistemin farklı seviyelerindeki plastisitenin değişimlerine bakmadan kesin bir şey söyleyemeyiz. Yine de şunu biliyoruz ki görsel korteks hem görünür ışığı hem de kızılötesini aynı anda algılayabiliyor.”
Her ne kadar biyo-sanalkorsanlar (biohacker) insanların görünür ışık spektrumunu yakın kızılötesine çıkarmakla uğraşsa da duyuları artırmak şu an için hayvanlarla sınırlı. Thomson’ın çalışması, “kızılötesi göz” donanımının işe yaraması durumunda beynimizin buna çabucak adapte olacağını gösteriyor. Thomson şöyle diyor:
“Doğrusu ben hala hayretler içerisindeyim. Beyin, her daim yeni bilgi kaynaklarına aç ama tamamıyla yabancı olan bu türleri çok kısa zamanda absorbe edebilir ki bu durum nöroprotez ve artırma (augmentation) alanları için inanılmaz büyük bir nimet. Çalışmamız, duyu kortikal protezlerin normal nörolojik fonksiyonları yeniden kazandırmasına ilaveten memelilerdeki doğal algı kabiliyetini arttırmak için de kullanılabileceğini öne sürüyor. İşte ben bu nedenle çok heyecanlıyım.”
 
Düzelten: Şule Ölez (Evrim Ağacı)
 
Kaynak:
  1. SingularityHub
  2. Striem-Amit E1, Cohen L, Dehaene S, Amedi A. Reading with sounds: sensory substitution selectively activates the visual word form area in the blind. Neuron. 2012 Nov 8;76(3):640-52. doi: 10.1016/j.neuron.2012.08.026.
  3. Eric E. Thomson, Rafael Carra & Miguel A.L. Nicolelis Perceiving invisible light through a somatosensory cortical prosthesis Nature Communications Received 24 Aug 2012 | Accepted 15 Jan 2013 | Published 12 Feb 2013 DOI: 10.1038/ncomms2497

Tüm Nörodejeneratif Hastalıkların Ardında Prionlar mı Var?

Creutzfeldt-jakob hastalığı denen insanlardaki deli dana hastalığı formunda, kişinin beyni tam manasıyla hızla bunamaya neden olan delikler oluşturarak bozuluyor. Bu durum vakaların %90’ında bir yıl içinde ölüme yol açıyor. Hastalığın ardındaki suçlular prionlar. Prionlar, normal proteinleri hatalı katlanmaya ve kümeleşmeye teşvik eden, kendileri de hatalı katlanmış proteinlerdir. Bilim adamları, bu kendini çoğaltan hastalıklı proteinlerin, Papua Yeni Gine’deki “kuru hastalığı” gibi hastalıklara neden olduğunu biliyorlar. Fakat artan kanıtlar prionların nörodejeneratif hastalıkların hepsinde olmasa da; hatalı şekillenmiş protein birikimleriyle dikkat çeken Alzheimer, Hngtinton Korea ve Parkinson hastalığında çokça rol aldığını ileri sürmektedir.
Yakın zamana kadar, bu iyi bilinen hastalıklara tutulmuş anormal proteinler bulunduran insanların, doğrudan insandan insana bulaştırıcı olabileceğine dair kanıtlar yoktu. 2015 Eylül’de, Journal Nature’da yayımlanan yeni araştırma, insandan insana bulaşmanın mümkün olabileceğine dair ilk ipucunu sağlayınca, tartışmanın gidişatı aniden değişti. (Scientific American, Springer Nature’nin parçasıdır.)
Çalışma için, University Collage London’da nörolog olan John Collinge ve iş arkadaşları 36 ve 51 yaşları arasında Creutzfeldt-jokob hastalığından ölen sekiz hastanın otopsilerini yürüttü. Tüm örnekler, sonradan prionlarla kirlenmiş olduğu bulunan büyüme hormonu tedavisinden sonra hastalığı edinmişti. Araştırmacıların, beyinlerin altısında aynı zamanda, hastalar bu tarz bulguları göstermek için çok genç olsalar bile, Alzheimer hastalığının sahte belirtilerini (hastalık için tanısal olan, beta amiloid protein birikimlerinin formu) taşıdığını keşfetmesi sürpriz oldu.
Bu keşifler, kusurlu hormon enjeksiyonun bu tarz daha fazla protein oluşumunu tetikleyen az miktarda beta amilod proteinlerini taşımış olabileceğini öne sürdü. Ne Alzheimer ne de bilinen insan prion hastalıklarının hiçbiri direkt temas ile bulaşıcı değil. Ama prion hastalıklarının insandan bulaşması belli medikal işlemler ve “kuru”daki gibi yamyamlık ile meydana gelmektedir. Yeni çalışma bu yüzden, Alzheimer hastalığının prion hastalıklarıyla benzer sebepler ile bulaştırılabilir bir hastalık olması ihtimalini arttırmaktadır.
Yeni bulgular kışkırtıcı, fakat uzmanlar sonuçları yorumlamada temkinli olmayı öneriyor. Mesela, Pennsylvania Üniversitesi’nden sinirbilimci John Trojanowski, çalışmanın küçük boyutuna ve bulaşma için direkt kanıt olmamasına dikkat çekiyor. Houston’daki Texas Üniversitesi Bilim Merkezi’nde nöroloji profesörü olan Claudia Sato şöyle diyor:
 
“Bulaşma, insan vakalarının sadece küçük bir yüzdesinde meydana gelmiş olabilir. Fakat altta yatan ilkeler tanı ve tedavi edici müdahaleler için yeni imkanlara öncülük edebilecek en önemli şey.”
Soto ve Collinge gibi araştırmacılar, vücut sıvılarında şu an tanısal ilerlemeler sunulabilecek Alzheimer ve diğer nörodejeneratif hastalıklarla ilgili bulaşıcı proteinlerin küçük yığınlarının varlığını tespit edecek yollar üzerinde çalışıyor.
Bu tespitler zor olacağa benziyor. Almanya’daki Tübingen Üniversitesinden Martias Jucker ve arkadaşları tarafından eylülde Nature Neuroscience dergisinde online olarak yayımlanan bir çalışma; fare beyinlerindeki tohum olarak adlandırılan ufacık beta amiloid protein yığınlarını ölçecek oldukça hassas yöntemler gerektirdi. Bu tohumlar, altı ay uykuda bekleyişten sonra bile hastalık yapıcı özelliklerini yeniden kazanabilecek gibi görünüyor. Bu yüzden, bu prion benzeri proteinler, rutin testler tarafından bulunamayacak seviyelerde, belirtilerin gelişmesinden çok önce beyinde mevcut olabilir.
1980’lerde prionları keşfeden Nobel ödülü sahibi Stanley Prusiner tarafından bu yaz yayımlanan bir çalışmaya göre; bir potansiyel prion benzeri protein birkaç hastalığa neden olabilir. Prusiner ve arkadaşları, alfa-sinüklein (Parkinson hastalığında bulunan yanlış katlanmış bir protein) kasılmasının çoklu sistem atrofisi (hacim ve işlev kaybına uğrama) denen benzer fakat nadir bir nörodejeneratif hastalığa neden olabileceğini buldu. Bu hastalıklara yol açan protein çeşitleri şekillerinin ve özgün biçimlerinin hastalık yapıcı doğalarını etkileme şeklinin anlaşılması, gelecekteki araştırmaların odak noktası olacak.  Nature Neuroscience çalışmasında yer alan, Emory Üniversitesi’nden Lary C. Walker şöyle diyor:
“Hem prionlar hem de beta amiloidin farklı çeşitleri var ve çok farklı biyolojik etkilere sahip olduğuna dair kanıtlar var. Bence bunu anlamak bize bu hastalıklarda ne olduğunu öngörme gücü verecek.”
Kanıtlar arttıkça, daha fazla bilim adamı şu an, prion benzeri protein süreçlerinin muhtemelen tüm nörodejeneratif hastalıkların temelinde yattığından şüphe ediyor. Prusinerü düşüncedeki şu anki değişikliği beklemişti: 1997’deki Nobel Ödülü konuşmasında; prion oluşumunun anlaşılmasının Alzheimer, Parkinson ve ALS’yi de içeren daha yaygın nörodejeneratif hastalıklar için etkili tedavi geliştirilmesi ve nedenlerin çözülmesine yeni yaklaşımlar açabileceğini tahmin etmişti.
Düzenleyen: Osman Öztürk  (Evrim Ağacı)
Kaynak:
  1. Scientific American
  2. Zane Jaunmuktane, Simon Mead, Matthew Ellis, Jonathan D. F. Wadsworth, Andrew J. Nicoll, Joanna Kenny, Francesca Launchbury, Jacqueline Linehan, Angela Richard-Loendt, A. Sarah Walker, Peter Rudge, John Collinge & Sebastian Brandner Evidence for human transmission of amyloid-β pathology and cerebral amyloid angiopathy Nature 525, 247–250 (10 September 2015) doi:10.1038/nature15369 Received 26 April 2015 Accepted 14 August 2015 Published online 09 September 2015
  3. Lan Ye, Sarah K Fritschi, Juliane Schelle, Ulrike Obermüller, Karoline Degenhardt, Stephan A Kaeser, Yvonne S Eisele, Lary C Walker, Frank Baumann, Matthias Staufenbiel & Mathias Jucker Persistence of Aβ seeds in APP null mouse brain Nature Neuroscience 18, 1559–1561 (2015) doi:10.1038/nn.4117 Received 16 July 2015 Accepted 25 August 2015 Published online 09 September 2015

Yeni “Susuz Tuvalet”ler İnsan Dışkısını Enerjiye Dönüştürebiliyor!

Bu yeni buluş, gelişmekte olan ülkelerde yaşayan insanlar için her şeyi değiştirebilir.
Günümüz dünyasında 2.3 milyara yakın kişi, hijyenik ve sağlık açısından güvenli tuvaletleri olmadan yaşıyor. Bunun bilincinde olan bir grup İngiliz bilim adamı ucuz, su kullanmayan ve enerji üreten tuvaletler tasarladı. Yeni projenin ilk denemeleri bu yılın son periyodunda Afrika’da yapılacak.
Çevre dostu ve kolay sürdürülebilir “Nano Zarlı Tuvaletler” Bill ve Melinda Gates Vakfı’nın da destekleriyle 3 yıldır yapım aşamasındaydı.  Başlangıç denemeleri beklendiği şekilde iyi giderse, bu teknoloji askeri araçlardan lüks yatlara kadar birçok yerde kullanılabilecek.
Tuvaletin en önemli kısmı “Nano teknolojili zarlar”. Bu zar, buharlaşan suyu kısa bir arıtma sürecinden sonra atığın diğerinden ayırıyor ve su buhar halindeyken zararlı patojenleri ortadan kaldırarak suyu ev içi kullanım ve tarla sulama gibi işlemlerde kullanılabilir hale getiriyor. Nano kaplı tanecikler ise zarın diğer tarafına geçerek temiz su damlacıklarının ortaya çıkmasını sağlıyor.
Sonrasında, Arşimet tipi bir sistem aktive olarak, artıkları daha sonra yakılarak kül ve ısıya dönüştürecek ikinci bir odacığa gönderiyor. Bu ikinci kısmın detayları hala tamamlanma aşamasındayken, tasarımcılar bunun bütün bu işlem için yeterli enerjiyi sağlayabilecek kadar enerji üretebileceğini ve hatta üstüne cep telefonları gibi küçük elektronik aletleri şarj edebilecek kadar da enerjinin artacağını söylüyor.
Kapalı kapak ve döner mekanizma (sifonun yerini alıyor) istenmeyen kokuların dışarı çıkmasını engellerken, kalan kül de daha sonra gübreleme için kullanılabilecek hale geliyor. Son ve önemli bir nokta ise, gelişen ülkelerde tuvaletlerin bakımsız oluşu, insanların bu tuvaletler yerine açık havayı kullanmalarını yeğlemesine sebep olabiliyor ve bu durum da beraberinde temizlik ve güvenlik sorunlarını getiriyor.
Tasarımcılar tuvaletleri kiralama sistemiyle yaymayı ve böylece kullanıcılar için fiyatları olduğundan daha aşağıya çekmeyi planlıyor. Gana, ilk denemeler için potansiyel bir yer olarak seçildi. Nano zarlı tuvaletler, Cranfield Üniversitesi araştırmacıları tarafından geliştiriliyor ve yakın zamanda, bir çevre koruma fuarı olan Cleantech Innovate’te finalist olduğu açıklandı. Araştırma grubunun üyelerinden Elise Cartmell, konu ile ilgili şöyle konuştu:
“Cleantech Innovate sayesinde bu yenilikçi çözümün uluslararası olarak tanınıyor oluşunu gördüğümüz için çok memnunuz. Nano zarlı tuvaletler, güvenli ve uygun fiyatlı sağlık önlemleri almayı sağlayarak milyonlarca insanın hayatını etkileme potansiyeline sahip.”
 
Düzenleyen: Osman Öztürk (Evrim Ağacı)
Kaynak: ScienceAlert

Kandaki Demir Seviyesi Hücrelere Zarar Verebiliyor

Laboratuvar ortamında, ortalama tedavilerde kullanılan konsantrasyonlarda demir hücrelere verildiğinde, 10 dakika gibi kısa bir süre içerisinde DNA hasarına yol açacak mekanizmaları tetikleyebiliyor. 

Imperial College London’dan araştırmacıların yaptığı yeni bir araştırmanın bulgusu olan bu bilgi, tablet veya infüzyon gibi tedavilerde kullanılan demir miktarında çok dikkatli olunması gerektiğini gösteriyor. Çünkü DNA hasarı’nın vücutta yaratacağı olumsuz tepkileri sınırlandırmak mümkün değil.

Özellikle oksijen taşıma sistemi başta olmak üzere ‘demir’ vücut fonksiyonları için ciddi bir gereksinimdir ve düşük seviyelerde bulunması anemi’ye yol açabilmektedir. Demir hapları ise bu gibi durumların ortaya çıkmasını engellemek için Dünya genelinde milyonlarca insana doktorlar tarafından veriliyor veya insanlar kendi inisiyatifleri ile kullanıyor. Yapılan araştırmada her yıl yalnızca Wales ve İngiltere’de 6 milyon reçetede demir takviyesinin bulunduğu not edildi.

PLOS ONE dergisinde yayımlanan araştırmada, bilim insanları insan kan damarlarının çeper hücrelerini kullandılar ve bu hücreleri iki gruba ayırarak bir gruba 10 mikromolarlık (bir demir hapı aldıktan sonra kanda gözlenen demir seviyesine eşdeğer) demir çözeltisi diğer gruba ise demir içermeyen plasebo çözelti enjekte ettiler.

Bu hücrelerin genomlarına bakarak ve hücreleri moleküler düzeyde daha detaylı inceleyerek araştırmayı genişleten araştırmacılar; demir çözeltisi uygulanan hücrelerin 10 dakikalık bir süre içinde DNA tamir mekanizmalarını aktifleştirdiklerini gözlemledi. Üstelik bu mekanizma 6 saat sonra hala aktifliğini koruyordu.

Yüksek dozlarda demirin hücrelere zarar verdiği daha önceden de biliniyordu. Ancak araştırmanın baş yazarı Dr. Claire Shovlin’in açıklamasına göre, bu çalışmada uygulanan doz; bir demir tableti alındığında kanda oluşan demir konsantrasyona eşit ve bu düzeyde bile hücrelere zarar verici etkileri tetikliyor. Bu da hücrelerin demire karşı düşünülenden daha hassas olduğunu gösteriyor.

Henüz erken fazlarda nitelenebilecek bu araştırmanın devamı olarak sözü geçen hasarların vücuttaki olası etkilerinin ve zararlarının incelenmesi gerekiyor.

Araştırmacıları özellikle dikkat çektiği nokta ise şu; birçok hasta için demir takviyeleri oldukça önemli bir yer tutuyor ve bir noktaya kadar da tedavilerine yardımcı oluyor. Bu anlamda doktorların da bu hapları önermeyi bırakması mümkün görünmüyor ancak araştırmada en azından dozajlar noktasında daha fazla düşünülmesi gerektiği not ediliyor.

Shovlin ayrıca son 50 yıldır demir haplarındaki dozajların değişmediğini ve standart bir tabletin bir insanın günlük ihtiyacının yaklaşık 10 katı kadar demir içerdiğini açıkladı. Bu anlamda, mevcut araştırma ve benzerleri ile hem hastaların hem de doktorların daha dikkatli olması gerektiğini söylemek çok da yanlış olmayacaktır.

 


Kaynak :

  1. Bilimfili,
  2. Inês G. Mollet, Dilipkumar Patel, Fatima S. Govani, Adam Giess, Koralia Paschalaki, Manikandan Periyasamy, Elaine C. Lidington, Justin C. Mason, Michael D. Jones, Laurence Game, Simak Ali, Claire L. Shovlin.Low Dose Iron Treatments Induce a DNA Damage Response in Human Endothelial Cells within Minutes. PLOS ONE, 2016; 11 (2): e0147990 DOI: 10.1371/journal.pone.0147990

Yalnızca Egzersiz Yapmak Kilo Kaybına Sebep Olmuyor !

Fiziksel aktivitenin; kalp hastalıkları, diabet ve kanser riskini azaltıyor olmasından, mental sağlığı ve duygu durum halini güçlendiriyor olmasına kadar sağlık açısından birçok faydası var.

Fakat yaygın olan kanının aksine; Loyola University Chicago Stritch School of Medicine ‘dan halk sağlığı bilimcilerine göre, egzersiz yapmak kilo kaybetmenize yardımcı olmuyor.

International Journal of Epidemiology ‘de yayımlanan çalışmada, araştırmacılar; fiziksel aktivitenin, genel sağlık ve formda olma seviyelerini geliştirmede son derece önemli olduğunu, ancak obeziteyi azaltabildiğine dair oldukçasınırlı delilin bulunduğunu söylüyorlar.

Araştırma ekibinden Richard S. Cooper ve Amy Luke yıllardır fiziksel aktivite ve obezite arasındaki ilişkiye dair çalışmalar yapıyorlardı. Araştırmalarına başladıklarında, fiziksel aktivitenin kilo kaybetmede önemli bir etken olduğunu varsaydılar. Fakat, delillerdeki baskınlık, bu varsayımın yanlış olduğunu gösterdi.

Araştırmaya göre; eğer aktivitenizi artırırsanız, iştahınız da artar ve bu durumu daha fazla yiyerek telafi edersiniz. Bu yüzden; fiziksel aktivitenizde artış olsa da olmasa da, kalori kontrolü; mevcut kilonun korunması ya da kilo kaybı için kilit nokta olarak kalır.

Bir başka deyişle; araştırmacılar, halk sağlığına dair verilen “daha aktif olun”, “merdivenleri kullanın” ve “daha fazla meyve-sebze tüketin” gibi mesajların takdir edilebilecek bir yanının olmadığını söylüyorlar. Yani reçete oldukça açık olmalı: Kilo kaybı için tek bir etkili yol vardır; düşük kalorili besinler tüketin.

Yiyecek ve İçecek Şirketleri Algı Yönetimi Yapıyorlar

Öte yandan araştırma kapitalizme dair de çarpıcı bir gerçekliği ortaya koyuyor. Özellikle de yiyecek ve içecek endüstrisi; obezitenin ana sebebinin yetersiz fiziksel egzersiz olduğu algısını geliştirerek kalori tüketimindeki dikkati farklı yönlere çekmeye çalışıyor. Örneğin; yakın zamanda New York Times, dünyanın en büyük şekerli içecek şirketi olan Coca-Cola ‘nın; obezite krizine dair yeni bir bilimsel-temele dayalı (!) destek sağladığını: Sağlıklı bir kiloyu elde etmek için; daha fazla egzersiz yapılması gerektiğini ve kalori tüketiminin azaltılmasının kafaya takılacak bir durum olmadığını belirtti.

International Journal of Epidemiology ‘de araştırmacılar; fiziksel aktivitenin kilo kaybı için kilit önemde olmadığına dair delilleri detaylandırdılar. İşte birkaç örnek:

• Genellikle Afrika, Hindistan ve Çin gibi ülkelerdeki düşük obezite oranlarının yoğun günlük çalışma temposundan kaynaklı olduğu ileri sürülür. Fakat; deliller bu kavrayışı desteklemiyor. Örneğin; Afrikalı Amerikanlar kilo almaya Nijeryalılardan daha yatkındırlar. Fakat, araştırma ekibi, vücut büyüklüğünü düzenlediğinde, Nijeryalıların fiziksel aktivite yoluyla Afrikalı Amerikanlardan daha fazla kalori yakmadıklarıbulgusuna ulaştılar.

• Birçok klinik çalışma; egzersizle birlikte yapılan kalori kısıtlamasında kaybedilen kilonun, yalnızca kalori kısıtlamasıyla (egzersiz yok) kaybedilen kiloyla hemen hemen aynı olduğunu gösteriyor.

• Gözlemsel araştırmalar; enerji harcanması ve ardından gelen kilo değişimi arasında herhangi bir ilişki olmadığını gösteriyor.

Çalışmanın 2013 yılında International Journal of Epidemiology ‘de yayımlanmasından beri, araştırmacılar; fiziksel aktivitenin obezite riskini etkilemediğine dair delillerin çoğaldığını söylüyorlar.

Fiziksel aktivitenin birçok faydası olmasına rağmen, fiziksel aktivitedeki artışın kalori alımında bir artışı ortaya çıkardığına dair deliller artıyor. Ancak bilinçli bir çaba, bu kalori telafisine dair artışı sınırlandırabilir.


Kaynak: Bilimfili

Çalışma Referansı: A. Luke, R. S. Cooper. Physical activity does not influence obesity risk: time to clarify the public health message. International Journal of Epidemiology, 2014; 42 (6): 1831 DOI: 10.1093/ije/dyt159

Erkekler, Aşk İçin Yavaşlıyorlar!

Aşk nedir? Belki de sevgilinizin temposunda yürümek için yavaşlamaktır.
Son araştırma, sevgililerinin temposuna uymak için erkeklerin yürüme hızlarını ayarladıklarını göstermektedir – bu olay, erkekler kadın arkadaşlarıyla yürüdüklerinde gözlenmemektedir. İlk avcı-toplayıcıların birlikte bir yerden bir yere gitmek zorunda olduklarını düşünürsek, bulgular, çok çeşitli olmalarına karşın insan gruplarının evrimini anlamaya yardımcı olacak bilgiler içermektedir.
Her bireyin ideal bir yürüme hızı olduğunu Seattle Pacific Üniversitesi’nden araştırmacılar erişime açık PLoS ONEdergisinde bugün (23 Ekim 2013) açıkladılar. Bu hızı belirleyen, daha çok boydur: Bacaklarınız ne kadar uzunsa daha hızlı yürüme olasılığınız o kadar yüksektir –bu durum, ortalama olarak erkeklerin kadınlardan daha yüksek bir ideal hızı olduğu anlamına gelmektedir.
Ve hız önemlidir, çünkü bu ideal nokta kişinin, enerji harcamadan en verimli şekilde hareket ettiği noktadır. İnsanlar beraber yürürlerken içlerinden birisi temposunu bu ideal hızdan farklı bir hıza ayarlamanın bedelini ödemek zorunda kalır.
Bu bedeli kimin ödediğini bulmak için araştırmacılar 11 heteroseksüel çift buldular –erkek ve kadınlardan oluşan toplam 22 kişi- ve onlardan bir parkuru yalnız başına yürümelerini istediler. Bu ilk yürüyüşler her bireyin tercih ettiği tempo için bir referans çizgisi oluşturdu; erkekler için ortalama hız 5,5 km/sa (3,4 mph), kadınlar için ise 5,1 km/sa (3,2 mph) olarak tespit edildi.
Daha sonra her birey, dönüşümlü olarak yalnız ve bir başkasıyla yürüyerek parkurda birden çok tur katetti. Değişik noktalarda bireye sevgilisi, aynı cinsten arkadaşı ve karşı cinsten arkadaşı katıldı. Sevgilileriyle birlikte yürüdükleri kısımda çiftlerin birbirlerinin ellerini tutmaları istendi.
Araştırmacılar yürüyüş sürelerini ölçtüler ve çifte kumrular birlikte yürürlerken, sevgilisi olan kadının ideal hızına uymak için erkeğin temposunu yavaşlattığını gördüler. Bu durum, çift el ele tutuşsa da tutuşmasa da değişmiyordu.
Buna karşın, platonik arkadaş olan erkek ve kadın beraber yürürlerken, iki taraf da hızlarını değiştirdiler. Erkekler biraz yavaşladı, kadınlar ise hızlandı ve ortada, yaklaşık 5,3 km/sa (3,3 mph) hızında buluştular.
Aynı cinsiyetten biriyle yürürken, erkekler hızlanarak iki erkeğin de tercih ettikleri tempodan yaklaşık %4 daha hızlı bir tempoda ilerlediler. Öte yandan kadınlar yavaşlayarak ikisi de her zamankinden yaklaşık %3 daha yavaş yürüdüler.
Araştırmacıların yazılarına göre, muhtemelen birbirlerinin temposuna uymak için erkeklerin de kadınların da fazladan enerji harcamak zorunda kalmasını önlemek için çoğu avcı-toplayıcı grup, uzun mesafeli yolculuklarda aynı cinsiyetten takımlara bölünüyordu. Bununla birlikte romantik ilişki yaşayanlarda erkekler, kadının gücünü çoğalmaya yönlendirmesi için enerji darbesini kendi üstüne alarak eşlerine bakmak üzere evrilmiş olabilirler.
 
Kaynak:
  1.  LiveScience
  2. Janelle Wagnild, Cara M. Wall-Scheffler Energetic Consequences of Human Sociality: Walking Speed Choices among Friendly Dyads PLOS ONE Published: October 23, 2013 DOI: 10.1371/journal.pone.0076576

Yaşlılıkta, Zekâda Gerileme Olur mu?

Öncelikle, bu yazıyı okumadan önce ya da okuduktan sonra, Kafa Karıştıran Bir Kavram: Zekâ Nedir?, yazımıza göz atmanızı öneririz.

Beyin de diğer bütün organlarımız gibi yaşlanır, hastalanabilir, ya da sakatlanabilir. Beynin normal gelişim sürecinde öğrenmeye ve mantıklı düşünmeye eğilimi gençlikte hızla artar, genç yetişkinlikte tepe noktasına ulaşır, ve daha sonra da yavaş yavaş azalmaya başlar. İyi haber ise; beynin bazı önemli yetenekleri, bu gerileme dönemine direnebilir.

Bazı IQ araştırmacıları, akıcı zekâ (gF) testleri ile kristalleşmiş zekâ (gC) testlerini birbirlerinden ayırıyorlar. Akıcı zekâ; ani öğrenme, akıl yürütme ve problem çözmeyi içeriyor. Kristalleşmiş zekâ ise; anadilimiz içerisindeki kelime haznemiz ya da geniş kültürel birikimimiz gibi geçmişteki entelektüel uğraşlarımızın kristalleşmiş meyvelerini içeriyor. Gençlik boyunca gF ve gC eş zamanlı olarak artıyor, fakat daha sonra bu iki zekâ farklı yörüngeleri takip ediyor.

Bütün gF yetenekleri beraber azalıyor, bu durum belki de beynin işleme hızının zamanla azalmasından kaynaklanıyor olabilir. Fakat, birçok insanın gC yetenekleri, yaşlılıkta da hala tepe noktasının yakınlarında kalıyor. Tabii ki, yaşla alakalı hafıza kaybı bir bireyin hatırlama yeteneğini etkileyecektir; fakat, bu durumun zekâyı nasıl etkilediği de, henüz bilinmiyor.

Bardağın dolu tarafından bakacak olursak; gC yeteneklerinin sağlamlığı, gF yeteneklerindeki kaybın etkilerini telafi ediyor. Yaşlı çalışanlar genellikle alışılmışın dışındaki problemleri çözmekte daha az yeteneklidir. Fakat, genellikle bu durumu deneyim havuzlarına başvurarak zor kazanılmış bilgelikleriyle telafi ederler. Bunun yanı sıra, gC için gF’nin azalmasını gizliyor da diyebiliriz ve aslında bunun tehlikeli sonuçları da olabilir. Örneğin, yaşlılıkta rastlanılabilecek sağlık problemleri yeni bilişsel zorlukları beraberinde getirebilir, güçlü gC yetenekleri olan insanlar başa çıkamayacakları sağlık problemlerinin varlığını daha rahat anlayabilir.

Bilişsel fonksiyonların azalmasını yavaşlatmanın ya da durdurmanın yöntemleri de mevcut. Örneğin, yeni yapılan çalışmalarla artık fiziksel egzersizlerin vücudun kardiyovasküler sağlığını koruyarak beyni de koruduğunu gösteriyor. Ayrıca, zihin egzersizleri yapmak da bir diğer yöntem. Fakat, yapılan zihinsel egzersizler yalnızca pratik edilen belirli bir yeteneğin güçlendirilmesini ve/veya korunmasını sağlayabiliyor. Yine yakın zamanda, bilişsel yeteneklerin korunması sağlayamaya yarayan ilaçları da görmeye başladık. Tabii ki, önlemi önceden almak, sigara içmemek, fazla alkol tüketmekten kaçınmak, kafa yaralanmalarına karşı dikkat etmek, ve sevmek bilişsel sağlığınızı korumanın hala en güzel yolları.


Kaynak:

  1. Bilimfili,
  2.  Linda Gottfredson, ”What Is Intelligence” New Scientist The Collection- 15 Ideas Need To Understand

Aspirin® – 118 Yıl Sonra Hâlâ Şaşırtıcı

Söğüt ağacı kabuğundan 1897 yılında ilk kez sentezlenen asetil salisik asit (ASA) içeriğiyle, 100 yılı aşkın süredir birçok hastalığın tedavisinde kullanılan, yan etki profili ve ürün güvenliği konusunda hakkında en çok bilgiye sahip olduğumuz “mucize ilaç” Aspirin’in (o kadar ki, ticari ismini doğrudan kullanmakta bir sakınca görmüyoruz) yeni bir etkisi daha ortaya kondu.

Bayer kimyageri Dr.Hoffmann’ın, Aspirin’in etken maddesi ASA’yı izole ettiğini belirten el yazısı notu.
Bayer kimyageri Dr.Hoffmann’ın, Aspirin’in etken maddesi ASA’yı izole ettiğini belirten el yazısı notu.

Avrupa’daki en büyük kanser platformu olan Avrupa Kanser Organizasyonunun (ECCO) bu yıl 18’incisini Viyana’da düzenlediği Avrupa Kanser Kongresi 2015’te sunumu gerçekleştirilen, henüz bilimsel bir dergide yayınlanmamış çalışmanın sonuçları katılımcılar arasında ve tüm onkoloji camiasına heyecan ve ilgi uyandırdı. Hollanda’da, 1998 – 2011 yılları arasında sindirim sistemi kanseri (çoğunluğu kalın bağırsak, rektum – kalın bağırsak son kısmı – ve yemek borusu) nedeniyle takip edilen 13.715 hastanın, tanı aldıktan sonraki dönemde Aspirin kullanıp kullanmadıklarına dair verilerinin incelemesi sonucunda, yaş, cinsiyet, kanser türü ve evresi ve tedavi şekli gibi sağkalım sonuçlarını etkileyecek faktörler eşitlendikten sonra bile, Aspirin kullanan hastalarda, ortalama 4 yıllık takip süresince kullanmayan gruba göre anlamlı bir sağkalım avantajı olduğu belirlendi. Tasarım ve istatistiki sonuçlarla ilgili bilgileri incelemek için çalışmanın yayınlanmasını beklememiz gerekse de, açıklanan değerlendirmeler ışığında yorumlamak gerekirse; bireyselleştirilmiş kanser tedavilerinin ön plana çıkarıldığı son dönem onkolojik yaklaşımların gölgesinden sıyrılmayı başarmış, ucuz, hakkında çokça bilgi sahibi olduğumuz bir Aspirin gerçeğiyle karşı karşıya olabiliriz. Kanser hastasının damarlarında serbest olarak dolaşan kanser hücrelerinin, kanda kümelere halinde bir arada bulunan trombositlerin (pıhtılaşma sisteminde önemli bir yere sahip çekirdeksiz kan hücreleri; kan pulcukları, plateletler) arasına saklanarak bağışıklık sisteminden kaçtığı düşüncesiyle, kansere karşı etkinlik mekanizması trombosit biraradalığını bozmasıyla açıklanan Aspirin’in, kalın bağırsak kanserlerine karşı sağladığı hâlihazırda bilinen avantajlarının diğer sindirim sistemi kanserlerine karşı da geçerli olup olmadığı konusunda daha birçok çalışma yapılacak gibi görünüyor.

Henüz sindirim sistemi kanserleri standart tedavisine girmemiş olsa da, Aspirin’in,  iyi bilinen antiromatizmal (romatizma karşıtı), antiinflamatuvar (yangı karşıtı), analjezik (ağrı kesici), antiagregan-antitrombosit (kan sulandırıcı-trombosit biraradalığını bozucu), antipiretik (ateş düşürücü) etkilerinin yanında antikanser etkinliğinden de bahsedileceği günler çok da uzak görünmüyor.

 


Kaynak: 

  1. Bilimfili,
  2. The European Cancer Congress 2015 – europeancancercongress.org