Rüya Bilimiyle İlgili 9 İlginç Gerçek

1953 yılında University of Chicago’dan uyku araştırmalarına öncülük eden Nathaniel Kleitman ve Eugene Aserinsky; uyku çalışmalarına katılan deneklerin göz kapağı seyirmesinin ardından REM uykusunun başladığını keşfetmişti. Neden rüya gördüğümüzü (oldukça ileri seviyede teorilere rağmen) henüz tam olarak  bilmesek de, REM aşamasının doğası, içeriği ve fizyolojisine dair her geçen gün yeni şeyler öğrenmeye devam ediyoruz.  İşte ilginç gelebilecek 9 gerçek:

Hepimiz Rüya Görüyoruz

REM aşamadaki maceralarımızı hatırlasak da hatırlamasak da, hepimiz aslında rüya görüyoruz. 2015 yılında yapılan bir araştırma; insanlar rüya görmediklerini iddia etseler de, esasında rüyalarını hatırlamadıklarını ortaya koydu. Fakat, rüyalarını hatırlamamanın bazı nörolojik temelleri var. 2014 yılındaki bir araştırma; rüya görmediğini iddia eden insanların beyinlerindeki REM aktivitesinin biraz daha farklı olduğunu ortaya koydu.

Siyah Beyaz Televizyon İzlerseniz, Siyah Beyaz Rüyalar Görebilirsiniz

GIPHY aracılığıyla

1942 yılında yapılan bir çalışma insanların siyah beyaz rüyalar gördüklerini ortaya çıkardı. Çalışmaya katılan 277 üniversite öğrencisinden %71’i renkli rüyaları nadiren gördüklerini ifade ettiler. 2001 yılında araştırmacılar aynı çalışmayı birkez daha tekrarladılar ve katılımcıların yalnızca %18’i siyah beyaz rüyalar gördüklerini belirttiler. 2008 yılında, İngiliz bilim insanları; bazı insanların neden gri tonlarda rüyalar gördüklerini araştırmaya giriştiler ve çocukluğunda siyah-beyaz filmler izleyen insanların yaşamları boyunca renksiz rüya görmeye daha yatkın oldukları bulgusuna ulaştılar.

REM Rüyaları Daha Agresif

Rüyalar yalnızca REM aşamada görülmezler, fakat REM ve REM dışı rüyalar niteliksel farklılıklara sahip. Yapılan biraraştırma; insanların REM dışı rüyalarda sosyal anlamda daha dostça ilişkiler gördüklerini ancak REM aşama başladığı anda saldırganlığın da arttığını gösterdi.

Silah Kullananlar Şiddet İçeren Rüyalar Görmeye Daha Yatkınlar

siddet-iceren-ruyalar-bilimfilicom

Şiddete maruz kalmak bilinçaltına sızıyor olabilir mi? Call of Duty isimli oyunu ve diğer şiddet içeren oyunların bağımlısı insanlarla Kanadalı askerleri kıyaslayan bir araştırma; askerlerin oyun bağımlılarına kıyasla daha sıklıkla şiddet içeren rüyalar gördüklerini ortaya çıkardı.

Kadınlar Erkeklere Kıyasla Daha Fazla Kâbus Görüyorlar

Ya da raporlar buna inanmamızı istiyor. Bir çalışmaya göre; bu cinsiyet temelli durum 10 yaş civarında başlıyor. Peki ama neden? Bu durum; kadınların rüyaları hatırlamada daha iyi oldukları ve kâbus görme ile uyumlu bir özellik olan yüksek nevrotik seviyeler gösterme sıklıklarının fazlalığı olarak yorumlanıyor. Özellikle de geceleri geç saatlere kadar uyanık kalan kadınlar, sabahın erken saatlerinde uyanan kadınlara kıyasla daha fazla kâbus görüyor. Yapılan bir çalışma; kâbus görme ve geceleri geç saatlere kadar uyanık kalma durumu arasındaki bağlantının en fazla 20 ve 29 yaş aralığında gerçekleştiğini gösteriyor.

Hamile Kadınlar Ucube Rüyaları Daha Sık Görüyorlar

kabus-gorme-bilimfilicom
Art courtesy of Madanelu/Creative Commons

Hamile olmayan kadınlarlaa kıyaslandığında, bebek bekleyen kadınlar; hamileliklerinin özellikle de dokuzuncu aylarında daha fazla kötü rüyalar görüyorlar. Yapılan bir çalışma; anne adaylarının gebeliklerinin son döneminde kâbusları ortaya çıkarabilecek derecede kalitesiz bir uyku süreci geçirdikleri bulgusuna ulaştı. Tüm topluma bakıldığında ise; rüyalarımız olumlu duygulardan çok olumsuz duygular içeriyor.

Rüya Gören Birisinin Ne Gördüğünü Gözlemleyebilme Yetisine Sahibiz

Bilimkurgu gibi gelebilir fakat doğru. 2013 yılında, bilim insanları fMRI (fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme) kullanarak insanların rüyalarında ne gördüklerinin izlenebileceğini ortaya çıkardılar. Uyuyor olsak da, uyanık olsak da beyin aktivitesi örüntüleri aynı mental görüntülere denk düşüyor. Yani, örneğin kırmızı elma hayal eden bilinci açık insanların beyin aktivitesinin gözlenmesiyle, bilim insanları çekingen düşünceler üzerinde çalışabiliyor ve kimin “kırmızı” fantaziler içerisinde kaybolduğunu anlayabiliyorlar.

Koku, Rüyalarımızı Şekillendiriyor

Uyku esnasında koklama duyumuz büyük oranda kapalı olduğundan, yangınlara karşı yangın alarmlarına güveniriz. Fakat 2008 yılında yapılan bir çalışmaya göre; garip bir şekilde, kokular rüyalarımızın duygusal havasını etkiliyor. Alman araştırmacılar, çürük yumurta kokusuna maruz kalan insanların daha olumsuz rüyalar gördükleri, buna karşın aromatik kokulara maruz kalan insanların ise daha tatlı rüyalar gördükleri bulgusuna ulaştı.


Kaynak:

  1. Bilimfili,
  2. Fisher T. “9 Fascinating Facts About the Science of Dreaming,”http://vanwinkles.com/nine-things-we-know-about-the-science-of-dreaming
  3. Schwitzgebel E1. Do people still report dreaming in black and white? An attempt to replicate a questionnaire from 1942. Percept Mot Skills. 2003 Feb;96(1):25-9. PMID: 12705505
  4. Eva Murzyn Do we only dream in colour? A comparison of reported dream colour in younger and older adults with different experiences of black and white media Consciousness and Cognition Volume 17, Issue 4, December 2008, Pages 1228–1237 doi:10.1016/j.concog.2008.09.002
  5. Dale A, Murkar A, Miller N, Black J. Comparing the effects of real versus simulated violence on dream imagery. Cyberpsychol Behav Soc Netw. 2014 Aug;17(8):536-41. doi: 10.1089/cyber.2013.0494.
  6. Schredl M. Explaining the gender difference in nightmare frequency. Am J Psychol. 2014 Summer;127(2):205-13. PMID: 24934011
  7. Tore Nielsen Nightmares Associated with the Eveningness Chronotype JOURNAL OF BIOLOGICAL RHYTHMS, Vol. 25 No. 1, February 2010 53-62 DOI: 10.1177/0748730409351677
  8. Lara-Carrasco J, Simard V, Saint-Onge K, Lamoureux-Tremblay V, Nielsen T. Disturbed dreaming during the third trimester of pregnancy. Sleep Med. 2014 Jun;15(6):694-700. doi: 10.1016/j.sleep.2014.01.026. Epub 2014 Mar 26.
  9. T. Horikawa1, M. Tamaki, Y. Miyawaki, Y. Kamitani Neural Decoding of Visual Imagery During Sleep Science 03 May 2013: Vol. 340, Issue 6132, pp. 639-642 DOI: 10.1126/science.1234330
  10. MICHAEL SCHREDL, DESISLAVA ATANASOVA, KARL HÖRMANN, JOACHIM T. MAURER2, THOMAS HUMMEL and BORIS A. STUCK Information processing during sleep: the effect of olfactory stimuli on dream content and dream emotions Journal of Sleep Research Volume 18, Issue 3, pages 285–290, September 2009 Article first published online: 22 JUN 2009 DOI: 10.1111/j.1365-2869.2009.00737.x

Birliktelik Çeşitleri, İlişkilerin Ne Kadar Süreceği Hakkında Bilgi Veriyor Olabilir

İlişki, sevgililik ya da genç neslin tabiriyle çıkma, adına her ne derseniz deyin, bir insanın başka bir insanla olan birlikteliği her zaman çözümlemesi zor bir durum olmuştur. Her birey, diğerinden oldukça farklıdır. Bu sebeple birliktelik kavramı, içerisinde yüzlerce farklı değişkeni barındırır. Bu ilginç konu üzerine yapılmış bilimsel çalışmalar da mevcut. Yakın zamanda yapılmış bir çalışmaya göre; insanlar genellikle kendileri için kötü olan insanlara aşık olma eğilimindeler. Bu yeterince kafa karıştırıcı gelmediyse, Journal of Marriage and Family’de yayımlanmış çalışmada da; bir ilişkinin ne kadar ‘güçlü’ olduğunun tahmin edilebileceği öne sürülüyor.

Journal of Marriage and Family’de yayımlanmış makale için bilim insanları, 20’li yaşlarında 376 çiftin 9 aylık ilişkilerinin her bir ayını değerlendirdiler. Çiftlere, araştırma kapsamında; partnerleriyle evlenme fikri hakkında ne düşündükleri, değişen kişilikleri ve tercihleri gibi sorular yönelttiler. İnsanlar genellikle partnerleriyle ebediyen beraber olmak istediklerini belirtiyorlar, fakat bu istek zamanla değişebiliyor. Aslında araştırmacıların da üzerinde durdukları konu tam olarak bu.

Çiftlerin; ‘’çok fazla kavga ediyoruz’’ ve ‘’düşündüğümden daha fazla ortak noktamız var’’ gibi yorumları ve tutkulu ya da arkadaşlık temelli aşk gibi bağ tipleri, araştırma kapsamında sayısal değerlere dönüştürüldü ve grafikleroluşturuldu.

Daha öncelerde yapılan ve ilişki durumlarını takip eden çalışmalar, genellikle bireylerin ve çiftlerin ortalama davranışlarına odaklanıyordu; ve bu ilişkilerin, insanların genelinde benzer işleyişlere sahip olduğu varsayımı üzerinden ilerliyordu. Yeni yapılan çalışma ise bu konsepti reddediyor ve ilişkilerde dört farklı çift tipini tanımlıyor; dramatik, anlaşmazlık dolu, sosyal olarak ilişkili, ve partner odaklı.

Dramatik grup, birbirlerine ve ilişkilerine olan tavırlarında sürekli iniş çıkışlar olan çiftleri içeriyor. Anlaşmazlık dolu olarak tanımlanan çiftler ise, isminden de anlaşılabileceği gibi birbirlerine karşı sürekli tartışmacı bir tutum içerisindeler-bu çiftlerin aralarında bağ zamanla zayıflıyor fakat yine de dramatik grubun içerisindeki çiftlere göre birbirlerine olan bağlılıkları daha fazla.

Diğer taraftan, sosyal olarak ilişkili çiftler, ilişkilerinin sosyal çevreleri ile etkileşim oranından ciddi şekildeetkileniyorlar. Son olarak da, partner odaklı grup içerisindeki çiftlerin ilişkileri, birbirleriyle geçirdikleri zamanladoğru orantılı olarak olumlu ya da ters orantılı olarak olumsuz etkileniyor.

Araştırmaya göre; 376 çiftin %34’ünü oluşturan dramatik çiftler, ilk ayrılmaya en yatkın olanlar. 376 çiftin %12’sini oluşturan, anlaşmazlık dolu çiftler de ilişkilerini bir gün evliliğe dönüştürmeye sosyal ilişkili çiftler ve partner odaklı çiftlere kıyasla daha az yatkınlar. 376 çiftin %19’unu oluşturan sosyal olarak ilişkili çiftler de, ilişkilerini evliliğe dönüştürmeye partner odaklı çiftlere göre daha az yatkınlar. 376 çiftin %30’unu oluşturan partner odaklı çitler ise, diğer çiftlere kıyasla kişisel tatmin seviyeleri ve partnerleriyle olan pozitif ilişkileri en fazla olan insanlardan oluşuyor. Bu gruptaki çiftlerin ilişkilerinin, diğer çiftlere kıyasla, yüksek oranda evlilikle sonuçlanma ihtimali var. Geri kalan %5’lik kısımdaki çiftler ise araştırmadan ayrılmış. Tabii ki, evliliğe yatkınlık durumu yalnızca bir çıkarımdan ibaret. Bu konunun daha net şekilde anlaşılması için aylar süren çalışmalardan ziyade yıllar sürecek geniş kapsamlı çalışmalara ihtiyaç var.

Fakat, araştırmanın verilerine ve sonucuna bakıldığında; sağlıklı yürüyen birlikteliklerde insanların partnerleriyle geçirdikleri zamanın çokluğu ve dramatik özelliklerin azlığı dikkat çekiyor.


Kaynak:

  1. Bilimfili,
  2. Robin Andrews, These Four Relationship Patterns Determine If Your Relationship Will Last, IFL Science, Retrieved from http://www.iflscience.com/editors-blog/these-four-relationship-types-determine-if-your-relationship-will-last

İlgili Makale: Ogolsky, B. G., Surra, C. A. and Monk, J. K. (2015), Pathways of Commitment to Wed: The Development and Dissolution of Romantic Relationships. Journal of Marriage and Family. doi: 10.1111/jomf.12260

WiFi ile Kanser Arasında Bir Bağlantı Var mı?

Büyük bir ihtimalle bu yazıyı kablosuz bağlantıya (WiFi) bağlı bir cihaz üzerinden okuyorsunuz. Ama sadece şuan bağlı olduğunuz ağ ile de sınırlı değil, aslında WiFi etrafımızı çevreleyen- okulda, işte, evde, restoranlarda, marketlerde, parklarda, kütüphanelerde, hastanelerde- yani neredeyse her yerde.

WiFi tarafından çevrelendiğimiz için, aynı zamanda WiFi tarafından yayılan radyo frekans radyasyonuna da maruz kalıyoruz. Bu radyasyon, bazı insanları kanser riskini arttırabileceği düşüncesiyle endişelendirebiliyor. Acaba bu endişelerin gerçekten bir karşılığı var mı?

Kablosuz ağlardan yayılan radyo frekanslarla alakalı iki farklı araştırma çizgisi bulunuyor. (Radyo frekans radyasyonu aynı zamanda cep telefonları ve mikrodalga fırınlar gibi birçok cihazdan da yayılıyor.) Bir tip araştırmada insanların kanser oranları gözlemlenirken, diğer tip araştırmada laboratuvar hayvanlarının kanser oranları üzerinde çalışılıyor. İnsan gözlemleme araştırmalarının şu ana kadar ki bulgularına göre, radyo frekans radyasyonuna sürekli maruz kaldıkları için yüksek risk grubunda sayılan insanların kanser oranlarıyla radyo frekans radyasyonu arasında bir ilişki bulunmuyor. Laboratuvar araştırmalarında da elde edilen verilere göre, radyo frekans radyasyonu ve kanser arasında bir bağlantı yok. Fakat, bu araştırmalarda gözlemlenen bazı biyolojik değişiklikler, varsayımsal olarak, kanserle  bağlantılı olabileceği de düşünülüyor. Tabii ki, henüz bu yalnızca bir varsayım niteliği taşıyor.

Bulgular kesin olmadığından dolayı, araştırmalar hâlâ devam ediyor. Fakat, şu ana kadar yaptıkları çalışmalarla saygınlık kazanmış birçok halk sağlığı ve çevre örgütüne göre- U.S. Environmental Protection Agency, National Toxicology Program, Public Health England ve Norwegian Institute of Public Health gibi- WiFi’den maruz kalınan radyo frekans radyasyonunun insan sağlığı açısından herhangi bir tehlikesi bulunmuyor.

WiFi’nin insan sağlığı için bir tehdit oluşturmaması da büyük olasılıkla,  WiFi tarafından yayılan radyo frekans radyasyonun düşük frekanslı ve iyonlaştırıcı radyasyon olmamasından kaynaklanıyor.  Bu da, yayılan radyasyonun molekülleri yükleyecek kadar güçlü olmaması anlamına geliyor, yani hücresel seviyede bu radyasyonun herhangi bir zararı yok gibi görünüyor. Ayrıca WiFi tarafından üretilen radyo frekans radyasyon 0.1 vat seviyesinde ve cep telefonlarından yayılandan daha az. Fakat, X-ışınları, gamma ışınları ve ultraviyole ışık gibi yüksek frekanslı radyasyonlar insan ve hayvan sağlığına ciddi tehlikeler oluşturabiliyor.

Eğer ki, yinede radyo frekans radyasyonunun oluşturabileceği potansiyel riskler konusunda endişeliyseniz; kullanmıyorken kablosuz ağınızı kapatmak, kullanmıyorken cep telefonunuzu uçak moduna almak ya da telefonla konuşurken kulaklık ya da hoparlör kullanmak, maruz kaldığınız radyo frekans radyasyonunu en aza indirmenize yardımcı olabilir.

 

Kaynak:

  1. Bilimfili,
  2. Jennifer Sellers. Can I get cancer from WiFi?. HowStuffWorks. Retrieved 17 July 2015 from http://health.howstuffworks.com/diseases-conditions/cancer/facts/can-get-cancer-from-wifi.htm

3D Yazıcı ile Vücut Parçaları Üretilebilecek

Üç boyutlu yazıcıdan (3D Printer) taze çıkmış bu kulağın dış kıvrımları ve kesitleri kompleks görülebilir ancak içindeki yapı ve sistemle karşılaştırıldığında basit bile kalabilir. Kulağı yapan ‘Entegre doku-organ yazıcısı’ adı ile bilinen ITOP (integrated tissue-organ printer ) 3D yazıcı sistemi, canlı hücreleri kullanarak yapay vücut parçaları işlemeyi sağlıyor.

Araştırmanın üretim ve test aşamaları tüm detayları ile Nature Biotechnology’de yayımlandı. Araştırmacılar daha önceden de canlı hücreler kullanarak yazıcı çıktıları üretmeyi başarmıştı, ancak bu çalışmaya kadar jelatinimsi küçük canlı materyal parçalarından fazlası üretilememişti.

Bu zorluğun ise iki temel sebebi var; birincisi canlı parçalar büyüdükçe parçalanmaya daha müsait oluyorlar çünkü birbirlerine tutunmalarını sağlayan moleküler organizasyondan mahrum olabiliyorlar. İkincisi ise daha iç kısımlarda veya yüzeyden uzak kısımlarda kalan hücrelerin oksijen yetersizliğinden ölmesi veya sağlıklı biçimde yaşamına devam edememesi sorunudur. ITOP sistemi ise, bugünkü bilinen yaşamsal boyutlarda, üstelik hücrelerin bir arada sağlıklı şekilde yaşayabildiği vücut parçalarının üretilmesini sağlıyor.

Sistem ilk olarak, yapısal destek sağlayabilecek sertlikte bir madde ile hücre-dostu (hücre sağlığına zararsız) bir hidrojel (su bazlı jelimsi) yapışkanı birbirine karıştırıyor. Daha sonra bu yapay dokunun içinde oksijen kanalı olarak işleyecek boşluklar bırakıyor, böylelikle yüzeyden uzak kalan hücreler de oksijen yetmezliğinden ölüme terk edilmemiş oluyor.

Araştırmacılar ITOP ile üretilmiş olan kemik, kas ve kıkırdak dokuyu farelere ve sıçanlara implant ettiklerinde, yazıcı ürünü bu materyallerin kan tedariği aldıklarını ve iç yapılarının doğal dokuya benzemeye başladığını gözlemlediler.

Keşfi gerçekleştiren bilim insanları şimdi FDA (Food and Drug Administration) ile işbirliği içinde insan deneylerine başlamayı hedefliyor. Bununla amaçlanan şey ise, ihtiyacı olan insanlara ihtiyaç duydukları vücut kısımlarını sağlıklı şekilde sağlamak ve hatta belki değiştirmek.

 


Kaynak :

  1. Bilimfili,
  2. Hyun-Wook Kang, Sang Jin Lee, In Kap Ko, Carlos Kengla, James J Yoo & Anthony Atala A 3D bioprinting system to produce human-scale tissue constructs with structural integrity Nature Biotechnology (2016) doi:10.1038/nbt.3413 Received 27 July 2015 Accepted 19 October 2015 Published online 15 February 2016

Vücudun Yeniden Kemik Üretebilmesini Sağlayan Bir Kemik İskelesi Üretildi!

MIT kimya mühendisleri, birkaç haftadadan biraz uzun bir sürede salgılanan kemik büyüme faktörleri ile kaplı yeni bir doku iskelesi icat etti. Bu model, kemik yaralarına veya kusurlara uygulandığında vücudun hızla orijinal doku gibi görünen ve eş zamanlı olarak işlev kazanan yeni kemik formunu oluşturmasını tetikliyor.
Kaplı iskelenin bu türü, hastanın vücudunda zaman zaman yeterli kemiğin tedarik edilemediği acı dolu bir aşama olan vücudun başka bir parçasından nakli de kapsayan günümüz standart kemik hastalıkları tedavilerine etkileyici bir gelişme sundu. Araştırmacıların söylediğine göre yeni doku iskelesi; savaşta yaralanmış askerler, doğuştan kemik kusurları olan insanlar, kraniyomaksillofasiyal bozukluklar ve diş naklinden önce kemik büyütülmesine ihtiyaç duyan hastalar gibi şiddetli kemik yarası olan hastalar için yararlı olabilir. Proceedings of the National Academy of Sciences’ ta 19 Ağustos 2014’te başyazar Dr. Nisarg Shah yazısında şunu diyor:
Bu zorlu bir tıbbi problemdi ve biz bu sorunu çözecek bir yol bulmayı denedik.”
Uyarılmış Kemik Büyümesi
Trombosit kaynaklı büyüme faktörü (PDGF) ve kemik morfojenik proteini 2 (BMP-2) kemik gelişimindeki iki büyük etmendir. Kırılma gibi durumlarda PDGF, görevi gereği iyileşme sürecinde doğrudan açığa çıkan ilk etmenlerdendir. PDGF açığa çıktıktan sonra, BMP-2 içeren diğer etmenler kemik ve yardımcı iskelet formu üretebilen hücreler tarafından kemik yenilenmesinde uygun ortamı oluşturmaya yardım eder.
Büyüme faktörleriyle kemik yaralarının iyileştirme  gayreti, etkin iletimlerinin kontrollü bir şekilde yapılamamasından dolayı sınırlandırılmıştır. Büyüme faktörlerinin fazla miktarının iletimi çok hızlı olursa, tedavi alanı çabucak temizlenir ve böylece doku onarım etkisini azalır ayrıca istenmeyen yan etkiler baş gösterebilir. Hammond şöyle diyor:
Çok yavaş olarak nanogram veya mikrogram miktarlarda büyüme faktörü salınımı istenir, miligram değil. Zedelenmiş bölgeye iletilmek üzere, kemik iliklerimizde bulunan bu yetişkin kök hücrelerini iyileştirmek, devamında ise iskele çevresinde kemik oluşturmak, ayrıca dolaşımı devam ettiren bir damar sistemi oluşturmak istenir.”
Bu olay zaman alır, büyüme faktörleri normalde birkaç gün veya hafta  boyunca yavaş yavaş yayılabilir. Bu zamanlamayı kullanarak, MIT ekibi, çok ince PDGF ve BMP yüzeyi kaplanmış  gözenekli bir doku yarattı. Tabaka tabaka birleştirme tekniğinin uygulanması şöyledir, öncelikle ilk tabaka yaklaşık 40 katlı BMP-2 sonrasında bunun üzerine bir diğer 40 kat PDGF ile kaplanır. Bu yöntem PDGF’nin daha çabuk yayılmasını, eş zamanlı olarak sürdürülebilir BMP-2’nin de yayılımını makul kılar ve doğal tedavi sürecinini taklit eder. Araştırma biriminin bir üyesi olmamakla beraber Michigan Üniversitesi kimya profesörü Nicholas Kotov şöyle diyor:
Bu, yapay doku mühendisliğinin , kemikler üzerindeki asıl avantajıdır çünkü sinyal proteinlerinin salınımı yavaş ve planlı olmalıdır.”
Yapı iskelesine bir seferde yaklaşık 0.1 milimetre kalınlıkta büyüme faktörü kaplama işlemi uygulanır ve yapı iskeleleri istenildiğinde deforme olmuş kemik nakli için uygun boyutlarda bu tabakadan kesilebilir.
Etkin Tedavi
Yapı iskelesi araştırmacılar tarafından kendiliğinden iyileşemeyen yeterli büyüklükte (8 mm çapında) fare kafataslarındaki zedelenmeler üzerinde test edildi. Yapı iskelesi naklinde, büyüme faktörleri farklı oranlarda salındı. Nakilin ilk birkaç günü boyunca PDGF salınımı, yara iyileşme basamaklarının başlamasına, diğer öncü hücrelerin tedavi bölgesine hareketlenmesine yardımcı oldu. Bu hücreler, damarsal ve kemiksel iskeletin desteğinde damarlarla beraber yeni dokunun oluşumunda görevliydi.
Araştırmacıların söylemine göre, BMP çok yavaşça salınır, sonrasında bu olgunlaşmamış hücreler kemikleri üreten osteoblastlar haline gelir. Gelişim faktörlerinin her ikisi de beraberce uygulandığında, bu hücreler ameliyatı takiben 2 hafta boyunca, doğal kemik görünümünden ve mekanik işlevinden farksız bir kemik katmanı oluşturur. Hammond şöyle diyor:
Bu kombinasyonun kullanımı bize sadece proliferasyonun hızlandırılmasına izin vermiyor. Bununla beraber kök hücreler ve öncül osteoblastların iletimini sağlayan damar dokusunu tanımlamaya da olanak sağlıyor. Böylece muntazam bir tedavi sistemini noktalanıyor.”
Bu yaklaşımın bir diğer avantajı şudur, yapı iskelesi doğada çözünebilir ve vücut içerisinde birkaç haftada parçalanabilir. PLGA olarak nitelendirilen polimer yapı modeli materyali tıbbi tedavilerde yaygın biçimde kullanımdadır. Ayrıca özgül oranda çözünmeye ayarlanabilir. Böylece araştırmacılar bu iskeleyi gerekli olduğu miktarlarda tasarlayabilir.
Hammond’un ekibi bu çalışmaya dayalı bir patent başvurusunda bulundu ve şimdiki hedefleri, bu sistemi daha büyük hayvanlar üzerinde test edebilecekleri klinik deneylere taşımak.
Bu çalışma National Institutes of Health tarafından finanse edilmiştir.
Kaynak:
  1. ScienceDaily
  2. N. J. Shah, M. N. Hyder, M. A. Quadir, N.-M. Dorval Courchesne, H. J. Seeherman, M. Nevins, M. Spector, P. T. Hammond. Adaptive growth factor delivery from a polyelectrolyte coating promotes synergistic bone tissue repair and reconstruction. Proceedings of the National Academy of Sciences, 2014; DOI: 10.1073/pnas.1408035111

Kanser Biyoİşaretlerini Tespit Edebilen Teknoloji

Nano Letters dergisinde yayımlanan yeni bir araştırmada, Wake Forest Baptist Medical Center’dan araştırmacılar; nükleik asitleri hastalık işaretleri olarak tespit edebilecek yeni bir teknoloji geliştirmeyi başardı. Araştırmacılar bu gelişmeyi çok güçlü bir potansiyel taşıyan başlangıç olarak niteliyorlar, çünkü bu metot ile kanserden ebola virüsüne kadar birçok hastalığı hastaya, hastanın sağlıklı dokularına veya derisine zarar vermeden teşhis etmek ve tanı koymak mümkün olacak.

Araştırmanın baş yazarı ve aynı tıp merkezinde biyomedikal mühendisliği Yardımcı Doçenti Adam R. Hall’un açıklaması şöyle: ” Teknolojinin henüz çok erken safhalarında olsak da, parmak ucundan alınan birkaç damla kan örneği ile testler gerçekleştirebildik.Bilim insanları yıllardır mikroRNA biyoişaretleri üzerine çalışmalar gerçekleştirdi, ancak bir problem var ki o da mikroRNA’ların çok kısa olması ve bu yüzden tutarlı biçimde tespit edilmelerindeki zorluk.. Birçok teknoloji bu RNA parçalarını tanılamakta güçlük çekiyor. “

DNA’mızda dahil olmak üzere nükleik asitler, birkaç taneden milyonlarcasına kadar değişen sayıda baz sekans veya zincirlerinden ( nükleotit dizileri) oluşur. Bu nükleotit bazların normal halde tam olarak hangi sırayla bulunuyor olduğu ise fonksiyonları ile birebir ilişkilidir denilebilir. Böylelikle yalnızca bu dizilere bakarak, bir hücrenin ve hatta bir dokunun içinde olup bitenleri kestirmek mümkün hale geliyor.

Bu nükleik asitlerin bir ailesi de mikroRNA’lardır ve ortalama (yalnızca) 20 bazdan oluşan tek zincirli yapılardır. Ne var ki, bu küçük diziler içinde kanserin de bulunduğu birçok hastalık hakkında sinyal verebiliyorlar.

Yeni geliştirilen teknikte ise, bir nükleik asit karışımının içinde hedeflenen (veya başka bir deyişle biyoişaretçi olan) nükleik asitin var olup olmadığı nanoteknoloji  yardımıyla anlaşılabiliyor ve hatta basit elektronik belirteçlerle miktarları da belirlenebiliyor.

Eğer arıyor olduğunuz nükleik asit (mikroRNA) oradaysa, sizin ortama eklediğiniz onunla birebir eşleşecek olan (fermuar kapanması örneği verilebilir) RNA zinciri ile çift zincirli bir yapı oluşturarak net bir sinyal veriyor. Sinyallerin sayısı da dedektörler yardımıyla sayılıyor ve hedef mikroRNA zincirden hücrede veya dokuda ne kadar bulunduğu da tespit edilebiliyor.

Çalışmada, bir nükleik asit kalabalığının içinden bile küçük bir hedef zincirin birebir ve kesin olarak tespit edilebileceği gösterilmiş oldu. Bununla birlikte yapılan testte özel olarak denenen veya kullanılan mikiroRNA ise mi-R155 kodlu bir zincirdi ve bu zincir insanlarda akciğer kanserinin indikatörlerinden biri olarak biliniyor.

Bu güzel haberlerin ardından araştırmacılar, klinik kan, doku ve idrar örnekleri üzerinde de çalışabilecek şekilde tekniği ve teknolojiyi geliştirmeye girişti. Konu ile ilgili yeni yayınların kısa sürede gerçekleşmesi bekleniyor.


Kaynak :

  1. Bilimfili,
  2. Osama K. Zahid, Fanny Wang, Jan A. Ruzicka, Ethan W. Taylor, Adam R. Hall. Sequence-Specific Recognition of MicroRNAs and Other Short Nucleic Acids with Solid-State Nanopores. Nano Letters, 2016; DOI: 10.1021/acs.nanolett.6b00001