Neden Hep Geç Kalırız?

Herkes bazen geç kalabilir ama, her zaman en az beş dakika geç kalan biri olmak sanattır. Hayal kırıklığı ve rahatsızlık yaratan bir sanat.. Ya da araştırmacıların bulgularına göre; kişiliğinizin bir yan etkisi olabilir.

Peki o halde, insanların sürekli otobüsleri, trenleri kaçırmasının, arkadaşlarını sinirlendirmesinin, düğüne gelinden sonra gitmesinin altında yatan sebep nedir ve bu durumu düzeltmek neden bu kadar zordur?

Geç kalmanın bir çok olumsuz etkisi, caydırıcısı ve hatta bazı durumlarda cezası vardır. Buradaki paradoks ise tüm ceza ve sonuçlarına rağmen geç kalabilmemizdir..  İnsanların sıklıkla geç kalmalarının en açık ve genel sebebi, bir işin ya da olayın ne kadar sürede gerçekleşeceğini tam olarak kestirememeleridir. Buna da ‘Planlama Hatası’ diyoruz. Mevcut araştırma, ortalama bir insanın, bir işi tamamlamanın ne kadar süreceği ile ilgili tahminlerinin gerçek süreden %40 daha az olduğunu gösteriyor.

Bir diğer özellikte ise – ki birinci sebep ile yakından ilişkilidir – aynı anda birden çok iş yapan kişilerin hep geciken insanlar olduğunu ortaya koyuyor.  Daha önce 181 metro makinisti üzerinde yapılan bir araştırmada, aynı anda birden çok iş yapanların daha sıklıkla işe geç kaldıkları tespit edilmişti. (Conte, Jeff – 2003)

Bunun sebebi ise aynı anda bir çok iş yapmanın üstbiliş ve o anda yapılan işin bilincinde olmayı zorlaştırmasıdır. Conte, 2001’de yaptığı bir diğer araştırmada ise, her zaman geç kalmaya eğilimli olan bir kişilik tipolojisinin de varlığından bahsetmektedir. Aşırı düzenli ve başarı odaklı (araştırmada A tipi olarak bahsedilen grup) kişilerin, araştırmadaki diğer grubu oluşturan B tipi insanlara göre daha dakik olduğu ortaya koyulmuştu.

Aslında, A ve B tipi insanlar zamanın akışını daha farklı algılamakta. Geçmiş üç çalışmada Conte, A tipi insanların bir dakikayı 58 saniye olarak, B tipi insanların ise 77 saniye olarak algıladıklarını kaydetmişti.

Bu, her dakika için 18 saniyelik fark, uzun süreler söz konusu olduğunda üst üste eklenerek ciddi vakit kaybına ve gecikmeye neden olmaktadır. Elbette bunları bilmemiz sorunu çözebilmiş olduğumuz anlamına gelmiyor.

Ancak araştırmacılar dakik’liğimizi artıracak stratejiler geliştirmeye çalışmaktalar. Görevlerin ve işlerin süresini yanlış tahmin eden insanlar için, aktiviteleri detaylı aşamalara bölerek değerlendirmek zaman algısının daha doğru işlemesini sağlayacaktır. 2012 yılında yapılan bir çalışmada, insanların bir işi yapmadan önce akıllarında yaptıklarını hayal etmeleri istenmiş ve böylelikle zamanlama konusunda daha doğru tahminler ürettikleri kaydedilmişti.

Geç kalan insanlar ayrıca aynı anda iki yerde olamayacaklarını farketmeli ve buna göre daha az işi planlamaya girişmeliler. Tabii bazı insanlar geç kalmayı hiç de önemsemiyor olabilir.

İş kişilik tipolojinize geldiğinde ise neredeyse yapacak hiç bir şey yok. Ancak o zaman da zamanı yanlış hesapladığınızı kabul edip üzerine bir kaç dakika eklemek bir çözüm olabilir.

Her şeyden önce bu da değişimin ilk aşamasıdır, değil mi?

 


Referans :

  1. Bilimfili,
  2. Sciencealert.com, Scientists have found out why you’re chronically late,
  3. Jeffrey M. Conte & Rick R. Jacobs pages 107-129 Validity Evidence Linking Polychronicity and Big Five Personality Dimensions to Absence, Lateness, and Supervisory Performance Ratings DOI:10.1207/S15327043HUP1602_1
  4. David M. Sanbonmatsu, David L. Strayer, Nathan Medeiros-Ward, Jason M. Watson. Who Multi-Tasks and Why? Multi-Tasking Ability, Perceived Multi-Tasking Ability, Impulsivity, and Sensation Seeking. PLoS ONE, 2013; 8 (1): e54402 DOI:10.1371/journal.pone.0054402

Zika Virüsü Nedir, Belirtileri Nelerdir, Nasıl Bulaşır, Nasıl Korunulur?

Zika virüs, flavivirüs ailesinden bir virüs. 1947 yılında ilk kez, Uganda’nın Kampala bölgesinde yer alan Zika Ormanlarında, Rhesus maymunlarından izole edildi. Virüs birçok Afrika ülkesinden (Uganda, Tanzanya, Mısır, Sierra Leone, Orta Afrika Cumhuriyeti ve Gabon), Asya ülkesinden (Hindistan, Malezya, Filipinler, Tayland, Vietnam ve Endonezya) ve Mikronezya’dan izole edildi.

Afrika, Amerika, Asya ve Pasifik ülkelerinde salgınlara sebep olan virüsün yayılmasını sağlayan vektör ise; genellikle sabah ve akşam saatlerinde aktif olan Aedes cinsi sivrisinek. Fakat virüsün kaynağının ne olduğu ise henüz saptanamadı.

Belirtiler

Zika virüsün inkübasyon periyodu (virüse maruz kaldıktan, belirtilerin ortaya çıkana kadar geçen süre), tam olarak net değil, ancak bu sürenin birkaç gün olduğu düşünülüyor (1). Hastalığın belirtileri deng virüs gibi, arbovirüs enfeksiyonları ile benzer (2). Yani aynı vektör sivrisinek hastalığı bulaştırmakta ve hastalıkların belirtileri benzerdir. Hatta bu virüsler, benzerlikleri ve aynı aileden olmaları sebebi ile serolojik testlerde çapraz reaksiyon verebilir (2). Zika virüs belirtileri; ateş, ciltte döküntüler, konjuktivit, kas-eklem ağrıları, halsizlik-kırgınlık ve baş ağrısıdır. Genellikle bu belirtiler 2-7 gün arasında değişebilir.

2013 ve 2015 yıllarında Fransız Polinezya’sı ve Brezilya’da görülen büyük salgın süresince, Zika virüse bağlı, nörolojik ve oto-immün komplikasyonların olduğu ulusal sağlık otoriteleri tarafından raporlandı (1).

Brezilya’da sağlık otoriteleri, Zika virüs enfeksiyonlarının artmasının yanı sıra, mikrosefali ile doğan bebeklerin de kuzeydoğu Brezilya’da arttığını belirtti. Yapılan araştırmalar sonucu, virüs ile mikrosefali oluşumu arasında bir ilişki olabileceği saptandı.

Fakat bu ilişkinin açıklığa kavuşabilmesi için ve nasıl bir ilişki olduğunun saptanabilmesi için daha çok çalışmaya ihtiyaç duyuluyor. Bunun yanı sıra diğer potansiyel nedenler de araştırılıyor.

Geçiş/Bulaş

Zika virüs, enfekte Aedes cinsi ve çoğunlukla tropikal bölgelerde mevcut olan Aedes aegypti isimli sivrisineklerin ısırması ile insana bulaşıyor. Aynı sivrisinek deng, chikungunya ve sarıhumma hastalıklarının da bulaşımında rol oynuyor.

İlk kez 2007 yılında Pasifik’ten virüse bağlı salgın raporu bildirildi. 2007 Yılında Fransız Polinezya’sından, 2015 yılında Latin Amerika ülkelerinden (Brezilya ve Kolombiya) ve Afrika’dan (Cape Verde) salgınlar bildirildi. Bunun yanı sıra Latin Amerika’da 13 ülkeden salgın bildirisi yapıldı.

Teşhis

Zika virüs, enfekte bireyin, kan örneğinden polimeraz zincir reaksiyonu (PZR) ile teşhis edilir. Serolojik olarak virüsün tespiti çapraz reaksiyondan (diğer flavivirüsler ile) dolayı zor olabilir.

Korunma

Sivrisinekler ve yumurtalarının olduğu bölgeler, Zika virüs enfeksiyonları için büyük risk faktörleridir. Sivrisineklerin kaynağının ve insan-sivrisinek etkileşimini azaltılması ile korum-kontrol sağlanabilir. Açık renk giysilerin giyilmesi, mümkün olduğunca açıkta kalan vücut bölgelerinin azaltılması, ev için fiziksel bariyerlerin sağlanması (cam ve kapılara sineklik takılması), cibinlik altında uyunması gibi önlemler alınabilir. Bunun yanı sıra, su dolu olan kapların (kova, çiçek saksıları vs.) sularının temiz olduğundan ya da boş olduğundan emin olunmalı, böylece sivrisineklerin çoğalabileceği alanlar kısmen engellenebilir. Sağlık otoriteleri, salgın boyunca insektisit(böcek-sinek öldürücü) spreylerin uygulanmasını tavsiye etmekte.

Tedavi

Hastalık genellikle orta şiddette seyrettiğinden, virüse özel bir tedavi ve geliştirilmiş bir aşı henüz mevcut değil. Virüs ile enfekte kişilerin, bolca dinlenmesi, yeterli miktarda sıvı alması, ağrı ve ateşleri için de yeterli ilaç desteğini almaları gerekiyor. Semptomların ağır olduğu durumlarda mutlaka doktor desteği alınmalı.

Virüsün mikrosefali ile ilişkisi

2015 yılında Schuler-Faccini ve arkadaşlarının Brezilyada yaptığı bir çalışmada, Zika virüs enfeksiyonları ve mikrosefali arasındaki ilişkiyi incelendi. Çalışmaya göre 2015 yılının başlarında, Zika virüs salgını, Brezilya’da görülmeye başlandı ve virüsün Aedes cinsi sivrisineklerden bulaştığı bildirildi. Aynı bölgede Deng virüsünün de dolaşımda olduğu raporlandı. 2015 Eylül ayında yeni doğan bebeklerde mikrosefali gözlemlenmesi ile acil durum ilan edildi. Çünkü mikrosefali gözlenen bebeklerin çoğu, Zika virüsün görüldüğü bölgeden raporlandı. İki anneden amniyotik sıvı alındı ve Zika virüs izole edildi. Bebeklerin mikrosefali oldukları ultrason ile gözlemlendi. Daha sonra, 2015 yılının ağustos ve eylül ayları arasında 35 bebek mikrosefali ile doğdu. Bebeklerin anneleri, ya virüsün yayıldığı bölgede oturuyordu ya da o bölgeyi ziyaret etmişlerdi. Araştırmacı ekip, virüs ile enfeksiyon arasında bir ilişki olduğunu fakat bunun %100 olarak bildirilmesi için yeni çalışmaların yapılması gerektiğini açıkladı (4).

Hastalık şu an için tropikal kuşakta bulunan ülkeler ile sınırlı olsa da, insanların seyahat etmeleri ile ülkemizde dâhil yayılabilme olasılığı olabilir. Virüsün ana kaynağı Aedes cinsi sivrisinek fakat nadir de olsa anneden bebeğe geçebilme olasılığı var. Bunun yanı sıra virüsün, kan tranfüzyonu (nakli) ve cinsel temasla bulaşabildiği raporlandı (4).Yani insandan insana bulaş mümkün. Sivrisinekler yumurtalarını nemli topraklara bıraktığından dolayı da bahar ve yaz ayları ile üremeleri artar. Tehlike bu mevsimlerde daha yüksektir.

Hastalığın salgın boyutuna ulaştığı ülkelerin sağlık bakanları, mikrosefali ile doğan çocukların sayısında ciddi bir artış olduğunu, mümkün olduğunca salgın döneminde kadınların hamile kalmamalarını önerdiler. Sadece Brezilya’da 2015 yılında mikrosefali ile doğan çocuk sayısının 4000 civarında olduğu açıklandı. Virüs ile mikrosefali arasında ki bağlantı hala tam olarak netlik kazanmış değil. Brezilya’da yapılacak olan karnaval ve olimpiyat oyunları süresince salgının boyutunun artmaması için ülkede önlemler alınmaya çalışılıyor. Kürtaj Brezilya’da yasak, Brezilya sağlık bakanlığı, hastalığı önlemek amacı ile kürtaj izninin enfekte anneler için geri gelebileceğini belirtti.


Kaynaklar:

  1. Bilimfili,
  2. WHO
  3. CDC 
  4. Scielo 
  5. CDC- Question 
  6. CDC – Transmission 
  7. Schuler-Faccini L, Ribeiro EM, Feitosa IM, Horovitz DD, Cavalcanti DP, Pessoa A, Doriqui MJ, Neri JI, Neto JM, Wanderley HY, Cernach M, El-Husny AS, Pone MV, Serao CL, Sanseverino MT; Brazilian Medical Genetics Society–Zika Embryopathy Task Force. Possible Association Between Zika Virus Infection and Microcephaly – Brazil, 2015. MMWR Morb Mortal Wkly Rep. 2016 Jan 29;65(3):59-62. doi: 10.15585/mmwr.mm6503e2.
  8. The Nation
  9. The Guardian 

Yaşlanmış Hücrelerden Kurtulmak Yaşam Süresini Yüzde 35’e Kadar Artırabilir

Mayo Clinic’ten araştırmacılar, yaşlanan – artık daha fazla bölünemeyecek olan ve yaşla olduğu gibi kalan – hücrelerin sağlığı negatif olarak etkilediğini ve normal farelerin yaşam sürelerinin yüzde 35 azalttığını gösterdiler. Sonuçlar ve araştırmanın detayları Nature dergisinde yayımlandı.

Araştırmada,vücudu yaşlanan hücrelerden arındırmanın tümör oluşumunu geciktirdiği, doku ve organ fonksiyonlarını korumaya  yardımcı olduğu ve ters etkiler oluşturmadan yaşam süresini uzattığı tespit edildi.

Araştırmanın baş yazarı Jan van Deursen konu ile ilgili yaptığı açıklamada hücresel yaşlanmanın, artık daha fazla bölünemeyecek olan hücrelerin bir anlamda ‘acil freni’ olarak kullandığı biyolojik bir mekanizmadır. Bu hücrelerin bölünmelerinin tutulması ne kadar kanseri önlemek için çok önemliyken, teoriye göre bir kez bu ‘acil freni’ çekildikten sonra bu hücreler de artık daha fazla gerekli olmaktan çıkıyor.

Bağışıklık sistemi, yaşlanan hücreleri düzenli olarak yok etmekte ve öldürmektedir. Ne var ki, bu da zamanla daha az etkili olmaya başlar. Yaşlanan hücreler çevrelerindeki hücrelere de zarar verecek faktörleri üretebilir ve bu vasıtayla kronik inflamasyona sebep olabilir. Bu durum da aslında yaşlanmaya bağlı hastalık ve rahatsızlıkların temel sebeplerinden birisidir.

Mayo Clinic araştımacıları normal fareler üzerinde yaşlanmış hücrelerin ilaç yoluyla yok edilmesini sağlayacak bir transgen (belirli metotlarla sağlıklı biçimde başka bir canlıya aktarılan farklı bir canlı türünün bir geni) kullandılar. AP20187 adlı maddenin belli dozlarda belirlenen aralıklarda verilmesi ile yok edilmesi ile  tümör formasyonu geciktirildi ve birçok organın yaşa bağlı olarak kötüleşmesi azaltıldı. Maddenin uygulandığı farelerin ortalama yaşam sürelerinde yüzde 17 ila 35lik artışlar gözlemlendi. Ayrıca daha sağlıklı görünen ve inflamasyon oranlarında azalma görülen bu farelerin böbrek, kas ve yağ dokularında iyileşme gözlemlendi.

Bu noktada Dr. van Deursen’İn açıklaması şöyle : ” Yaşlanan hücrelerin, canlı da yaşlandıkça birikiyor olması çok büyük olumsuz etkiler yatabilmektedir, organlara ve dokulara ciddi zararlar verebilmekte ve bununla birlikte yaşam süresi ile sağlıklı yaşam süresince ciddi azalmaya sebep olabilmektedir. Ancak negatif yan etkiler oluşturmadan bu hücreleri vücuttan atabilmek mümkün olduğundan geliştirilecek terapilerin burada elde ettiğimiz bulguları -hücrelerin elimine edilmesini sağlayan genetik modelimizi- taklit edeceğini söylemek mümkün. Benzer etkiler gösterebilecek ilaç veya bileşiklerin de yaşlılığa bağlı hastalık, koşul ve kayıpların önüne geçebilecek terapötik etkiler gösterebileceğini umuyoruz. ”

Araştırmacılar sonuçların, insan üzerinde de olumlu getirileri olacak araştırmaların önünü açabileceğini düşünüyor. Mayo Clinic’ten moleküler biyolog Dr. Baker’ın açıklaması ise şöyle : ” Yaşlanan hücreleri hedeflemenin avantaşı şudur; yüzde altmış ila yetmişini temizlemeyi başardığınız zaman ciddi oranda terapötik etki yaratmış oluyorsunuz. Yaşlanan hücreler hızlı biçimde bölünemediğinden -hatta bazıları artık hiç bölünemez- eğer geri çevrilebilirse bir ilaç ile hızlı ve verimli biçimde bu yaşlanmış hücreleri elimine etmek mümkün olabilir. Bu da sonunda sağlıklı yaşam süresinde  öngörülebilir bir artış anlamına gelir.”

 


Kaynak :

  1. Bilimfili,
  2. Darren J. Baker, Bennett G. Childs, Matej Durik, Melinde E. Wijers, Cynthia J. Sieben, Jian Zhong, Rachel A. Saltness, Karthik B. Jeganathan, Grace Casaclang Verzosa, Abdulmohammad Pezeshki, Khashayarsha Khazaie, Jordan D. Miller, Jan M. van Deursen. Naturally occurring p16Ink4a-positive cells shorten healthy lifespan.Nature, 2016; DOI: 10.1038/nature16932

Son Buzul Çağı Biterken Avrupa’yı İşgal Eden Gizemli Topluluk

Avrupa yaklaşık 14.500 yıl önce büyük ve ani bir popülasyon değişimine sahne oldu. Bu dönemde yaşamış olan avcı-toplayıcı grupların kemiklerinden elde edilen DNA’lar bize son buzul çağının sonunda bu değişimin gerçekleşmiş olduğunu gösteriyor.

Son beş yılda sıklaşarak yayımlanan ve bizimde Bilimfili olarak yakından takip ederek sizlere ulaştırmaya çalıştığımız antik DNA çalışmaları, Avrupa’ya ilk olarak gelen veya yerleşen insanlar ile ilgili bildiklerimizi değiştirmeye devam ediyor. Bu araştırmaların birleşerek oluşturmuş olduğu büyük resim ise kıtaya ulaşmayı başaran göç dalgalarının kıtayı yenilediği, yeni genler ve teknolojileri beraberinde getirdiğini gösteriyor.

Tüm bu çalışmalar Avrupa’nın bölgeye yaklaşık 40.000 yıl önce girmiş olan avcı-toplayıcı grupların yerine Orta Doğu’dan 8.000 yıl önce gelmiş olan çiftçilerin geçtiğini gösteriyor. Bu çiftçiler de, Avrasya steplerinden gelen göçebe çobanların bölgeye yaklaşık 4.500 yıl önce girişlerine şahitlik ettiler. Bu durum da modern Avrupa’nın üç büyük popülasyon dönüşümü ile bugünkü şeklini aldığını gösteriyor.

Göç Dalgaları

Son yapılan çalışma ise biraz daha karmaşık. 14,500 yıl önce Avrupa son buzul çağından çıkarken, soğuk şartlarına dayanmış olan avcı-toplayıcı topluluklar büyük çoğunlukla yeni bir avcı-toplayıcı grupla yer değiştirdi.

Bu yeni popülasyonun tam olarak nereden gelmiş olabileceği ise henüz net değil ancak yüksek ihtimalle güneyin biraz uzak kesimlerinden geldikleri tahmin ediliyor. Almanya’da bulunan Max Planck Institute’ten analize liderlik eden Johannes Krause temel hipotezin buzul göçmenlerinin güney-doğu Avrupa’dan gelmiş olduklarını belirttiğini açıkladı.

son-buzul-caginda-avrupanin-isgali-bilimfilicom

Şartlar düzeldikçe, daha kuzeye ve merkez Avrupa’ya doğru yolculuğa başlayan ve avantajı ele geçiren grup bu güneyli avcı-toplayıcılardı. Bu da bölgede erken dönemde yaşamış olan topluluklarla birlikte düşünüldüğünde bir ‘genetik devamsızlık’ durumu oluşturuyor. Kavram, yapısı itibariyle hem sonuç hem de bir ipucu niteliği taşıyor.

Ekip bu noktada, en yaşlısı Pleistosen’de -yani 35.000 yıl önce – ve en genc, Holosen’de yani yaklaşık 7.000 yıl önce yaşamış 55 antik çağ insanına ait mitokondriyal DNA’yı analiz etti. Daha önceki incelemelerde daha çok son 10.000 yıla ait kalıntılar incelenmişti ve bu sebeple çıkarımlar ve sonuçlar biraz daha limitlenmişti denilebilir.

Bugüne kadar dönemin sert şartlarından dolayı kalıntıların az korunmuş olması ve yeterli araştırılacak malzeme bulunamaması sebeplerinden ötürü, incelemelerin yapıldığı materyaller üzerinde yapılabilecek şeylerin çok çok azı uygulanabilmişti. Ancak burada ilk kez Pleistosen Avrupa popülasyon dinamiklerine bakılabildiği düşünülüyor.

Harvard Medical School’dan Iosif Lazaridis’in açıklaması şöyle : “14.500 yıl önceki popülasyon dönüşümü tamamen beklenmedik bir şeydi. Öyle görünüyor ki merkez Avrupa’nın avcı toplayıcıları son buzul çağının maksimize olduğu zamanlarda hayatta kalmayı başardılar ve tam düşüşe geçmişken yerlerini bıraktılar -yerlerine başkaları geçti-.”

Avrupa’nın Alışılmadık Tarihi

Büyük resim henüz netleşmiş değil; çünkü çalışma daha uzun olan çekirdek DNA’sı değil yalnızca mitokondriyal DNA üzerinde gerçekleştirildi. Mitokondriyal DNA da popülasyonun geçmişi veya tarihi ile ilgili hikayenin yalnızca bir kısmını anlatabiliyor. Bu da hesaba katıldığında Pleistosen döneme ait iskeletlerden çekirdek DNA’sı sekansları (dizileri) elde etmek çok büyük bir önem taşıyor.

Mevcut araştırma aynı zamanda Avrupalı’ların atalarının neden belli bir genetik işaretten yoksun olduğu noktasındaki uzun süreli merakları da giderebilir. Bugün yaşamakta olan tüm insanlar mitokondriyal DNA’larındaki haplogruplara dayanarak görece küçük sayıdaki ayrışmış grupların bir nevi üyesidir. İnsanların bu şekilde bire bir olarak bir takım gruplarla eşleştirilmesi insanlık tarihinin geçmişte hangi yolları izleyerek yayıldığı, nerelere dağıldığı noktasında da bilgiler verebilmektedir.

Bugüne kadar bilim insanları Avrupa’nın son derece alışılmadık bir kolonizasyon tarihi olduğunu düşünüyorlardı çünkü büyük bir haplogrup olan, Asya boyunca yaygın biçimde  ve hatta yerli Amerikalı’larda dahi bulunan M haplogrubu (mitokondriyal bir haplogruptur) burada bulunmuyor. Bunun yerine N haplogrubu ise bu kolonilerde çok yaygın.

Yine bazı bilimcilere göre M ve N haplogrupları iki ayrı Afrika’dan yayılma olayını temsil ediyor ve buna dair ipucu niteliği gösteriyor olabilir. Ancak Krause ve ekip arkadaşları M grubunun 14.500 yıl önceki dönüşümden önce Avrupa’da da yaygın olduğunu keşfetti : En eski 18 insana ait kalıntılardan üçünde bu haplogruba rastlandı yani bu bireyler ‘M klanı’ndan diyebiliriz.

Tüm bunlar Avrupa ve Asya’daki ilk kolonizasyonların aynı antik popülasyonu içerebileceğine işaret ediyor. Ayrıca M grubunun Avrupa’da çok sonra yok olmuş olması da, bir ihtimal 14.500 yıl önceki toplumsal karışıklık ile ilgili olabilir.

 


Kaynak :

  1. Bilimfili,
  2. Cosimo Posth, Gabriel Renaud, Alissa Mittnik, Dorothée G. Drucker, Hélène Rougier, Christophe Cupillard, Frédérique Valentin, Corinne Thevenet, Anja Furtwängler, Christoph Wißing, Michael Francken, Maria Malina, Michael Bolus, Martina Lari, Elena Gigli, Giulia Capecchi, Isabelle Crevecoeur, Cédric Beauval, Damien Flas, Mietje Germonpré, Johannes van der Plicht, Richard Cottiaux, Bernard Gély, Annamaria Ronchitelli, Kurt Wehrberger, Dan Grigourescu, Jiří Svoboda, Patrick Semal, David Caramelli, Hervé Bocherens, Katerina Harvati, Nicholas J. Conard, Wolfgang Haak, Adam Powell, Johannes Krause Pleistocene Mitochondrial Genomes Suggest a Single Major Dispersal of Non-Africans and a Late Glacial Population Turnover in Europe Current Biology February 4, 2016, DOI: 10.1016/j.cub.2016.01.037

Beyin nasıl uyanıyor?

woke-up-before-your-alarm-stay-awake-dont-go-back-sleep.w654

 

Bern’deki biliminsanları beyindeki, uykudan ve anesteziden ani uyanmayı sağlayan mekanizmayı keşfetti. Çalışmanın sonucu, uyku düzensizliklerinin ve bitkisel hayatta bilincin geri getirilmesinin tıbbi tedavileri için yeni stratejiler sunuyor.

Kronik uyku rahatsızlığı İsviçre nüfusunun yüzde 10-20’sini etkiliyor ve neredeyse herkes uyku problemini hayatında en az bir kere tecrübe ediyor. Ayrıca kliniksel ve deneysel çalışmalar, genelde uykusuzluk hastalığını etkileyen uykunun niceliğinin (uyku derinliği gibi) iyi bir gece uykusu ve vücut ve zihin fonksiyonlarının iyileşmesi ile eşit öneme sahip olduğunu vurguluyor. Bern Üniversitesi ve Hastanesindeki araştırmacıların açıklamalarına göre, uyku bozukluklarının hayat kalitesi üzerindeki sonuçları gündüz vakti uykulu olma ve duygu durumunda değişikliklerin ötesine kadar gidiyor. Bilişsel bozukluk, hormonal dengesizlik ve kalple ilgili ya da metabolik bozukluklara yüksek duyarlılık zor algılanan kronik uyku problemleri ile sık ilişkili negatif etkilerin bazıları arasında.

Şimdi, uykunun niceliği ve niteliğinin, Alzheimer, Parkinson ve şizofreni de dahil olmak üzere birçok nörolojik rahatsızlığın erken işaretçisi olduğu düşünülüyor. Ne yazık ki ilaç stratejileri ve gelişmiş hayat hijyeni kombinasyonu sınırlı bir etkiye sahip. Yetersiz uyku niteliği ve niceliğinin tedavisi için “kişiselleştirilmiş tıp” stratejileri eksik.

 

Uyarılma ve bilinç için beyin devreleri

Bu yoğun deneysel çalışma, modern nöroloji bilimindeki bir bilinmezlik ve gizemi çözmek için heyecan verici bir anahtar olan, beyin devrelerinin uyku-uyanıklık döngüsünü ve bilinci nasıl kontrol ettiğini anlamak için yapıldı. Araştırmacılar iki yönlü bir keşif yaptılar: Fare beyninde inhibisyonu derin uykuyu sağlarken, aktivasyonu ani uyanıklığa sebep olan yeni bir devre keşfettiler. Çalışma Nature Neuroscience isimli akademik dergide yayımlandı.

Memeli uykusu, hızlı olmayan göz hareketi (NREM) uykusu ya da hafif uyku ve hızlı göz hareketi uykusu (REM) ya da derin/rüyalı uyku olarak iki klasik evreye ayrılır. Bu uyku evreleri için anahtar beyin devreleri tanımlanmıştı. Ancak uykunun ve rüyanın başlangıcı, korunması ve sonlanması gibi altta yatan asıl mekanizma bilinmiyordu.

Biliminsanları, hipotalamus ve talamus denilen iki beyin bölgesi arasında uyku sırasındaki EEG (elektroensefalogram) ritimleriyle ilişkili yeni bir sinirsel devre tespit etti. Bu devre sinyallerinin aktivasyonu hafif uykunun bitişi: Bilim insanları optogenetik adı verilen yeni bir teknolojiyi kullanarak milisaniye zaman ölçekli ışık titreşimleri ile hipotalamustan kontrol edilebilir nöronlar yaptılar ve kronik aktivasyonlarının uzun süreli uyanıklığı sağlarken geçici aktivasyonlarının hafif uyku sırasında ani uyanmalara yol açtığını gösterdiler. Bu devrenin hiperaktivitesi aşırı uyku rahatsızlığına sebep olurken dönüşümsel bir benzerlik içerisinde, uykusuzluk hastalığına da sebep olabilir. Böylece bu durum uyku bozukluklarında yeni bir terapisel hedef oluşturuyor.

 

Anestezi ve bilinçsizlikten çıkma nedeni

İlginç şekilde, devrenin uyarılma gücünün çok güçlü olması sebebiyle, aktivasyonu anestezi ve bilinçsizlikten çıkışa zemin hazırlıyor. Biliminsanlarına göre bu keşif, bitkisel hayata ya da minimal bilinç durumuna tedavi edici yaklaşımlar çok limitli olduğu için heyecan verici. Seçici olmayan derin elektriksel beyin uyarısı biraz başarı ile kullanılmıştı. Ama bunun altında yatan beyin mekanizmaları belirsiz kalmıştı. Bu çalışmada, biliminsanları bilinçsizlikten çıkmak için önemli bir seçici beyin devresini açığa kavuşturdular.

Beyin nasıl uyanıyor

Görsel açıklaması: Keşfedilen devrenin uyarılma gücü: Anesteziden çıkışın optogenetik ile kontrol edilen fare beyninden EEG kayıtları ile gösterilmiş örneği.

Araştırmacıların bu ikili buluşları uyanmanın beyin mekanizmasına ışık tuttu, uyku sorunlarının özel medikal tedavilerine yeni kapılar açtı ve bitkisel hayatta ya da minimal bilinç durumundaki hastaların iyileşmesi için bir yol haritası sağladı. Ancak araştırmacılar şimdilik çok önemli bir adım atmış olmalarına rağmen, bu sonuçlara dayalı yeni tedavi stratejilerinin tasarlanmasının biraz zaman alacağını vurguluyorlar.

Çeviren: Doğa Gündem

İTÜ Moleküler Biyoloji ve Genetik Blm

 

Kaynak:

  1. Bilim ve Gelecek
  2. ScienceDaily
  3. Antoine Adamantidis et al. Feedforward inhibitory circuit for arousal.Nature Neuroscience, December 2015 DOI: 10.1038/nn.4209

Parmak Kırışıklığının Nedeni Açıklandı Mı?

Bilim insanları, banyodan sonra ellerimizin neden buruşuk ve kırışık hale geldiğinin evrimsel kökenlerini keşfettiler!Buruşma refleksi olarak bilinen bu durum üzerine yapılan laboratuvar testleri, ıslak veya su altında bulunan cisimleri, buruşuk ellerimizin çok daha kolay kavradığını doğruladı. Bu kırışıklıklar, araba tekerleklerinde yağmur suyunu boşaltmak için açılmış kanallar gibi görev yapıyor.

İnsanlar çoğunlukla parmaklarının kırışmasının nedeninin, deri içerisine giren fazla suyun şişirme etkisi olduğunu sanmaktadırlar. Ancak bilim insanları, 1930 yılından beri nedenin aslında bu olmadığını gayet iyi bir şekilde biliyorlar. Çünkü deri altındaki sinirleri zarar görmüş kişilerde, ne kadar suya batırılırsa batırılsın bu buruşma meydana gelmemektedir. Bu da, bu kırışıklığın nedeninin otonom sinir sistemimizle, yani refleksif ve istemsiz hareketlerimizi kontrol eden sinir sistemimizle bir alakası olabileceğini göstermektedir. Esasında, daha önceden yapılan araştırmalar, bu buruşmanın nedeninin deri altındaki damarların büzüşmesi olduğunu göstermişti.
2011 yılında, Amerika’nın Idaho eyaletindeki Boise’de bulunan 2AI Laboratuvarında bir evrimsel nörobiyologolan Mark Changizi, bu kırışıklığın mutlaka evrimsel bir kökeni ve fonksiyonu olması gerektiğini ileri sürmüştür. Çünkü bu kırışma, aktif bir süreç sonucunda gerçekleşmektedir, rastgele olmamaktadır. Araştırmacı ve ekibi, bugüne kadar bu kırışmanın oluşma şablonu ve tipleri üzerine araştırmalar yürütmüştür. Fakat şimdiye kadar bu kırışıklığın nasıl bir evrimsel avantaj sağladığını bilmemekteydiler.
Son çalışmalarında ekip, farklı boyutlardaki bilyeleri hem kuru elle, hem de 30 dakika boyunca ılık suda bekletilmiş ellerle tutmayı denediler. Bugün Biology Letters isimli dergide yayınlanan araştırmalarına göre, parmaklar kırışıkken, kuruyken yapılan denemelere göre çok daha hızlı ve kolay bir şekilde bilyeleri tutabilmekteydiler.
Newcastle Üniversitesi’nden evrimsel biyolog Tom Smulders, bu durumu şöyle açıklıyor: “Kırışık parmakların cisimleri tutma konusunda daha başarılı olduğunu göstermiş olduk; bunu arabanızın lastiklerindeki deliklere benzetebilirsiniz. Bu delikler, aracın yolla daha sıkı bir temas kurmasını sağlar ve size daha iyi bir yol tutuşu verir.”
 
 
Sıkı tutunun: Kırışık parmakların evrimsel kökeni
 
Smulders’a göre bu kırışık parmaklar atalarımızın özellikle ıslak bölgelerde yetişen bitkileri ve akıntılar içerisinde avlanırken avımız olan hayvanları kavramamızı kolaylaştırdığını düşünmektedir. Benzer şekilde, ayak parmaklarımızın da kırışması, hem ıslak zeminde çıplak yürürken daha sıkı bir tutuş sağlamaktadır [Evrim Ağacı: hem de eskiden ayaklarımızı da ellerimiz gibi kullanabildiğimize dair bir işaret olmaktadır].
Changizi, yaptıkları araştırmanın sonuçlarının bu kırışık parmakların bir yağmur yolağı olduğunu, hem morfolojik analizlerin hem de davranışsal analizlerin doğruladığını söylemektedir. Ona göre, şimdi yapılması gerekenin ise, diğer hayvanlarda da bu kırışmanın olup olmadığı ve aynı işe yarayıp yaramadığını anlamaktır. “Şimdilik, biz ve makaklardan başka hangi türlerde bu kırışmanın olduğunu bilmiyoruz.” diye ekliyor.
Smulders, kırışık parmakların ıslak cisimleri tutmada avantaj sağlayıp, kuru cisimleri tutmada dezavantaj sağlamaması, neden sürekli kırışık parmakların evrimleşmediği sorusunu akla getirdiğini söylüyor. Fakat bazı fikirleri var: “İlk fikrimiz, sürekli kırışık parmakların, parmaklarımızın hissetmesine engel olabileceği yönünde. Bu da, cisimleri yakalama sırasında hasara ve sorunlara yol açabilir.”
Kaynaklar ve İleri Okuma: