Göz Teması: Önemi ve İşlevleri

Hepimizin bildiği üzere, göz teması kurmak önemli bir sosyal işarettir. “Benimle konuşurken gözümün içine bak!”, “Gözlerini benden alamadı.”, “Bana öyle dik dik bakma!” ve daha nicesi… Tüm bu söylemler bile, tek başlarına, göz temasının sosyal yaşantımızda ne derece önemli olduğunu vurguluyor. Nevark’taki Ohio Devlet Üniversitesi’nden sosyal psikolog James Wirth, sosyal ilişkilerde göz teması kurmanın önemini şu sözlerle ifade ediyor:
“Göz teması sosyal bir etkileşim esnasında size en güçlü bilgileri sağlar, çünkü duygular ve niyetler hakkında detaylar barındırır. Ayrıca göz teması kurmak o kadar önemlidir ki kısa bir süreliğine bile olsa bir kişi sizden bakışlarını kaçırıyorsa kendinizi dışlanmış hissetmeye eğilim gösterirsiniz.”
Ayrıca, göz temasının önemini kavrayışımız genlerimize işlenmiş gibi gözüküyor. Yeni doğan bebeklerin içgüdüsel olarak bakışlarını kendilerine bakım sağlayan kişilere yönlendirmesi buna güzel bir örnektir. James Wirth’ün yapmış olduğu bir çalışma beş günlük bebeklerin, gözlerini kaçıran kişilerin yüzlerine bakmaktansa, kendileriyle doğrudan göz teması kuran kişilerin yüzlerine bakmayı daha çok tercih ettiklerini ortaya koyuyor. Bu durum insanlardaki göz temasının, gelişimin en erken basamağında sağkalım (hayatta kalma) içgüdüleriyle bağlantılı olduğunu göstermektedir. Şöyle ki: Karşısındaki kişinin bakışlarını üzerine çekip göz temasının devamlı olmasını sağlayan bebekler/çocuklar, kendilerine temin edilecek gıdayı, ilgiyi ve bakımı da böylelikle garanti altına almış oluyorlar.
Göz temasının süresini ne belirliyor? 
Mayıs 2015’te yapılmış bir çalışmada Londra Üniversitesi Akademisi’nden psikolog Alan Johnston ve meslektaşları bu sorunun yanıtını aradılar. Ekip, ilk iş olarak, 400’den fazla gönüllünün kişilik özellikleri hakkında bilgi topladı. Daha sonra, katılımcılara, farklı süreler boyunca kendilerine doğrudan bakıyormuş gibi görünen aktörlerin bulunduğu video parçaları gösterdi. Videoları seyrederlerken aktörlerin bakışlarını kendi üzerlerinde hisseden katılımcılar, kendilerini ne kadar “rahat” hissettikleri hakkında araştırmacılara bilgi verdiler. Johnston ve ekibinin bulgularına göre denekler, aktörlerin kendileriyle kurdukları göz temasından memnunlardı, ancak bunda göz temasının süresi önemliydi. Ortalama olarak 3,2 saniye süren göz teması “rahatsız edici” olarak algılanmıyordu. Bulgulara göre, göz temasının bu ortalama süreden daha uzun olmasını sağlayan şey ise bazı aktörlerin tehditkâr değil de güven telkin eden görünüşleriydi.
Ekip, ayrıca, uzun süren göz temasına karşı verdiğimiz tepki ile öz algılamamız (kendimizi nasıl algıladığımız) arasında muhtemel bir ilişkinin varlığına da dikkat çekiyor. Bulgulara göre, kendilerini yardımsever ve cana yakın olarak tanımlayan katılımcılar, daha uzun süreli göz teması kurmaya eğilim gösteriyorlardı.
Son olarak sizlere göz teması ile ilgili birkaç önemli bilgi sunalım.
• Bebeklerde ve yeni yürümeye başlamış çocuklarda görülen göz teması eksikliği otizmin erken belirtilerinden biridir.
• Kadınlar erkeklere göre daha fazla göz teması kurarlar. Bu durum, kadınların yüz yüze konuşmayı tercih etme sebeplerinden biridir. Erkekler ise yan yana durarak yapılan bir konuşmayı tatmin edici bulabilirler.
• Romantik ilişkilerde çoğu kadın göz temasını yakınlığı ya da ilişkinin ilerlemesini sağlayan bir yol olarak görürken, pek çok erkek için bu “otoriteyi kabullenme”ye giden yol anlamına gelebilir.
• Yalancının beden dili ile ilgili söylenen en yaygın mit, yalan söyleyen kişilerin göz teması kurmaktan kaçındığıdır.  Hâlbuki çocuklar hariç, yalan söyleyen pek çok kişi (özellikle en arsızları) bolca göz teması kurarak ve temas süresini de uzun tutarak “yalan söylemediklerini ispat etmek” için bakışlarında aşırıya kaçarlar.
• Yakındoğu kültürlerinde “dokunarak” iletişim kurmaya eğilimli olan kişiler, göreceli olarak “mesafeli” bir beden dili sergileyen Avrupa kültürlerine ait bireylere kıyasla birbirleriyle daha fazla göz teması kurarlar.
Kaynaklar ve İleri Okuma:
  1. Scientific American
  2. Psychology Today – 1
  3. Psychology Today – 2
  4. Harrison C , Binetti N , Coutrot A , Mareschal I , Johnston A Individual differences in preference for mutual gaze duration. Journal of Vision [2015, 15(12):173]  DOI: 10.1167/15.12.173

Tek Bir Mutasyon Çok-Hücreliliğin Evrimi İçin Yeterli Olabilir

600 milyon yıldan fazla bir süre önce tek bir mutasyon gerçekleşti ve bu rastgele olay ile tek hücreli atalarımızın, organize ve çok hücreli organizmalar oluşturmalarını sağlayan yeni bir protein fonksiyonu ortaya çıktı. University of Oregon’dan biyokimyacı Ken Prehoda’nın laboratuvarında yürütülen bir takım moleküler ‘zaman yolculuğu’ çalışmaları ile üretilen senaryo bu.

Mutasyon ve mutasyonun protein interaksiyonlarında sebep olduğu değişiklik detayları ve sonuçları ile birlikteeLife’ta yayımlandı.

Araştırma bilim insanlarının kafasını kurcalamakta olan evrimle ilgili bir takım sorulara yardımcı olması bakımından büyük bir önem taşıyor. Araştırma ayrıca protein etkileşiminin azaldığı veya yok olduğu, böylelikle hücrelerin diğerleri ile iletişimini kopararak tek başlarına yaşadığı bilinen bir takım hastalıklarla ilgili (kanser de dahil olmak üzere) her açıdan çalışmalar için de önemli ipuçları barındırıyor.

Mutasyonlar hem iyi hem kötü sonuçlara veya ikisinin kombinasyonuna yol açabilirler. Mutant olsun olmasın tüm proteinler de vücudumuzda hep yapı malzemesi hem de metabolizma başta olmak üzere tüm işe koşturan moleküllerdir.

Prehoda bu temel üzerine şu soruları soruyor : ” Bir görevi yapan bir protein başka bir görevi yapacak biçime nasıl evrimleşir? Hücrelerin organize biçimde bir arada çalışmalarını sağlayan kompleks sistemler, ihtiyaçları olan birçok farklı proteini nasıl evrimleştirir? ” Aslında tüm bunlar çok basit birkaç mutasyonla bile gerçekleşebilecek şeyler iken, Prehoda öncülüğünde yürütülen araştırmadaki çok hücreli organizmaların oluşmasını da sağlamış olan protein etkileşiminin ortaya çıkması için tek bir mutasyon yeterli olmuştu.

Araştırma için Prehoda’nın ekibi, University of California, Berkeley’den Nicole King’in grubunun yardımı ile koana-kamçılıları olarak bilinen -choanoflagellates- üzerinde çalıştı. Bu canlı grubu tek hücreli ve özgür yaşayan organizmalardan oluşmakta ve bu organizmaların bugün yaşayan hayvanların tek hücreli yaşam döneminden en yakın akrabaları oldukları düşünülüyor. Bu sünger benzeri yaratıklar hücreden dışarı doğru uzanan kamçılara sahipler ve bu organelleri ile hareketlerini , besin toplama işlerini gerçekleştiriyorlar. Koana-kamçılılar hem tek başlarına tek-hücreli hem de çok-hücreli koloniler biçiminde yaşayabiliyor.

cok-hucreli-canlilar-tek-bir-mutasyonla-olustu-bilimfilicom

Yandaki görselde bölünmekte olan  choanoflagellate tek hücrelisinin flüoresan mikrograf görüntüsü (üstte) bulunuyor. DNA’sı mavi renkte, kamçısı ve mitotik iğciği yeşil renkte görülüyor. Alttaki parçada ise küçük bir choanoflagellate kolonisini görmek mümkün. Yine burada da üstte görünen hücre bölünme aşamasında. Prehoda’nın laboratuarı bu inceleme ile hayvanlarda organize çok hücrelilik durumunun evrimleşmesinde flajella (kamçı) ile bölünme oryantasyonunun önemli rolleri olabileceğini öne sürüyor.

Araştırmada ayrıca choanoflagellate kamçılarının çok-hücreli kolonilerin organizasyonu için kritik olduğu buradan yola çıkarak da tek hücreli atalarımızdan çok hücreli hale belki de bu kamçılar sayesinde geçilmiş olduğu belirtildi.

Prehoda’nın ekibi, kamçıların rolünün tek hücrelilerde bir enzimi kodlayan genin duplikasyonu ve sonuçta oluşan bu gen kopyalarından birinin tek bir mutasyon ile yeni yapılan hücreleri organize etme ve ayarlama yeteneği kazanması sonucu daha az önemli hale gelmiş olabileceğini öne sürüyor. Mutasyonun ürünü bu protein alanı bugün tüm hayvan ve hatta hayvanların yakın akrabası olan bazı tek hücrelilerin genomlarında ortak olarak bulunuyor.

Prehoda’nın açıklaması ise şöyle : ” Bu mutasyon bir proteinin fonksiyonunu dramatik biçimde değiştiren ve tamamen farklı bir görevi gerçekleştirmesini sağlayan basit bir değişiklikten ibaret. Hayvanların bu mutasyonlara çok düşkün olduklarını söyleyebilirsiniz çünkü hücrelerimizde onlardan tam 70 tanesini barındırıyoruz.”


Kaynak :

  • Bilimfili,
  • Douglas P Anderson, Dustin S Whitney, Victor Hanson-Smith, Arielle Woznica, William Campodonico-Burnett, Brian F Volkman, Nicole King, Kenneth E Prehoda, Joseph W Thornton. Evolution of an ancient protein function involved in organized multicellularity in animals.eLife, 2016; 5 DOI: 10.7554/eLife.10147

İlk Kez Bir Mumyadan Tam DNA Elde Edildi

Pretoria Üniversitesi, Botswana Üniversitesi ve Zürih Üniversitesi’nden araştırmacılarla birlikte çalışmayı yürüten, Witwatersrand Üniversitesi, Anatomi Bilimleri Fakültesi Dekanı Profesör Maryna Steyn, South African Journal of Science dergisinde yayımladıkları makalede; Botswana, Tuli Block’da bulunan geç demir çağına ait mumyada bulunan DNA üzerinde gerçekleştirilen radyolojik ve genetik analizi rapor etti.

Yapılan araştırma dahilinde, Afrika’nın güneyinde bulunan mumyalanmış bir bireyin, ilklerden biri olan bilgisayarlı tomografisi (CT) yayımlandı.Aynı zamanda kısmi olarak mumyalanmış olan bireyden elde edilen DNA kalıntılarından ilk kez, tarih öncesi veya antik olarak adlandırılabilecek insan DNA’sı (aDNA) tamamlandı ve analiz edildi.

Hayvan derisi ile sıkıca sarılmış ve bükülerek gömülmüş olan mumya, yaklaşık 1 metre 20 santimetrelik bir mezara sıkıştırılmış olarak görülüyor.
Hayvan derisi ile sıkıca sarılmış ve bükülerek gömülmüş olan mumyanın bulunduğu, yaklaşık 1 metre 20 santimetrelik mezar. 

Çok yakın bir tarihe ait olan mumyanın, diğer mumyalar gibi geçmiş toplumlar hakkında önemli bilgileri barındırdığı tahmin ediliyordu. Keşfedildiği bölgede bulunan tek mumya olan örneğin, Afrika kökenli yaşlı bir erkeğe ait olduğu tespit edildi. Bununla birlikte mumya üzerinde hem moleküler hem de radyolojik analizler gerçekleştirildi.

Tuli bölgesinden bu kurutulmuş mumyanın tek olması ve üzerinde bulunan DNA’lardan tam bir genom elde edilmesi araştırmayı da, sonuçlarını da literatür için oldukça önemli bir konuma getirdi. Mumyanın hayvan derisi ile sıkıca sarılarak ip ile bağlandığı ve sıkıştırılarak defnedildiği de araştırmada kaydedilen bilgiler arasında yer alıyor.

Mumyalanmış olan bireyde, ölüm sonrası dejenerasyonlar, alt omurgalarda bozulmalar gözlemlenirken, uzuv kemiklerinin bozulmadan saklandığı kaydedildi. CT taramaları, hiçbir iç organın korunamadığını ve bugüne ulaşamadığını ortaya çıkardı. Omurgada ölüm öncesi gerçekleşmiş olması daha muhtemel olan değişimler ise, mumyanın yaşlı bir bireye ait olduğunu gösteriyor.

Bunun dışında hiçbir sakatlık belirtisi göstermeyen bireyin gerçek ölüm sebebi bilinmiyor. aDNA’nın analizi ise, bölgede yaşayan insanlara bakılarak tahmin edilebileceği gibi Sotho-Tswana veya Khoesan insanları ile genetik olarak ilişkili olduğuna işaret ediyor.

 


Kaynak :

  • Bilimfili,
  • Abigail Bouwman, Molebogeng K. Bodiba, Lena Öhrström, Morongwa N. Mosothwane, Maryna Steyn, Frank J. Rühli. Radiological and genetic analysis of a Late Iron Age mummy from the Tuli Block, Botswana.South African Journal of Science, 2016; Volume 112 (Number 1/2) DOI:10.17159/sajs.2016/20150139

Neden Utanç Duyarız?

Game of Thrones izleyenler muhtemelen 5. Sezon’un finalindeki Kraliçe Cercei Lannister’ın halkın arasından çırılçıplak bir şekilde yürütüldüğü, alay edilerek yüzüne tükürüldüğü ve kraliçenin arkasından yürüyen bir rahibenin sürekli olarak “Utan! Utan! Utan!” diye bağırdığı o sahneyi unutmayacaklardır.

Her ne kadar bu sahne uç bir örnek olsa da, toplum; genellikle kültürel, dini, cinsel ya da başka bir şekilde,normlarının dışına adım atan insanlara utanç duygusunu empoze eder. Bu durum mevcut halin sosyolojik bir boyutu olsa da, gerçek utanç duygusu içimizden gelir. En kötü biçimlerinde alaycı bir ses tonu bize; “Yeterince iyi değilsin. Sen kötü bir insansın. Başarısız oldun çünkü sen kusurlusun.” gibi telkinlerde bulunur.

Utanç, genellikle kabul edilen bir başarısızlığa verilen tepki olarak ortaya çıkar; örneğin, bir golü kaçırarak takımın maçı kaybetmesine sebep olmak, eşini aldatmak ya da söz verilen bir toplantıya geç kalmak. Suçluluğun aksine –birisinin eylemleri neticesinde kötü hissetmek ve diğerlerine zarar vermiş olmak– utanç duygusuna kapılan bir kişi bütün suçu kendisine atfetmek yerine; eylemler ile birey olma arasındaki farkı ayırt etmekte başarısız olur.

Suçluluk hisseden sağlıklı bir insan genellikle suçunu itiraf eder, özür diler ve yaptığının sorumluluğunu üstlenir, öte yandan utanç duyan birisinin ise geri çekilme olasılığı daha yüksektir. Ayıp hissi; mevcut durumun başkalarına olan etkisini göz önüne alma durumunu gölgede bırakır. Günden güne utanç duygusu hisseden insanların öz güveni düşer ve genellikle depresyon haline ve endişe gibi duygulara (hatta madde bağımlılığına) kapılma durumu giderek daha da yükselir. Daha korkunç hallerde ise; bu durum intihara bile sebep olabilir. James Madison University’den psikoloji profesörü Gregg Henriques şöyle diyor:

” ‘Ben’ açısından (ben tamamen bir aptalım, değersizim ya da çirkinim) öyküleme; birden çok psikopatoloji kalbini taşıyan aşırı utanç deneyimidir. Bunun depresyonun temelindeki duygulardan birisi olduğunu iddia ediyorum.”

Peki utanç duygusunun tamamen anti-sosyal ve zararlı bir rolü varsa, neden bu duygu ile evrimleştik?

Sinik ve ezik bir duruş olarak görülebilen utanç muhtemelen evrimsel bir işaret olabilir. Ev eşyasına zarar veren bir evcil köpeğin sahibi tarafından azarlandığındaki duruşunu anımsayın. Bir şempanze grubunun alanına giren ve yakalanan bir başka şempazenin grubun baskın bireyi karşısında kambur pozisyonu alması gibi örnekler bu sinik duruşun örnekleridir. İhlalci için, boyun eğme davranışı; sıklıkla yanlış harekette bulunduğu için gelecek cezanın azalmasına dair sinyaller içerir. George Mason University ‘den psikoloji profesörü June Tangney bu durumu şöyle açıklıyor:

“Utanç; hakimiyeti kabul etmenin ilk yoluydu, bir nevi şu anlama geliyordu; ‘İhlal ettiğimin farkındayım ve gidişata saygılıyım.’ Dili geliştirmemizden önce, utanma hali; sosyal kontrol uygulamanın bir yoluydu ve hala bazı durumlarda kullanılıyor.”

Öte yandan, gerçek utanç; birçok uzmana göre tamamen insana özgü bir durum olarak kendisini başkalarından ayrı kavrayabilmeyi gerektirir. Özlüğün ve boyun eğmenin karışımı duygularla ilişkili psikolojik bir yüke sebep olur. Prof. Henriques:
“Eğer dilsiz bir hayvan iseniz, bu ezilme duyguları sizi baş eğme pozisyonu almaya götürür. Fakat insanlar konuşabilirler, bu da şu söylemleri ortaya çıkarır; ‘Ben değersizim, İyi değilim, Kötüyüm.’ “

15 ila 18 aylık çocuklar da utanç duyguları sergileyebilirler. Ve gelişim psikologları çocukların 2.5 yaş civarında tam teşekküllü bir utanç kapasitesiyle donandıklarına inanıyor. Öte yandan, muhtemelen türümüzün evrimsel sürecinde de geç ortaya çıkan suçluluk hissi ise çok daha geç yaşlarda ortaya çıkıyor. Tangney:

“Suçluluk daha karmaşıktır, çünkü suçluluk hissi; özlük ve davranış arasında bir ayrım yapmayı gerektirir. Bence, suçluluk bir tür modern utançtır” diyor.

Utanç; evrensel bir insan duygusu olarak görülüyor, fakat her insan aynı frekansta ya da yoğunlukta utanç duygusuna sahip değildir. Benzer biçimde, bazı kültürler diğerlerine kıyasla daha fazla utangaçtırlar. Japon, Koreli ve Amerikalı çocuklarla ilgili bir çalışmada, Tangney öncülüğündeki araştırma ekibi; utanç ölçümü yapılan bir testte Amerikalı çocukların daha düşük skor elde ettiklerini buna karşın Japon çocukların daha yüksek bir skor elde ettikleri bulgusuna ulaştı. Ancak, çocuklar için utanç sonuçları — örneğin; daha fazla sinir hissi– kültürler arasında hemen hemen aynı idi.

Peki utanç bir şeyi başarmakla ilişkilendirilebilir mi?  Araştırmalar; utancın bazen davranışlarını değiştirmek isteyen insanları motive edebildiğini ortaya koyuyor, fakat şimdiye kadar insanların bu duygularla hareket ettiğine dair deliller yeterli düzeyde değil. Tangney:

” Deneyimler tarafından saldırı altında olan felç olmuş bozuk bir öze sahipsiniz. Bu koşullar altında, kişi; daha az proaktif olur ve ileri davranışlarında daha az etkili bir tutuma sahip olur” diyor.

Araştırmacı geçmişinin ilk 20 yılında, Tangney; utancın iyiyi geliştirebileceğine dair şüphe duyuyordu. Fakat, son yıllarda, utancın suçlular üzerindeki etkisini araştırıyor ve elde ettiği bulgular; ilk düşüncelerini tekrar değerlendirmesi gerektiğini ortaya koyuyor. Tangney öncülüğündeki araştırma ekibi; hapishanede bulunmuş ve serbest kalan 500 mahkûmu takip etti ve son derece utangaçlık duyanların bazılarının tekrar suç işlediği fakat diğerlerinin ise suç işlemedikleri bulgusuna ulaştı. Görünen o ki; bazı koşullar altında utanç; tekrar suç işlemeyi engelleyebilir. Fakat,  hangi karmaşık faktörlerin mahkûmların utanç duygusunu etkilediğini belirlemek için daha fazla çalışma yapılması gerekiyor. Tangney; hangi koşullar altındaki utanç duygusunun yardımcı olabileceğini bilmemiz gerektiğini ve bunu henüz bilmediğimizi söylüyor.

Öte yandan omzunda bir suçun ağırlığını taşımayan birçoğumuz için bile; utanç tamamıyla kötü değildir.  Prof. Henriques; küçük dozlarda da olsa, utanma duygusunun pratik bir amaca hizmet ettiğini; bizi kendi sınırlılıklarımızın farkında olmaya götürdüğünü söylüyor. Küçük düzeyde utangaçlık, bizi narsistik tavır geliştirmekten alıkoyabilir ve durumsal bir özeleştiri ile kendimizin özgün bir değerlendirmesini yapabilmemize olanak sunar.

Eğer bir kimse tamamen utanmaz ise, bu tam anlamıyla bir sorundur. Ve eğer utanmaz kişilik nasıldır diye merak ediyorsanız, bu anlamda çok zengin örneklerin barındığı bir ülkede yaşadığımızı da söyleyelim. Politik konulara girmeden yazımızı burada sonlandırırken herkeste, özellikle de politikacılarda biraz olsun utanma duygusu aradığımızı da ekleyelim.


Kaynak:

  1. Bilimfili,
  2.  Springer Link, Shame, Guilt, and Suicide, http://link.springer.com/chapter/10.1007%2F0-306-47233-3_6#page-1
  3. Taylor Francis Online, “Cross-cultural Continuities and Discontinuities in Shame, Guilt, and Pride: A Study of Children Residing in Japan, Korea and the USA”, http://www.tandfonline.com/doi/abs/10.1080/15298868.2010.512748
  4.  Rachel Nuwer, “Why We Feel Shame”, https://www.braindecoder.com/origins-of-shame-1397148296.html
  5.  Sage Journals, “Two Faces of Shame The Roles of Shame and Guilt in Predicting Recidivism”, http://pss.sagepub.com/content/25/3/799
  6. Emi Furukawaa, June Tangney & Fumiko Higashibara Cross-cultural Continuities and Discontinuities in Shame, Guilt, and Pride: A Study of Children Residing in Japan, Korea and the USA Self and Identity Volume 11, Issue 1, 2012 DOI:10.1080/15298868.2010.512748
  7. June P. Tangney Jeffrey Stuewig Andres G. Martinez Two Faces of Shame The Roles of Shame and Guilt in Predicting Recidivism Published online before print January 6, 2014, doi: 10.1177/0956797613508790 Psychological Science March 2014 vol. 25 no. 3 799-805

Minimal Bakteriyel Genom Dizayn Edildi ve Sentezlendi

Biyoloji biliminin en temel amaçlarından birisi her bir genin moleküler ve biyolojik fonksiyonunu anlamaktır. Bunu öğrenmek için en geçerli yaklaşımlardan birisi, araştırılmak istenen genin de içinde (gene ait nükleotit dizisini, protein sentezlemek için gerekli olan aktif gen bölgeleri ile birlikte) bulunduğu minimal genomlar (DNA) dizayn etmek ve sentezlemektedir. 2010 yılında parazit bir mikroorganizma olan Mycoplasma mycoides türünün genomunu baz alan 1079-kb (1.079.000 bazlık nükleotit dizisi) mini genom kimyasal olarak sentezlenmiş, sitoplazma içerisine enjekte edildiğinde ise hücre büyümesini uyararak harekete geçirmişti.

Burada araştırmada üretilen JCVI-syn3.0 adı verilen genomu barındıran hücreler görülüyor. Bu genom ile yaşamsal aktivitelerini devam ettirebilen küresel yapıdaki bakteriyel hücrelerden oluşan koloni gösterilmiş. Görseldeki ölçek 200 nanometre (metrenin milyarda biri) uzunluğu temsil etmektedir.
Burada araştırmada üretilen JCVI-syn3.0 adı verilen genomu barındıran hücreler görülüyor. Bu genom ile yaşamsal aktivitelerini devam ettirebilen küresel yapıdaki bakteriyel hücrelerden oluşan koloninin altında gösterilen ölçek 200 nanometre (metrenin milyarda biri) uzunluğu temsil etmektedir.

Yeni bir araştırmada ise Clyde A. Hutchison III ve çalışma arkadaşları bu genomun uzunluğunu 473 geni içeren 531 kilobazlık (531.000 nükleotitten oluşan dizi) daha küçük bir genoma dönüştürmek üzere dizayn geliştirerek, bu genomu sentezledi ve döngüyü teste tabi tuttu. Transkripsiyon ve translasyon gibi protein sentezi süreçlerinde kilit rolleri olan genleri bulunduran bu genom, bu genlerin yanı sıra 149 adet fonksiyonu bilinmeyen gene ait dizileri de barındırıyor.

 

1984 yılında kendiliğinden bölünme yeteneği kazandırılmış mikoplazmalar rapor edilmişti ve yaşamsal aktivitelerin temelini anlamak için bu canlılar model olarak alınıyordu. O günden beri bu alanda yapılan tüm araştırmalar, yaşam için zorunlu olan genleri saptamak için bilimcileri, üretilen genomları daha az gen barındıracak şekilde dizayn etmeye itmekteydi. Yine de üretilen tüm genomlar, (yaşayan canlılar baz alınarak) bir biçimde yaşamsal aktiviteler için gerekli olan temel genlerden başka genler de içeriyordu ve genom büyüklüğünde küçülmeye gitmek hep mümkün görünüyordu.

Bütün halinde üretilen genomlar, kimyasal olarak laboratuvar ortamlarında sentezlenmiş oligonükleotitlerden (birkaç nükleotitlik DNA dizileri)  elde edilebiliyor ve alıcı hücrelere verilerek yaşamsal işlev görüp göremeyecekleri test edilebiliyor.

 Sonuçlar, 1079 kilobaz çiftlik sentetik genomun (JCVI-syn1.0) yaşamsal aktiviteleri devam ettirebilmekle beraber küçültülebildiğini gösteriyor. Dizayn döngüsü olarak düşünebileceğimiz döngünün üç kez fazladan gerçekleştirilmesi ile safi yaşamsal genler geriye kalacak biçimde 531 kilobaz çifti uzunluğundaki daha kısa DNA (JCVI-syn3.0 – 531 kbp, 473 gen) sentezlenmiş oldu. Bu da doğada kendi kendine bölünerek üreyen canlılarda olan en kısa genomdan bile daha kısa olduğundan yaşamsal olarak bir anlamda bugüne kadarki en verimli genom üretildi diyebiliriz.

Four design-build-test cycles produced JCVI-syn3.0. (A) The cycle for genome design, building by means of synthesis and cloning in yeast, and testing for viability by means of genome transplantation. After each cycle, gene essentiality is reevaluated by global transposon mutagenesis. (B) Comparison of JCVI-syn1.0 (outer blue circle) with JCVI-syn3.0 (inner red circle), showing the division of each into eight segments. The red bars inside the outer circle indicate regions that are retained in JCVI-syn3.0.
Solda dizayn-yapım-test üçlemesinin döngüsü infografik haline getirilmiş. Mevcut araştırmada bu döngü üst üste dört kez tekrarlandı ve bugüne kadarki en kısa yapay yaşamsal genom üretilmiş oldu. Sağda ise daha önce üretilen daha uzun dairesel DNA JCVI-syn1.0 mavi renk ile gösterilmiş. Buna karşılık içerdeki kısa yapay genom JCVI-syn3.0’ün dışardaki genomun kırmızı ile gösterilmiş çıkıntılar halinde görünen parçalarından üretildiği anlatılıyor.

 


Kaynak :

  • Bilimfili,
  • Clyde A. Hutchison III. , et al., Design and synthesis of a minimal bacterial genome, Science , 25 Mar 2016:Vol. 351, Issue 6280, DOI: 10.1126/science.aad6253

‘Sağlıklı Yiyecekler’ Tanımı Tarihe Karışabilir!

Artık dünya genelinde birçok insanın yiyeceklerle ilgili problem yaşadığı sır değil. Dünya’nın birçok yerinde, toplumların büyük bir kesmi, diyabet ve obezite gibi sağlık problemleriyle karşı karşıya kalıyor. Ayrıca, önerilen beslenme şekilleri de insanları sağlıklı kilolarında tutmaya yetmiyor.

Yeni bir çalışmanın bulgularına göre, bu durum aslında pek de şaşırtıcı değil. 800 katılımcının kan şekeri sevyelerinin bir hafta boyunca ölçüldüğü araştırmanın bulgularına göre; katılımcılar aynı yiyecekleri tüketseler bile, bu yiyeceklerin metabolize edilmesi kişiden kişiye göre değişiyor. Başka bir deyişle bir kişi için sağlıklı olan yiyecek, başka bir kişi için aynı değerde sağlıklı olmayabiliyor.

Araştırmacılar bu sorunun birçok diyet sisteminin sonuçları değerlendirme şekliyle alakalı olduğunu belirtiyorlar. Örneğin, glisemik ideks’i (GI) ele alalım. GI, yiyecekleri kan şekerini nasıl etkilediklerine göre sıraya koyar. Tabii ki, glisemik indeks yiyeceklerin glükoz seviyelerini nasıl etkileyebileceğinin belirlenmesi için iyi bir başlangıç noktasıdır. Fakat, bu bir grup insanın glisemik indeksi ölçülecek yiyeceğe nasıl tepki verdiklerinin bir ortalaması niteliğindedir- bireylerin bu yiyeceği vereceği tepkiler, dolayısıyla, farklı olabilir. İnsanların aynı yiyeceğe farklı tepkiler verebiliyor olmalarıyla ilgili de literatürde büyük bir boşluk bulunuyor.

Araştırmacılar aynı yiyeceklere insanların verdikleri tepkileri ölçmek için, 800 katılımcının toplamda 46,898 öğüne verdikleri tepkileri ölçtüler. Cell’de yayımlanan bulgulara göre, belirli yiyeceklere verilen tepkiler insanlar arasında oldukça büyük oranda değişiyor, bu durum evrensel beslenme önerilerinin faydalarının aslında sınırlı olabileceği önermesini ortaya çıkartıyor.

Örneğin; araştırmaya dahil olan, şekerli diyabete yol açabilecek düşük glükoz toleransı ve obesite problemi olan orta yaşlı bir kadının, birçok insanın sağlıksız besinler arasında gösteremeyeceği domatesi tükettikten sonra kan şekeri seviyesinin aniden yükseldiği bulundu. Hatta belki de bu birey için önerilecek beslenme şekline, şu ana kadar sağlıksız olarak değerlendirilmiş besinlerin eklenmesi, en sağlıklısı olacak.

Sonuç olarak, ‘sağlıklı’ olarak nitelendirilmiş bir besin sizin için sağlıklı, sağlıksız olarak nitelendirilmiş bir besin de sizin için sağlıksız olmayabilir.


İlgili Makale:

  • Bilimfili,
  • David Zeevi, Tal Korem, Niv Zmora8, David Israeli, Daphna Rothschild, Adina Weinberger, Orly Ben-Yacov, Dar Lador, Tali Avnit-Sagi, Maya Lotan-Pompan, Jotham Suez, Jemal Ali Mahdi, Elad Matot, Gal Malka, Noa Kosower, Michal Rein, Gili Zilberman-Schapira, Lenka Dohnalová, Meirav Pevsner-Fischer, Rony Bikovsky, Zamir Halpern, Eran Elinav, Eran Segal9, Personalized Nutrition by Prediction of Glycemic Responses Cell Volume 163, Issue 5, p1079–1094, 19 November 2015 DOI: http://dx.doi.org/10.1016/j.cell.2015.11.001

Beyindeki “Aha!” Anları

Fransız post-Empresyonistlerinden Paul Gauguin’in ünlü sözüdür: “Görebilmek için gözlerimi kapatırım.”

Bir yüzyıldan daha fazla bir süre sonra, bilim insanları Gauguin’in bu ünlü tavrının arkasındaki bilişe dair açıklamalar getirdiler.

1990larda, bilişsel bilimciler John Kounios ve Mark Beeman; bir şeye farklı bir açıdan bakabildiğimizde ortaya çıkan güçlü kavrayış anına veya “Aha!” ya da “Evraka!” anı olarak bilinen ana dair çalışmalar yürütmeye başladılar.

Bu an; takılıp kaldığınız bir sorunu, soruna dair bir uyaranı, koşulu ya da olayı yeniden değerlendirerek çok belirgin ya da baskın olmayan bir yorum üreterek çözme denemesi anında ortaya çıkar.

Yaptıkları geniş çaplı araştırma boyunca; bilim insanları, tezahürden (çözüme dair görüntüden) mili saniyeler önce beynin görsel bölgesindeki aktivitenin durduğu bulgusuna eriştiler. Bu an ise; çözümün aklınıza gelmeden hemen önceki an. Bir nevi beynin “göz kırpması” gibi, “aha!” anından hemen önce beyin “içe kapanıyor.”

Örneğin; birisine zor bir soru sorduğunuzda, kişi yukarıya ya da aşağıya bakar böylece de cevap hakkında düşünebilir. İşte bu anda da, beyin görsel bilgi alışını anlık olaraz azaltır.

Yapılan araştırmada, sorunun verilmesinden hemen önce, analitik olarak düşünebilen bir kişinin beyninin görsel bölgesindeki aktivite mümkün olan en fazla bilgiyi alabilmek için artar. Öte yandan, problemi metodik (yöntemli) bir biçimde çözemeyen insanlarda, çevreden gelen uyaranları engellemek, içe bakmak ve bilinç altındaki fikirleri geri çağırmak ve bulmak için görsel korteks kendisini kapatabilir.

Daha yaratıcı insanlar “aha!” anından önce görsel bilgiyi kapatırken, bu insanlar günlük yaşamdaki diğer uyaranlara kıyasla daha fazla görsel uyaranı beyine almaya yatkındırlar. Araştırmacılardan Kounios; bu insanların sokakta yürürken, mevcut olan birçok görsel üzerinde çalışma yatkınlığında, daha fazla bilgiyi beyinlerine yerleştirme eğiliminde olduklarını söylüyor. Ancak aldıkları bilgi ve sentezler fikrin ortaya çıkmasından yıllar önce bilinçsiz bir işlemenin ürünü olabilirler. Öte taraftan daha analitik düşünen insanlar ise daha çok dikkatleriyle odaklanırlar. Bu insanlar sokakta yürürken, etraflarında ne olup bittiğine dair dikkat kesilirler ve düşüncelere dalıp gitmeme eğilimindedirler.

“Aha!” anına dair araştırmalar yaklaşık yüzyıl önce başlamış olmasına rağmen, bilişsel değişimin nerede meydana geldiğini gösteren nöro-görüntülemeye ve bilişsel değişimin ne zaman ortaya çıktığını gösteren elektrofizyolojik tekniklerin gelişimine kadar, bilim insanları; beynin, yaratıcı kavrayışın ortaya çıktığı seviyeye geçtiğinde tam olarak ne olduğunu gözlemleyemiyorlardı.

Beyin görüntüleme tekniklerinin gelişmediği dönemlerde; araştırmacılar, mental sürecin, yavaş yavaş değiştiğini düşünüyorlardı. Oysa beynimiz daima çalışıyor, bilgiyi alıyor ve işliyor, fakat aydınlanmayı yaratan bilginin değişimi yavaş yavaş gerçekleşmiyor. Bu durum herhangi bir anda ani bir aktivite canlanmasıyla ortaya çıkıyor.

Uyku ve Duygu Durum Halinin Rolü

Araştırmacılardan Kounios; olumlu duygu durum halinin “evraka!” anlarını artırdığını söylüyor. Öte yandan beyinde çözüme dair görüntüleri artırmak isteyen insanlara daha uyku uyumaları önerisinde bulunuyor.

Uyku anında, hafızanın güçlendirilmesi süreci başlar. Gizli detayların ya da düşünceler arasındaki açık olmayan bağlantıların ortaya çıkarılmasıyla hafızalar yeniden şekillendirilir. Dolayısıyla daha fazla uyku, kavrayışın artmasına sebep olabilir. Öte yandan Gauguin’in işlettiği süreci de gözönünde bulundurmakta fayda var.

Kaynak:

  • Bilimfili,
  • John Kounios and Mark Beeman The Cognitive Neuroscience of Insight Annual Review of Psychology Vol. 65: 71-93 (Volume publication date January 2014) DOI: 10.1146/annurev-psych-010213-115154

Gerçek Altıncı Hissiniz

Antik Yunan ve Aristo’dan beri temelde 5 duyumuz olduğu herkesçe bilinir. Bu beş duyu ile; çevremizi görür, duyar, koklar, dokunur tadarız. Peki size gizli bir süper gücünüz olduğunu söyleseydik?

Propriyosepsiyon Duyusu

Gözlerinizi kapayın ve avuç içiniz yukarı bakacak şekilde bir elinizi önünüze doğru uzatın. Muhtemelen diğer elinizi havada duran elinizin tam yanına getirebilirsiniz. Peki gözleriniz kapalı olduğu halde elinizin nerede olduğunu nasıl biliyorsunuz? Burada dokunma duyunuzun iş üstünde olduğu tahmininde bulunabilirsiniz, fakat aslında olan tam olarak bu değil.

Doğru cevap farklı bir yetiye ait: Birçoğumuzun hafife aldığı; altıncı hissimiz.

Propriyosepsiyon kelimesi Latince kökenli ve “kişinin kendini kavraması” anlamına gelen bir kelimedir. Propriyosepsiyon denen iç algımız; boşlukta bulunan uzuvlarımızın vücudumuzun geri kalanına göre nerede olduğunu bilme duyusudur.

Elinize bakmadan ve tam olarak nerede olduğunu görmemenize rağmen, bazı nesneleri tutabilir ve onları hareket ettirebilirsiniz.

Bu altıncı hissimiz; aslında basit bir duyu değildir. Vücudumuzun duruş pozisyonunu (ve onu değiştirmek için ne kadar efor harcanması gerektiğini) kestirebilmek için, beynimiz vücudumuz boyunca çalışan sayısız kaynaktan gelen bilgiye dayanır. Bunların arasında; kaslarda, tendonlarda, eklemlerde ve deride; çekmeye, harekete ve basınca duyarlı sinir uçları da vardır. Aynı zamanda, dengede durmamıza yardımcı olan iç kulağımızdaki vestibüler sistem de bu süreçte görev alır. Bu organlarımızdan gelen girdiler denge ve hareket koordinasyonumuzdan sorumlu beyin parçası olan beyinciği besler. Bilim insanları beynin bu girdileri direkt olarak diğer kaynaklardan gelen bilgilerle birleştirdiğini düşünüyorlar.

Peki propriyosepsiyonu anlamamız neden bu kadar önemli? 

Kısaca söyleyelim; çünkü gündelik yaşamımız için oldukça önemli. Çünkü propriyosepsiyon sayesinde bakmadan hareket edebiliriz. Karanlık bir odada olduğunuzu hayal edin. Propriyosepsiyonunuz olmadan hareket edemezsiniz, çünkü ayaklarınızı göremezsiniz.

Öte yandan; propriyosepyon çok karmaşık olmasından kaynaklı, kolayca aldatılabilir. Bunu kendiniz de deneyebilirsiniz. İşte size kendi başınıza deneyebileceğiniz bir test:

Pinokyo illüzyonu 

İşaret parmağınızı burnunuzun ucuna değdirin. Bir arkadaşınızdan telefonunun titreşimini çalıştırarak bisepsinize (burnunuza değdirdiğiniz kolunuzda) değdirmesini isteyin. Telefonun oluşturduğu bu titreşimler kas liflerinize gider ve gerildiğini düşünmeye sebep olur. Bu da kolunuzun yüzünüzden uzaklaştığı hissini verir ve burnunuza hala dokunduğunuz için de bu sinyaller beyninizde burnunuzun uzadığı algısını oluşturur.

Propriyosepsiyon aldatılabilir bir histir, fakat oldukça önemli bir histir. Bilim insanları; beynin, gelen bilgileri nasıl işlediği ve sentezlediğine dair çalışmalarını sürdürüyorlar. Ve bütün süper güçlerde olduğu gibi, bu gücün temelinde de hala çözülmeyi bekeleyen gizemler var. Kim bilir, belki bir gün, siz, bir “süper kahraman” olur ve propriyosepsiyonla ilgili her şeyi açığa çıkarırsınız.


Kaynakça: Bilimfili,
1- en.Wikipedia, “Proprioception”, https://en.wikipedia.org/wiki/Proprioception
2- Society for Neuroscience, “Your Sixth Sense”, https://www.youtube.com/watch?v=A1BVp5aivtA&list=PLUXnlfxIfR9-la3KEenkj1ZDrHqxUJkvt&index=3

Hangi matara: Alüminyum, çelik, cam, plastik

Tek kullanımlık plastik şişelerin çevreye ve insan sağlığına olan zararı uzun zaman önce ispatlandı ve bunlara alternatif olarak tekrar kullanılabilir mataralar ve şişeler yakın zamanda oldukça popüler oldu. Ancak özellikle BPA’sız plastiğin de zararsız olmadığı ortaya çıktığından beri hangi çeşit matarayı tercih etmek gerektiği birçok kişi için büyük bir sorun haline geldi. Biz de matara çeşitlerinin artılarını ve eksilerini yazmaya ve en uygun mataranın hangisi olduğunu araştırmaya karar verdik.

1. Plastik mataralar

Öncelikle, hafif ve dayanıklı olmalarından ve uzun süre zarasız oldukları düşünüldüğünden dolayı çok tercih edilen BPA (Bisphenol A) içermeyen plastikten üretilmiş mataralardan başlayalım. Yakın zamanda BPA’sız plastiğin BPA’lı olan kadar sağlığa zararlı olduğuna dair bir yazı paylaşmıştık.

BPA, plastikte bulunan zararlı kimyasallardan en çok bilineni. Aslında sadece plastik şişeler yoluyla değil gün içinde farklı şekillerde bu kimyasala maruz kalıyoruz. BPA vücuda girdiğinde östrojen hormonunu taklit ediyor ve üreme sisteminde bozukluklar, obezite hatta depresyon gibi birçok hastalığa neden oluyor ve çeşitli kanser risklerini artırıyor.

Bu yüzden maruz kaldığımız BPA miktarını ne kadar aza indirirsek sağlığımız için o kadar iyi. Bunun da en kolay yolu her gün su içtiğimiz kabı bu maddenin bulunmadığı ürünlerden seçmek. Ancak son araştırmalar, BPA içermeyen mataralarda bu madde yerine kullanılan kimyasalların BPA ile benzer etki yaptığını ortaya koydu.

Environmental Health Journal’da yayınlanan bir makalede BPA’sız olarak üretilen plastikte bulunan maddelerin östrojen hormonunu aktive edip etmediği araştırılmış. Araştırmanın sonucunda çoğu BPA’ sız ürünün BPA’lı üründen daha çok östrojen taklidi yapan kimyasal içerdiği ortaya çıkmış.

Bu ürünlerde ilk başta bu zararlı kimyasalların salınımı gerçekleşmese de, güneşte bulunan UV ışınlar ve mikrodalga ışınları gibi ısı ışınlarına maruz kaldıktan sonra bu kimyasalların salımının gerçekleştiği ortaya çıkmış. Sadece birkaç markanın ürünlerinde ışınlara maruz kalmadan önce ve kaldıktan sonra kimyasal salınımı gerçekleşmemiş.

Ancak hiçbir çalışma bunların da tamamen güvenli olduğunu söyleyemiyor. Çünkü farklı plastik ürünlerden, farklı miktarlarda, farklı zararlı kimyasalların salınımı gerçekleşebiliyor ve her madde için ayrı araştırma yapılmış değil. Bu nedenle biz, BPA’lı veya BPA’sız, hiçbir plastik matarayı önermiyoruz.

2. Alüminyum mataralar

Tek kullanımlık su şişelerine bir diğer alternatif ise alüminyum mataralar. Alüminyum mataralar hafif olmaları ve şık tasarımlarıyla oldukça popüler olmuş durumda ancak bu mataralar da pek masum değil. Fazla maruz kalındığında vücutta biriken ve çeşitli rahatsızlıklara sebep olan alüminyumun sıvıya temas etmemesi için bu mataraların içi kaplanıyor.

Son zamanlarda yapılan araştırmalar alüminyum mataraların iç kaplamasında da plastik kullanıldığını ortaya koydu. Çoğu alüminyum matara üreten marka özellikle BPA’sız plastikle kaplama yaptıklarını belirtiyor ancak BPA’sız plastik de BPA’lı plastik kadar zaralı olduğu için alüminyum mataraların kullanımını önermiyoruz.

Üstelik, alüminyum mataralar sadece kullanan kişinin sağlığına zarar vermiyor, bu maddenin üretimi sırasında çevre de çok fazla zarar görüyor ve alüminyum çıkartılan yerlere yakın yaşayan kişilerde alüminyuma maruz kalmalarından dolayı ciddi sağlık problemleri oluşuyor.

3. Paslanmaz çelik matara


Plastik ve alüminyuma göre çok daha iyi bir seçenek var; paslanmaz çelik. Çelik mataralar alüminyumlara göre biraz daha ağır olsa da, kolayca taşınabilecek ağırlıkta. Ancak çelik matara kullanan birçok kişi suya geçen çelik tadından şikayetçi. Aslında bunun iyi bir şey olduğunu söyleyebiliriz çünkü bu, plastik kaplama olmadığının göstergesi.

Yine de çelik tadı sudan alınan keyfi düşürüyor. Bu tattan matarayı defalarca yıkayıp, bir gün boyunca içinde su bekleterek hemen hemen tamamen kurtulmak mümkün. Çelik mataranın bir diğer güzel özelliği ise çoğu markanın ürününün bulaşık makinasında yıkanabilmesi. Ancak bulaşık makinasında yıkanabilir ibaresi bulunmasına dikkat etmek gerekiyor.

4. Cam şişe ve matalar


Bütün bu seçenekler arasında en sağlıklısı ve kullanımı en keyifli olanı ise cam şişe ve mataralar. Üstüne bir de temizlemesi çok daha kolay. Cam matara ve şişenizi iç rahatlığıyla bulaşık makinasında yıkayabilirsiniz. Ancak kırılma ihtimali ve ağır olmasından dolayı çoğu kişi tarafından tercih edilmiyor.

Ağırlık konusunda yapacak bir şey yok gibi, sağlık için biraz daha fazla ağırlık taşımak göze alınabilir fakat kırılmaması için birçok çözüm mevcut. Çeşitli markalar dışı plastik veya silikonla kaplanmış ürünler üretmekte. Bu mataraları birçok alışveriş sitesinden sipariş etmek mümkün.

Bunun dışında herhangi bir cam mataraya veya şişeye evde kalın kumaştan yaptığınız sünger veya pamuk dolgulu kılıfı takarak, mataranızı ve şişenizi kırılmaya karşı koruyabilirsiniz. Hem bu şekilde su şişeniz size özel gözükecektir.

Sonuç olarak bu dört seçenek arasından çelik ve cam hem çevre hem de sağlık için en uygun olanları. Çelik hafif ve daha dayanıklı olduğundan gün içinde bir yere giderken kullanmak için daha kullanışlı olabilir. Diğer yandan, cam şişe ve mataradan içmesi daha keyifli ancak onun da ağır olması gün içersinde taşımayı zorlaştırıyor. Hafif, dayanıklı ama biraz daha az zevkli bir su içimi sağlayan çelik mi, ağır ama daha keyifli içim sağlayan cam mı, tercih sizin.

Ancak mataramızı sağlıklı ve çevre dostu seçmemiz su ile ilgili bütün sorunlarımızı çözmüyor çünkü özellikle İstanbul’da ve Türkiye’nin birçok şehrinde çeşmelerden akan su, içmeye uygun değil ve maalesef çoğumuz içme suyumuzu plastik damacanalardan temin etmek zorunda kalıyoruz.

Defalarca kullanılan damacanalar zamanla çizildiğinden zararlı kimyasalların suya karışması kolaylaşıyor ve sonuçta plastik mataradan geçenden çok daha fazla zararlı kimyasal suya geçebiliyor. Bu noktada bir alternatif şimdilerde oldukça yaygınlaşan cam damacanalar olabilir.

Cam damacanada satılan sular aslında plastikte satılanlara göre çok da pahalı değil. Verilen depozito biraz fazla olsa da, bizce bu sağlık için verilebilecek bir miktar. Plastik damacanalara bir diğer alternatif ise musluğa filtre takmak olabilir.

Filtre takıp çeşme suyu tüketmek hem su masrafını önemli ölçüde düşürecek hem de plastik veya camın üretilmesi ve taşınması sırasında oluşan çevre zararlarını yok edecektir. Fakat filtre seçerken suyu gerçekten temizleyip temizlemediğine, veya suda bulunan gerekli mineralleri yok edip etmediğine dikkat etmek gerekiyor.

Herkesin şehirdeki bütün çeşmelerden rahatlıkla su içebilmesi hepimizin asıl isteği ancak bu şartlarda en iyi seçenek cam damacana veya filtre kullanmak ve pet şişeler yerine çelik veya cam mataralar tercih etmek gibi görünüyor.

Bunun dışında, içilebilir çeşme suyu talep eden Su Hakkı oluşumunun geçtiğimiz Aralık ayından beri yürüttüğü “Susarak Yaşanmaz, Susuz Hiç Yaşanmaz” imza kampanyasını imzalayarak, su hakkının kazanılmasına katkı sağlayabilirsiniz. Kampanya hakkında yazdığımız yazıya buradan ulaşabilirsiniz. Herkesin temiz ve sağlıklı içme suyuna ulaşabildiği günlere.

Kaynak:

  • Yeşilist
  • George D Bittner, Chun Z Yang and Matthew A Stoner Estrogenic chemicals often leach from BPA-free plastic products that are replacements for BPA-containing polycarbonate products Environmental Health201413:41 DOI: 10.1186/1476-069X-13-41

Acı Veren Seks: Neil deGrasse Tyson’ın Seks ve Evrim Hakkındaki Hatalı Yorumu…

11 Mart 2016’da, Cosmos belgesel serisindeki sunuculuğuyla ve başarılı bir astrofizikçi olmasıyla tanıdığımız Neil deGrasse Tyson bir tweet attı. Aslında güzel bir göndermede bulunmak amacı taşırken evrimsel biyoloji alanında yanlış bir algıyı da gözler önüne sermiş oldu.
Tyson tweetinde “Eğer seksin acı verdiği bir canlı türü olsaydı, uzun zaman önce nesli tükenmiş olması gerekirdi.”diyor.
Canlıların üremeye, neslini sürdürmeye devam etmesi için seksin zevk verici olması gerektiği düşüncesi, ilk bakışta mantıklı gözükse de maalesef evrim böyle işlemiyor.
“Wild Sex: The Science Behind Mating in the Animal Kingdom” kitabının yazarı ve bir biyolog olan Carin Bondar“İnsanlar bazen biz seksten zevk aldığımız için diğer hayvanların da alması gerektiği gibi yanlış bir algı içerisindedir.”diyor. “Bu, hayvanlar âleminin %99’unu kapsayan bir gerçekten daha uzak bir düşünce olamazdı.”
 
Yumurta üretimi sperm üretiminden daha masraflı bir süreç olduğundan dolayı dişiler seks partnerlerini seçerlerken daha seçici olmak zorundadırlar. Bu nedenle doğada birbirinden farklı birçok üreme stratejileri gelişmiştir. Bu, bütün süreci çekişme ve mücadele dolu, zahmetli bir hale getirmiştir.
Seksin asıl amacı olan üreme olayını ve türünün devamını sağlama durumunu düşündüğümüzde bunu sağlamak için seksin zevk verici olması gerektiği düşünülse de Carin Bondar şöyle cevaplıyor: “Kesinlikle hayır. Nasıl hissettirdiğinin bununla hiçbir alakası yok.”
Zevksiz bir cinsel birleşmenin seksten kaçınmaya ve eninde sonunda türün neslinin tükenmesine neden olacağı düşünülse de, bugün var olmayı sürdüren hayvanlarda birçok acı verici hatta ölümcül seks davranışları gözlemlenmektedir.
Şimdi seksin acı verdiği bazı hayvanlara göz atalım:
1. İnsanlar
Seks, insanlar için bile oldukça acı verici olabilir. Dünyada yaklaşık olarak 176 milyon kadın çoğunlukla teşhis edilmemiş bir hastalığa sahip: Uterus duvarını etkileyen ve cinsel birleşme sırasında veya sonrasında acı veren bir bozukluk olan Endometriyozis.
“Acılı cinsel birleşme” anlamına gelen tıbbi bir terim olan disparöni ise çok basit bir anatomik problemden karmaşık psikososyal nedenlere kadar değişen birçok nedene bağlı olarak gelişebilen bir bozukluktur.
 
2. Antechinus 
Antechinus, Avustralya’da ve Yeni Gine’de bulunan ve tanımlı 15 türü bulunan bir memeli cinsidir. Erkek Antechinuslar 2 hafta süren üreme sezonlarında bulabildikleri kadar dişi Antechinus bulup onları çiftleşmeye zorluyorlar. Bazen bu cinsel birleşme 14 saate kadar uzayabiliyor.
Doğa, Queen’in “Too Much Love Will Kill You” (Çok Fazla Aşk Seni Öldürecek) şarkısını doğruluyor. Erkek Antechinuslar o kadar çok çiftleşiyorlar ki kör oluyorlar, kılları dökülüyor, vücutlarında yaralar çıkıyor ve parçalanarak ölüyorlar.
3. Kediler
Mart aylarında kedilerin dişiler için oldukça acı verici olduğunu sizin de gözlemleyebileceğiniz bir çiftleşme davranışı var. Evlerimizde beslediğimiz o sevimli erkek kediler ise aslında dikenli birer penise sahip.
4. Mantis
Mantis, Mantodea alttakımında yer alan ve hamam böcekleriyle birlikte Dictyoptera takımını oluşturan yaklaşık 1,800 böcek türünün ortak adıdır. En yaygın görülen peygamberdevesi türü ise öndeki iki ayağı eklemlerden kıvrıldığında dua ediyor gibi gözüktüğü için dua eden mantis olarak bilinen Mantis religiosa’dır. Peygamberdevelerinin dişileri birçok dişi örümceğin yaptığı gibi çiftleştikten sonra erkeklerini yerler. Fotoğrafta dişi bir peygamberdevesi, çiftleşme sonrası erkeğinin kafasını yemenin zevkini çıkartıyor.
 
5. Ördekler
Yeşilbaş ördekleri (Yaban ördeği, Anas platyrhynchos) ele alalım. Dişi ördeklerin büklümler, dönüşler ve hatta çıkmaz sokaklardan oluşan karmaşık bir labirent şeklinde vajinaları bulunur. Erkek ördeklerin ise dişi ördeklerin vajinaları ile beraber evrimleşmiş, sarmal şeklinde kıvrılan penisleri bulunmaktadır. Bu strateji, dişilerin çiftleşmeye zorlansa da, istekleri dışında birden fazla partnerle birlikte olmak zorunda kalsa da bu durum üzerinde anatomik bir kontrol sahibi olmalarını sağlamıştır.
Bahsettiğimiz bu ördek türünün vajinaları saat yönünde spiraller şeklinde şekillenmiştir. Üreme organları arasında bir anahtar-kilit modeli olması gerektiği düşünülmesine rağmen doğa bize tam tersini sunuyor: Penisler saatin tersi yönünde bir spiral şeklindedir ve bu canlı türünde üreme organları anahtar-kilit modeline uymamaktadır. Bunun ne kadar acı verici olabileceğini hayal etmeyi size bırakıyoruz.
6. Tahtakurusu
Erkek tahtakuruları dişilerinin karınlarını keskin penisleriyle yarıp içerisine döllerini bırakırlar. Bu davranış travmatik dölleme (traumatic insemination) ya da deri altı dölleme (hypodermic insemination) olarak da bilinir.
Doğada sayısız örneğin daha bulunmasına karşın bu kadar örneğin yeterli olduğunu düşünüyoruz.
Arkansas Üniversitesi Entomoloji (Böcek bilimi) Bölümü’nün başında bulunan Robert Wiedenmann “Bu durumun ‘acı’ tanımlamasına uyacağını düşünmüyorum. Acı reseptörlerinin yokluğunda böceğe zarar görmekte olduğunu işaret eden hiçbir şey yok.” diyor.
Eğer yöntem işe yarıyorsa, üreme davranışlarının ne kadar rahatsızlık verici, acı dolu ya da ölümcül olduğunun önemi yok. Wiedenmann “Başka bir yoldan daha başarılı olduğu sürece, bu üreme davranışları nesiller boyu sürdürülebilecektir.” diye ekliyor. Konu türlerin nesillerinin hayatta kalması olunca, kimin iyi vakit geçirdiğinin pek bir önemi yok.
Kaynaklar ve İleri Okuma: