Nöroşirurji

Sinir sistemi üzerine uzmanlaşmış cerrahi alan. (Bkz; Nöroşirurji)

Nöroşirürji veya kraniyotomi olarak da bilinen beyin tümörü cerrahisi, bir beyin tümörünü çıkarmak veya boyutunu küçültmek ve semptomları hafifletmek için yapılan cerrahi bir prosedürdür. Beyin tümörü cerrahisinin bazı önemli yönleri şunlardır:

Ameliyat Öncesi Değerlendirme: Ameliyattan önce, beyin tümörünün tipini, yerini ve boyutunu belirlemek için kapsamlı bir değerlendirme yapılır. Bu, analiz için bir doku örneği elde etmek üzere MRI, CT taraması veya biyopsi gibi çeşitli teşhis testlerini içerebilir.

Anestezi: Beyin tümörü ameliyatı genel anestezi altında yapılır, bu da işlem sırasında hastanın bilincinin kapalı ve ağrısız olmasını sağlar.

Kraniyotomi: Bir kraniyotomi, beyne erişmek için kafatasının cerrahi olarak açılmasıdır. Cerrah kafa derisinde bir kesi yapar ve küçük bir kemik flep oluşturmak için özel aletler kullanır. Kemik flep, beyni ortaya çıkarmak ve tümöre erişim sağlamak için geçici olarak çıkarılır.

Tümör Rezeksiyonu: Beyin tümörü cerrahisinin birincil amacı, kritik beyin yapılarını korurken tümörün mümkün olduğunca çoğunu çıkarmaktır. Cerrah, sağlıklı beyin dokusunda dikkatli bir şekilde gezinir ve tümörü çıkarmak için özel aletler kullanır. Bazı durumlarda, konumu veya kritik beyin bölgeleriyle ilişkisi nedeniyle tümörün tamamen çıkarılması mümkün olmayabilir.

İntraoperatif İzleme: Ameliyat sırasında, beynin güvenliğini ve işlevsel bütünlüğünü sağlamak için çeşitli izleme teknikleri kullanılabilir. Bu, beynin işlevsel alanlarının haritalandırılmasını ve beyin etkinliğinin, kan akışının ve sinir işlevinin izlenmesini içerebilir.

Doku Örneklemesi (Biyopsi): Bazı durumlarda, tümörün tamamını çıkarmak yerine, cerrah tümör tipini belirlemek ve tedavi kararlarını yönlendirmek için daha fazla analiz için bir doku örneği (biyopsi) alabilir.

Kapatma: Tümör çıkarıldıktan veya biyopsi alındıktan sonra, kemik flebi yeniden konumlandırılır ve plakalar, vidalar veya diğer teknikler kullanılarak sabitlenir. Kafa derisi kesisi dikiş veya zımba ile kapatılır.

Ameliyat Sonrası İyileşme: Ameliyattan sonra hasta yoğun bakım ünitesinde (YBÜ) veya özel bir beyin cerrahisi ünitesinde yakından izlenir. İyileşme süresi, ameliyatın boyutuna ve kişinin genel sağlık durumuna göre değişir. Bazı hastaların birkaç gün hastanede kalması gerekebilirken, bazılarının daha uzun süre kalması gerekebilir.

Ameliyat Sonrası Bakım:

Beyin tümörü ameliyatını takiben, hastalar ağrıyı yönetmek, enfeksiyonu önlemek ve olası komplikasyonları ele almak için ameliyat sonrası bakım alır. Bu, işlevi ve hareketliliği eski haline getirmek için ilaç tedavisi, yara bakımı, fizik tedavi ve rehabilitasyonu içerebilir.

Beyin tümörü ameliyatından sonra beklenen yaşam süresi, tümörün tipi, boyutu, yeri ve derecesi ile hastanın genel sağlığı ve yaşı gibi çeşitli faktörlere bağlı olarak önemli ölçüde değişebilir. Beyin tümörlerinin iyi huylu (kanserli olmayan) veya kötü huylu (kanserli) olabileceğini ve prognozlarının buna göre değişebileceğini not etmek önemlidir.

İyi huylu tümörler için, ameliyat sonrası görünüm genellikle daha uygundur. Tümör tamamen çıkarılırsa ve tekrar etmezse, hasta normal bir yaşam beklentisine sahip olabilir. Bununla birlikte, bazı iyi huylu tümörlerin tekrarlama şansı daha yüksek olabilir veya uzun süreli sağkalımı etkileyebilecek ek tedaviler gerektirebilir.

Gliomalar veya metastatik beyin tümörleri gibi kötü huylu beyin tümörleri için prognoz genellikle daha güvenlidir. Sonuç, tümörün derecesi (agresiflik düzeyi), cerrahi rezeksiyonun kapsamı, diğer tedavilere (radyasyon tedavisi ve kemoterapi gibi) yanıt ve hastanın genel sağlığı gibi çeşitli faktörlere bağlıdır.

Bazı durumlarda, beyin tümörü cerrahisi, özellikle düşük dereceli veya lokalize tümörler için küratif olabilir. Bununla birlikte, yüksek dereceli veya ilerlemiş tümörler için cerrahi, genellikle radyasyon tedavisi, kemoterapi, hedefe yönelik tedavi, immünoterapi veya bu tedavilerin bir kombinasyonunu da içerebilen multimodal bir tedavi yaklaşımının bir parçasıdır. Bu vakalardaki prognoz ve yaşam beklentisi büyük ölçüde değişebilir ve hastaların sağlık ekipleriyle bireysel durumlarını tartışmaları önemlidir.

Düşük dereceli tümörü olan hastalarda medyan sağkalım 10 yıldan fazla olabilir ve yüksek dereceli tümörü olan hastalarda 1 ila 3 yıl arasında değişir. Glioblastoma (yetişkinlerde en yaygın birincil beyin tümörü) için, ilerlemesiz medyan sağkalım 9 aydır ve genel sağkalım 19 aydır. Bununla birlikte, her hastanın durumunun benzersiz olduğunu ve beyin tümörü ameliyatından sonra beklenen yaşam süresinin, tümörün türü, yeri, boyutu, derecesi, hastanın yaşı ve diğer sağlık koşulları gibi birçok faktöre bağlı olarak değişebileceğini unutmamak önemlidir .

Herhangi bir cerrahi prosedür gibi beyin tümörü cerrahisinin de potansiyel riskler ve komplikasyonlar taşıdığına dikkat etmek çok önemlidir. Bunlar enfeksiyon, kanama, çevreleyen beyin dokusunda hasar, nörolojik bozukluklar ve diğer cerrahi komplikasyonları içerebilir. Yaşam beklentisi üzerindeki genel etki, spesifik tümör özelliklerini, tedaviye yanıtı ve hastanın bireysel koşullarını dikkate almalıdır.

Hastaların beyin cerrahları, onkologlar ve bakımlarıyla ilgilenen diğer uzmanlar da dahil olmak üzere sağlık ekipleriyle açık ve dürüst tartışmalar yapmaları önemle tavsiye edilir. Spesifik tümör, tedavi seçenekleri ve en son tıbbi bilgi ve gelişmelere dayalı olarak beklenen prognoz hakkında daha kesin bilgiler sağlayabilirler.

Takip ve Tedavi: Ameliyattan sonra, hastalar tipik olarak tümör nüksünü veya ilerlemesini izlemek için takip randevularına ve görüntüleme çalışmalarına tabi tutulur. Tümör tipine ve evresine bağlı olarak radyasyon tedavisi, kemoterapi, hedefe yönelik tedavi veya immünoterapi gibi ek tedavi seçenekleri önerilebilir.

Her beyin tümörü ameliyatının benzersiz olduğunu ve her bir hastanın ihtiyaçlarına göre uyarlandığını not etmek önemlidir. Spesifik cerrahi yaklaşım, teknikler ve iyileşme süreci, tümörün tipi, yeri, boyutu ve hastanın genel sağlığı gibi faktörlere bağlı olarak değişebilir. Mümkün olan en iyi sonucu elde etmek için hastaların sağlık ekibiyle açık iletişim kurmaları, sorular sormaları ve cerrahi planı ve ameliyat sonrası bakımı tam olarak anlamaları çok önemlidir.

Tarih

Beyin tümörü cerrahisinin tarihi, iki öngörülü cerrahın birincil beyin tümörlerinin ilk belgelenmiş başarılı rezeksiyonlarını gerçekleştirdiği 19. yüzyılın sonlarına kadar izlenebilir. İlki, 27 Temmuz 1879’da sol frontal menenjiomu olan 14 yaşındaki bir kızı ameliyat eden İskoç cerrah William Macewen idi. İkincisi, bir İngiliz olan Rickman J. Godlee idi. 25 Kasım 1884’te 25 yaşındaki bir adamın sağ parietal gliomasını çıkaran cerrah. Her iki operasyon da, tümörlerin lokalizasyonuna izin veren dikkatli klinik gözlemlere ve nörolojik muayenelere dayanıyordu. Macewen’in ameliyatı o zamanlar çok az ilgi görürken, Godlee’nin ameliyatı geniş çapta duyuruldu ve tıp camiası ile genel halk arasında beyin cerrahisinin fizibilitesi ve etiği hakkında tartışmalara yol açtı. Bu öncü operasyonlar, nöroşirürjide anestezi, antisepsi, görüntüleme teknikleri ve cerrahi aletler gibi daha fazla ilerlemenin yolunu açtı. Günümüzde beyin tümörü cerrahisi, birçok iyi huylu ve kötü huylu tümör türü için yaygın ve etkili bir tedavi olup, iyileştirilmiş sonuçlar ve azaltılmış komplikasyonlar ile birliktedir.

Onkoloji

Tümör ve şişkinlik ile ilgilenen tıp dalı, bilimi. (Bkz; Onk-o-loji)

Tıbbi Onkoloji

Türkiye’de onkoloji, dahiliye alanında bir disiplindir; Apparatif onkolojinin operatif ve bölümleri bu nedenle diğer disiplinlerin alanına girer: Tıbbi onkolojinin ana tedavi yöntemleri şunları içerir:

  • Radyoterapi alanında radyolojik tedavi
  • Cerrahi alanında cerrahi tümör tedavisi

Anglo-Amerikan ortamında, ancak giderek Türkiye’de de, çeşitli disiplinlerden doktorların birlikte çalışabileceği disiplinler arası kanser merkezleri (kapsamlı kanser merkezleri) bulunmaktadır. Klasik dahili onkolojiye ek olarak, radyolojik veya cerrahi onkoloji de bir ileri eğitim tanımı olarak mevcuttur.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Tuzlu Su İçerseniz Ne Olur?

Büyük şehirlerin kalabalığından ve karmaşasından bıkmış birçok insanın hayali, deniz kenarında bahçeli bir evde hayatını geçirmektir. Bu sebepten sıklıkla, emeklilik planlarına deniz kenarında yaşamak seçeneği de iliştirilir. Eğer bir gün bu planınızı gerçekleştirme ihtimaliniz olursa, kendinizi içme suyu bakımından güvenceye almayı unutmayın. Çünkü, içme suyunun olmaması, uçsuz bucaksız deniz manzaranızı cehenneme çevirebilir.

Gezegenimizin yaklaşık %71’i sudur. Bu devasa su kütlesinin büyük bir bölümünü de okyanuslar ve denizler oluşturur. Fakat hiçbir şekilde içme suyuna ulaşımımız olmasa bile, karşımızda alay edercesine duran denizlerin suyunu tuz içeriğinden dolayı tüketemeyiz.

Tuzlu su, tuzun ve suyun vücudumuz için hayati fonksiyonlarını düşündüğünüzde, ilk etapta çok da korkutucu gelmeyebilir. Su; protein ve benzeri maddeler için evrensel çözücüdür ve yiyecekleri metabolize etmemizi sağlayan kimyasal reaksiyonlar için gereklidir. Ayrıca kaslarımız, kan akışımız ve aklınıza gelebilecek vücut fonksiyonlarının neredeyse tamamı için büyük öneme sahiptir. Hücrelerimizin ayrıca tuza da ihtiyacı vardır. Formülü NaCl (sodyum klorür) olan sofra tuzunun sodyum ve klorür iyon içeriği, ekstrasellüler sıvı içerisinde bulunur ve kimyasal reaksiyonlarda kullanılır. Peki tuz ve su vücudumuz için gerekliyse, neden ikisini aynı andaalamıyoruz?

Küçük miktarlarda tuz tüketmek fizyolojik sağlığımız için gerekli olsa da (ve tabii ki yiyeceklerimizi tatlandırmak için de), çok azı ya da çok fazlası vücut için oldukça zararlıdır. Bu konuda, insanlar için sihirli rakam 9. Bu rakam insan kanındaki tuzluluk miktarıdır ( Ya da 1000 gram su içerisinde çözünmüş ağırlık bakımından tuz miktarıdır. Yani, 1000 gramlık sıvının içeriğindeki 991 gram su 9 gram tuz.) Tıpta da, insan kanıyla aynı tuzluluğa sahip sıvılaraizotonik denir. Çok fazla tuz tükettiğimiz zaman da, fazla miktarı idrar ile dışarı atarak vücudumuzdaki sıvıları izotonik tutarız.

Tuzlu su hipertonik bir sıvıdır, diğer bir deyişle tuz içeriği insan kanının tuz içeriğinden fazladır ve tuzluluk miktarı 35’tir.  Deniz suyu gibi aşırı derecede hipertonik sıvıları tüketmek, vücudun savunma mekanizmasını bozar.

Deniz Suyu İçmenin Potansiyel Etkileri

Hiç çok parfüm sıkmış birisiyle aynı asansöre binmek zorunda kaldınız mı? Eğer asansördeyken içeri çok parfüm sıkmış birisi girerse, parfüm kokusu bütün asansöre yayılır ve asansördeki herkes kişinin parfümünü koklamak zorundadır. Bu olaya difüzyon sebep olur. Difüzyon, maddenin yüksek derişimli bölgeden düşük derişimlibölgeye doğru iletilmesidir.

Difüzyon ve tuzlu suyu beraber değerlendirelim. İnsan hücreleri biyolojik zarlara sahiptir ve bu zarlar tuzun hücre içerisine serbestçe girmesini engeller. İnsan vücudu bir ölçüye kadar sodyum ve klorür derişimlerini normalleştirilebilirse de, kan içerisindeki oldukça yüksek derişimdeki tuzla baş etmesi zordur. Hücre zarı yarı geçirgendir bu sebeple sodyum, klorür ya da diğer maddeler kolaylıkla hücre içine alınamaz ya da hücre dışına çıkamaz. Fakat su, hücre içine rahatlıkla girebilir ve hücre dışına çıkabilir. Hücrelerin dışındaki tuz derişimi yüksek miktarlarda olduğu zaman, dengenin sağlanabilmesi ya da derişimin dengelenmesi için hücre içerisindeki su daha derişik ortam olan hücre dışına çıkar. Yarı geçirgen zarın iki tarafındaki derişimin dengelenmesi için işleyen bu süreç ozmoz olarak adlandırılır.

Eğer deniz suyu içerseniz, ozmozun sonuçları çok korkunç olabilir. Deniz suyunun tuzluluk miktarı, vücut sıvılarının neredeyse dört katıdır. Deniz suyunun kontrolsüz miktarda alınmasının sonucunda, hücrelerin içinden dışına doğru olacak net su transferiyle hücreler büzüşür.

Yüksek miktarlarda içme suyu tüketilmediği zaman, vücut içerisindeki bu düzenleme mekanizması ölümcül de olabilir. Deniz suyu örneğindeki, hücre dışında meydana gelen sodyum derişimindeki artış, esas problemi oluşturur. Vücut, hücreleri hayatta tutabilmek için izotonik hale geçmeye çalışır. Bunun için de ekstrasellüler sıvıların içerisindeki yüksek miktarlardaki sodyumu atmaya çalışır ve idrar üretilir. Fakat insan böbrekleri, tuzlu sudan yalnızca biraz daha az tuzlu idrar üretebilir. Bundan dolayı vücut, içtiğimizden çok daha fazla suyu fazla miktardaki sodyumu atmak için kullanır ve vücut aşırı susuz kalır.

Eğer tuzlu su ya da deniz suyu içerseniz, aslında hiç su içmemiş gibi olursunuz ve üstelik bir de su kaybedersiniz. Bu durumda vücut sıvıları tükenir, kas krampları meydana gelir, ağızda kuruma gözlemlenir ve tabii ki susarsınız.

Vücut su kaybını telafi edebilmek için kalp atış hızını artırır, kan damarlarını kan basıncını ve hayati organlara kan akışını düzenlemesi için sıkıştırır. Bu durumda yüksek ihtimalle mide bulantısı, zayıflık ve hatta bilinç kaybıhissedilir. Vücut daha fazla susuz kalınca da, savunma mekanizması çöker. Eğer hala tuzlu suyun etkisinden kurtulmak için çok miktarda tatlı su içmediyseniz, beyin ve diğer organlara daha da az kan gideceğinden bu durumkomaya, organ yetmezliğine ve nihayetinde ölüme kadar gidebilir.

Tabii ki az miktarlarda deniz suyu yutmak ya da içmek sizi öldürmeyecektir. Fakat yine de etkisini ortadan kaldırmak için, tuzlu su içilmesi ya da yutulması durumundan sonra tatlı su tüketmek sizin için en sağlıklısı olacaktır.


Kaynaklar:

  • Bilimfili,
  • Gross, Cliff, Josh DeZeeuw and Ted Simpao. “Awesome Osmosis.” Marine Discovery. The University of Arizona. April 27, 2001. http://marinediscovery.arizona.edu/lessonsS01/blennies/2.html
  • Marine Science. “Seawater Composition.” Oct. 8, 2008. http://www.marinebio.net/marinescience/02ocean/swcomposition.htm
  • McLamb, Eric. “Earth at a Glance.” Ecology. Sept. 14, 2011. http://www.ecology.com/2011/09/14/earth-glance/
  • Ocean Plasma. “Chemistry of Seawater.” Ocean Health. http://oceanplasma.org/documents/chemistry.html
  • Stoppler, Melissa Conrad. “Electrolytes.” MedicineNet. http://www.medicinenet.com/electrolytes/article.htm
  • U.S. Geological Survey. “Thirsty? How ’bout a cool, refreshing cup of seawater?” Water Science for Schools. Dec. 22, 2011. http://ga.water.usgs.gov/edu/drinkseawater.html
  • Wedro, Benjamin. “Deyhdration.” MedicineNet. http://www.medicinenet.com/dehydration/article.htm

Alzheimer’ı Engelleyebilecek İmplant Geliştirildi

Alzheimer hastalığı ile ilgili en son gelişmede, EPFL’den (Ecole Polytechnique Fédérale de Lausanne) bilim insanları, hastanın bağışıklık sistemini hastalığa karşı uyarabilen implant edilebilir (yerleştirilebilir) kapsül üretmeyi başardıklarını açıkladı.

Alzheimer hastalığının gelişimi ile ilgili hipotezlerden birisine göre, hastalığın sebeplerinden birisi amiloid beta (amyloid-β) proteininin beynin farklı yerlerden aşırı birikmesidir. Bunun sonucunda da nöronlar için zehirli (toksik) etkiler gösteren protein plakların oluşmasına sebep olmaktadır.

Bu plaklarla baş etmenin en etkili yöntemi amiloid-β proteinlerini hedefleyip onlara bağlanabilecek antikorları kullanmaktır. Çünkü antikorlar bağışıklık sistemini, kendi bağlandıkları şeye saldırıp yok etmeleri için uyarabilmektedir. Bu tedavi biçiminden maksimum verimlilik sağlamak için ilk bilişsel düşüşlerin yaşanmasından daha önce uygulanması gerektiği düşünülüyor. Böylelikle Alzheimer hastalığının öncülü olabilecek bilişsel yetenek azalmaları, demansiya gibi rahatsızlıklar dahi, plak oluşumu engelleneceği için önlenebilir olacaktır. Ne var ki, bu terapi üst üste aşı enjeksiyonları uygulanmasını gerektirdiğinden belirli yan etkiler üretebiliyor.

Şimdi ise EPFL’den bilim insanları antikorları sürekli iğnelerle deri altına vermek yerine, sürekli ve güvenli biçimde hastanın beyninin içine antikorları salgılayabilecek implant geliştirmeyi başardı ve bulgularını  Brain dergisinde yayımladı.

Patrick Aebischer’in EPFL’deki laboratuvarında amiloid-β’ya karşı antikorlar üretmek üzere genetik olarak modifiye edilmiş hücreleri barındıran kapsüller üretildi. Derinin altındaki dokuya yerleştirilen kapsüllerden, kan dolaşımının içine sürekli biçimde kapsülün içindeki hücreler tarafında sentezlenen antikorlar salınıyor. Bu antikorlar daha sonra kan-beyin bariyerini (blood-brain barrier) aşarak hedefleri olan amiloid-β plaklarına ulaşıyorlar.

alzheimer-engelleyen-implant-bilimfilicom
Görselin üst panelinde açık mavi renkte görülen kapsül içerisinde antikor üreten (pembe ile gösterilen) hücreleri barındırıyor ve kafa derisinin altına yerleştiriliyor. Aşağı kısımda ise (solda) kapsülle tedavi edilmeyen beyindeki amiloid beta plakları siyah noktalarla gösterilirken, (sağda) kapsül ile terapiden sonra amiloid betaların miktarındaki gözle görülür azalma gösteriliyor. Telif : Patrick Aebischer (EPFL)

Kapsülün temeli 2014 yılında Aebischer’in laboratuvarında yayımlanan dizayna dayanıyor. Birbirine polipropilen film ile tutturulan iki geçirgen zardan oluşan kapsül makrokapsülleme cihazı (ing. macroencapsulation device) olarak anılıyor. Kapsülün toplam uzunluğu 27 milimetre, eni 12 milimetre ve kalınlığı 1.2 milimetre ve hücre büyümesini kolaylaştıran hidrojel barındırıyor.

Kapsülün içindeki hücreler ise çok büyük bir önem arz ediyor. Bu hücrelerin hem antikorları üretebilmeleri gerekiyor hem de yerleştirildikleri canlının bağışıklık sistemini kendi üzerlerine çekmemek için o bireye biyolojik olarak uyumlu olmaları gerekiyor. Bu ikinci sorun her transplant işleminde aşılması gereken bir sorundur. Tam da bu noktada kapsülün zarları devreye giriyor ve hücreler için bireyin bağışıklık sistemine karşı bir kalkan görevi görüyor. Bu koruma sayesinde bir tek donörden alınacak hücreler birden fazla hasta için kullanılabilir hale geliyor.

Kapsülün içine yerleştirilmeden önce hücreler, özel olarak amiloid-β proteinlerini tanıyarak hedefleyebilecek antikorları (savunma molekülleri) üretmek üzere genetik olarak modifiye ediliyor. Bu hücreler tercihen kas dokusundan alınıyor ve dışlarını kaplayan geçirgen zar, kapsülün çevresinden gerekli olan besinlerin ve moleküllerin kapsül içine alınmasını sağlıyor.

Fareler üzerinde test edilen mini-cihaz büyük bir başarı gösterdi. Alzheimer hastalığını simüle edecek biçimde üretilen fareler üzerinde yapılan deneylerde, beyindeki amiloid-β plaklarında ciddi bir azalma gözlemlendi. Dahası, 39 haftalık süre boyunca kapsülden yayılan antikorlar sayesinde beyinde daha fazla amiloid-β plağı oluşmadığı tespit edildi. Tedavi sayesinde ayrıca, Alzheimer’ın işaretlerinden biri olan amiloid-tau proteininin fosforilasyonunda da azalma görüldü.

Bağışıklık sistemini; güvenli, sağlıklı ve sürekli biçimde antikorlar vererek uyarmayı ve bu yolla da Alzheimer hastalığının biyoişaretlerinin miktarlarında azalmayı sağlayan bu yöntemin, diğer nörodejeneratif hastalıkların tedavisinde de kullanılabileceği öngörülüyor.


Kaynak :

  • Bilimfili,
  • Aurélien Lathuilière, Vanessa Laversenne, Alberto Astolfo, Erhard Kopetzki, Helmut Jacobsen, Marco Stampanoni, Bernd Bohrmann, Bernard L. Schneider, Patrick Aebischer. A subcutaneous cellular implant for passive immunization against amyloid-β reduces brain amyloid and tau pathologies. Brain, 2016; aww036 DOI:10.1093/brain/aww036

İnsanların Seks ve Uykuyu Birbirine Bağlamalarının 3 Sebebi

Uyku ve seks daima birbirine dolaşık haldedir. Yatak odası; sık sık böylesi bir yakın samimiyet için kişinin evindeki en özel alan durumundadır. Herhangi birisine yatak odasında yapılacak en iyi iki şey nedir diye sorarsanız; vereceği cevabı tahmin edebilirsiniz.

Seks ve uyku arasındaki bu ilişkilendirmenin daha derin bir sebebi olabilir. Indiana University’den davranışsal nörobiyolog Dr. Sue Carter; seks sonrası yayılan bir hormonun biyolojik amaçlar için uykuyu kolaylaştırdığını söylüyor. Birçok ödüllü çalışmaya sahip olan Dr. Carter, stres hormonları ve bu hormonların ilişkileri teşvik etmeye nasıl yardımcı olduğu üzerine çalışmalarıyla ünlüdür ve kendisi “aşk hormonu” olarak bilinen nöropeptid oksitosin üzerine çığır açan çalışmalarıyla bilinir.

Dr. Carter; uyku ve seksin insan türünde çok sıkı bağları olmasının doğuştan gelen sebepleri olduğunu söylüyor. Elbette ki üzerine daha fazla araştırma yapılması gerekiyor, fakat Dr. Carter’a göre; oksitosin ile seks ve seksin uykuyu artırması arasında çok fazla bağ var.

İşte bu bağlardan üçü:

1. İyi bir seks sizi sakinleştirir

Oksitosin sayesinde cinsel ilişki sonrası mutluluk dalgası gelişir.

Orgazm anında yayılan oksitosin hormonu; stresi ve savunma güdüsünü azaltarak korkusuzca hareketi (güveni) güçlendirir. Bu durum da uykuya dalmak için en ideal anı oluşturur.

Geceleri sizi rahatsız eden düşüncelere dalmayan ya da ertesi gün yapmanız gerekenlerin stresine sokmayan bir beyinle yatabilmek; kaliteli bir dinlenme için en uygun zemini oluşturur.

2. Seks hormonları birincil uyku fonksiyonu olan onarımı teşvik eder

Dr. Carter’a göre; cinsel deneyim büyük bir oksitosin dalgasına sebep olur, ancak bu dalga uzun süre devam etmez.

Vücudumuz bir tür tepki halinde oksitosin yayılımı yapar ve bu tepki yüksek oranda rahatlatıcıdır. Örneğin; deliller, oksitosinin farklılaşmamış kök hücrelerini kalbin onarımında görev alan yeni hücrelere dönüştürmeye teşvik ettiğini ortaya koyuyor. Bilindiği gibi onarım uykunun temel görevlerinden birisidir. Tam olarak nasıl işlediği bilinmese de bu olayın hikayenin bir parçası olduğunu söyleyen Carter; bu ikili (seks ve uyku) arasında bu tarz bir ilişkinin de olduğunu düşünüyor.

3. Eğer seksin biyolojik amacı üreme ise, hareketsiz kalmak önemlidir

Normal, güvenli bir ortamda; ayak kıvrılmasıyla gelen orgazm ile salınan oksitosin güven duygusunu artırır. Ve bu durum kadınlarda daha yaygın olarak bir hareketsizlik hali oluşturur.

Söz konusu seks olduğunda fizyolojik amaç; üremedir. Ve eğer bir kadın hala pozisyonunu koruyorsa, bu amaç daha etkili bir şekilde başarılır. Çünkü hareket etmek spermin yumurtaya erişim sürecinde kaybolma ihtimalini güçlendirir ve yumurtaya ulaşma zamanını artırır. Öte yandan hareketsiz kalmak ise, spermin kaybolma ihtimalini düşürür ve daha kolay bir ulaşım ortamı sağlar.

Ek olarak; Dr. Carter; cinsel davranışın ovulasyon (yumurtlama) hormonlarını yayabileceğini söylüyor; seks eylemi, yumurtaların yumurtalıktan yumurta kanalına yollanmasını tetikler. Bu durum; “uyarılmış ovulasyon” olarak isimlendirilir ve birçok türde yaygın olarak görülür.

Oksitosinin biyolojisi, üremeyi kolaylaştıran bazı mekanizmalara ihtiyaç duyar. Ve bu kolaylaştırmalardan birisi de hareketsizliktir ve elbetteki uyku böylesi bir hareketsizlik için ideal durumu oluşturur.


Kaynak:

  • Bilimfili,
  • Van Winkle’s, “Three Reasons Why People Evolved To Connect Sex and Sleep”, https://vanwinkles.com/what-the-love-hormone-can-teach-us-about-sex-and-sleep