“Zor” Hastaların “Zora Düşme” Riski

Hollanda’da yürütülen birbiriyle ilintili iki çalışma, malûmu bilimsel olarak ilâm etmesi açısından değerli sonuçlara ulaştı.

Hastanın hekime olan tutumunun, ilk muayene ve klinik değerlendirme sonrası doğru tanı üzerine etkilerini incelemek üzere tasarlanan ilk çalışmada, ısrarcı, saldırgan, hekimin yetkinliğini sorgulayan, hekim tavsiyelerini reddeden, düşük beklentiye sahip ve kendisini tamamen çaresiz olarak tanımlayan altı grup hasta “zor” hasta olarak tanımlanarak görece “normal” hastaların oluşturduğu kontrol grubuyla kıyaslandı. Sahip oldukları hastalıkları, tanı konulması nispeten daha kolay olan basit ve ayırıcı tanının dikkatli yapılması gereken karmaşıkolarak sınıflandırdıktan sonra hekimlerin koydukları ilk tanılar açısından değerlendirme yapıldı. Hastalıklarının basit veya karmaşık olmasından bağımsız olarak, zor hasta olarak nitelendirilen gruptaki hastaların, kontrol grubuna göre %42 oranında yanlış tanı aldığı belirlendi. Hekimlerin, hasta değerlendirmeye ayırdıkları süre iki grup arasında farklılık göstermediği halde (yani hekimin karşılaştığı olumsuzluktan kaçmadığı, bu nedenle muayeneyi kısa tutmadığı durumda) tanı hataları belirgin derecede fazlaydı.

Bağıntılı ikinci çalışma ile bu hatanın olası nedeni araştırıldı. Zor hasta grubuna girmeye neden olan altı ölçüte, hekimi tehdit eden ve hekimi ayrımcılıkla suçlayan iki yeni hasta davranış biçimi daha eklendi ve benzer şekilde ilk tanı doğruluğu incelendi. Yine muayene için benzer süreler harcanmasına rağmen, sağlama niteliğinde bir sonuca ulaşıldı ve ilk tanı doğruluk oranları zor hastalarda anlamlı oranda düşük bulundu.

Hekimlere hastalarıyla ilgili sorular sorulduğunda ise zor hastalarla ilgilenenlerin hastanın klinik durumuyla ilgili çok daha az şey hatırladığı, hastayla ilgili anımsadıklarının daha çok hastanın tutumu ve davranışı ile ilgili olduğu belirlendi. Normal hastaları muayene eden hekimlerinse hastalarının klinik durumunu ve muayene bulgularını detaylı olarak hatırlayabildikleri görüldü.

Bu durumu tipik bir “kaynak tüketimi” olarak değerlendirmek olası. Hekim, kendisini doğru tanıya yönlendirecek dikkat ve bilişsel kapasitesini zor hastayı “kolaylaştırmak” için harcıyor olabilir. Başka bir deyişle hastalar, hekimin enerjisini sağlık durumlarıyla ilgili olmayan bir noktada tüketiyorlar.

Burada bahsedilen şeyin “sağlık çalışanlarına şiddet” gibi algılanmaması önemli. Zira hastanın sergilediği olumsuz tutumun, aslında sağlığı üzerinde odaklanması gereken dikkati dağıttığının altını çizmek gerekiyor. Çalışmaların sonucunda hekimin karşılaştığı bir olumsuzluk veya gördüğü bir zarar söz konusu değil (Keskin sirke-küp bağıntısı).

Ekonominin temeli olan “var olan kıt kaynakların akılcı kullanımı” ilkesi bu durumda da geçerli gibi görünüyor. Hekimlerin de birer insan olduğu çağlar devam ettikçe ve insan hislerinin akılcı karar yolaklarını önemli ölçüde etkilemesi kaçınılmazken, bu olumsuzluğu en aza indirmek için bir şeyler yapılması gerekiyor. Tabii ki, buradaki görev yine hekimlere ve bilim insanlarına düşüyor. Zor hastaların tanıya yönelik ilk değerlendirme üzerindeki negatif etkilerini bertaraf etmek için hekimlerce alınması gereken davranışsal önlemler üzerine yeni stratejiler geliştirilmesi ve bunların sahada denenmesi için yeni çalışmalar yapılması öneriliyor.

Kaynak ve İleri okuma:

  • Bilimfili,
  • H G Schmidt, Tamara van Gog, Stephanie CE Schuit, Kees Van den Berge, Paul LA Van Daele, Herman Bueving, Tim Van der Zee, Walter W Van den Broek, Jan LCM Van Saase, Sílvia Mamede Do patients’ disruptive behaviours influence the accuracy of a doctor’s diagnosis? A randomised experiment BMJ Qual Saf Published Online First 7 March 2016 doi:10.1136/bmjqs-2015-004109
  • Sílvia Mamede, Tamara Van Gog, Stephanie C E Schuit, Kees Van den Berge, Paul L A Van Daele, Herman Bueving5, Tim Van der Zee, Walter W Van den Broek, Jan L C M Van Saase, H G Schmidt Why patients’ disruptive behaviours impair diagnostic reasoning: a randomised experiment Published Online First 7 March 2016 BMJ Qual Saf doi:10.1136/bmjqs-2015-005065
  • medscape.com/viewarticle/860495

Rüyalar Nöral Anahtarla Açılıp Kapatıldı

California Üniversitesi’nden bir grup araştırmacı, sadece bir düğmeye basarak uyuyan farenin rüya görmeye başlamasını sağladı. Araştırmacılar beynin medulla adı verilen ilkel bölgesinde yer alan sinir hücrelerine optogenetik bir düğme yerleştirerek, bu hücrelerin nöronları aktif ve pasif duruma getirmelerini lazerle kontrol etmeyi başardı.

Nöronlar aktifleştirildiklerinde, fareler saniyeler içinde REM uykusuna daldılar. Hızlı göz hareketleriyle karakterize edilen REM uykusu, memelilerde iskelet kaslarının geçici felç durumuna girdiği ve beyin korteksindeki etkinliğin eşlik ettiği uyku evresidir. Deneyde nöronları etkisizleştirmenin, farelerin REM uykusuna dalma yeteneğini azalttığı, hatta ortadan kaldırdığı görüldü. UC Berkeley ekibi bulgularını, Nature dergisinin 15 Ekim tarihli sayısında yayımladı.

UC Berkeley’den Prof. Howard Hughes ve makalenin başyazarı Yang Dan şunları söyledi: “Önceden medullanın bu bölgesinin, REM uykusu sırasında iskelet kaslarının felç durumuna girmesinde rol aldığı düşünülüyordu. Burada gösterdiğimiz şey, bu nöronların REM uykusunu, kasların geçici felci ve beynin NREM uykusuna göre daha uyanık görünmesini sağlayan tipik kabuk aktivasyonun da aralarında olduğu tüm yönleriyle harakete geçirdiğidir.”

ruyalar-noral-anahtarla-acilip-kapatildi-1-bilimfilicomBeyin sapı ve hipotalamusdaki diğer nöronların REM uykusu üzerinde etkisi olduğunun gösterilmesine rağmen, “REM uykusunun yüksek indüksiyonundan dolayı–denemelerimizin yüzde 94’ünde, fareler nöronların etkinleştirilmesiyle saniyeler içinde REM uykusuna girdiler– bunun, uykuya girip girmeyeceğinize karar veren görece küçük bir ağ içerisinde kritik bir düğüm olabileceğini düşünüyoruz.” diye ekliyor Dan.

Araştırmacılar, bu çalışmanın sadece beyinde rüya görmenin ve uyku üzerindeki karmaşık denetimin daha iyi anlaşılmasını sağlamayacağını, ayrıca bilim insanlarının farelerde rüya görmeyi durdurup başlatmasının neden rüya gördüğümüzü anlamamıza olanak sağlayacağını söylüyor.

UC Berkeley’de doktora sonrası araştırmacısı olan Franz Weber, “Pek çok piskiyatrik hastalık, özellikle duygudurum bozuklukları, REM uykusundaki değişikliklerle ilişkilidir ve bazı yaygın kullanılan ilaçlar REM uykusunu etkileyebilir, bu nedenle zihinsel ve duygusal sağlığın hassas bir belirtisi olarak görünmektedir. Uyku çevirimi üzerine çalışma yapmanın, bu hastalıklara, ayrıca uykuyu etkileyen diğer nörolojik hastalıklara, Parkinson ve Alzheimer hastalıkları gibi, yeni bir bakış kazandıracağını umuyoruz,” diye anlatıyor.

Yemek ve Rüya Görmek

Araştırmacılar ayrıca, farelerde bu beyin hücrelerinin uyanıkken etkinleştirilmesinin, uyanık olma hali üzerinde bir etkisi olmadığını, fakat farelerin daha çok yemelerine neden olduğunu buldu. Normal farelerde, bu nöronlar – nörotransmiter gama-amino bütrik asit (GABA) salınımı yapan bir sinir hücreleri dizisi, bu nedenle sıklıkla GABAerjik nöronlar olarak anılırlar – fareler çok keyifli iki aktivite olan yemek yerken veya taranırken, uyanma süreçlerinde en çok aktif olan nöronlardır.

Dan, medulladaki GABAerjik nöronların, beynin evrimsel süreçte çok eski bir diğer bölümü ponstaki nöradrenerjik nöronlar gibi stres nöronlarının tam tersine etki ettiğini düşünüyor.

“Diğer araştırmacılar, koşarken aktif olan nöradrenerjik nöronların, yemek yerken veya taranırken pasif olduğunu buldular. Görünüşe göre sakinleşmişken ve huzurluyken, bu nöradrenerjik nöronlar kapanıyor ve medulladaki GABAerjik nöronlar açılıyor.” diye aktarıyor Dan.

Bu GABAerjik nöronlar, omurga kanalının tepesinde bulunan medullanın karın kısmından, beyin sapının ve hipotalamusun pek çok bölgesine yansır, böylece pek çok vücut fonksiyonunu etkileyebilirler. Bu bölgeler — düşünce ve mantığın merkezi beyin zarından daha ilkel — nefes almak gibi otomatik işlevler ve kasların kontrol merkezi olduğu kadar, duygular ve doğuştan davranışların da oturduğu bölgelerdir.

Optik Beyin Durumu Değişimi

Dan, Weber ve çalışma arkadaşları, medulladaki REM bağlantılı bu GABAerjik nöronları araştırmak içinoptogenetik denilen güçlü bir teknik kullandılar. Bu teknik, bir virüs sayesinde, özel nöron türlerine ışığa hassas iyon kanalları eklemeyi gerektiriyor. Araştırmacılar bu virüsü GABAerjik nöronlara yönlendirmek için, işaretçi proteinleri bu özel nöronlara taşıyan, genetik olarak düzenlenmiş bir fare hattı kullandılar. Bir kere eklendiğinde, beyne eklenmiş optik fiber üzerinden lazer ışığıyla uyarılan iyon kanalları, nöronların etkinleşmesini sağlayabiliyor. Alternatif olarak, GABAerjik nöronlara iyon pompası eklemek, lazer ışığı uyarımıyla bu nöronların aktivitesini kapatmalarına olanak sağladı.

Farelerin genetik olarak düzenlenmiş bu türünü kullanarak, araştırmacılar medulladaki bu nöronların aktivitesinin haritasını çıkardılar ve kısa periyotlarda nöronları aktifleştirme veya pasifleştirmenin, uyku ve uyanma davranışını nasıl etkilediğini kaydettiler.

Ayrıca aynı nöron grubunu etkisizleştirmek için ilaç kullandılar ve çabuk olmaması ve uzun sürmesine rağmen REM uykusunda azalma tespit ettiler, çünkü ilacın etki etmesi için yaklaşık yarım saat gerekti ve çok yavaş tükendi.

Ayrıca medulladaki bir başka nöron grubuna da ışığa duyarlı iyon kanalları eklediler: glutamat nörotransmiter salınımı yapan glutamaterjik nöronlar. Bu nöronları aktifleştirmek hayvanları kısa sürede uyandırdı, GABAerjik nöronları etkinleştirmenin tam tersi etki ederek.

Dan bu nöronlar üzerindeki çalışmalarını, sadece REM uykusunu etkileyecek şekilde değil, ayrıca NREM uykusunu da etkileyecek şekilde sürdürüyor.


Kaynak: 

  • Bilimfili,
  • University of California – Berkeley. “Dreams turned off and on with a neural switch: Activating small group of neurons in medulla causes rapid transition to REM sleep.” ScienceDaily. ScienceDaily, 15 October 2015. <www.sciencedaily.com/releases/2015/10/151015120128.htm>.

Referans:  Franz Weber, Shinjae Chung, Kevin T. Beier, Min Xu, Liqun Luo, Yang Dan. Control of REM sleep by ventral medulla GABAergic neurons.Nature, 2015; 526 (7573): 435 DOI: 10.1038/nature14979

 

Kanser tedavisinde dönüm noktası

ABD’deki Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT) araştırmacıları, kanser tedavisinde dönüm noktası teşkil edecek bir buluşa imza attı. Araştırmayı yürüten biyoloji profesörü Frank Gertler, bazı göğüs kanseri hastalarının vücutları üzerinde ekibiyle yaptıkları incelemeler sonucunda, vücutta oluşan kanser hücresinin nasıl yayıldığını ve vücudu sardığını tespit ettiklerini açıkladı. Kanser hücrelerinin yayılmadan önce şekil değiştirdiğini belirten Gertler, bu hücrelerin daha sonra vücutta çokça bulunan ve “MenalNV” olarak adlandırılan bir proteinle temas ederek yayıldığını ve kan damarlarının etrafında toplandığını ifade etti.

FARELER ÜZERİNDE DENENDİ
Kanser hastalığı ölümlerinin yüzde 90’ının, kanser hücrelerinin yayılmasından kaynaklandığını vurgulayan Gertler, “Elde ettiğimiz bulgu gerçekten son derece gelecek vaat ediyor. Hücrelerin yayılmasına yol açan MenalNV proteinlerini nasıl engelleyeceğimiz üzerinde çalışacağız” dedi. Genetik olarak MenalNV proteinlerinin vücuttan alınmasının mümkün olduğunu dile getiren Prof. Gertler, bu şekilde kanser hücrelerinin tümör oluşturması durumunda bile vücuda sıçrayıcı özelliğini yitireceğini ifade etti.

MIT ekibinin araştırmasını kaleme alan Doktor Madeline Oudin, şu an kanser hücresinin yayılmasının sebebi olduğu kanıtlanan MenalNV proteinlerinin alınması işlemini bir fare üzerinde denediklerini söyledi. Eğer bu süreç başarılı olursa göğüs kanserini tamamen tedavi etmenin mümkün olacağını belirten Oudin, daha sonra aynı tedavi yöntemini diğer türlü kanser hastalıkları üzerinde de uygulamayı deneyeceklerini ifade etti.

Kaynak:

    1. M. J. Oudin, O. Jonas, T. Kosciuk, L. C. Broye, B. C. Guido, J. Wyckoff, D. Riquelme, J. M. Lamar, S. B. Asokan, C. Whittaker, D. Ma, R. Langer, M. J. Cima, K. B. Wisinski, R. O. Hynes, D. A. Lauffenburger, P. J. Keely, J. E. Bear, F. B. Gertler. Tumor cell-driven extracellular matrix remodeling enables haptotaxis during metastatic progression.Cancer Discovery, 2016; DOI: 10.1158/2159-8290.CD-15-1183

Yeşil Çayın Faydalarını Biliyoruz, Peki Ya Zararları?

Yeşil çay zengin besin maddesi ve antioksidan içeriğiyle sağlıklı bir içecektir. Fakat bu sağlıklı içeceği bile tüketirken sağlığa zararlı sonuçlarla karşılaşmamız mümkün.

Yeşil Çay İçerisinde Olumsuz Etki Yaratabilecek Kimyasal Maddeler

Yeşil çay içerisinde sağlığa zararlı olabilecek başlıca kimyasal maddeler kafein, florin elementi ve flavanoid olarak listelenebilir. Bu kimyasalların ve yeşil çayın içeriğinde bulunan diğer kimyasal maddelerin kombinasyonun aşırı miktarda tüketimi, ciddi karaciğer hasarıyla sonuçlanabilir. Yeşil çay içerisinde bulunan tanenler folik asit emilimini azaltırlar. Folik asit yani B vitamini, cenin gelişimi için hayati öneme sahiptir. Ayrıca yeşil çayın içeriğindeki kimyasallar, bazı ilaçlar ile tepkime verirler. Bu sebeple de fazla yeşil çay tüketen bireyler eğer ilaç kullanıyorlarsa mutlaka ilaç yönergelerini dikkatli takip etmelidirler. Yeşil çay ile tüketim uyarıları genellikle uyarıcılar ve antikoagülanlar için yapılmaktadır.


Yeşil Çaydaki Kafein Miktarı

Her bir bardak yeşil çay içerisinde ortalama 35mg kafein bulunmaktadır. Kafein uyarıcı olması sebebiyle kalp atış hızını ve kan basıncını yükseltir. Kafein hangi kaynaktan alınırsa alınsın çok fazla alındığında hızlı kalp atışlarına, uykusuzluğa ve ruh hastalıklarına hatta ölümlere bile yol açabilmektedir. Birçok insanda kafein tolare edebilme oranı 200 ila 300mg arasındadır. WebMD verilerine göre, yetişkinler için ölümcül kafein dozajı, kilogram başına 150-200mg arasındadır ve daha azında bile ciddi kafein zehirlenmeleri olasıdır.

Yeşil Çaydaki Florin

Florin insanlar için gerekli bir madde değildir. Az miktarda vücutta bulunmasının kemik ve diş sağlığı için önemli olduğu savunulsa dahi faydaları kesin olarak kanıtlanmış değildir. Özellikle florütleştirilmiş su tüketen insanların yeşil çay ile birlike tüketmeleri oldukça risklidir. Florin aşırı dozu büyümede gecikmelere, dental fluoroza ve kemik hastalıklarına sebep olabilir.

Yeşil Çaydaki Flavonoid

Flavonoidler potent antioksidanlardır ve hücreleri radikal hasarlardan korurlar.  Fakat, flavonoidler ayrıca vücutta demirleri bağlarlar. Yani, vücudun gerekli olan demirin emilmesi yeteneğini kısıtlarlar. Bu da, kansızlığa ve pıhtılaşma bozukluklarına neden olabilir. Yapılan araştırmaların verilerine göre, yemeklerle beraber rutin yeşil çay tüketimi, demir emilimini %70’e kadar azaltmaktadır. Bu sebeple, yeşil çay tüketiminin yemeklerle değil de öğün aralarında olması dikkat edilmesi gereken bir nokta olabilir.

Yeşil Çayın Günlük Tüketimi

Birçok araştırmacı, yeşil çayın günde 5 bardaktan fazla tüketilmemesini savunmaktadır. Hamileler ve emziren kadınlar için ise önerilen günde 2 bardaktan fazla tüketilmemesidir.

 


Kaynaklar:
Bilimfili
Yeşil çay yan etkileri referansı: WebMD
Yeşil çay tüketimi referansı: Oregon State Universitesi 

Kadınlar Viagra İçerse Ne Olur?

1. Giriş
Sildenafil sitrat, ilk olarak erkeklerde erektil disfonksiyon (ED) tedavisi için geliştirilmiş ve “Viagra” ticari adıyla 1998’de ruhsatlanmıştır. Halk arasında “küçük mavi hap” olarak anılan bu molekül, fosfodiesteraz-5 (PDE-5) inhibitörü olarak çalışır ve cGMP birikimini artırarak düz kas gevşemesine, dolayısıyla genital dokularda kan akışının artmasına yol açar. İlacın popülerliği ve espri konusu olması, işlevinin geniş kitlelerce bilinmesine neden olmuş; kadınlarda kullanım potansiyeli ise ancak son yıllarda sistematik olarak araştırılmıştır.


2. Erkeklerde Sildenafil’in Farmakodinamiği

  • NO–cGMP Yolu: Cinsel uyarılma sırasında nitrik oksit (NO) salınımı, guanilat siklazı aktive ederek cGMP üretimini sağlar.
  • Düz Kas Gevşemesi: Yükselen cGMP düzeyi, penisteki düz kas hücrelerinin gevşemesini tetikler ve penis arterleri genişleyerek ereksiyon oluşumunu destekler.
  • PDE-5 İnhibisyonu: Sildenafil, PDE-5’i bloke ederek cGMP yıkımını önler, böylece ereksiyon kalitesinde ve süresinde artış sağlar.

3. Kadınlarda Potansiyel Mekanizma
Kadın genital anatomisi de kan akışına bağlı mekanizmalarla çalışır: klitoral ve vajinal dokularda NO–cGMP ekseninin aktif rolü vardır. Sildenafil’in hedef aldığı PDE-5 enzimi, klitoral korpus kavernozum ve vajinal mukozada da bulunur. Bu nedenle ilacın, genital dokularda vazodilatasyonu artırarak arousal (uyanıklık), lubrikasyon ve orgazm kalitesini iyileştirme potansiyeli teorik olarak mevcuttur.


4. Klinik Çalışmalar

  1. 2003 UC Davis Çalışması (Oral Sildenafil)
    • Tasarım: Menopoz öncesi sağlıklı kadınlarda 50 mg sildenafil ve plasebo karşılaştırması.
    • Bulgular: Sildenafil grubunda uyarılma sırasındaki genital hassasiyet ve tatmin artışı gözlendi; ancak plaseboya kıyasla istatistiksel olarak sınırlı farklar kaydedildi. Baş ağrısı, yüz kızarması ve bulantı gibi yan etkiler daha sık bildirildi .
  2. Topikal Sildenafil Kremi (Faz 2b RESPOND Çalışması, 2024)
    • Tasarım: Premenopozal, birincil tanısı FSAD (Female Sexual Arousal Disorder) olan kadınlarda, genital bölgeye uygulanan %3,6 sildenafil kremi vs. plasebo krem; 12 haftalık randomize, çift-kör çalışma.
    • Sonuçlar:
      • Ana ITT Popülasyonu: SFQ28 Arousal Sensation ve FSDS-DAO başlıklarının co-primer uç noktalarında anlamlı fark saptanmadı.
      • Keşifsel Alt Grup (FSAD ± Azalmış Arzu): Sildenafil krem kullananlarda arousal duyusu, libido ve orgazm skorlarında plaseboya göre anlamlı artış; cinsel sıkıntı ve ilişkisel güçlüklerde azalma kaydedildi (P≤.04).
    • Güvenlik: 1.357 sildenafil kremli ve 1.160 plasebolu cinsel deneyimde ciddi yan etki oranı benzerdi; lokal tahriş nadirdi.
  3. Antidepresan Kaynaklı Seksüel Disfonksiyon Çalışmaları
    • Antidepresan kullanımına bağlı kadınlarda oral sildenafil, vajinal vasküler dolgunluğu ve klitoral yanıtı artırarak lubrikasyon ve ereksiyon benzeri tepkiyi iyileştirdiğine dair veriler bulunmakla birlikte çalışmalar küçük ölçekli ve tek dozludur.

5. Güvenlik Profili ve Yan Etkiler

  • Sistemik Kullanım (Oral): Baş ağrısı, yüz kızarması, flushing, dispepsi, hafif görsel değişiklikler (mavi bulanık görme).
  • Topikal Kullanım: Genellikle iyi tolere edilmiş; hafif lokal yanma veya tahriş bildirilmiş; sistemik maruziyet düşük olduğundan baş ağrısı ve flushing oranları oral forma göre daha az.
  • Ebeveyn/Partner Maruziyeti: Topikal uygulamada partner maruziyeti de güvenli bulunmuştur.

6. Onay Durumu ve Klinik Uygulama

  • Onay Durumu: FDA veya EMA tarafından kadın kullanımı için herhangi bir sildenafil ürünü henüz onaylanmamıştır.
  • Off-Label Preskripsiyon: Doktorlar, FSAD veya antidepresan kaynaklı cinsel disfonksiyon gibi spesifik durumlarda olası fayda/riski değerlendirerek tedaviyi deneyebilir.
  • Araştırma İleri Adımları: Faz 3 çalışmaları planlanmakta olup, hangi hasta alt gruplarının en çok yarar sağlayacağı araştırılmaktadır.

7. Alternatif Farmakoterapiler

  • Flibanserin (Addyi): Premenopozal HSDD (Hypoactive Sexual Desire Disorder) için FDA onaylı (günde bir kez).
  • Bremelanotid (Vyleesi): Premenopozal HSDD için on-demand SC enjeksiyon (cinsel aktiviteden 45 dak. önce).
  • Ospemifen (Osphena): Menopoz sonrası vajinal atrofi ve ilişkili ağrı için seçici östrojen reseptör modülatörü.
  • Yaşam Tarzı ve Psikososyal Yaklaşımlar: Eş ile iletişim, psikoterapi, cinsel terapistler.

Keşif

1. Başlangıç Noktası: Kardiyovasküler Tedavi Arayışı (1980’lerin sonu)

1980’li yılların sonlarına doğru, İngiltere’nin Kent bölgesinde faaliyet gösteren Pfizer araştırma merkezinde görevli bir farmakolog grubu, hipertansiyon (yüksek tansiyon) ve anjina pektoris (eforla gelen göğüs ağrısı) gibi kardiyovasküler rahatsızlıkların tedavisinde kullanılmak üzere yeni bir molekül ailesi üzerinde çalışıyordu. Araştırmanın hedefi, kan damarlarını gevşeterek miyokardın oksijen ihtiyacını azaltabilecek bir bileşik bulmaktı. Bu doğrultuda geliştirilen ve UK-92480 kod numarasıyla anılan bileşik, daha sonra sildenafil sitrat adını alacaktır.

Bu molekülün temel etki mekanizması, fosfodiesteraz tip 5 (PDE-5) enzimini inhibe etmesidir. PDE-5, damar düz kaslarında cGMP’yi yıkar; bu nedenle inhibisyonu, damar gevşemesiyle sonuçlanır. Teorik olarak, bu mekanizma anjina tedavisi için son derece uygun görünüyordu.


2. Klinik Denemeler ve Beklenmedik Gözlemler (1991–1993)

İlk faz I klinik denemelerde, sildenafil oral yoldan çeşitli dozlarda gönüllülere verildi. Denekler ilacı genel olarak iyi tolere ettiler. Ancak en dikkat çekici sonuç, hedeflenmeyen bir yan etki olarak ortaya çıktı: erkek deneklerin bir kısmı penil ereksiyon bildiriminde bulundu. Bu etki, planlanan farmakolojik etki alanından bağımsız olsa da araştırma ekibinin dikkatini çekti.

1993 yılına gelindiğinde, Pfizer’daki araştırmacılar bu “yan etkiyi” fırsata çevirebileceklerini fark etti. Kardiyak endikasyon arka plana atılarak, ilacın yeni bir terapötik hedefe yönlendirilmesine karar verildi: erektil disfonksiyon.


3. Terapötik Yön Değişikliği ve Etkinlik Kanıtları (1993–1996)

Pfizer, 1993 yılında erektil disfonksiyon hastaları üzerinde ilk çift-kör randomize kontrollü çalışmalara başladı. Sonuçlar son derece etkileyiciydi: sildenafil, erkeklerde cinsel uyarıya yanıt olarak yeterli ereksiyon sağlama kapasitesini belirgin şekilde artırıyordu. İlacın etkinliği, özellikle vaskülojik nedenlere bağlı ED hastalarında anlamlıydı.

Bu dönemde yapılan çalışmalarda, sildenafil’in sadece fizyolojik değil, psikoseksüel memnuniyet üzerinde de olumlu etkileri olduğu gözlemlendi. İlaç, cinsel aktivitenin doğal fizyolojisi ile uyumlu çalıştığı için kullanıcılar tarafından “doğal” bir çözüm olarak algılandı.


4. Ruhsatlandırma ve Tarihe Geçiş (1996–1998)

Pfizer, bu etkileyici sonuçların ardından 1996 yılında FDA’ya başvurdu. 27 Mart 1998 tarihinde ABD Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) tarafından erektil disfonksiyon tedavisi amacıyla onaylandı. “Viagra” adıyla ticarileştirilen ilaç, kısa sürede dünya genelinde büyük bir başarıya ulaştı.

Viagra, onaylanmasının ardından ilk yılında yalnızca ABD’de 400 milyon dolardan fazla gelir elde etti. Aynı zamanda tıpta cinsel sağlık üzerine yapılan konuşmaların tabu olmaktan çıkmasına da önemli bir katkı sağladı.



İleri Okuma

  1. Boolell, M., Allen, M. J., Ballard, S. A., Gepi-Attee, S., Muirhead, G. J., Naylor, A. M., Osterloh, I. H., & Gingell, C. (1996). Sildenafil: an orally active type 5 cyclic GMP–specific phosphodiesterase inhibitor for the treatment of penile erectile dysfunction. International Journal of Impotence Research, 8(2), 47–52.
  2. Goldstein, I., Lue, T. F., Padma-Nathan, H., Rosen, R. C., Steers, W. D., & Wicker, P. A. (1998). Oral sildenafil in the treatment of erectile dysfunction. New England Journal of Medicine, 338(20), 1397–1404.
  3. Jackson, G., Benjamin, N., Jackson, N., & Allen, M. J. (1999). Effects of sildenafil citrate on human hemodynamics. The American Journal of Cardiology, 83(5), 13C–20C.
  4. Berman, J. R., Berman, L. A., Toler, S. M., Gill, J., & Maldonado, R. (2003). Safety and Efficacy of Sildenafil Citrate for the Treatment of Female Sexual Arousal Disorder: A Double-Blind, Placebo Controlled Study. The Journal of Urology, 170(6), 2333–2338. https://doi.org/10.1097/01.ju.0000090966.74607.34
  5. DeNoon, D. J. (2004, January 7). Viagra Improves Sex for Some Women. WebMD. http://www.webmd.com/sexual-conditions/news/20040107/viagra-improves-sex-for-some-women
  6. Osterloh, I. H. (2004). The discovery and development of Viagra: an unexpected story of medical innovation. Nature Reviews Drug Discovery, 3(7), 663–669.
  7. McMurray, J. J., & Pfeffer, M. A. (2005). Heart failure: Sildenafil in heart failure with preserved ejection fraction—hope or hype? European Heart Journal, 26(16), 1463–1465.
  8. Go Ask Alice. (2009, August 7). Viagra’s Effects on Women. Columbia University. http://goaskalice.columbia.edu/viagras-effects-women
  9. British Pregnancy Advisory Service (BPAS). (t.y.). Viagra (Sildenafil) Facts. https://www.bpas.org/bpasman/viagra


Diş Çürümesini Engellemek İçin Bir Hap Yetecek

Florida Üniversitesi’nden Dr. Robert Burne ve Dr. Marcelle Nascimento’nun öncülük ettiği araştırma, yeni bir probiyotik yaklaşımla diş çürüklerinin önlenmesine odaklanarak diş hekimliği ve mikrobiyoloji alanında önemli bir ilerlemeyi temsil ediyor. Bu çalışmanın temel dayanağı, ağız mikrobiyota dinamiklerinin anlaşılması ve Streptococcus bakteri türü A12’nin ağız sağlığına katkıda bulunan metabolik süreçlerdeki önemli rolünün anlaşılması etrafında dönmektedir.

Araştırmanın Arka Planı ve Mekanizması

Diş boşlukları veya çürükler öncelikle, şekerleri metabolize eden ağız bakterilerinin asidik yan ürünleri nedeniyle diş minesinin demineralizasyonundan kaynaklanır. İnsan ağız boşluğu, yararlı ve zararlı bakteriler arasındaki dengenin ağız sağlığını önemli ölçüde etkilediği karmaşık bir ekosistemdir. Burne ve Nascimento tarafından benimsenen yenilikçi yaklaşım, belirli ağız bakterilerinin, asitleri üre ve amino asit arginin gibi zararsız maddelere parçalama konusundaki metabolik kapasitesine dayanmaktadır; bu süreç, doğal olarak boşluk oluşumuna karşı koruma sağlar.

Güçlü bir arginolitik sisteme (yani arginini amonyak ve diğer alkali bileşiklere dönüştürme yeteneğine) sahip bireylerde diş çürüğü prevalansı belirgin şekilde daha düşüktür. Bu biyolojik mekanizma, diş çürümesine yol açan asidik ortamı nötralize ederek doğal bir tampon görevi görür. Streptococcus bakterisinin A12 suşu, yalnızca arginolitik yetenekleri nedeniyle değil aynı zamanda özellikle şeker metabolizmalarına ve ardından gelen laktik asit üretimine müdahale etmesi yoluyla diğer karyojenik (boşluğa neden olan) Streptokoklara karşı antagonistik özellikleri nedeniyle bu süreçte önemli bir oyuncu olarak ortaya çıkıyor. .

Temel Bulgular ve Çıkarımlar

A12 genomunun Burne, Nascimento ve ekibi tarafından dizilenmesi, çürüklerin önlenmesi için bu bakteriden yararlanmaya yönelik kritik bir adıma işaret ediyor. Araştırmacılar genetik planını anlayarak, diş çürüğü riski daha yüksek olan bireyleri belirleyebilir ve potansiyel olarak biyomühendislik ürünü A12’yi probiyotik bir ilaç olarak uygulayabilir. Bu müdahale, ağız boşluğunun asit kaynaklı demineralizasyona karşı doğal savunma mekanizmalarını güçlendirmeyi ve diş çürümesine karşı önleyici bir strateji sunmayı amaçlamaktadır.

Gelecekteki yönlendirmeler

Araştırma, A12 uygulamasının etkinliği ve güvenliğinin daha geniş bir kohortta değerlendirileceği yeni bir aşamaya girmeye hazırlanıyor. Bu çaba, A12’nin diş sağlığı için geçerli bir probiyotik müdahale olarak kullanımını destekleyen temel kanıtları sağlamlaştırmayı amaçlamaktadır. Nihai hedef, diş çürüğü vakalarını önemli ölçüde azaltabilen, böylece ilgili rahatsızlıkları ve sağlık komplikasyonlarını azaltabilen, ömürde bir kez veya muhtemelen periyodik olarak uygulanan bir tedavi geliştirmektir.

Kaynak

  • Huang, X., Palmer, S., Ahn, S.-J., Richards, V. P., Williams, M. L., Nascimento, M. M., & Burne, R. A. (2016). Characterization of a highly arginolytic Streptococcus species that potently antagonizes Streptococcus mutans. Applied and Environmental Microbiology, AEM.03887-15. doi:10.1128/AEM.03887-15

Yeni Biyosensör Kanseri Işıkla Teşhis Edebiliyor

Bilim insanları, idrar örneğindeki değişiklikleri tespit etmek için ışın demetleri kullanan silikon fotonik bir biyosensör geliştirdiler. Kanser gibi yayılan hastalıkların erken aşamalarında  yerini saptamak,  onların üstesinden gelme ve kontrolünü sağlamada çok büyük farklar yaratabilir. Singapur’daki bilimadamları bunu yapabilmek için ‘yerinde teşhis’ sağlayan yeni bir biyosensör geliştirdiler.

KANSERİ TESPİT  ETMEDE  YENİ BİR YOL

Bu yeni sensör mikroRNA (RNA veya ribonükleik asitlerin bir sınıfı) olarak bilinen genetik DNA bilgisinin proteine dönüştürülmesine(translasyonuna) yardım eden biyomarkerlara geri dönüşü sağladı. MikroRNA’lar bir çok hastalığa kılavuzluk  ederler, çünkü onlar idrar ve kan gibi sıvılarda iyi korunurlar. Bu da mikroRNA’ların vücutta bir sorun olduğunda hızlıca test edebilmek için ideal bir yol olmasını sağlamaktadır.

Singapur Bilim Ajansı Teknoloji ve Araştırma(A*STAR) departmanı araştırmacıları idrar örneğinin kompozisyonundaki çok küçük değişiklikleri tespit edebilecek ışın demetleri kullanan, silisyum fotonik bir biyosensör geliştirdiler.

Biyosensör, DNA probu ve hedef mikroRNA arasındaki bağlanma miktarını gözden geçirerek örnekte ne kadar mikroRNA olduğunu hesaplamaktadır. Bu, daha sonra bazı kanser tiplerinin, kardiyak hastalıkların ve diğer ciddi sağlık problemlerinin varlığı için bir ipucu sağlayabilecektir.

Araştırma ekibi; onun çok hafif olan sensörünün yüksek derecede hassas olduğunu, başka herhangi bir ekipmana ihtiyaç duymadan çalıştığını ve sonuçları 15 dakika kadar kısa bir sürede verebildiğini söylüyor. Biyosensör henüz yaygın şekilde kullanılmaya hazır değil, fakat eğer insanlarda uygulandığında yeterince etkili olursa, bu küçük fikir çok büyük değişiklikler yapabilecektir.

Araştırma ekibinden Mi Kyoung Park: “MikroRNA’ları tespit etmek için varolan metotlar zaman alıcı ve klinik uygulamalarda kullanışı sınırlayan ağır makineler gerektiriyor. Bu, mikroRNA’ları tespit edebilmek için, basit ve etkili bir hasta başı cihazı geliştirmemize ilham verdi.” dedi.

Park ve çalışma arkadaşları, bu yeni geliştirilmiş sistemi, ileri seviye mesane kanseri olan üç hastanın idrar örneklerinden iki tip mikroRNA’nın tespitinde kullandılar.

Örnekler sağlıklı kişilerinkiyle kıyaslanınca, mikroRNA miktarlarının kaydadeğer biçimde farklı olduğu görüldü. Her ne kadar şimdiye kadar küçük miktarlarla test edilse de, ekip, bu cihazın diagnostik araç olarak gelecek için büyük potansiyel taşıdığını düşünüyor. Onların şu anda cihazın doğruluğunu kanıtlayabilmeleri için  insandan elde edilen çok daha büyük örneklerle cihazı test etmeleri gerekiyor.

Park: “Sistem farklı türlerin çok sayıda mikroRNA’sını tespit edecek şekilde genişletilebilirdir ve çeşitli hastabaşı klinik uygulamalarda yararlı olması beklenmektedir.” diyor. Bu çalışma Biosensors and Bioelectronics’de yayınlanmıştır.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Kaynak:

  • GerçekBilim,
  • Futurism
  • Qing Liua, Yong Shina, Jack Sheng Keea, Kyoung Woo Kima, Siti Rafeah Mohamed Rafeia, Agampodi Promoda Pereraa, Xiaoguang Tua, Guo-Qiang Loa, Estelle Riccib, Marc Colombelb, Edmund Chiongc, Jean Paul Thieryd, Mi Kyoung Parka, Mach–Zehnder interferometer (MZI) point-of-care system for rapid multiplexed detection of microRNAs in human urine specimens Biosensors and Bioelectronics Volume 71, 15 September 2015, Pages 365–372 doi:10.1016/j.bios.2015.04.052

Neandertal ve İnsanın Son Ortak Atasına Ait DNA Sekanslaması Tamamlandı

Matthias Meyer, yayımladığı makalede, tarih öncesine ait eski insan DNA’sının elimizde bulunan %0.1’ini sekanslamayı (DNA’yı oluşturan baz çiftlerinin dizisini tespit etme işlemi) bitirdiklerini açıkladı. Leipzig, Almanya’da bulunan Max Planck Institute for Evolutionary Anthropology (Evrimsel Antropoloji Enstitüsü) moleküler biyologlarından olan Meyer, modern insan DNA’sını neredeyse on iki defa haritalamaya yetecek DNA verisini bu araştırma için harcadı.

430.000 yıllık kemiklerden elde edilen DNA hasara uğramış ve kontamine olmuş durumda bulunduğundan dolayı, ekses (excess DNA*) DNA’ya ihtiyaç duyuldu. Meyer’in kuzey İspanya’daki, eski Neandertal kalıntılarına ev sahipliği yapan bir mağaradan elde etme başarısı gösterdiği kalıntılar, insanların ve Neandertaller’in atalarının birbirinden ayrılma zamanlarına dair varsayımlarımızı daha da eski bir tarihe doğru geriletti.

Yapılan analizler kalıntıların hangi türlere ait olduğu konusundaki kafa karışıklıklarına da bir çözüm getiriyor. 2013 yılında yayımlanan raporda kazılarda keşfedilen uyluk kemiğinden elde edilen mitokondriyal genomun (hücrelerin içindeki enerji üreten birimler olan mitokondrilerin içinde bulunan, yalnızca anneden yavruya aktarılan ve çekirdek DNA’sından daha fazla bulunan DNA türü) sekanslandığı duyurulmuştu. Burada edinilen bulgu ise, kazılarda bulunan bireylerden en az birinin Denisovan insanlarına  (Rusya’da bulunan Denisova mağarasında yapılan kazılarda keşfedilen insan türü), Avrupalı Neandertal’lere olan yakınlığından daha yakın bir tür olduğunu gösteriyordu.

antik-insan-dnasi-haritalandi-bilimfilicom
Bu iskelet, SIMA DE LOS HUESOS mağarasında bulunan bir HOMO HEIDELBERGENSISkalıntısıdır. Telif : JAVIER TRUEBA, MADRID SCIENTIFIC FILMS

University College London’dan paleoantropolog Maria Martinón-Torres’e göre 430.000 yıllık bir kemikten hem mitokondriyal hem de çekirdek DNA’sı elde etmek inanılmaz bir fırsat niteliği taşıyor. Bununla birlikte kalıntılar, Sima de los Huesos (İspanyolca kemik çukuru anlamına geliyor) çukurunda bulunduğu için Sima homininleri olarak anılıyor. Bu mağara, Atapuerca dağlarındaki 13 metre derinliğinde bir çukur olarak biliniyor.

Düzinelerce hayvan ve mağara ayılarına ait kalıntılarla birlikte, 28 ayrı bireye ait kalıntıları barındıran Sima bölgesi kadar ilgi çekici ve şaşırtıcı çok az alan bulunuyor. Homininlerin de buraya özellikle ve bilerek gömüldükleri düşünülüyor.

Sima homininlerinin kafatasları, Neandertaller’in diğer tipik özellikleri ile birlikte, alın bölgesi çıkıntısının ilk ortaya çıkışının izlerini taşıyor. Ancak yaşlarının belirsizliği – bazı incelemeler kalıntıların 600.000 yıllık olduğunu gösterirken, bazıları da 400.000 yıllık olduklarına işaret ediyor) ve diğer özellikler birçok bilimciyi bu homininlerin daha eski bir tür olan Homo heidelbergensis‘e ait olduklarına ikna etmiş gibi görünüyor.

Meyer ve çalışma arkadaşı Svante Pääbo ile araştırma ekibi, buradaki homininlerin Denisovan insanları ile bağıntısını gösteren mitokondriyal DNA’yı ortaya çıkardığında daha da artmıştı. Ne var ki, iskeletten alınan çekirdek DNA’larının bu karışıklığı çözümleyeceği düşünülüyor. Çünkü yalnızca anneden yavruya aktarılan mitokondriyal DNA’nın aksine, çekirdek DNA’sı daha fazla soy çizgisi bilgisi barındırabiliyor.

 

ÇEKİRDEK DNA’sını KURTARMAK

Meyer ve araştırma ekibi Sima’dan elde edilen 5 ayrı örnekteki çekirdek DNA’sını ve mitokondriyal DNA’yı derlemeyi başardı. Bunun başarılmasını sağlayan en önemli faktörlerden biri de, 2006 yılında ele geçirilen kürek-kemiği ve diş örneklerinin dikkatli biçimde, doğru sıcaklıklarda saklanmış olması olarak gösteriliyor. Daha fazla hasar görmeyen moleküller böylelikle detaylı analizlere hazır halde bekletiliyordu.

Bu hafta içinde Nature dergisinde yayımlanan makalelerinde, Meyer ve ekibi çekirdek DNA’sının Sima homininleri’nin erken dönem Neandertaller’i olduğunu gösterdiğini açıklıyor. Kemiklerin yaşları ise, insan öncülerinin Neandertal atalarından ayrılma zamanlarının 550.000 ile 765.000 yıl arasında olduğunu gösteriyor. Bu da bugüne kadar kesişim noktası olarak gösterilen Homo heidelbergensis kalıntılarının yaşından daha geri bir tarihe işaret ediyor.

Bundan dolayı araştırmacılar 700,000 ila 900,000 yıl önce yaşamış olan topluluklara odaklanmaları gerektiğini biliyor. Yine İspanya’da keşfedilen 900.000 yaşındaki Homo antecessor türünün ortak ata olmak için en uygun aday olduğu düşünülüyor, elbette bunun için bir ön şart var: aynı spesimenlerin Afrika ve Orta Doğu’da da bulunması.

Elimizde olan örneklerin en yakın tarihe ati mitokondriyal diziler, Sima homininleri ve Denisovan insanları arasındaki kafa karışıklığına sebep olan linki doğruluyor. Meyer, bahsi geçen bu iki grubun, ortak atadan gelen mitokondriyal DNA’yı yansıttığını ancak bu DNA’nın ileri dönem Neandertaller’de bulunmadığını öne sürüyor. Bu eliminasyon şans eseri olmuş olabileceği gibi, Meyer’in görüşüne göre, şu an kim olduğunu bilmediğimiz bir tür Afrika’dan Avrasya’ya göç etmiş ve Neandertaller’le üremiş ve mitokondriyal DNA soy çizgilerini değiştirmiş olabilir.( Bu fikri destekleyen şeylerden birisi ise, Afrika’dan Avrasya’ya taş-alet teknolojisinin hem yarım milyon yıl önce hem de bundan ayrı olarak 250.000 yıl önce yayılmış olması olarak gösteriliyor.)

Meyer’e göre yeni veriler olmazsa bu görüşler ve fikirlerden doğru olanını tespit etmek çok zor olacaktır. Bu açıdan yapılmış olan bu çalışma bir anlamda eksik kalıyor çünkü her durumda, erken dönem Neandertallere ait veya Sima homininlerine ait ful genom bilgisi veya verisi gerekiyor.

Londra Natural History Museum’da (Doğa Tarihi Müzesi) paleoantropolog olan Chris Stringer tüm bu gelişmelerin heyecan verici olduğunu belirtirken, gelişmelerin tüm akademiyi bu bulgulardan belli anlamlar çıkarmaya ve açıklamalar üretmeye yönlendirdiğinin altını çiziyor. Stringer’a göre bu kadar yaşlı çekirdek DNA’larının keşfi ve onarılması daha da eski tarihlere ait DNA bulgularının gördüğü hasarın da onarılıp incelenmelerine dair umutları artırıyor. Bu da son 100.000 yılı çözmeye çalışan bilim dünyasının araştırma alanını biraz daha genişletiyor ve yapılması gerekenlerin sayısını artırıyor.

excess DNA* – Moleküler biyoloji’de eldeki DNA parçalarının sayısını artırmak ve karşı dizilerinin sıralarını tespit etmek için ortama eklenen DNA veya nükleotit parçaları


Kaynak :

  • Bilimfili,
  •  M. Meyer, Nuclear DNA sequences from the Middle Pleistocene Sima de los Huesos homininset al. Nature http://dx.doi.org/10.1038/nature17405; 2016

PET Plastiği Çözebilen Plastik Yiyici Bakteri Keşfedildi

Paketlemeden giyime kadar her şeyde kullanmak üzere her yıl 300 milyon tondan fazla plastik üretiyoruz. Bir ürünün uzun yıllar dayanmasını istiyorsanız, plastiğin esnekliği bunun için harika bir sebeptir. Fakat plastiklerin kullanım ömrü bittiği zaman, çevrede kolay kolay yok olmuyor bu sebeple gezegenimizin her köşesi, plastiğe olan bağımlılığımız yüzünden kötü etkilenmiştir. Fakat şimdi, bir geri dönüşüm merkezinin çamurunda bulunan atılmış şişeleri yavaşça yediği keşfedilen bakteri ile birlikte, bu pisliği temizlemede biraz yardım alabiliriz.

Plastikler, tekrarlı (monomer) yapı taşlarından meydana gelen uzun ince moleküller olan polimerlerdir. Polimerler, dayanıklı ve yumuşak bir ağ oluşturmak için birbirine çapraz şekilde bağlanmaktadırlar. Çoğu plastik karbon temelli monomerlerden yapılır, bu yüzden kuramsal olarak mikroorganizmalar için iyi bir besin kaynağıdırlar.

Fakat doğal polimerlerden (bitkilerdeki selüloz gibi) farklı olarak plastikler genelde biyolojik olarak çözünemezler. Bakteriler ve mantarlar, doğal maddeler ile birlikte evrimleşmişler ve her zaman ölü haldeki maddeden kaynak toplamak için yeni biyokimyasal yöntemler bulmuşlardır.

Fakat plastikler, yalnızca yaklaşık 70 yıldır kullanımda. Bu yüzden mikroorganizmaların, plastik liflere tutunacak gerekli biyo kimyasal araç setini evrimleştirecek, onları bileşenlerine ayrıştıracak ve sonra büyümeleri için gerekli olan enerji ve karbon kaynağı olarak elde ettikleri kimyasallardan faydalanacak fazla zamanları olmamıştı.

Enzim buluşu

Kyoto Üniversitesi araştırmacıları, atık yığınlarında araştırma yaparak plastik yiyen bir mikrop buldu. 250 örnek içinde beş yıl boyunca arama yaptıktan sonra, şişelerde ve giysilerde kullanılan genel bir plastik olan PET (polietilen tereftalat) üzerinde yaşayabilen bir bakteriyi ayırdılar. Yeni bakteri türünü Ideonella sakaiensis olarak adlandırdılar.

Plastik yiyen mikroplar hakkında zaten gezegenimizin kurtarıcıları olarak çığırtkanlık yapıldığı için, bunu eski bir hikayenin yeniden piyasaya sürülmesi olarak düşünebilirsiniz. Fakat burada birkaç önemli farklılık bulunuyor.

Öncelikle, önceki raporlar yetiştirmesi zor olan mantar hakkındaydı, fakat bu mikrop kolay bir şekilde büyüyor. Araştırmacılar, bakteri kültürü ve bazı diğer besinler ile birlikte PET’i sıcak bir kavanozda bırakıyor ve birkaç hafta sonra tüm plastik yok oluyor.

pet-plastigi-cozebilen-plastik-yiyici-bakteri-kesfedildi-1-bilimfilicom
Illustration: P. Huey

Araştırmacılar daha sonra, Ideonella sakaiensis‘in PET’i ayrıştırmak için kullandığı enzimleri tanımladı. Yaşayan bütün canlılar, gerekli kimyasal tepkimeleri hızlandırmak için enzim içermektedirler. Bazı enzimler besinlerimizi sindirmeye ve onları faydalı yapı taşlarına parçalamaya yardımcı oluyor. Gerekli enzimler olmadan vücut belirli besin kaynaklarına ulaşamaz.

Örneğin, laktoz hazımsızlığı bulunan insanlar, süt ürünlerinde bulunan laktoz şekerini ayrıştıran enzime sahip değillerdir. Ayrıca bazı mikroplar selülozu sindirebilirken, hiçbir insan bunu yapamaz. Ideonella sakaiensis, bakterinin PET bakımından zengin olan bir çevrede bulunduğu zaman ürettiği etkili bir enzim evrimleşmiş gibi görünüyor.

Kyoto Üniversitesi araştırmacıları, bakterinin DNA’sında PET sindiren enzimden sorumlu olan geni tanımladılar. Ardından bu enzimden daha fazla üretmeyi başardılar ve sonra sadece bu enzim ile PET’in ayrıştırılabileceğini gösterdiler.

İlk gerçek geri dönüşüm

Bu, plastik geri dönüşümü ve arıtımına tamamen yeni bir yaklaşımın kapısını açıyor. Şu anda çoğu plastik şişe tamamen geri dönüştürülmüyor. Bunun yerine eritiliyor ve başka sert plastik ürünlerine yeniden biçimlendiriliyorlar. Paketleme şirketleri genelde, çoğunlukla petrolden türetilen kimyasal başlangıç malzemelerinden oluşturulan yeni üretilmiş plastik tercih ediyor.

PET sindiren enzimler, tamamen geri dönüştürülen plastiğe doğru yeni bir yol sunuyor. Bunlar atık varillerine eklenebilir ve tüm şişelerle birlikte diğer plastik nesneleri işlemesi kolay olan kimyasallara ayrıştırabilirler. Daha sonra bunlar, gerçek bir geri dönüşüm yapısı üreterek taze plastik üretimi için kullanılabilirler.

Üretilen enzimler, her gün kullanılan eşyaların geniş bir bölümünde zaten büyük bir etkiye sahip. Biyolojik yıkama tozları, yağ lekelerini sindiren enzimler içeriyor. Peyniri sertleştirmek için kullanılan ve rennet (peynir mayası) adıyla bilinen enzimler, eskiden danaların bağırsaklarından geliyordu fakat şimdi genetiği değiştirilmiş bakteri kullanılarak üretiliyor. Belki de oluşturduğumuz kirliliği temizlemek için şimdi benzer bir üretim yöntemi kullanabiliriz.

Kaynak:

  • Bilimfili,
  • The Conversation
  • Shosuke Yoshida, Kazumi Hiraga, Toshihiko Takehana, Ikuo Taniguchi, Hironao Yamaji1, Yasuhito Maeda, Kiyotsuna Toyohara5, Kenji Miyamoto, Yoshiharu Kimura, Kohei Oda A bacterium that degrades and assimilates poly(ethylene terephthalate) Science 11 Mar 2016: Vol. 351, Issue 6278, pp. 1196-1199 DOI: 10.1126/science.aad6359

Hepimiz Biraz Şizofren miyiz?

Otizm ya da depresyonda olduğu gibi, psikoz; ya hep ya hiç tarzı bir vaka olmayabilir.

Elden ayaktan düşürmese de birçok insan hayatının bir döneminde depresif hisleri ya da anksiyeteyi deneyimlemiştir. Açıkçası insanlar birçok mental hastalığın hafiften ciddiye doğru seyreden bir spektrumu olduğunu düşünür. Oysa insanların çoğu halüsinasyonlar (aslında var olmayan şeyler görmek ya da duymak) görmenin neye benzediğini ya da delüzyonlar tecrübe etmenin nasıl bir şey olduğunu bilmezler. Geleneksel bilgeliğe göre ise; ya “psikotiksindir” ya da “değilsindir.”

Deliller giderek artıyor ancak diğer yandan da keskin bir ayrımın olup olmadığı ise belirsizliğini sürdürüyor. Psikiyatristler, uzunca bir süredir psikozun bir spektrumda seyredip seyretmediği üzerinde görüş birliğine varmış değiller. Ve araştırmacılar ise 10 yıldan fazla bir süredir sorunu araştırmayı sürdürüyorlar. 2013 yılında Hollanda’daki Maastricht University’den ve Yeni Zelanda’daki University of Otago’dan araştırmacılar tarafından yapılan bir meta-analiz çalışması, varolan verilerin birçoğunu bir araya getirdi ve halüsinasyon ve delüzyonlarıntoplumda %7.2 (güncel çalışmaların ortaya koyduğu şizofreni tanısının %0.4’lük yaygınlığının çok çok üzerinde bir oran) gibi bir oran ile yaygınlık gösterdiği bulgusuna erişti. Daha önce sitemizde detaylarını yayımladığımız JAMA Psychiatry‘de yayımlanan, psikotik deneyimlerin bugüne kadarki en kapsamlı epidemiyolojik çalışması; araştırmacılara; insanların halüsinasyon ve delüzyonlar deneyimleme halinin ne sıklıkta gerçekleştiğini ve nüfusa bağlı oranının en detaylı fotoğrafını sunmuştu. Ve bu sonuçlar bir spektrumun olduğuna işaret etmişti.

Avustralya’daki University of Queensland’den John McGrath tarafından yürütülen söz konusu çalışma, 2001 ve 2009 yılları arasında yapılan ve 19 ülkedeki 31.261 yetişkinin dahil edildiği World Health Organization’da toplanan bir dizi anket verisini analiz etmişti. Araştırmacılar; uyuşturucu ilaç ya da uykunun sebep olduğu durumları çıkararak, katılımcıların %5.8’inin psikotik deneyimler yaşadığını raporlamıştı. Bu insanların üçte biribu deneyimi hayatlarında bir kez yaşadıklarını ve diğer üçte biri ise hayatları boyunca iki ila beş kez yaşadıklarını belirtmişti. Yani katılımcıların üçte ikisi hayatları boyunca psikotik deneyimler yaşıyorlardı ve halüsinasyon görme durumu delüzyonların yaklaşık dört katı kadardı.

Sonuçların gösterdiğine göre; psikoz kesinlikle bir spektrumda seyrediyor, fakat bunun toplumda düzenli olarak bir yayılım gösterip göstermediğine ise bakılması gerekiyor. Yani hepimiz biraz şizofren miyiz? Ya da çok daha yüksek bir oran ile aramızda az şizofren olanlar ve biraz daha fazla olanlar mı var? Bu konudaki kafa karıştırıcı olan şeylerden birisi; halüsinasyon tanımlamasının ne olduğu ve özenle hazırlanmış bir araştırma olsa da, araştırma anketlerinin yoruma açık olabilirliğidir. Linscott’a göre; ankete bakarak, bizim uç noktada gördüğümüz insanların cevaplarının anket sorularındaki dilden kaynaklı olabilirliğini de göz önüne almamız gerekir.

Öte yandan, tam tanısı konulmuş bir şizofreni erkeklerde daha yaygın olsa da, psikotik deneyimler; kadınlarda (%6.6) erkeklere (%5) kıyasla daha yaygın. Dahası, psikotik deneyimler, gelir düzeyi orta ve yüksek ülkelerdeki insanlarda (%7.2 ve 6.8) gelir düzeyi düşük ülkelerdeki insanlara (%3.2) kıyasla daha yaygın. Aynı zamanda da, işsizlik, evlenememek ya da görece düşük gelirli bir aileden olmak da daha yüksek oranlarda halüsinasyon ve delüzyon deneyimleme oranıyla ilişkili. Ayrıca, stres gibi, çevresel ve sosyo-ekonomik faktörlerin de şizofreni için risk faktörleri olduğu biliniyor.

Norveçli ressam Edvard Munch 'un "Çığlık" adlı tablosu
Norveçli ressam Edvard Munch ‘un “Çığlık” adlı tablosu

Psikotik deneyimler bazen genel fizyolojik endişenin işaretleri de olabilir. Bu durum için McGrath; depresyon, anksiyete hastalıkları gibi vakalarda psikotik deneyimlerin ortaya çıktığını söylüyor. Ayrıca, sağlıklı insanlarda da psikotik deneyimler görülebilir. Bu noktada da araştırılması gereken; birçok insan böyle durumlardaşizofreni gibi daha ciddi hastalıkları geliştirirken, bazı insanlar durumu nasıl toparlıyorlar? Yani bu durumun bazı insanlarda neden geçici ve diğerlerinde neden kalıcı olduğunu anlamalıyız. Bu sorulara cevap bulduğumuzda, endişe içerisindeki insanlara önemli düzeyde katkımız olabilir. Depresyon ya da anksiyete hastalıklarıyla ilişkili psikotik deneyimler yaşayan insanlara uygulanacak tedavi, şizofreninin ilk belirtilerini gösteren kişiye uygulanacak tedaviye kıyasla çok daha farklı olabilir.

Gerçek şu ki; psikozun bir spektrumda bulunma ihtimali; şizofreni tanısına bağlı belirtileri azaltmaya yardımcı olabilir. Bu da semptomları hafif ya da daha ciddi olarak deneyimleyen insanların tedavisi için önemli bir adım olacaktır.

“İyi Huylu” Halüsinasyonlar?

Jenny şizofren değil, ancak halüsinasyonlar görüyor.

“Mark’ı odada hissedebiliyordum, arkamda dikiliyordu. İlk aşkımdı ve kendisini gençliğimden beri hiç görmemiştim. Halüsinasyonlarım belli bir şekil almaya başlayana kadar beni hiç yönlendirmediği kadar fazla yönlendiriyordu. Gözümün bir köşesinde belirip kayboluyordu. Benim şu kararı almama sebep oldu; geçmişimi geride bırakıp İngiltere’ye gidecek ve bir gazeteci olacaktım.”

Scientific American‘a röportaj veren Jenny (takma ad) isminin gizli kalmasını istemiş ve bu halüsinasyonların kendisine doğru kararlar aldırdığını, ne zaman bir halüsinasyon görse Mark’ı gördüğünü ve kendisine daima bir öneride bulunduğunu, hayatının bir parçası haline geldiğini ve onun önerilerini hep dinlediğini söylüyor.

Jenny çocukluk deneyimlerinin ve annesinin mental sağlık sorunlarının kendisini psikoza meyilli hale getirdiğine ve genetik bir bileşeni olduğuna inanıyor. Geçtiğimiz yıl yayımlanan bir çalışma; şizofreni suçlularında 108 genetik bölgenin varlığını ortaya koydu. Psikologlar Jenny’nin deneyimlerinin çocukluğunda yeterli psikolojik destek almamasıyla ilişkilendiriyor ve bu durumun da kendi destek ağını kurmaya neden olduğunu ileri sürüyorlar. Mental sağlık söz konusu olduğunda, görünen o ki; doğa ve yetişme koşulları ayrılmaz biçimde içiçe geçmiş durumda.

Kaynaklar:  

  1.  Bilimfili
  2.  Scientic American Mind – Kasım/Aralık’2015
  3. McGrath, John J. et al. (2015). Psychotic Experiences in the General Population. A Cross-National Analysis Based on 31 261 Respondents From 18 Countries. JAMA-Psychiatry. 2015;72(7):697-705. doi:10.1001/jamapsychiatry.2015.0575.