Yapay sinapslar sayesinde süper bilgisayarlar insan beynini taklit edebilir mi?

Yapay sinapslar sayesinde süper bilgisayarlar insan beynini taklit edebilir mi?Büyük ölçekli beyin benzeri cihazlar sayesinde, problemlerin çözümünde insana özgü yeteneklerin kullanılması yakın gelecekte gerçek olabilir.

Bilim insanları, mikroskobik boyutlarda, nöronlar arasındaki bağlantıları daha iyi taklit edebilen cihazlar geliştirdiler.

Pohang Üniversitesi’nden malzeme bilimci Tae-Woo Lee’nin yaptığı açıklamaya göre, bu yeni araştırma gelecekte robotlar, sürücüsüz araçlar, veri madenciliği, tıbbi teşhis gibi alanlarda kullanılan akıllı ve insan etkileşimli cihazların iyileştirilmesinde kullanılabilir.

Eski araştırmalara göre, insan beyninde 100 milyar nöron ve bu nöronların birbirine bağlanmasını sağlayan 1 katrilyon bağlantı bulunmakta. İnsan beyninin muhteşem hesaplama gücü de bu bağlantılar sayesinde meydana geliyor.

Dünyanın en güçlü 500 bilgisayarını listeleyen TOP500 projesine göre; dünyanın en hızlı süper bilgisayarı Çindeki Tianhe-2 adlı bilgisayar. Tianhe-2, saniyede yaklaşık 55 katrilyon hesaplama yapabilme kapasitesine sahip. İnsan beyni ise saniyede 10 katrilyon hesaplama yapabilmekte. Fakat insan beyninin güç tüketimi 20 watt (sönük bir ampulü yakacak kadar güç) iken Tianhe-2 17,8 megawatt (900.000 ampulü yakacak kadar güç) güç tüketiyor. Bugüne kadar yapılan yapay sinaps çalışmalarında karşılaşılan ana problem çok fazla güç tüketimidir.

Biyolojik sistemlerde, sinaptik aktivite başına 10 femtojoule tüketildiği yapılan çalışmalar vasıtasıyla bilinmektedir. Tae-Woo Lee ve arkadaşları, sinaptik aktivite başına 1,23 femtojoule tüketen yapay sinapslar geliştirdiklerini ve şimdiye kadarki en az enerji harcayan yapay sinaps olduğunu söylüyorlar. (Enerji üretim ve tüketim miktarını somutlaştırmak adına şu şekilde bir örnek verilebilir: 1 metre yükseklikten düşen küçük bir elma,1 katrilyon femtojoule kinetik enerji üretir.)

Birbiri etrafına sarılmış organik materyalden tasarlanan bu yeni cihazlar, biyolojik sinapsların çalışma prensibini ve yapısal özelliklerini taklit ediyor. Gelecekte, bu cihazların 3 boyutlu şekilde düzenlenerek insan beyninin taklit edilebileceği araştırmacılar tarafından öne sürülüyor.

Kaynak:

Işık Kirliliğinin İnsan Sağlığı ve Ekoloji Üzerindeki Etkisi

Doğal döngüleri bozan aşırı veya yanlış yönlendirilmiş yapay ışık olarak tanımlanan ışık kirliliği, insan sağlığı ve ekosistemler üzerinde yaygın sonuçlara sahiptir. Science Advances dergisinde yayınlanan Gece Gökyüzünde Yapay Işık Parlaklığının Dünya Atlası adlı son yayın, 2001’deki ilk atlasın yayınlanması sırasında mevcut olmayan gelişmiş uydu görüntüleme teknolojisinden yararlanarak ışık kirliliğinin kapsamı ve etkileri hakkında güncel bilgiler sunmaktadır.

This content is available to members only. Please login or register to view this area.


Küresel Işık Kirliliği: Genel Bakış ve Haritalama

  • Atlas, atmosferik parçacıklardan ve bulutlardan yansıyan ışığın bir sonucu olan “yapay gökyüzü parıltısını” ölçmektedir.
  • Sanayileşmiş bölgeler en yüksek ışık kirliliği seviyelerini sergiler ve en çok etkilenen ülke Singapur olarak belirlenmiştir. Burada, yaygın parlaklık doğal gece görüşüne adaptasyonu engeller.
  • Kuzey Amerika ve Avrupa’da, sakinlerin önemli bir yüzdesi (%80 ve %60) kentsel ve banliyö ışık doygunluğu nedeniyle Samanyolu galaksisini göremiyor.
  • Ölüm Vadisi Milli Parkı gibi uzak bölgeler bile Las Vegas ve Los Angeles gibi şehirlerden yayılan ışık kirliliğinin etkilerine karşı bağışık değil.

İnsan Sağlığı Üzerindeki Etkileri

Vücut Saati Bozulması (Sirkadiyen Ritim):

    • İnsanlar ve diğer canlı organizmalar uyku, metabolizma ve hormon salgılanması gibi temel süreçleri düzenlemek için sirkadiyen ritimlere güvenir.
    • Özellikle geceleri elektrik ışığına maruz kalma nedeniyle bu ritimlerin bozulması, uykuyu düzenlemek ve oksidatif stresi önlemek için önemli bir hormon olan melatonin üretimini baskılar.
    • Uzun vadeli sirkadiyen uyumsuzluğun şunlara katkıda bulunduğundan şüpheleniliyor:
    • Uyku bozuklukları.
    • Obezite ve diyabet gibi metabolik sorunlar.
    • Meme ve prostat kanseri de dahil olmak üzere belirli kanserler.
    • Depresyon gibi ruh hali bozuklukları.

    Işık Türleri ve Etkileri:

      • Gündüz Maruziyeti: Parlak, maviyle zenginleştirilmiş ışık (örneğin, floresan ışığı) uyanıklığı korumaya ve sirkadiyen saati senkronize etmeye yardımcı olur.
      • Gece Maruziyeti: LED sokak lambaları, tabletler ve akıllı telefonlardan gelen mavi ışık özellikle zararlıdır ve vücudun gece fizyolojisine geçişini geciktirir.
      • Öneriler şunları içerir:
      • Geceleri loş, sıcak renkli ışıklar (düşük mavi içerik) kullanmak.
      • Akşam saatlerinde elektronik ekranlardan kaçınmak.

      Ekolojik Sonuçlar

      Yaban Hayatı Davranışı:

        • Işık kirliliği kuşlarda göç modellerini değiştirir ve deniz memelilerini şaşırtır.
        • Yapay ışık, özellikle gececi türlerde doğal avcı-av ilişkilerini bozar.

        Azaltma Önerileri:

          • Şehirler, ekolojik etkisi en az olan aydınlatma sistemlerine öncelik vermelidir.
          • Sokak lambalarını daha düşük mavi içerikli olanlara dönüştürmek kritik öneme sahiptir. Örneğin, Los Angeles ve New York‘ta beyaz LED sokak lambalarının benimsenmesi olumsuz ekolojik ve sağlık etkileri nedeniyle eleştirilmiştir.

          Araştırma Boşlukları ve Gelecekteki Yönler

          Yapay ışığın insan hayatına girmesi nispeten yeni bir olgudur ve yalnızca son iki yüzyılı kapsamaktadır. Bu evrimsel yeniliğin uzun vadeli etkileri hala incelenmektedir. Devam eden araştırmalar şunları amaçlamaktadır:

          • Belirli ışık yoğunluklarının ve dalga boylarının kesin sağlık etkilerini ölçmek.
          • Kentsel ve konut ortamları için optimize edilmiş aydınlatma teknolojileri geliştirmek.
          • Işık kirliliğinin daha geniş ekolojik etkilerine ilişkin anlayışı genişletmek.

          Keşif

          Işık kirliliği ve insan sağlığı ve çevre üzerindeki etkileri üzerine yapılan araştırmalar, haritalama, fizyolojik etkiler ve ekolojik sonuçlarda dikkate değer katkılarla yirmi yıldır evrimleşmiştir.


          2001 yılında, temel araştırmalar yapay aydınlatmanın oluşturduğu potansiyel risklere ışık tutmaya başladı. Stevens ve Rea, inşa edilmiş çevredeki ışığın endokrin bozulması ve meme kanserine olası bağlantısı üzerindeki etkilerini araştırdı. Aynı zamanlarda, Cinzano, Falchi ve Elvidge tarafından ilk Yapay Gece Gökyüzü Parlaklığının Dünya Atlası geliştirildi ve küresel ışık kirliliğinin kapsamını haritalamada önemli bir dönüm noktası oldu.

          2004 yılına gelindiğinde, araştırmacılar yapay ışığı daha geniş sağlık ve ekolojik sorunlarla ilişkilendirmeye başlamıştı. Pauley, aydınlatmanın sirkadiyen ritim düzenlemesindeki rolünü vurgulayarak, bunun bir halk sağlığı endişesi olarak ortaya çıkışını vurguladı. Spiegel ve diğerleri, yapay aydınlatma nedeniyle uyku kısıtlamasının leptin ve ghrelin gibi açlık düzenleyici hormonlardaki değişikliklerle nasıl ilişkili olduğunu ve dolayısıyla iştahı nasıl etkilediğini gösterdi. Ayrıca, Longcore ve Rich, ekolojik ışık kirliliği kavramını ortaya koydu ve bunun gececi yaban hayatı ve ekosistemler üzerindeki yıkıcı etkisini vurguladı.

          2009’a doğru ilerlerken, sirkadiyen uyumsuzluk ile metabolik ve kardiyovasküler bozukluklar arasında daha net bir bağlantı kuruldu. Scheer ve meslektaşları bu olumsuz sağlık sonuçlarını belgeledi ve yapay aydınlatmaya maruz kalmayla ilişkili metabolik risklere daha fazla dikkat çekti.

          2010’da Gooley ve diğerleri, insan sirkadiyen sisteminin farklı ışık spektrumlarına, ışınım seviyelerine ve maruz kalma sürelerine nasıl yanıt verdiğini araştırarak ışık yoğunluğunun fizyolojik etkilerine dair içgörüler sağladı. Bu çalışma, ışığın sirkadiyen sistemi etkilediği nüanslı yolları vurguladı.

          2013’e gelindiğinde, odak noktası hem fizyolojik hem de zihinsel sağlık etkilerini içerecek şekilde genişledi. Wright ve diğerleri. doğal ışığın insan sirkadiyen saatini harekete geçirmedeki önemini göstererek, modern yaşam tarzlarının bu senkronizasyonu nasıl bozduğunu vurguladı. Aynı zamanda, Obayashi ve meslektaşları yaşlılarda gece ışığına maruz kalma ile depresyon riski arasında önemli bir korelasyon olduğunu ortaya koydu ve ruh sağlığı araştırmalarının kapsamını daha da genişletti.

          2015 yılında, ışık kirliliğinin ekolojik boyutu Swaddle ve arkadaşları tarafından geliştirilen ve antropojenik ışık ve sesin çeşitli türlerde evrimsel tepkileri nasıl etkilediğini değerlendiren bir çerçeve ile yeniden ele alındı. Bu çalışma, yapay ışığın ekosistemler üzerindeki kapsamlı etkilerini vurguladı.

          Falchi ve ekibinin 2016 yılında Yapay Gece Gökyüzü Parlaklığının Yeni Dünya Atlası‘nı yayınlaması, ışık kirliliği haritalamasının doğruluğunda teknolojik bir sıçramaya işaret etti. Bu güncellenmiş atlas, daha net ve daha ayrıntılı küresel veriler sağlamak için gelişmiş uydu görüntülemesini kullandı. Aynı yıl, Potter ve arkadaşları, özellikle vardiyalı çalışanlarda sirkadiyen bozulmanın metabolik sonuçlarını inceledi ve Chang ve arkadaşları Gece ışık yayan ekranların kullanımının uykuyu, sirkadiyen zamanlamayı ve sabah uyanıklığını nasıl olumsuz etkilediğini araştırdı.


          Araştırma Odaklı İlerleme

          1. 2001–2004: Işık kirliliğinin haritalanması ve sağlık ve ekolojik sonuçlarla bağlantıları üzerine ilk çalışmalar.
          2. 2009–2013: Sirkadiyen uyumsuzluğunun metabolik ve zihinsel sağlık üzerindeki etkilerinin ayrıntılı keşfi.
          3. 2015–2016: Gelişmiş haritalama teknikleri, daha geniş ekolojik çerçeveler ve yapay aydınlatmanın neden olduğu fizyolojik bozulmaların daha derin anlaşılması.

          Bu ilerleme, araştırmanın temel haritalama ve temel sağlık etkilerinden metabolik, zihinsel ve ekolojik etkiler üzerine kapsamlı çalışmalara nasıl geçtiğini vurgulayarak ışık kirliliğinin etkilerine dair bütünleşik bir anlayış sağlıyor.


          İleri Okuma
          1. Stevens, R. G., & Rea, M. S. (2001). Light in the built environment: Potential role of circadian disruption in endocrine disruption and breast cancer. Cancer Causes & Control, 12(3), 279–287.
          2. Cinzano, P., Falchi, F., & Elvidge, C. D. (2001). The first World Atlas of the artificial night sky brightness. Monthly Notices of the Royal Astronomical Society, 328, 689–707.
          3. Pauley, S. M. (2004). Lighting for the human circadian clock: Recent research indicates that lighting has become a public health issue. Medical Hypotheses, 63(4), 588–596.
          4. Spiegel, K., Tasali, E., Penev, P., & Van Cauter, E. (2004). Brief communication: Sleep curtailment in healthy young men is associated with decreased leptin levels, elevated ghrelin levels, and increased hunger and appetite. Annals of Internal Medicine, 141(11), 846–850.
          5. Longcore, T., & Rich, C. (2004). Ecological light pollution. Frontiers in Ecology and the Environment, 2(4), 191–198.
          6. Scheer, F. A., Hilton, M. F., Mantzoros, C. S., & Shea, S. A. (2009). Adverse metabolic and cardiovascular consequences of circadian misalignment. Proceedings of the National Academy of Sciences of the United States of America (PNAS), 106(11), 4453–4458.
          7. Gooley, J. J., Rajaratnam, S. M. W., Brainard, G. C., Kronauer, R. E., Czeisler, C. A., & Lockley, S. W. (2010). Spectral responses of the human circadian system depend on the irradiance and duration of exposure to light. Science Translational Medicine, 2(31), 31ra33.
          8. Wright, K. P. Jr., McHill, A. W., Birks, B. R., Griffin, B. R., Rusterholz, T., & Chinoy, E. D. (2013). Entrainment of the human circadian clock to the natural light-dark cycle. Current Biology, 23(16), 1554–1558.
          9. Obayashi, K., Saeki, K., Iwamoto, J., Ikada, Y., & Kurumatani, N. (2013). Exposure to light at night and risk of depression in the elderly. Journal of Affective Disorders, 151(1), 331–336.
          10. Swaddle, J. P., Francis, C. D., Barber, J. R., Cooper, C. B., Kyba, C. C. M., Dominoni, D. M., … & Longcore, T. (2015). A framework to assess evolutionary responses to anthropogenic light and sound. Trends in Ecology & Evolution, 30(9), 550–560.
          11. Potter, G. D. M., Cade, J. E., Grant, P. J., & Hardie, L. J. (2016). Circadian disruption and metabolic consequences: A review of animal and human evidence and implications for shift workers. Proceedings of the Nutrition Society, 75(1), 65–71.
          12. Falchi, F., Cinzano, P., Duriscoe, D., Kyba, C. C. M., Elvidge, C. D., Baugh, K., … & Furgoni, R. (2016). The new world atlas of artificial night sky brightness. Science Advances, 2(6), e1600377.
          13. Chang, A. M., Aeschbach, D., Duffy, J. F., & Czeisler, C. A. (2016). Evening use of light-emitting eReaders negatively affects sleep, circadian timing, and next-morning alertness. Proceedings of the National Academy of Sciences (PNAS), 112(4), 1232–1237.

          Dünya’daki Bitki Örtüsü Yoğunluğu, Son 33 Yılda Arttı

          Dünya’daki Bitki Örtüsü Yoğunluğu, Son 33 Yılda Arttı

          Atmosferdeki karbondioksit seviyelerinin ortalama sıcaklıkları yükseltmesi ve Dünya üzerindeki yaşamı tehdit edecek kirlilik seviyeleri oluşturması açısından oldukça tehlikeli olduğunu biliyoruz. Fakat artan karbondioksit seviyelerinin pek de bilinmeyen bir etkisi daha var.

          Dünya’nın 33 yıllık uydu görüntülerini inceleyen uluslar arası bir araştırma grubunun yaptığı çalışmanın bulgularına göre; artan karbondioksit seviyelerinden dolayı Dünya aslında kayda değer bir şekilde daha yeşil bir hal alıyor. Araştırmacılara göre; karbon salınımlarının geçtiğimiz 30 yıldaki artışı, bitkilerin ve ağaçların yapraklarının sayısının ciddi şekilde artmasına neden oldu.

          Araştırmayı yürüten bilim insanlarından Ranga Myneni’nin belirttiğine göre; bilim insanları Dünya’nın yeşilliğinin artmasının sebebini atmosferik karbondioksitin gübreleme etkisine, uydu verilerinde gözlemlenen bitki gelişimini  bilgisayar modellelerinde taklit ederek, bağlayabiliyorlar.

          Fakat havadaki kirleticiler nasıl vejetasyon gelişimini destekliyor? Karbon gübreleme etkisi (carbon fertilisation effect) olarak adlandırılan süreç, yaprakların havadaki karbondioksiti fotosentezin bir parçası olarak absorbe etmesinden kaynaklanıyor. Atmosferdeki karbon seviyeleri arttıkça bitkiler, ağaçlar ve hatta ekinler özellikle sıcak iklimlerde daha hızlı büyüyorlar.

          Atmosferdeki karbon seviyelerinin, şu anda olduğu gibi, ciddi miktarlara ulaşması da gezegen yüzeyinin daha yeşil olmasını sağlıyor.

          Araştırmaya göre; geçtiğimiz 33 yılda Dünya üzerindeki yeşil alanların miktarı yaklaşık 18 milyon kilometrekare arttı. Tabii ki bunun doğal bir refleks olduğunu söyleyebiliriz. Artan kirlilik ve karbon seviyeleri karşısında, Dünya’nın daha yeşil olmasının havadaki karbondioksitin absorbe edilme miktarının artması ile olumlu etkisi olabileceğini düşünmüş olabilirsiniz. Fakat araştırmacılara göre bu durumun etkisi kalıcı olmayacak ve iklim değişikliğinin meydana getireceği sorunlara nihai çözümü sunmayacak.


          Kaynak:

           

          İlgili Makale: Zaichun Zhu, Shilong Piao, Ranga B. Myneni, Mengtian Huang, Zhenzhong Zeng, Josep G. Canadell, Philippe Ciais, Stephen Sitch, Pierre Friedlingstein, Almut Arneth, Chunxiang Cao, Lei Cheng, Etsushi Kato, Charles Koven, Yue Li, Xu Lian, Yongwen Liu, Ronggao Liu, Jiafu Mao, Yaozhong Pan, Shushi Peng, Josep Peñuelas, Benjamin Poulter, Thomas A. M. Pugh, Benjamin D. Stocker Greening of the Earth and its drivers Nature Climate Change (2016) doi:10.1038/nclimate3004 Received  08 June 2015  Accepted  29 March 2016  Published online  25 April 2016

          Adet sancılarına karşı kenevir özlü tamponlar üretildi

          Adet görüyorsanız mutlaka en az bir kere yaşadığınız bir durumdur adet sancıları. Bazılarımız için sıradan bir sızıdan ibarettir; ama bazılarımız “özel” günlerinde yatağından dışarıya adım bile atamaz.

          Kaliforniya merkezli Foria markası tarafından, kenevirin etken maddesi THC kullanılarak üretilen ve tampon şeklinde kullanılan fitiller, tıbbi kenevir kullanımına yeni bir örnek olarak Amerika’da tıbbi esrarın serbest olduğu eyaletlerde piyasaya sürülecek.

          Öncelikle bazı komik arkadaşların (biraz daha kaba bir şekilde); “Bunlar da keneviri ne yapacaklarını şaşırdı” dediklerini duyar gibi oluyorum. Nasıl anal kullanılan fitiller var ve bu gayet normal, THC fitilleri de “kullanım şekli” açısından o derece normal.

          Adet sancıları çoğunlukla rahim duvarının kasılmaları sonucunda oluşur. Üretilen fitilin rahim içerisinde direk çözünerek THC maddesini alıcılarıyla buluşturacağı ve ağrı veren kasılmaları rahatlatacağı düşünülüyor. Merak edenler için söyleyelim, Foria bu fitillerin kafanızı güzel yapmayacağını; çünkü beyne gitmediğini, yerel ve amaca yönelik işlediğini söylüyor; ama bu konuya döneceğiz.

          tampon 2

          Foria markası için çalışan ve söz konusu “Foria Relief” ürününün yaratıcısı Mathew Gerson, kenevirin kültürel olarak yıllar boyu adet sancılarında kullanıldığını ve ilhamını buradan aldığını söylüyor. Kapsüllerin içeriğinde ise THC’ye ek olarak organik kakao yağı ve bir diğer cannabinoid* olan cannabidiol bulunuyor.

          tampon

          İçinde tarım ilacı ve yapay koruyucu bulunmuyor

          Markanın kendi sitesinde yer alan bilgilere göre içerik sağlamakta kullanılan bitkiler, tarım ilaçları kullanılmadan üretiliyor. THC’nin kenevirden çıkartılması esnasında da hiçbir çözücü madde kullanılmadığını ekliyorlar. Ayrıca ürüne yapay koruyucular da eklememişler. Ürünün adet sırasında veya öncesinde herhangi bir zamanda kullanılabileceği söyleniyor. Ayrıca bel ve kalça bölgelerinde meydana gelen ve adet kaynaklı olmayan herhangi bir ağrı esnasında Foria Relief’i anal yolla da kullanmanın da mümkün olduğu belirtiliyor.

          Foria Relief şimdilik Kaliforniya ve Kolorado’da bulunan dispanserlerde satışa sunuldu. İçerisinde dört adet tampon bulunan kutuların ücreti ise 44 dolar. Ürünü elde edebilmek için tıbbi esrar kullanımı ile ilgili gereken izinlerinizin olması gerekiyor.

          tıbbi esrar tampon

          15 dakika ile 1 saat arasında etki gösteriyor

          Kullanıcılar yorumlarında ağrılarının 20 dakika içerisinde kaybolduğunu belirtmişler; fakat aceleye gerek yok çünkü ürün, henüz Birleşik Devletler Gıda ve İlaç Bakanlığı tarafından değerlendirilmemiş.

          Yeni çıkan bu ürünü bilip bilmeden övmenin de anlamı yok, biraz eleştirilere yer verelim. Amerikalı bir jinekolog olan Jen Gunter, Foria Relief için henüz şüpheli davranmanın yerinde olduğunu söylüyor ve gerekçelerini sıralıyor:

          Firma bu fitillerin kafanızı güzel yapmayacağını; çünkü sadece vajinadan emildiğini ve beyine gitmediğini söylüyor; fakat kan dolaşımına giren içeriğin eninde sonunda beyne gideceğini bilmek için temel bir fizyoloji bilginizin olması yeterlidir. Ayrıca içerikte bulunan THC’nin, ağız yoluyla alınmasına izin verilen dozdan çok daha yüksek olduğunu da bilmelisiniz. Bu denli yüksek doz sizi acil servise bile gönderebilir. THC hakkında araştırmalar yapılıyor; fakat THC’nin vajina yoluyla alımı üzerine hiç araştırma yapılmadı ve kim bilebilir ne olacağını? Daha düşük dozlarla da ağrıları kesmek mümkünken neden bu kadar yüksek bir doz kullanmış olabilirler, eğer mesele kramplar değilse o zaman başka. Eğer Foria Relief gerçekten 60 mg THC barındırıyorsa ve emilimi de 15 dakika ile bir saat içerisinde gerçekleşecekse kendinizi yatakta felç olmuş ve adet sancılarının daha bile iyi olduğunu düşünürken bulabilirsiniz.

          esrar kapsül

          Özetle diyebiliriz ki, kenevir fitilleri henüz onayı alınmamış ve üzerinde yeterince araştırma yapılmamış ürünlerdir. Belki fikir olarak parlak olabilir ve yeni bir şey bulunmuş da olabilir; ama henüz yeni çıkmış bu ürünün değerlendirilmesi için biraz daha zamana ihtiyacımız var. Bir de bazen bir bitki “moda” olduğunda (örneğin; ginko biloba, altın çilek ve şimdi de kenevir), firmalar sırf o modanın getirilerinden yararlanabilmek için ortaya mucizevi olduğunu iddia ettikleri ürünler sürerler. Geleneksel yöntemlere, basit ağrı kesicilere ve sıcak su torbalarına şimdilik devam edebiliriz. Bir doktora danışarak kendi etik tercihleriniz ölçüsünde sizin için hangisinin uygun olduğunu öğrenebilirsiniz.

          *Cannabinoid; Kenevir/Haşhaş (marihuana) bitkisinin içerdiği bazı aktif kimyasal maddelerin her biri, marihuana ve ondan türetilen şeylerin aktif uyaranı.

          Kaynak:

          Doğu Afrika’da erken dönem zehir uçlu ok kullanımı

          Zanzibar’daki Kuumbi Mağarası’nda keşfedilen kemik el yapımı aletler üzerinde çalışan araştırmacılar kemik araçların, hatta zehirli ok uçlarının, avlanmak için kullanıldığına dair kanıt buldular. Azania: Archaeological Research in Africa dergisinde yayımlanan bulgular, kemik teknolojisinin, 13.000 yıl kadar önce Kuumbi Mağarası yaşam alanları için ana element olduğunu ortaya koydu.

          Kemik teknolojisi –tıpkı bunun gibi ok ucu olarak kullanılan- Taş Devri adamının yaşam tarzı için gerekliydi ve 60.000 yıl önce kullanımda olduğu gösterilmiştir. Bunu destekleyen kanıtın çoğunluğu güney Afrika’daki bölgelerde bulunmuştur, fakat şimdilerde Kuumbi Mağarası’nda bulunan el yapımı aletler, bu teknolojinin aynı zamanda doğu Afrika’da da benimsendiğini göstermektedir.

          Araştırmacılar Kuumbi Mağarası’ndan, beş kemik mızrak ucu, kemik bir tığ ve çentikli bir kemik tüpünden oluşan yedi kemik el yapımı aleti kurtardı. Bu el yapımı aletlerin bir kamera ve mikroskopla analiz edilmesiyle, üretim tekniklerini karşılaştırmayı, önceki keşfedilenlerin üzerine giydirmeyi başardılar ve laboratuvarda bu teknolojinin aynısını yapmak için girişimde bulundular.

          Bulguları, kemik mızrak uçlarının, ok başlarının kısmen narin ve kısa yapısı nedeniyle tıpkı zehirli oklar gibi kullanıldığını göstermektedir ve bu bulgular zehirli bir mevye olarak bilinen Mkunazi bitkisinin önceden keşfedilen kömürleşmiş bulgularıyla kısmen desteklenmektedir.

          Taş Devri adamının zehir uçlu oklar kullanması, teknoloji eksikliğinden kaynaklanmış olduğunu ve zebra veya buffalo gibi büyük hayvanları doğrudan öldürmek için taş uçlu okların genellikle yeterli güce sahip olmadıklarını düşündürmektedir. Önceki çalışma zehir uçlu okların günümüzden 24.000 yıl önce kullanılmış olabileceklerini tahmin etmekteydi ve araştırmacılar daha çok güney Afrika’da bilinen bu teknolojinin doğu Afrika’da günümüzden 13.000 yıl önce kullanılmış olabileceği sonucuna varmaktadırlar.

          Kaynak:
          • evrimselantropoloji
          • ScienceDaily
          • Michelle C. Langley, Mary E. Prendergast, Ceri Shipton, Eréndira M. Quintana Morales, Alison Crowther, Nicole Boivin. Poison arrows and bone utensils in late Pleistocene eastern Africa: evidence from Kuumbi Cave, Zanzibar. Azania: Archaeological Research in Africa, 2016; 51 (2): 155 DOI: 10.1080/0067270X.2016.1173302

          Çeviri: Bünyamin TAN

          Genetik dizileme yeni bir düzeltme enzimi tarafından canlandırıldı

          Bir virüs bir hücreyi işgal ettiğinde, genetik materyali tersine çevirme yoluyla hücrenin sistemini çoğalmak için kullanır. Bu karmaşık ve kopyalanan dizide birçok hataya yol açan stratejinin adı ters transkripsiyon. Uzmanlara göre bu karmaşıklık ve hata oranı şans eseri oluşmuş olabilir, ancak büyük bir ihtimalle virüslerin insan bağışlık sisteminin tepkilerine karşı geliştirdiği evrimsel bir stratejiye dönüştü.

          70’lerde keşfedildiğinden beri ters trankripsiyon süreci RNA kopyalama, dizileme ve yakından inceleme fırsatı verdiği için moleküler biyoloji için bir nimet oldu. Ancak sürecin tabiatından gelen aksaklıklar hala problematikti.

          Şimdi, Austin’deki Texas Üniversitesi’nden bir grup araştırmacı, ters transkripsiyon sürecindeki ‘güvenilmezliği’ ortadan kaldırdı. Bu süreci yürüten ters trankriptaz enzimi ile başladılar ve virüsün kendi gen kopyalama sürecini düzeltmesini engelleyen 3 milyar yıllık bir genetik hatayı hedef aldılar. Ürettikleri yeni enzim (RTX) bu hataları düzelterek çok daha yanlışsız genom dizilemeleri oluşturuyor.

          Araştırmacıların Science dergisinde yayınladıkları makalelerine göre, RTX enzimi eski çalışmalardan 3 ila 10 kat daha hatasız transkripsiyonlar ortaya çıkarabiliyor.

          Araştırmacılar, basın açıklamalarında; “Herkesin transkriptinin neredeyse nabız ölçmek kadar kolay olacağı bir kişiye özel ilaç çağına ilerledikçe hatasız dizileme bilgilerinin değeri artacak. Bunun önemi ise artık modern genomlarda bulunan geniş miktardaki RNA bilgisini RNA trankriptleri biçiminde kopyalayabiliyoruz. Bu demek oluyor ki genomik bilgiler doğrultusunda konulan teşhislerin hatasız çıkma ihtimali çok daha yüksek.” sözleriyle çalışmalarını özetlediler.

          Kaynak:
          1. Bilim.org
          2. popsci.com
          3. Jared W. Ellefson, Jimmy Gollihar, Raghav Shroff, Haridha Shivram, Vishwanath R. Iyer, Andrew D. Ellington Synthetic evolutionary origin of a proofreading reverse transcriptase Science  24 Jun 2016:Vol. 352, Issue 6293, pp. 1590-1593DOI: 10.1126/science.aaf5409

          Hafıza, Hücrelerde Depolanıyor Olabilir Mi?

          Hafıza bir kere yitirilirse geri kazanılabilir mi? Birçok araştırma ve araştırmacı bu soruya “evet” cevabını veriyor. eLife dergisinde yayınlanan bir araştırmaya göre bunun sırrı hücrenin çekirdeğinde saklı. Araştırmaya göre yeni anılar oluşturmak da mümkün.

          Sinir bilimciler arasında kabul edilen teoriye göre hafıza iki sinir hücresi arasındaki sinapslarda (sinir hücreleri arasındaki boşluğun adı) tutuluyor. Eğer sinir hücrelerine veya sinapslara zarar gelirse de hafıza kaybediliyor.
          Yeni haber ise California Üniversitesi’nde deniz salyangozları ile çalışan bir grup araştırmacıdan geldi. Ekip deniz salyangozlarından elde ettikleri sinir hücrelerine serotonin vererek, yeni sinapslar kurmalarını sağladı. Ayrıca bu yöntem, salyangozların uzun süreli hafızayı oluşturmasının doğal yoluydu. Ardından hafıza oluşumuna katkıda bulunduğu düşünülen enzimin işleyişini durduran bilim insanları sinir hücrelerini 48 saat sonra inceledi ve sinaps sayısının başlangıç ile aynı olduğu gördü. Şaşırtıcı olan ise, oluşan sinapslardan bazılarının baştakinden farklı olması, yani yeni oluşmuş olmalarıydı. Yani başlangıçtaki sinaps sayısını önceki sinapslar ve yeni oluşan sinapslar oluşturuyordu.
          Şaşırtıcı çünkü, araştırma yeni bir hipotezi ortaya atıyor: Sinir hücreleri, kaç tane sinaps oluşturmaları gerektiğini biliyor! Ayrıca ekip, yaşayan bir deniz salyangozu üzerinde benzer bir deney yaparak, canlının uzun süreli hafızasını yok edip tekrar, çok ufak bir müdahale ile, oluşturmayı başardı. 
          UCLA’dan nörolog David Glanzman sinapsları konser veren bir piyanistin parmaklarına benzetiyor. Eğer Chopin parmaklarını kaybetseydi bile, bestelerinin nasıl çalınacağını bilirdi. Glanzman fikrin radikal olduğunu ve asla reddedemeyeceğini söylüyor ve ekliyor, “Hafıza sinapslarda saklanmıyor!”
          SUNY Downstate Tıp Merkezi’nden nörolog Todd Sactor da sonuçların ilginç olduğunu söylüyor, eski tahminlerin hafızanın sinapslarda saklandığını söylediğini hatırlatıyor. Diğer hafıza uzmanları araştırmaya ilgi duyuyor ancak sonuçlara şüpheyle yaklaşıyorlar. Hücreler kaç tane sinaps kurmaları gerektiğini biliyor olabilirler ancak hangi sinapsı nerede kuracaklarını ve hangisini daha sağlam kuracaklarını nasıl bilebildikleri pek net değil.
          Kaynak:
          • Scientific American
          • Shanping Chen, Diancai Cai, Kaycey Pearce, Philip Y-W Sun, Adam C Roberts, and David L Glanzman Reinstatement of long-term memory following erasure of its behavioral and synaptic expression in Aplysia eLife. 2014; 3: e03896.Published online 2014 Nov 17.  doi:  10.7554/eLife.03896

          Fiziksel Cezalandırma Sonrası Gösterilen Sevgi, Çocuklarda Endişe ve Agresifliği Azaltmıyor

          Fiziksel Cezalandırma Sonrası Gösterilen Sevgi, Çocuklarda Endişe ve Agresifliği Azaltmıyor

          Sarılmanın, kucaklamanın ve sevgi gösterisinin çözemediği şeyler var. Journal of Clinical Child & Adolescent Psychology ‘de yayınlanan bir araştırmaya göre; şefkat dolu bir anne; fiziksel bir cezanın ortaya çıkardığı endişe ve agresiflik ile başedemez ve ayrıca sonrasında gösterdiği samimi davranışlar durumu daha kötü yapabilir.

          Jennifer E. Lansford

          Jennifer E. Lansford

          Duke Universitesi Sosyal Bilim Araştırmaları Enstitüsü’nden Jennifer E. Lansford’a göre; eğer çocuklarınızı tutup sarsarsanız ya da yanaklarına tokat atarsanız ve sonrasında da barışmak için onlara yumuşak davranışlar sergiler ve sevgi gösterisinde bulunursanız, hata ediyorsunuz demektir. Bu şekilde davrandığınız zaman nadiren bazı şeyleri iyileştirebiliyorsunuz ve bu durum çocuğu daha az değil daha fazla endişeli yapabiliyor.

          Araştırma kapsamında, sekiz farklı ülkeden 1000’in üzerinde çocuğa ve annelerine, fiziksel cezalandırmanın seviyeleri hakkında ve çocuklar tarafından sergilenen endişeli ve saldırgan davranışlar hakkında bir değerlendirme formu sunuldu.

          Araştırma sonuçlarına göre, 8-10 yaş aralığındaki çocuklarda “düşük seviyedeki fiziksel cezalandırmanın” etkileri; annenin sevgi dolu davranışları ile azaltılabilirken, çocuktaki endişe ve agresifliğin o kadar da azalmadığı, hala korunur bir halde olduğu görüldü. Düşük seviyedeki bir fiziksel cezalandırma için bu çıkarımın elde edilmesi gösteriyor ki; yüksek seviyedeki bir fiziksel cezalandırmada da bu kaygı ve agresifliğin azalması beklenemez. Öte yandan aile baskısının, otoriter ebeveynliğin, toplumsal olarak daha yaygın olduğu ülkeler olan Kenya ve Kolombiya gibi ülkelerde çocuklar üzerindeki etki diğer ülkelerdekinden daha az.

          [su_quote]Çocukluk dönemindeki endişe; ebeveynlerin çocuklara yönelik fiziksel cezalandırma kullandığı ve bunun yanı sıra sevgi gösterisinde bulunduğunda, giderek daha kötü bir hal alır.
          -Jennifer E. Lansford[/su_quote]

          Neden böyle olduğu noktasında araştırmacılar kesin bir cevap getiremese de, Lansford bir tahminde bulunuyor ve “aynı ev içerisinde sert bir tokat ile yumuşak bir sevginin bir arada olması, çocuk için oldukça kafa karıştırıcı ve sinir bozucu bir durumdur” diyor.

          Daha ciddi cezalandırmalar daha ciddi endişeleri ve daha ciddi agresiflik durumlarını tetikliyor.

          Los Angeles ‘dan bir aile eğitimcisi olan Janet Lansbury ise; fiziksel olmayan bir disiplin uygulamanın daha az riskli ve çok daha etkili olduğunu söylüyor. (Burada disiplin; cezalandırma değil öğretmek, eğitmek anlamında kullanılıyor) 

          Disiplin oldukça karışık bir anlam içerir. Ancak uzmanların söylediğine göre; istenilen davranışların gerçekleştirilmesi için fiziksel olmayan ve daha etkili olan yollar mevcut. Çocuğun yaşına ve söz konusu sorunun türüne göre çeşitlilik gösteren teknikler var. Örneğin; 13-19 yaş aralığındaki çocukları bazı şeylerden uzak tutmak, bu çocukların başkalarından faydalandığı ve gençlik deneyimlerini genişlettiği aktiviteler içerisinde bulunmaları kadar etkili olmayabiliyor.

          Dünyada 43 ülkede çocuklara yönelik fiziksel ceza uygulama yasalarca cezai yaptırıma sahip.


          Araştırma Referansı: Jennifer E. Lansford, Chinmayi Sharma, Patrick S. Malone, Darren Woodlief, Kenneth A. Dodge, Paul Oburu, Concetta Pastorelli, Ann T. Skinner, Emma Sorbring, Sombat Tapanya, Liliana Maria Uribe Tirado, Arnaldo Zelli, Suha M. Al-Hassan, Liane Peña Alampay, Dario Bacchini, Anna Silvia Bombi, Marc H. Bornstein, Lei Chang, Kirby Deater-Deckard, Laura Di Giunta. Corporal Punishment, Maternal Warmth, and Child Adjustment: A Longitudinal Study in Eight Countries. Journal of Clinical Child & Adolescent Psychology, 2014; 43 (4): 670 DOI: 10.1080/15374416.2014.893518

          Kaynak:
          • Bilimfili,
          • Duke University, Some Things Hugs Can’t Fix, http://today.duke.edu/2015/03/hugs

          Üzüntünün Faydaları Olabilir Mi?

          Üzüntünün Faydaları Olabilir Mi?

          İngiliz ressam Samuel Palmer 1861 yılında 19 yaşındaki çocuğunu kaybettikten sonra, kaybını “yaşamının dönüm noktası” olarak tanımladı. Arkadaşına yazdığı bir mektupta acısını şöyle tarif ediyordu:

          “Bir gece rüyamda, sevgili More’un tekrar hayatta olduğunu gördüm, boynuna sarıldım ve bütün endişelerin uzağında oğlumu kucağıma aldım. Olayın üzerine gittik ve Abinger’deki cenaze töreninin ve ölümün bir kurmaca olduğu sonucuna ulaştık. Bir saniye sonra, beni her sabah uyandıran çan… Uyandım ve bütün sevincim kursağımda kaldı; More ölmüştü! More ölmüştü!”

          Palmer’in trajedisi, üzücü kayıplar yaşayan herhangi birisinde muhtemelen bir yankı uyandırır. Üzüntü; bir ebeveynin iç ızdırabından bir çocuğun kısa süreli duygu durum haline kadar evrensel bir duygudur. Öte yandan yüzdeki ifadesiyle de yoğun bir yansıma yaratır.

          Peki, bir duygu; neden insanların ağlamasına, canının sıkılmasına, iştahının kesilmesine ve dış dünyadan uzaklaşmasına neden olur ki?

          Psikologlar, Freud‘dan beri bu soruların cevaplarını arıyorlar ve oldukça ikna edici cevaplara ulaşmış durumdalar. Esasında, üzüntü — en azından hafif türde olanı– hafızaları işlemede, belirsiz sosyal durumları seyretmede ve hatta renk yargılarımızı çarpıtan bilişsel ön yargılarımızı yok etmede bize yardımcı olabilir. Daha da etkileyici bir biçimde, üzüntünün faydaları major depresyon korkusunu açıklayabilir.

          Üzüntünün Evrimi

          Atalarımızı hayatta tutmak için duyguların nasıl evrimleştiğini hayal etmek zor değildir. Sağlıklı bir korku duygusu olmayan Paleolitik dönemdeki bir kişiyi düşünün; genetik soyunu devam ettiremeden bir uçurumdan aşağıya düşmesi ya da bir ayı tarafından parçalanması daha muhtemeldir. Aynı şekilde; zevk, bizi, başarılı bir üreme için önemli olan davranışlara sevkeder, yemek yemek ve seks yapmak gibi.

          Evrimsel kuramcılar üzüntünün de hayati bir rol oynayabileceğini ileri sürüyorlar. 1940larda ve 1950lerde yapılan çalışmalarda, İngiliz psikolog John Bowlby; bağlanma teorisini geliştirdi. Bebek ve çocukların kendilerini koruma altında tutmak için bakıcısına yakın durmasını öne atan bu teori bugün hala etkinliğini koruyor. Sağlıklı bir bağlanmada, bakıcı (anne ya da baba) çocuğun ihtiyaçlarına duyarlıdır ve çocuk da güvenli bir mesafeden ayrılmayarak bakıcısının etrafında kendisini rahat hisseder, çünkü güvenliğinin bakıcısının yanında olmaya bağlı olduğunu bilir.

          Buradan bakınca, üzüntü; bağlanmayı işler hale getiren bir duygudur. Üzüntü, bir kayba (örneğin; ebeveyn figürünün kaybı) eşlik eder ve üzgün kişiyi kaybına çare bulmaya (örneğin; annenin nereye gittiğini aramak) teşvik eder. Elbette ki, eğer ki ortadan kaybolan kişi ölmüşse, bunun bir çaresi yoktur.

          Bowlby; 1980 yılında çıkan “Attachment and Loss, Volume III: Loss, Sadness and Depression” kitabında şöyle diyor:

          “Sevilen bir kişinin kaybı herhangi bir insanın yaşayabileceği en yoğun ve acı verici deneyimlerden birisidir.”

          Bu açıdan bakınca, üzüntü, birbirimizle bağlar oluşturabilme yetimiz için ödediğimiz bir bedeldir. Ve bu bedel bazen çok ağır olabilir: Bowlby, bebeğini kaybeden ve 1-2 yıl sonra tekrar bulan 56 İsveçli annenin katıldığı ve katılımcıların üçte birinin depresyon ve anksiyete gibi ağır psikiyatrik bozukluklar yaşadığını aktarıyor.

          Öte yandan, üzüntü, kaybını sosyal dünyada aramanın bir yolu şeklinde olabilir. Bazı psikologlar; üzüntünün yardım istemek için ağlamaya evrildiğini ileri sürüyorlar.  Ve göz yaşları; “Heyy, ben iyi değilim.”demenin bir yolu olabilir. Örneğin; 2009 yılında Evolutionary Psychology ‘de yayımlanan bir çalışmada, araştırma ekibi; göz yaşlarının bağları güçlendirmenin ve hassaslığın sinyali olduğu bulgusuna ulaştılar. Ve aynı dergide, 2013 yılında yayımlanan bir çalışmada ise; gözü yaşlı bir yüz resmi yalnızca milisaniyede ekranda gösterilip kaldırıldı, ki bu zaman göz yaşlarının bilince kaydedilmesi için oldukça küçük bir zamandır. Deney sonucunda ise; yüzdeki ifade üzgün ya da nötr olsun, göz yaşlarının, katılımcıları — fotoğraftaki kişinin ağlayıp ağlamadığını bilinçli olarak farketmeseler bile–daha sonradan aynı kişinin göz yaşı olan yüz ifadesinin göz yaşı olmayan yüz ifadesine kıyasla daha fazla sosyal desteğe ihtiyaç duyduğunu belirtmeye teşvik ettiği görüldü.

          “Mavi” Hissetmenin Faydaları

          Büyük bir kayıpla gelen üzüntü, oldukça derin ve genellikle yıkıcıdır. Öte yandan ise, hafif üzüntü faydalı olabilir.

          University of New South Wales’ten psikolog Joe Forgas’a göre; hafif üzüntü; mevcut durumun yeni, alışılmadık ve zorlayıcı olduğunu gösteren bir alarm sinyali gibidir.

          Bu sinyal beyni alarm halde tutar. Üzgün insanlar; detaylara dair daha tutarlı bir izlenim sahibidirler. Forgas ve beraberindeki araştırma ekibi, üzgün insanların kafa karıştırıcı olaylarda daha güvenilir tanıklar oldukları bulgusuna ulaştılar. Ayrıca üzgün insanların; yaygın bilişsel tuzaklara –örneğin; tıpkı yakışıklı birisinin hoş olması gerektiğine inanmak (Halo etkisi) gibi ya da ilk bilgiyi sonradan verilen bilgiden daha iyi hatırlama gibi (primacy -öncelik- etkisi)– düşmeleri daha az olasıdır.

          Bazı durumlarda, üzüntü sizi daha iyi bir kişi bile yapabilir. 2010 yılındaki bir çalışmada, Forgas ve ekibi, katılımcılardan; kişiye belli bir miktar paranın verildiği ve sonrasında ne kadarını kendisine saklayıp ne kadarını partnerine vermesi gerektiğine karar vermeyi içeren bir diktatörlük oyunu oynamalarını istediler. Genel olarak, insanların bir miktar parayı partnerlerine vermeleri bizlerin tamamen açgözlü ya da bencil olmadığımızı gösterir.

          Forgas’ın dizayn ettiği oyunda ise, bazı katılımcılar mutlu duygu durum halindeyken bazıları da üzüntü içerisindeydiler. Ve şaşırtıcı bir biçimde, duygusal olarak daha düşük bir modda olan insanlar mutlu insanlara kıyasla daha fazla parayı paylaştılar. Araştırmacılar üzgün insanlara dair; daha dışa açık bir halde oldukları, bununla birlikte sosyal normları daha çok göz önünde bulundurdukları  ve partnerlerinin kendileri hakkında ne düşüneceğini mutlu katılımcılara kıyasla daha fazla önemsedikleri saptamasında bulundular.

          Daha Derine İniyoruz: Depresyon Neden Vardır?

          Üzüntünün belli bazı faydaları varsa da, söz konusu depresyon olduğunda tablo biraz daha belirsizleşiyor. 2007 yılında Emotion ‘da yayımlanan bir araştırmada; major depresyonun, insanları, diğer insanların duygularını anlama noktasında daha az tutarlı bir hale soktuğu ve işler belleğin çalışmasında zayıflamaya, bilişsel kontrolde hasara sebep olduğu bulgusuna ulaşıldı.

          Major depresyon aynı zamanda ölüme de sebebiyet verebilir ve intihar için en büyük risk faktörünü oluşturur. Öyleyse akıllara şu soru geliyor: Oldukça zayıflatıcı olan bu tarz bir vaka neden bu kadar sık ortaya çıkıyor?

          National Institute of Mental Health (NIMH) ‘e göre; yaşam boyu depresyon deneyimleme riski %16 civarında geziniyor. Öte yandan NIMH verilerine göre; vakanın başlama yaşı 32, ve gençlerin %3.3’ü ağır depresyon yaşıyorlar.**

          Bu rakamlar da evrimsel kuramcıların bazı sorularını gündeme getiriyor.

          Washington State University’den biyoantropoloji laboratuvarından Ed Hagen şöyle diyor:

          “20 yaşında, herhangi bir salgın işareti göstermeyen, herhangi bir yaralanması olmayan tamamen sağlıklı görünen bir kişinin oldukça yüksek oranlarda ciddi bir beyin işlev bozukluğu göstermesi gerçekten garip bir durum. Acaba çok genç yaşlarda gerçekten de beynimiz bu derece işlevsel bozukluk gösteriyor olabilir mi?”

          Hagen’in bakış açısına göre; depresyon yaşama sıklığı hastalığın bize önemli bir şey gösterdiğini ortaya koyuyor: Ayak bileğindeki bir kırık ağrısı gibi, çok daha derinden gelen ve onarılması gereken bir hasar. ”

          Eğer kırık bir ayakla herhangi bir sorun yaşamadan yürürseniz, ayağınızı daha kötü bir hale sokarsınız. Eğer aptalca bir hata yaptıysanız ve ayağınızı kırdıysanız, bunun üzerinde düşünür ve bir dahaki sefere aynı hatayı yapmamaya çalışırsınız. Öte yandan zihinsel bir acı da aynı şeyi amaçlayabilir. Hatta intihar girişimleri bile birilerine derinlerde yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu ve derhal değişmesi gerektiği sinyalini vermenin en uç noktasıdır.

          Bu demek değil ki depresyon tedavi edilmemeli ya da  insanlar depresif bir vakadan kendi başlarına çıkacak bir yol bulabilmeliler.

          Fakat evrimsel kuramcılarla aynı bağlamda düşünmeyen araştırmacılar da var. Bazı araştırmacılara göre; depresyon kırık bir bacak ağrısından ziyade daha çok kanser gibidir. Hoş olmayan ancak faydalı bir sinyalden ziyade, depresyon amok hali ortaya çıkaran normal bir üzüntüdür. Tıpkı kanserde normal hücrelerin kontrol dışı çoğalması gibi. Fakat depresyon biraz daha karmaşıktır ve hastalığa sebep olan birçok genetik yol vardır. Ve genetik karmaşıklaştığında, özellikler yardımcı olmaktan ziyade daha çok zararlı olmaya başlarlar.

          Forgas’a göre; depresyon başa çıkmayı zorlaştıran ve intihara sürükleyen çok ciddi bir hastalıktır. Ve muhtemel faydaları da sebep olduğu zararın yanında rastlantısal ve önemsizdir.

          Depresyonun fazla bir yüzdede görülmesini açıklayan üçüncü bir metafor ise Hagen’den geliyor. Hagen’e göre; depresyon diyabet ya da obezite gibidir. Yani beyinlerimiz evrimleştikçe modern çevremizin atalarımızın çevresiyle uyuşmamasıyla ortaya çıkan durumun yansımasıdır.  Yağlı ve şekerli gıdalara erişimin kolaylığı ve bu gıdaları isteyen bir şekilde gerçekleşen beyin evrimimiz, yüksek obezite oranlarının da görülmesine sebep oluyor. Aynı şekilde, depresyon giderek daha da yaygın hale gelen şehir yaşamıyla bağlantılıdır. Bunun yanı sıra modern yaşam daha izoledir ve atalarımızınkinden daha az aktiftir. Bu faktörler depresyonun görece “şaha kalkmasının”nedenini açıklamamızda bize yardımcı olabilir.

          Yani evrimleştiğimiz çevre ile modern çevre arasında ciddi bir uyumsuzluk var ve bu uyumsuzluk da beynimizin modern koşullara yeterince adapte olamadığının bir göstergesi olabilir.

          Depresyonun görece faydalarının olması tartışmaları da beraberinde getirirken, öte yandan üzüntünün faydaları da ilgiyi hak ediyor. Evrimsel açıdan bakınca; sabit bir mutluluk arayışının “kültürel takıntısının” bir hata olduğunu söyleyebiliriz.

          İnsanlar iyi bir neden için oldukça çeşitli etkin duygusal tepkiler evrimleştirmiştir ve hafif negatif etkileri (hafif üzüntü gibi) yaşamın bir parçası gibi kabul etmeliyiz. Hagen bir başka önemli noktanın da altını çiziyor ve medyadaki pozitif etkiye dair sunulan popüler eğilimin aslında daha fazla acının ortaya çıkmasına sebep olabileceğine değiniyor. Çünkü ulaşılması zor standartlar, paradoksal bir biçimde daha fazla hayal kırıklığına yol açar. Belki bu durum için mevcut ekonomik sistemin propagandif amaçlarını da göz önünde bulundurmamız gerekir.  Nihayetinde, sağlıklı düşünemeyen ve depresyonla boğuşan bir beyin, makro düzeyde yolunda gitmeyen şeylere odaklanma sorunu yaşar.

          **Veriler ABD’ toplumundan elde edilmiştir.


          Kaynaklar ve İleri Okuma:
          1. Bilimfili,
          2.  Hasson, Oren. “Emotional tears as biological signals.” Evolutionary Psychology 7, no. 3 (2009): 147470490900700302.
          3.  Balsters, Martijn JH, Emiel J. Krahmer, Marc GJ Swerts, and Ad JJM Vingerhoets. “Emotional tears facilitate the recognition of sadness and the perceived need for social support.” Evolutionary Psychology 11, no. 1 (2013): 147470491301100114.
          4. Tan, Hui Bing, and Joseph P. Forgas. “When happiness makes us selfish, but sadness makes us fair: Affective influences on interpersonal strategies in the dictator game.Journal of Experimental Social Psychology 46, no. 3 (2010): 571-576.
          5. Pappas, S. “The Surprising Benefits of Sadness.” Braindecoder. https://www.braindecoder.com/post/is-sadness-ok-1353643208 (Reached on 2016, June 24)

          İyi Okuyucular Kelimeleri Görsel Olarak Tanıyor

          İyi Okuyucular Kelimeleri Görsel Olarak Tanıyor

          Okuma hakkındaki genel olarak kabul görmüş teori çürütüldü!
          Georgetown University Medical Center (GUMC) sinirbilimcilerine göre, yetenekli okurlar kelimeleri okurken hızlı biçimde tanıyabiliyorlar çünkü beyinlerinde yazılı kelimelerin okunuş şekillerini işleyen alandan ayrı olarak kelimeleri görsel sözlüklerinde istiflemiş ve yerleştirmiş oluyorlar. Görsel sözlük fikri, yaygın bir teori olan; ‘beynimizde her kelime görüldüğünde onun sessizce okunuşunun gerçekleştirildiği’ hipotezini bir anlamda çürütüyor diyebiliriz.

          Neuroimage’in yayımladığı makale bu kapsamda büyük bir önem arz ediyor çünkü beynin karmaşık okuma işleminin veya görevinin üstesinden nasıl geldiğinin anlaşılması disleksi gibi okuma bozukluklarının ve rahatsızlıklarının çözüme kavuşturulmasında etkili olabilir.

          Başlangıç düzeyindeki okuyucular ve okumayı yeni öğrenenler her kelimenin ses halini vermeye çalışmaktadır ve bu da okumayı son derece uzun ve zahmetli bir iş haline getirmektedir. Hatta usta okuyucular bile nadiren de olsa bilmedikleri kelimeleri sesli okuma veya okunuşunu bilinçli ve dikkatli bir biçimde akılda canlandırma sürecine girmektedir. Ancak bir kez akıcılık kazanıldıktan sonra, usta okurlar tanıdık olan kelimeleri asla içten veya dıştan sesli olarak söylemez, ani olarak okurlar (veya tanırlar).

          Bu temele dayanan araştırmanın lideri, post doktora araştırmacısı Laurie Glezer’ın açıklaması da şöyle:  “Biz beynin, okumanın her bileşenini gerçekleştiren özelleşmiş bölgelere sahip olduğunu gösterdik. Görsel parçayı işlemleyen bölge, seslendirme kısmını yapan bölgeden farklı.”

          Glezer ve diğer araştırmacılar, iki farklı deney ile fMRI (fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme) kullanarak 27 gönüllünün ‘kelime tanıma’ süreçlerini teste tabi tuttu. Bu deneyler ile araştırmacılar, İngilizce’de aynı şekilde okunan ancak iki farklı kelime olan “hare” ve “hair” gibi kelimelerin farklı nöronları aktive ettiğini tespit etme başarısını gösterdi.

          Araştırmacılara göre aynı şekilde okunan bu iki kelime eğer benzer nöronları veya aynı beyin bölgesini aktive etseydi bu durumda okuma sırasında her seferinde seslere başvurulduğu (içten de olsa ses çıktısının üretilmesi veya okunuşun canlandırılması)hala geçerliliğini koruyabilirdi. Ancak durum bunun tam tersine seyretti ve notlara göre bu iki benzer kelime, beyinde ‘hair’ ve ‘soup’ gibi tamamen farklı okunan iki ayrı kelimeymiş gibi işlemlendi.

          Glezer’a göre; bu durum beynin okunuş biçimi ile ilgilenen beyin bölgesinden farklı olarak aktifleşen alanının, kelimelerin yalnızca nasıl yazıldığı yani yazılı biçiminin nasıl görüldüğü ile ilgilendiği ve bu kaydı tuttuğunu gösteriyor. Buna ek olarak, kelimenin okunuşu ile ilgili olarak tamamen farklı bir bölgenin aktive olması ise okumanın iki ayrı bileşenini gerçekleştiren iki ayrı bölgesi olduğunu gösteriyor.

          Bir grup sinirbilimci ‘bir kelimeyi okuduğumuz anda hem görsel algılanmasını hemde fonolojinin algılanmasını birlikte gerçekleştirdiğimizi ve beynimizde birini gerçekleştiren bölgenin diğer işlevi de gerçekleştirebildiğini’  öne sürerken, bu yeni araştırma koşulların bundan farklı ortaya çıktığını gösteriyor.

          Araştırmanın deneylerinin gerçekleştirildiği aynı üniversiteye ait Laboratory for Computational Cognitive Neuroscience’ın lideri Maximilian Riesenhuber, araştırmanın bulgularının disleksi bozukluğuna sahip olan insanların neden daha yavaş ve duraksak okuduklarına dair fikirler verebileceğini belirtiyor.


          Görsel : Roman Okuyan Kadın, Vincent Van Gogh, 1888

          Kaynak :
          • Bilimfili,
          • Georgetown University Medical Center (GUMC) Website, IN THE BRAIN, ONE AREA SEES FAMILIAR WORDS AS PICTURES, ANOTHER SOUNDS OUT WORDS, https://gumc.georgetown.edu/news/Two-Brain-Areas-for-Reading-One-Sees-Familiar-Words-As-Pictures-One-Sounds-Out-New-Words

          Makale Referans : Laurie S. Glezer, Guinevere Eden, Xiong Jiang, Megan Luetje, Eileen Napoliello, Judy Kim, Maximilian Riesenhuber. Uncovering phonological and orthographic selectivity across the reading network using fMRI-RA. NeuroImage, 2016; DOI:10.1016/j.neuroimage.2016.05.072