Hafıza, Hücrelerde Depolanıyor Olabilir Mi?

Hafıza bir kere yitirilirse geri kazanılabilir mi? Birçok araştırma ve araştırmacı bu soruya “evet” cevabını veriyor. eLife dergisinde yayınlanan bir araştırmaya göre bunun sırrı hücrenin çekirdeğinde saklı. Araştırmaya göre yeni anılar oluşturmak da mümkün.

Sinir bilimciler arasında kabul edilen teoriye göre hafıza iki sinir hücresi arasındaki sinapslarda (sinir hücreleri arasındaki boşluğun adı) tutuluyor. Eğer sinir hücrelerine veya sinapslara zarar gelirse de hafıza kaybediliyor.
Yeni haber ise California Üniversitesi’nde deniz salyangozları ile çalışan bir grup araştırmacıdan geldi. Ekip deniz salyangozlarından elde ettikleri sinir hücrelerine serotonin vererek, yeni sinapslar kurmalarını sağladı. Ayrıca bu yöntem, salyangozların uzun süreli hafızayı oluşturmasının doğal yoluydu. Ardından hafıza oluşumuna katkıda bulunduğu düşünülen enzimin işleyişini durduran bilim insanları sinir hücrelerini 48 saat sonra inceledi ve sinaps sayısının başlangıç ile aynı olduğu gördü. Şaşırtıcı olan ise, oluşan sinapslardan bazılarının baştakinden farklı olması, yani yeni oluşmuş olmalarıydı. Yani başlangıçtaki sinaps sayısını önceki sinapslar ve yeni oluşan sinapslar oluşturuyordu.
Şaşırtıcı çünkü, araştırma yeni bir hipotezi ortaya atıyor: Sinir hücreleri, kaç tane sinaps oluşturmaları gerektiğini biliyor! Ayrıca ekip, yaşayan bir deniz salyangozu üzerinde benzer bir deney yaparak, canlının uzun süreli hafızasını yok edip tekrar, çok ufak bir müdahale ile, oluşturmayı başardı. 
UCLA’dan nörolog David Glanzman sinapsları konser veren bir piyanistin parmaklarına benzetiyor. Eğer Chopin parmaklarını kaybetseydi bile, bestelerinin nasıl çalınacağını bilirdi. Glanzman fikrin radikal olduğunu ve asla reddedemeyeceğini söylüyor ve ekliyor, “Hafıza sinapslarda saklanmıyor!”
SUNY Downstate Tıp Merkezi’nden nörolog Todd Sactor da sonuçların ilginç olduğunu söylüyor, eski tahminlerin hafızanın sinapslarda saklandığını söylediğini hatırlatıyor. Diğer hafıza uzmanları araştırmaya ilgi duyuyor ancak sonuçlara şüpheyle yaklaşıyorlar. Hücreler kaç tane sinaps kurmaları gerektiğini biliyor olabilirler ancak hangi sinapsı nerede kuracaklarını ve hangisini daha sağlam kuracaklarını nasıl bilebildikleri pek net değil.
Kaynak:
  • Scientific American
  • Shanping Chen, Diancai Cai, Kaycey Pearce, Philip Y-W Sun, Adam C Roberts, and David L Glanzman Reinstatement of long-term memory following erasure of its behavioral and synaptic expression in Aplysia eLife. 2014; 3: e03896.Published online 2014 Nov 17.  doi:  10.7554/eLife.03896

Fiziksel Cezalandırma Sonrası Gösterilen Sevgi, Çocuklarda Endişe ve Agresifliği Azaltmıyor

Fiziksel Cezalandırma Sonrası Gösterilen Sevgi, Çocuklarda Endişe ve Agresifliği Azaltmıyor

Sarılmanın, kucaklamanın ve sevgi gösterisinin çözemediği şeyler var. Journal of Clinical Child & Adolescent Psychology ‘de yayınlanan bir araştırmaya göre; şefkat dolu bir anne; fiziksel bir cezanın ortaya çıkardığı endişe ve agresiflik ile başedemez ve ayrıca sonrasında gösterdiği samimi davranışlar durumu daha kötü yapabilir.

Jennifer E. Lansford

Jennifer E. Lansford

Duke Universitesi Sosyal Bilim Araştırmaları Enstitüsü’nden Jennifer E. Lansford’a göre; eğer çocuklarınızı tutup sarsarsanız ya da yanaklarına tokat atarsanız ve sonrasında da barışmak için onlara yumuşak davranışlar sergiler ve sevgi gösterisinde bulunursanız, hata ediyorsunuz demektir. Bu şekilde davrandığınız zaman nadiren bazı şeyleri iyileştirebiliyorsunuz ve bu durum çocuğu daha az değil daha fazla endişeli yapabiliyor.

Araştırma kapsamında, sekiz farklı ülkeden 1000’in üzerinde çocuğa ve annelerine, fiziksel cezalandırmanın seviyeleri hakkında ve çocuklar tarafından sergilenen endişeli ve saldırgan davranışlar hakkında bir değerlendirme formu sunuldu.

Araştırma sonuçlarına göre, 8-10 yaş aralığındaki çocuklarda “düşük seviyedeki fiziksel cezalandırmanın” etkileri; annenin sevgi dolu davranışları ile azaltılabilirken, çocuktaki endişe ve agresifliğin o kadar da azalmadığı, hala korunur bir halde olduğu görüldü. Düşük seviyedeki bir fiziksel cezalandırma için bu çıkarımın elde edilmesi gösteriyor ki; yüksek seviyedeki bir fiziksel cezalandırmada da bu kaygı ve agresifliğin azalması beklenemez. Öte yandan aile baskısının, otoriter ebeveynliğin, toplumsal olarak daha yaygın olduğu ülkeler olan Kenya ve Kolombiya gibi ülkelerde çocuklar üzerindeki etki diğer ülkelerdekinden daha az.

[su_quote]Çocukluk dönemindeki endişe; ebeveynlerin çocuklara yönelik fiziksel cezalandırma kullandığı ve bunun yanı sıra sevgi gösterisinde bulunduğunda, giderek daha kötü bir hal alır.
-Jennifer E. Lansford[/su_quote]

Neden böyle olduğu noktasında araştırmacılar kesin bir cevap getiremese de, Lansford bir tahminde bulunuyor ve “aynı ev içerisinde sert bir tokat ile yumuşak bir sevginin bir arada olması, çocuk için oldukça kafa karıştırıcı ve sinir bozucu bir durumdur” diyor.

Daha ciddi cezalandırmalar daha ciddi endişeleri ve daha ciddi agresiflik durumlarını tetikliyor.

Los Angeles ‘dan bir aile eğitimcisi olan Janet Lansbury ise; fiziksel olmayan bir disiplin uygulamanın daha az riskli ve çok daha etkili olduğunu söylüyor. (Burada disiplin; cezalandırma değil öğretmek, eğitmek anlamında kullanılıyor) 

Disiplin oldukça karışık bir anlam içerir. Ancak uzmanların söylediğine göre; istenilen davranışların gerçekleştirilmesi için fiziksel olmayan ve daha etkili olan yollar mevcut. Çocuğun yaşına ve söz konusu sorunun türüne göre çeşitlilik gösteren teknikler var. Örneğin; 13-19 yaş aralığındaki çocukları bazı şeylerden uzak tutmak, bu çocukların başkalarından faydalandığı ve gençlik deneyimlerini genişlettiği aktiviteler içerisinde bulunmaları kadar etkili olmayabiliyor.

Dünyada 43 ülkede çocuklara yönelik fiziksel ceza uygulama yasalarca cezai yaptırıma sahip.


Araştırma Referansı: Jennifer E. Lansford, Chinmayi Sharma, Patrick S. Malone, Darren Woodlief, Kenneth A. Dodge, Paul Oburu, Concetta Pastorelli, Ann T. Skinner, Emma Sorbring, Sombat Tapanya, Liliana Maria Uribe Tirado, Arnaldo Zelli, Suha M. Al-Hassan, Liane Peña Alampay, Dario Bacchini, Anna Silvia Bombi, Marc H. Bornstein, Lei Chang, Kirby Deater-Deckard, Laura Di Giunta. Corporal Punishment, Maternal Warmth, and Child Adjustment: A Longitudinal Study in Eight Countries. Journal of Clinical Child & Adolescent Psychology, 2014; 43 (4): 670 DOI: 10.1080/15374416.2014.893518

Kaynak:
  • Bilimfili,
  • Duke University, Some Things Hugs Can’t Fix, http://today.duke.edu/2015/03/hugs

Üzüntünün Faydaları Olabilir Mi?

Üzüntünün Faydaları Olabilir Mi?

İngiliz ressam Samuel Palmer 1861 yılında 19 yaşındaki çocuğunu kaybettikten sonra, kaybını “yaşamının dönüm noktası” olarak tanımladı. Arkadaşına yazdığı bir mektupta acısını şöyle tarif ediyordu:

“Bir gece rüyamda, sevgili More’un tekrar hayatta olduğunu gördüm, boynuna sarıldım ve bütün endişelerin uzağında oğlumu kucağıma aldım. Olayın üzerine gittik ve Abinger’deki cenaze töreninin ve ölümün bir kurmaca olduğu sonucuna ulaştık. Bir saniye sonra, beni her sabah uyandıran çan… Uyandım ve bütün sevincim kursağımda kaldı; More ölmüştü! More ölmüştü!”

Palmer’in trajedisi, üzücü kayıplar yaşayan herhangi birisinde muhtemelen bir yankı uyandırır. Üzüntü; bir ebeveynin iç ızdırabından bir çocuğun kısa süreli duygu durum haline kadar evrensel bir duygudur. Öte yandan yüzdeki ifadesiyle de yoğun bir yansıma yaratır.

Peki, bir duygu; neden insanların ağlamasına, canının sıkılmasına, iştahının kesilmesine ve dış dünyadan uzaklaşmasına neden olur ki?

Psikologlar, Freud‘dan beri bu soruların cevaplarını arıyorlar ve oldukça ikna edici cevaplara ulaşmış durumdalar. Esasında, üzüntü — en azından hafif türde olanı– hafızaları işlemede, belirsiz sosyal durumları seyretmede ve hatta renk yargılarımızı çarpıtan bilişsel ön yargılarımızı yok etmede bize yardımcı olabilir. Daha da etkileyici bir biçimde, üzüntünün faydaları major depresyon korkusunu açıklayabilir.

Üzüntünün Evrimi

Atalarımızı hayatta tutmak için duyguların nasıl evrimleştiğini hayal etmek zor değildir. Sağlıklı bir korku duygusu olmayan Paleolitik dönemdeki bir kişiyi düşünün; genetik soyunu devam ettiremeden bir uçurumdan aşağıya düşmesi ya da bir ayı tarafından parçalanması daha muhtemeldir. Aynı şekilde; zevk, bizi, başarılı bir üreme için önemli olan davranışlara sevkeder, yemek yemek ve seks yapmak gibi.

Evrimsel kuramcılar üzüntünün de hayati bir rol oynayabileceğini ileri sürüyorlar. 1940larda ve 1950lerde yapılan çalışmalarda, İngiliz psikolog John Bowlby; bağlanma teorisini geliştirdi. Bebek ve çocukların kendilerini koruma altında tutmak için bakıcısına yakın durmasını öne atan bu teori bugün hala etkinliğini koruyor. Sağlıklı bir bağlanmada, bakıcı (anne ya da baba) çocuğun ihtiyaçlarına duyarlıdır ve çocuk da güvenli bir mesafeden ayrılmayarak bakıcısının etrafında kendisini rahat hisseder, çünkü güvenliğinin bakıcısının yanında olmaya bağlı olduğunu bilir.

Buradan bakınca, üzüntü; bağlanmayı işler hale getiren bir duygudur. Üzüntü, bir kayba (örneğin; ebeveyn figürünün kaybı) eşlik eder ve üzgün kişiyi kaybına çare bulmaya (örneğin; annenin nereye gittiğini aramak) teşvik eder. Elbette ki, eğer ki ortadan kaybolan kişi ölmüşse, bunun bir çaresi yoktur.

Bowlby; 1980 yılında çıkan “Attachment and Loss, Volume III: Loss, Sadness and Depression” kitabında şöyle diyor:

“Sevilen bir kişinin kaybı herhangi bir insanın yaşayabileceği en yoğun ve acı verici deneyimlerden birisidir.”

Bu açıdan bakınca, üzüntü, birbirimizle bağlar oluşturabilme yetimiz için ödediğimiz bir bedeldir. Ve bu bedel bazen çok ağır olabilir: Bowlby, bebeğini kaybeden ve 1-2 yıl sonra tekrar bulan 56 İsveçli annenin katıldığı ve katılımcıların üçte birinin depresyon ve anksiyete gibi ağır psikiyatrik bozukluklar yaşadığını aktarıyor.

Öte yandan, üzüntü, kaybını sosyal dünyada aramanın bir yolu şeklinde olabilir. Bazı psikologlar; üzüntünün yardım istemek için ağlamaya evrildiğini ileri sürüyorlar.  Ve göz yaşları; “Heyy, ben iyi değilim.”demenin bir yolu olabilir. Örneğin; 2009 yılında Evolutionary Psychology ‘de yayımlanan bir çalışmada, araştırma ekibi; göz yaşlarının bağları güçlendirmenin ve hassaslığın sinyali olduğu bulgusuna ulaştılar. Ve aynı dergide, 2013 yılında yayımlanan bir çalışmada ise; gözü yaşlı bir yüz resmi yalnızca milisaniyede ekranda gösterilip kaldırıldı, ki bu zaman göz yaşlarının bilince kaydedilmesi için oldukça küçük bir zamandır. Deney sonucunda ise; yüzdeki ifade üzgün ya da nötr olsun, göz yaşlarının, katılımcıları — fotoğraftaki kişinin ağlayıp ağlamadığını bilinçli olarak farketmeseler bile–daha sonradan aynı kişinin göz yaşı olan yüz ifadesinin göz yaşı olmayan yüz ifadesine kıyasla daha fazla sosyal desteğe ihtiyaç duyduğunu belirtmeye teşvik ettiği görüldü.

“Mavi” Hissetmenin Faydaları

Büyük bir kayıpla gelen üzüntü, oldukça derin ve genellikle yıkıcıdır. Öte yandan ise, hafif üzüntü faydalı olabilir.

University of New South Wales’ten psikolog Joe Forgas’a göre; hafif üzüntü; mevcut durumun yeni, alışılmadık ve zorlayıcı olduğunu gösteren bir alarm sinyali gibidir.

Bu sinyal beyni alarm halde tutar. Üzgün insanlar; detaylara dair daha tutarlı bir izlenim sahibidirler. Forgas ve beraberindeki araştırma ekibi, üzgün insanların kafa karıştırıcı olaylarda daha güvenilir tanıklar oldukları bulgusuna ulaştılar. Ayrıca üzgün insanların; yaygın bilişsel tuzaklara –örneğin; tıpkı yakışıklı birisinin hoş olması gerektiğine inanmak (Halo etkisi) gibi ya da ilk bilgiyi sonradan verilen bilgiden daha iyi hatırlama gibi (primacy -öncelik- etkisi)– düşmeleri daha az olasıdır.

Bazı durumlarda, üzüntü sizi daha iyi bir kişi bile yapabilir. 2010 yılındaki bir çalışmada, Forgas ve ekibi, katılımcılardan; kişiye belli bir miktar paranın verildiği ve sonrasında ne kadarını kendisine saklayıp ne kadarını partnerine vermesi gerektiğine karar vermeyi içeren bir diktatörlük oyunu oynamalarını istediler. Genel olarak, insanların bir miktar parayı partnerlerine vermeleri bizlerin tamamen açgözlü ya da bencil olmadığımızı gösterir.

Forgas’ın dizayn ettiği oyunda ise, bazı katılımcılar mutlu duygu durum halindeyken bazıları da üzüntü içerisindeydiler. Ve şaşırtıcı bir biçimde, duygusal olarak daha düşük bir modda olan insanlar mutlu insanlara kıyasla daha fazla parayı paylaştılar. Araştırmacılar üzgün insanlara dair; daha dışa açık bir halde oldukları, bununla birlikte sosyal normları daha çok göz önünde bulundurdukları  ve partnerlerinin kendileri hakkında ne düşüneceğini mutlu katılımcılara kıyasla daha fazla önemsedikleri saptamasında bulundular.

Daha Derine İniyoruz: Depresyon Neden Vardır?

Üzüntünün belli bazı faydaları varsa da, söz konusu depresyon olduğunda tablo biraz daha belirsizleşiyor. 2007 yılında Emotion ‘da yayımlanan bir araştırmada; major depresyonun, insanları, diğer insanların duygularını anlama noktasında daha az tutarlı bir hale soktuğu ve işler belleğin çalışmasında zayıflamaya, bilişsel kontrolde hasara sebep olduğu bulgusuna ulaşıldı.

Major depresyon aynı zamanda ölüme de sebebiyet verebilir ve intihar için en büyük risk faktörünü oluşturur. Öyleyse akıllara şu soru geliyor: Oldukça zayıflatıcı olan bu tarz bir vaka neden bu kadar sık ortaya çıkıyor?

National Institute of Mental Health (NIMH) ‘e göre; yaşam boyu depresyon deneyimleme riski %16 civarında geziniyor. Öte yandan NIMH verilerine göre; vakanın başlama yaşı 32, ve gençlerin %3.3’ü ağır depresyon yaşıyorlar.**

Bu rakamlar da evrimsel kuramcıların bazı sorularını gündeme getiriyor.

Washington State University’den biyoantropoloji laboratuvarından Ed Hagen şöyle diyor:

“20 yaşında, herhangi bir salgın işareti göstermeyen, herhangi bir yaralanması olmayan tamamen sağlıklı görünen bir kişinin oldukça yüksek oranlarda ciddi bir beyin işlev bozukluğu göstermesi gerçekten garip bir durum. Acaba çok genç yaşlarda gerçekten de beynimiz bu derece işlevsel bozukluk gösteriyor olabilir mi?”

Hagen’in bakış açısına göre; depresyon yaşama sıklığı hastalığın bize önemli bir şey gösterdiğini ortaya koyuyor: Ayak bileğindeki bir kırık ağrısı gibi, çok daha derinden gelen ve onarılması gereken bir hasar. ”

Eğer kırık bir ayakla herhangi bir sorun yaşamadan yürürseniz, ayağınızı daha kötü bir hale sokarsınız. Eğer aptalca bir hata yaptıysanız ve ayağınızı kırdıysanız, bunun üzerinde düşünür ve bir dahaki sefere aynı hatayı yapmamaya çalışırsınız. Öte yandan zihinsel bir acı da aynı şeyi amaçlayabilir. Hatta intihar girişimleri bile birilerine derinlerde yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu ve derhal değişmesi gerektiği sinyalini vermenin en uç noktasıdır.

Bu demek değil ki depresyon tedavi edilmemeli ya da  insanlar depresif bir vakadan kendi başlarına çıkacak bir yol bulabilmeliler.

Fakat evrimsel kuramcılarla aynı bağlamda düşünmeyen araştırmacılar da var. Bazı araştırmacılara göre; depresyon kırık bir bacak ağrısından ziyade daha çok kanser gibidir. Hoş olmayan ancak faydalı bir sinyalden ziyade, depresyon amok hali ortaya çıkaran normal bir üzüntüdür. Tıpkı kanserde normal hücrelerin kontrol dışı çoğalması gibi. Fakat depresyon biraz daha karmaşıktır ve hastalığa sebep olan birçok genetik yol vardır. Ve genetik karmaşıklaştığında, özellikler yardımcı olmaktan ziyade daha çok zararlı olmaya başlarlar.

Forgas’a göre; depresyon başa çıkmayı zorlaştıran ve intihara sürükleyen çok ciddi bir hastalıktır. Ve muhtemel faydaları da sebep olduğu zararın yanında rastlantısal ve önemsizdir.

Depresyonun fazla bir yüzdede görülmesini açıklayan üçüncü bir metafor ise Hagen’den geliyor. Hagen’e göre; depresyon diyabet ya da obezite gibidir. Yani beyinlerimiz evrimleştikçe modern çevremizin atalarımızın çevresiyle uyuşmamasıyla ortaya çıkan durumun yansımasıdır.  Yağlı ve şekerli gıdalara erişimin kolaylığı ve bu gıdaları isteyen bir şekilde gerçekleşen beyin evrimimiz, yüksek obezite oranlarının da görülmesine sebep oluyor. Aynı şekilde, depresyon giderek daha da yaygın hale gelen şehir yaşamıyla bağlantılıdır. Bunun yanı sıra modern yaşam daha izoledir ve atalarımızınkinden daha az aktiftir. Bu faktörler depresyonun görece “şaha kalkmasının”nedenini açıklamamızda bize yardımcı olabilir.

Yani evrimleştiğimiz çevre ile modern çevre arasında ciddi bir uyumsuzluk var ve bu uyumsuzluk da beynimizin modern koşullara yeterince adapte olamadığının bir göstergesi olabilir.

Depresyonun görece faydalarının olması tartışmaları da beraberinde getirirken, öte yandan üzüntünün faydaları da ilgiyi hak ediyor. Evrimsel açıdan bakınca; sabit bir mutluluk arayışının “kültürel takıntısının” bir hata olduğunu söyleyebiliriz.

İnsanlar iyi bir neden için oldukça çeşitli etkin duygusal tepkiler evrimleştirmiştir ve hafif negatif etkileri (hafif üzüntü gibi) yaşamın bir parçası gibi kabul etmeliyiz. Hagen bir başka önemli noktanın da altını çiziyor ve medyadaki pozitif etkiye dair sunulan popüler eğilimin aslında daha fazla acının ortaya çıkmasına sebep olabileceğine değiniyor. Çünkü ulaşılması zor standartlar, paradoksal bir biçimde daha fazla hayal kırıklığına yol açar. Belki bu durum için mevcut ekonomik sistemin propagandif amaçlarını da göz önünde bulundurmamız gerekir.  Nihayetinde, sağlıklı düşünemeyen ve depresyonla boğuşan bir beyin, makro düzeyde yolunda gitmeyen şeylere odaklanma sorunu yaşar.

**Veriler ABD’ toplumundan elde edilmiştir.


Kaynaklar ve İleri Okuma:
  1. Bilimfili,
  2.  Hasson, Oren. “Emotional tears as biological signals.” Evolutionary Psychology 7, no. 3 (2009): 147470490900700302.
  3.  Balsters, Martijn JH, Emiel J. Krahmer, Marc GJ Swerts, and Ad JJM Vingerhoets. “Emotional tears facilitate the recognition of sadness and the perceived need for social support.” Evolutionary Psychology 11, no. 1 (2013): 147470491301100114.
  4. Tan, Hui Bing, and Joseph P. Forgas. “When happiness makes us selfish, but sadness makes us fair: Affective influences on interpersonal strategies in the dictator game.Journal of Experimental Social Psychology 46, no. 3 (2010): 571-576.
  5. Pappas, S. “The Surprising Benefits of Sadness.” Braindecoder. https://www.braindecoder.com/post/is-sadness-ok-1353643208 (Reached on 2016, June 24)

İyi Okuyucular Kelimeleri Görsel Olarak Tanıyor

İyi Okuyucular Kelimeleri Görsel Olarak Tanıyor

Okuma hakkındaki genel olarak kabul görmüş teori çürütüldü!
Georgetown University Medical Center (GUMC) sinirbilimcilerine göre, yetenekli okurlar kelimeleri okurken hızlı biçimde tanıyabiliyorlar çünkü beyinlerinde yazılı kelimelerin okunuş şekillerini işleyen alandan ayrı olarak kelimeleri görsel sözlüklerinde istiflemiş ve yerleştirmiş oluyorlar. Görsel sözlük fikri, yaygın bir teori olan; ‘beynimizde her kelime görüldüğünde onun sessizce okunuşunun gerçekleştirildiği’ hipotezini bir anlamda çürütüyor diyebiliriz.

Neuroimage’in yayımladığı makale bu kapsamda büyük bir önem arz ediyor çünkü beynin karmaşık okuma işleminin veya görevinin üstesinden nasıl geldiğinin anlaşılması disleksi gibi okuma bozukluklarının ve rahatsızlıklarının çözüme kavuşturulmasında etkili olabilir.

Başlangıç düzeyindeki okuyucular ve okumayı yeni öğrenenler her kelimenin ses halini vermeye çalışmaktadır ve bu da okumayı son derece uzun ve zahmetli bir iş haline getirmektedir. Hatta usta okuyucular bile nadiren de olsa bilmedikleri kelimeleri sesli okuma veya okunuşunu bilinçli ve dikkatli bir biçimde akılda canlandırma sürecine girmektedir. Ancak bir kez akıcılık kazanıldıktan sonra, usta okurlar tanıdık olan kelimeleri asla içten veya dıştan sesli olarak söylemez, ani olarak okurlar (veya tanırlar).

Bu temele dayanan araştırmanın lideri, post doktora araştırmacısı Laurie Glezer’ın açıklaması da şöyle:  “Biz beynin, okumanın her bileşenini gerçekleştiren özelleşmiş bölgelere sahip olduğunu gösterdik. Görsel parçayı işlemleyen bölge, seslendirme kısmını yapan bölgeden farklı.”

Glezer ve diğer araştırmacılar, iki farklı deney ile fMRI (fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme) kullanarak 27 gönüllünün ‘kelime tanıma’ süreçlerini teste tabi tuttu. Bu deneyler ile araştırmacılar, İngilizce’de aynı şekilde okunan ancak iki farklı kelime olan “hare” ve “hair” gibi kelimelerin farklı nöronları aktive ettiğini tespit etme başarısını gösterdi.

Araştırmacılara göre aynı şekilde okunan bu iki kelime eğer benzer nöronları veya aynı beyin bölgesini aktive etseydi bu durumda okuma sırasında her seferinde seslere başvurulduğu (içten de olsa ses çıktısının üretilmesi veya okunuşun canlandırılması)hala geçerliliğini koruyabilirdi. Ancak durum bunun tam tersine seyretti ve notlara göre bu iki benzer kelime, beyinde ‘hair’ ve ‘soup’ gibi tamamen farklı okunan iki ayrı kelimeymiş gibi işlemlendi.

Glezer’a göre; bu durum beynin okunuş biçimi ile ilgilenen beyin bölgesinden farklı olarak aktifleşen alanının, kelimelerin yalnızca nasıl yazıldığı yani yazılı biçiminin nasıl görüldüğü ile ilgilendiği ve bu kaydı tuttuğunu gösteriyor. Buna ek olarak, kelimenin okunuşu ile ilgili olarak tamamen farklı bir bölgenin aktive olması ise okumanın iki ayrı bileşenini gerçekleştiren iki ayrı bölgesi olduğunu gösteriyor.

Bir grup sinirbilimci ‘bir kelimeyi okuduğumuz anda hem görsel algılanmasını hemde fonolojinin algılanmasını birlikte gerçekleştirdiğimizi ve beynimizde birini gerçekleştiren bölgenin diğer işlevi de gerçekleştirebildiğini’  öne sürerken, bu yeni araştırma koşulların bundan farklı ortaya çıktığını gösteriyor.

Araştırmanın deneylerinin gerçekleştirildiği aynı üniversiteye ait Laboratory for Computational Cognitive Neuroscience’ın lideri Maximilian Riesenhuber, araştırmanın bulgularının disleksi bozukluğuna sahip olan insanların neden daha yavaş ve duraksak okuduklarına dair fikirler verebileceğini belirtiyor.


Görsel : Roman Okuyan Kadın, Vincent Van Gogh, 1888

Kaynak :
  • Bilimfili,
  • Georgetown University Medical Center (GUMC) Website, IN THE BRAIN, ONE AREA SEES FAMILIAR WORDS AS PICTURES, ANOTHER SOUNDS OUT WORDS, https://gumc.georgetown.edu/news/Two-Brain-Areas-for-Reading-One-Sees-Familiar-Words-As-Pictures-One-Sounds-Out-New-Words

Makale Referans : Laurie S. Glezer, Guinevere Eden, Xiong Jiang, Megan Luetje, Eileen Napoliello, Judy Kim, Maximilian Riesenhuber. Uncovering phonological and orthographic selectivity across the reading network using fMRI-RA. NeuroImage, 2016; DOI:10.1016/j.neuroimage.2016.05.072

Glutensiz Gıda Tüketimi Daha mı Sağlıklı?

Glutensiz Gıda Tüketimi Daha mı Sağlıklı?

Bir Pazarlama Tekniği Olarak Glutensiz Gıdalar;

Çalışmalar 3,200’ün üzerinde glutensiz gıda ürününün daha sağlıklı bir seçim olmadığını gösterdi. Bu nedenle, kişinin gluten almasının bir sakıncası yoksa, normal gıda ürünlerinin daha zararlı olduğunu düşünerek satın almayı bırakmamalı.

Glutensiz gıdalar, çölyak hastalarına ve diğer gluten intöleransına ve hassasiyetine sahip herkese iyi bir alternatif sunmaktalar. Ancak, yeni bir çalışma gösteriyor ki bu gıdaların, sıradan yiyeceklerden daha sağlıklı olduğunu gösteren de bir kanıt yok. Benzer şekilde, daha önce paylaştığımız “Gluten Nedir?” yazısında gluten töleransı olan bireylerde glutensiz beslenmenin ortaya çıkarabileceği intöleratif durumlarından bahsetmiştik.

Yapılan bu yeni araştırmada ise, Avustralya’daki 3,200 gıda ürünü karşılaştırıldı ve sıradan gıdalarla glutensiz alternatiflerinin besin değerleri arasında neredeyse hiç bir fark bulunamadı. Tabii ki, bütün bunlar glutensiz gıdaların sağlıksız olduğu anlamına gelmiyor. Eğer glutensiz ürün yemek daha iyi hissettiriyorsa, alınan besinin bir zararı yok. Ancak gerek glutene töleransları olmadığı için gerekse glutensiz “kek”lerin daha sağlıklı olduğunu düşündükleri için, giderek daha fazla insan bu gıdaları satın alıyordu. Bu çalışma ile pazarlama yutturmacası tam vaktinde ortaya çıkarıldı.

Sydney ‘deki George Enstitüsü Küresel Sağlık bölümünden (The George Institute for Global Health) araştırmacı Jason Wu bir basın açıklamasında bu durumu şu şekilde dile getirdi : “Birçok kişinin glutensiz gıdalara gerçekten ihtiyacı var ama onu sadece daha sağlıklı olduğunu düşündüğü için denemek isteyen insan grubu da giderek büyüyor.” “Ancak, biz glutenli ve glutensiz gıdaların ortalama olarak aynı derecede sağlıklı ya da sağlıksız olduğunu tespit ettik.”

Çalışma boyunca, süpermarket ürünleri 10 farklı kategoride karşılaştırıldı. Bu ürünler: ekmek, kahvaltı gevreği, kuru pasta, tahıl çubuğu, kek, tatlı bisküviler, dondurma, patates cipsi, işlenmiş etler ve şekerlemelerdi. Gıda sağlığı değerlendirmesinde, en az besin değerine sahip gıdalara bir yıldız, en çok besin değerine sahiplere beş yıldız veren, Avustralya Hükümeti’nin Sağlık Yıldız Puanlama sistemi kullanıldı. Araştırmanın sonucunda glutenli gıdalarla sıradan alternatiflerinin arasında anlamlı bir fark olmadığını görüldü. Araştırma ekibi tarafından ayrıca ürünlerdeki besin içeriklerine de bakıldı ve bir takım farklılıklarla karşılaşıldı. Örnek olarak, glutensiz makarna sıradan makarnaya göre ortalama yüzde 52 daha az protein içerirken, glutensiz ekmek yüzde 32 daha az protein içeriyor. Ancak glutensiz ekmekte normal ekmekten daha fazla diyet lifi var.

Uluslararası kanıtlar, glutensiz ürünlerin tat farkını telafi etmek için yüksek dozda şeker ve doymuş yağ kullandığını iddia etse de, bu çalışmada iki yiyecek çeşidinin arasında şeker ve doymuş yağ miktarı açısından anlamlı bir fark bulunamadı. Daha şekerli olarak kabul edilen tek ürün glutensiz kek oldu. Araştırmanın sonuçları, British Journal of Nutrition’da yayımlandı. Wu araştırmasının “halo” etkisini azaltmaya yardımcı olabileceğini düşünüyor. Diğer bir deyişle, glutensiz gıdaların olumlu algılanması insanlara bunun sağlıklı bir seçenek olduğunu düşündürerek, onları daha fazla abur cubur yemeye yönlendiriyor. Bu araştırma, bu görüşe neden olan etkiyi önlemeye çalışmaktadır.

Wu ayrıca: “Glutensiz gıdaların süslü paketlemeleri ve etiketleri pazarlama taktiği potansiyeli taşımaktadır,” dedi. “Glutensiz gıdaların, özellikle abur cuburların, sağlıklı olduğuna inanılması aslında sadece tüketicilerin yanlış yorumlamasından kaynaklanmaktadır.” Ancak, “glutensiz gıdalar sağlıklıdır” modası tamamen de kötü değil. Birçok insanın çeşitli internet sitelerinde yorumladığı gibi, glutensiz gıdalar, glutene intöleransı olan bireyler için gerçekten daha fazla seçenek oluşturmaktadır. Bu yüzden söylenmesi gereken asıl şey: eğer glutensiz gıda satın almaya ihtiyacınız yoksa kendinizi satın almak zorunda hissetmeyin.


Kaynak: 
  • Bilimfili,
  • Jason H Y Wu, Bruce Neal, Helen Trevena, Elizabeth Dunford Are gluten free foods healthier than non-gluten free foods? An evaluation of supermarket products in Australia The British journal of nutrition 114(3):448-54 · June 2015 DOI: 10.1017/S0007114515002056

Meditasyon ve yoga yapmak doktora gitme sıklığınızı azaltabilir

Yeni yapılan bir çalışma, rahatlama tekniklerini uygulamanın sağlık hizmetlerine ve müdahalelerine olan ihtiyacı büyük oranda düşürdüğünü gösterdi. Yani meditasyon ve yoga yapmak doktora gitme sıklığınızı azaltabilir!

Rahatlama tekniklerinin sağlığı geliştirici etkileri hekimler tarafından uzun zamandır biliniyordu ancak böyle bir tedaviyi bilimsel kanıtlar olmadan reçetelere yansıtmak çok zordur. Bu sebeple Massachusetts Hastanesi araştırmacıları geçmişe yönelik analizlerle bu durumu anlaşılır hâle getirmek için çalışmalar yapmaya başladı. 2006-2014 arasında doktorları tarafından tavsiye edilen rahatlama tekniklerini uygulamış 4 bin hasta ile bu teknikleri kullanmayan diğer 13 bin hastaya ait kayıtları inceleyerek bir karşılaştırma yaptılar.

Sonuçlar ise oldukça etkileyici. “Rahatlama ve esneme alıştırmaları” tavsiyesine uyan hastaların rahatsızlıklarının tekrarlama oranının ve hastane ziyaretlerinin yüzde 43 düştüğü gözlemlendi. Rahatlama tekniklerini öğrenen ve uygulayan hastalar, kendi kendilerini daha iyi gözlemleyerek doktor müdahalesine gerek olmadan semptomları yönetebilmişlerdir.

Stresle ilgili bozukluklar, kalp hastalığı ve kanserden sonra Amerika Birleşik Devletleri’nde sağlık harcamalarının üçüncü liderlik nedenidir. Sadece 2012 yılında, baş ağrısı, sırt ağrısı, uykusuzluk, reflü, hassas bağırsak sendromu ve göğüs ağrısı gibi strese bağlı hastalıklar Amerikalılara 80 milyon dolara mâl oldu.

Bir bilgiye göre, yüzde 90’ın üzerinde insan, strese bağlı problemler nedeniyle temel sağlık yardımı almak için sağlık kuruluşlarına başvuruyor. Bu ziyaretlerin yüzde 70’i hekimler için gereksiz dosya yükünü oluşturmakta.

Hastalara rahatlama tekniklerinin öğretilmesi, doktorların dosya yükünü azaltmak için harika bir seçenek olmakla birlikte sağlık sisteminin sorumluluğunu ve sağlık harcamalarını azaltmakta ve müdahalelere gerek kalmadan fiziksel problemleri önlemek için çok daha etkili ve güvenli bir yol sunmaktadır.

Araştırmayı yürüten ekip, sonuçların ardından yaptığı açıklamada şöyle dedi: “Bulduğumuz sonuçlar zihin-beden müdahaleleri, sağlık kaynaklarının kullanımını düzenlemeye yardımcı olduğu gibi bireysel hastalık yükünü azaltmayı da desteklemektedir. Zihin beden müdahaleleri göreceli olarak acil servis ziyaretlerinden, hastanede tedaviden veya ilaçla tedaviden daha ucuzdur.”

Öyle görünüyor ki eski bir yoga matı bulup pratik yapmaya başlamanın veya bir meditasyon merkezine gidip kaydolmanın tam zamanı!

Kaynak:
  • GaiaDergi
  • Treehugger
  • James E. Stahl ,Michelle L. Dossett,A. Scott LaJoie,John W. Denninger,Darshan H. Mehta,Roberta Goldman,Gregory L. Fricchione,Herbert Benson Relaxation Response and Resiliency Training and Its Effect on Healthcare Resource Utilization PLOS ONE Published: October 13, 2015• http://dx.doi.org/10.1371/journal.pone.0140212